Ana Sayfa Blog Sayfa 4647

1 numaralı Nazi’nin izi bulundu

0

İkinci Dünya Savaşı sırasında 15 binden fazla Yahudi’nin ölümünden sorumlu tutulan Macar polis görevlisi Laszlo Csatary’nin izi bulundu.

İsrail ’in Kudüs şehrindeki Nazi izleme örgütü Simon Wiesenthal Merkezi’nin direktörü Efraim Zuroff, AFP’ye yaptığı açıklamada, Csatary’nin Budapeşte’de olduğunu teyit ettiklerini söyledi.

Zuroff, 10 ay kadar önce bir muhbirin 25 bin dolar karşılığında kendilerine Csatary’nin yeriyle ilgili bilgi verdiğini, kendilerinin de bu bilgiyi savcılıkla paylaştığını ifade etti.

Simon Wiesenthal Merkezi tarafından Budapeşte Savcılığı’na sunulan kanıtlar arasında, Csatary’nin 1941 yazında tamamı öldürülen 300 Yahudi’nin Kosice’den Ukrayna’nın Kamenetz-Podolsk şehrine gönderilmesinde oynadığı kilit rolü gösteren belgeler de bulunuyor.

Kadınları kırbaçlıyordu

Csatary, Holokost sırasında yaptıkları nedeniyle “1 numaralı en çok aranan Nazi şüphelisi” olarak nitelendiriliyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Slovakya’nın Kosice şehrindeki Macar polis kuvvetlerinde üst düzey yönetici olarak görev yapan Csatary, civarda yaşayan binlerce Yahudi’nin Auschwitz toplama kampına gönderilmesinde rol oynamıştı.

Csatary’nin gettodaki Yahudilere gaddarca davrandığı, kadınları kırbaçladığı, kadınlara çıplak elleriyle kuyular kazdırdığı iddia edilmişti.

The Sun, Csatary’in peşine düştü

İngiliz The Sun gazetesi, Simon Wiesenthal Merkezi’nin geçtiğimiz yıl Eylül ayında kamuoyuna sunduğu bilgiler üzerinden hareket ederek Csatary’i görüntülemeyi başardı. Gazetede dün Csatary’le ilgili bir haber de yayımlandı.

Habere göre The Sun muhabirleri Csatary’nin kapısına kadar gitti ve kendisine sorular sordu. Ancak 97 yaşındaki adam herhangi bir suç işlediğini inkar ederek kapıyı gazetecilerin suratına kapattı.

The Sun daha önce de Simon Wiesenthal Merkezi’yle işbirliği yaparak Macar yetkililer üzerinde Csatary’nin yargılanması için baskı oluşturmaya çalışmıştı. Budapeşte Başsavcı Yardımcısı Jeno Varga, son gelişmeler üzerine yaptığı açıklamada, “Soruşturma başlatıyoruz. Savcılığımız bize ulaşan belgeleri değerlendirecektir” dedi.

Daha önce Kanada’ya kaçmıştı

1943 yılında Çek Cumhuriyeti’nde bir mahkeme Csatary’i gıyabında idam cezasına çarptırdı. Kanada ’ya kaçan Csatary, burada 1995 yılına kadar sahte kimlikle yaşadı. Ancak gerçek kimliğinin ortaya çıkmasıyla bu ülkeyi terk etti.

O günden sonra Csatary’nin yeri tespit edilememişti.

(hürriyetplanet)

Mısır’da ‘futbol’ yasaklandı

0

Mısır İçişleri Bakanlığı, güvenlik gerekçesiyle 2012-2013 sezonunda futbol karşılaşmalarının yapılmayacağını bildirdi.

Bakanlığın kararı futbolcular arasında büyük tepkiye neden olurken, bazı futbolcular bakanlığı aldığı karardan vazgeçirmek için büyük çapta protesto gösterileri düzenleyeceklerini açıkladı.

Mısır Futbol Federasyonu Basın Müdürü Azmi Mücahid, ”Alınan karar çok rahatsız edici. Sporcular ve futbol severler, bakanlık aleyhinde protesto gösterileri düzenleyebilir” dedi.

Futbolcular kararı protesto edecek

İçişleri Bakanlığı’nın kararını ”facia” olarak nitelendiren Mücahid, sporcuların önümüzdeki günlerde bakanlık binası önünde protesto gösterisi düzenlemesinin hiç de uzak olmadığını bildirdi.

Mücahid, 2012-2013 futbol sezonunun iptal edilmesinin geçimlerini müsabakalardan elde eden 2. ve 3. lig oyuncularını ”zorbalık ve suç işlemeye” itebileceğini iddia ederek, acil durum komisyonu kurularak konuyla ilgili çözümler üretilmesini ve bunların önce İçişleri Bakanlığı’na, sonrasında ise Cumhurbaşkanlığı’na sunulması gerektiğini söyledi.

FIFA, Mursi’yi göreve çağırıyor

FIFA yürütme kurulu üyesi Hani Ebu Ride ise kararı, ”rastgele ve gelişigüzel” alınmış bir karar olarak nitelendirdi. FIFA’nın Mısır aleyhine yaptırım karar alabileceğini dile getiren Ebu Ride, buna 2014 Brezilya Dünya Kupası eleme maçının Mısır dışında yapılmasını örnek gösterdi.

Cumhurbaşkanı Mursi’nin acilen duruma müdahale etmesini isteyen Ebu Ride, ”Bu karar uygulanırsa Mısır futbolu ve güvenlik güçlerinin itibarı sarsılır. Müsabakaların futbol etkinliklerinin başlangıç tarihi olan 24 Ağustos’ta başlaması gerekiyor” dedi.

Sınır Muhafızları Spor Kulübü Teknik Direktörü Hilmi Tulan ise iptal kararının kesin olmadığını, karardan vazgeçileceğine inandığını belirterek, ”Herkes müsabakalar durduğu takdirde oluşabilecek milyarlarca dolarlık zararın farkında” diye konuştu.

Tulan, müsabakaların durması halinde çoğu spor kulübünün iflasın eşiğine geleceğini, sektörde çalışan ciddi bir kesimin de işsiz kalacağını vurguladı.

(AA)

“Allah’ın emri, peygamberin kavliyle” fuhuş…

Independent on Sunday’in iddiasına göre, Mısır’da 18 yaşından küçük kızlar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’ten gelen zengin turistlerle, para karşılığında geçici olarak evlendiriliyor.

İngiliz Independent on Sunday gazetesi, yayınladığı “‘Yaz gelinleri’ skandalı” başlıklı haberde, yaz evlilikleri olarak adlandırılan bu birlikteliklerin, yasal bağlayıcılığı bulunmadığına da yer veriyor.

Yani tatili biten yabacı damatlar ülkelerinde döndüklerinde evlilikleri bitiyor.

Gazetenin ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yakın zamanda insan ticareti üzerine yayınladığı bir rapora dayandırılan habere göre evlilikler, bir aracının komisyon karşılığında kız çocuğu olan fakir ailelerle, genellikle Suudi Arabistan’dan gelen zengin adamları bir araya getirmesiyle düzenleniyor.

Independent on Sunday haberde “Yabancı ‘kocalar’ aileye para ve çeyiz niyetine hediyeler veriyor” diyor.

Haberin ayrıntılarında ‘gelin fiyatı’ 320 ile 3200 sterlin (Türk Lirası ile 900 ile 9000) arasında değiştiği söyleniyor.

Raporda, aralarında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’in de olduğu Körfez’den zengin adamların, Mısır’a 18 yaşın altında kız çocukları dâhil olmak üzere Mısırlı kadınlarla “geçici evlilikler” ya da “yaz evlilikleri” yapmak üzere geldikleri ortaya konuyor.

Gazete “Rapor, geçici olarak evlendirilen kız çocuklarının “kocalarına” hem seks hem de diğer ihtiyaçları konusunda hizmeti etmek zorunda olduğunu gösterdi” diye yazıyor.

Habere göre Mısır, insan ticareti ile mücadele için, aralarında 10 yaştan fazla olan yabancılarla evlenmeyi de yasaklayan bazı kanunlar tasarladı.

Ancak kızların doğum sertifikalarında yaşlarını büyütmek gibi yöntemler kullanılarak kanunun etrafından dolaşılabiliyor.

(BBC TÜRKÇE)

Bursa yanıyor!

Bursa’nın Harmancık ilçesi ile Kütahya’nın Tavşanlı ilçeleri arasında orman yangını çıktı.

Harmancık ile Tavşanlı sınırları arasındaki ormanlık alanda yangın çıktı. Saat 13.00 sıralarında Kozluca köyü yakınlarında başlayan yangın kısa sürüdü büyüdü.

Bursa’dan bir helikopter, Manisa’dan bir helikopter ile çevredeki orman işletmelerinden 5 dozer, 15 arozöz ve 6 ilk müdahale ekibi bölgeye sevk edildi. Havadan ve karadan ekipler alevlere müdahale ederek yangını söndürmeye çalışıyor.

(İHA)

Diyanet, “terörle mücadele” edecek

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Yaşar Yiğit, başkanlığın artık “sosyal açılımlı din hizmeti” sunmak istediğini belirterek, ”Hemen her alanda, topluma yönelik hizmetleri sunma gayreti içerisindeyiz. Bu bağlamda huzur evleri, cezaevleri, sevgi evleri, sığınma evleri, sokak çocukları, uyuşturucu ile mücadele, terörle mücadele gibi hemen her alanda, devletimizin çeşitli kurumlarıyla yaptığımız protokoller çerçevesinde hizmetler yürütmekteyiz” dedi.

Yaşar Yiğit’in ‘birincil görevlerinin camilerin tanzimi olmadığına’ vurgu yaptığı konuşması şöyle devam ediyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı artık sosyal açılımlı din hizmeti sunmak istiyor. Sosyal açılımlı din hizmeti dediğimiz zaman şüphesiz toplum akla geliyor. Hemen her alanda topluma yönelik hizmetleri sunma gayreti içerisindeyiz. Bu bağlamda huzur evleri, cezaevleri, sevgi evleri, sığınma evleri, sokak çocukları, uyuşturucu ile mücadele, terörle mücadele gibi hemen her alanda, yani devletimizin çeşitli kurumlarıyla yaptığımız protokoller çerçevesinde hizmetler yürütmekteyiz. Bu noktada Adalet, Aile ve Sosyal Politikalar, Sağlık ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğüyle yapacağımız protokoller çerçevesinde hizmet alanımızı daha da genişletmiş olacağız.

Yiğit, Diyanet’in 85 yıldır topluma hizmet eden Cumhuriyet ile yaşıt Anayasal bir kuruluş olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmedi:

”Diyanet İşleri Başkanlığı’nın günümüzde artık devasa bir kuruluş olduğuna şahit oluyoruz. Yıl sonu itibarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 150 binlere varan bir personel sayısı olacaktır. Dolayısıyla, bugün ülkemizin en ücra köşelerinde personeli bulunmaktadır”.

(AA)

İnternette @solcu-@sağcı kavgası

Sosyalist internet korsanları RedHack, milliyetçi internet korsanları Akıncılar’ın  RedHack eylemlerini destekleyen akademisyen ve gazetecilerin tehdit etmesi üzerine, elindeki ihbarcıların adlarını sansürsüz olarak yayımlamaya kararı aldı.

Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre, RedHack, Akıncılar adlı hacker grubunun, RedHack’i ve eylemlerini destekleyen akademisyen ve yazarların kişisel bilgilerini yayımlamasına tepki gösterdi ve karşı eylem yapacağını açıkladı. RedHack, ”Ta en başından başlayarak bugüne kadar elimize ne geçtiyse sansürsüz yayımlayacağız” dedi.

Akademisyen ve gazetecilere ait bilgileri yayımlayanlara da kendileriyle aynı muamelenin yapılmasını isteyen RedHack, 00.30 itibariyle 77 megabyte boyutundaki txt dosyasında ihbarcıların sansürsüz dosyasını internete yüklemeye başladı.

Daha önce çok sayıda bakanlığın, AKP il başkanlıklarının, emniyet müdürlüklerinin ve Fethullah Gülen’e ait internet sitelerini hackleyen RedHack, geçtiğimiz haftalarda Dışişleri Bakanlığı’nın sitesini çökertmiş, ele geçirdiği bazı bilgileri kamuoyuyla paylaşmıştı. 40 binden fazla kişi tarafından takip edilen RedHack’in Twitter sayfası eylem sonrasında kapatılmıştı.

RedHack’in “terör örgütü” olduğu yönündeki açıklamalardan kısa bir süre sonra redhackgercekleri.blogspot.com adresinden yayınlar yapılmaya başlanmış, Redhack’e destek veren akademisyen ve gazeteciler tehdit edilmişti. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Özgür Uçkan, BirGün muhabiri Olgu Kundakçı ve Çağdaşses yazarı Ece Sevim Öztürk hedef gösterilmiş, yayınlarda “Devlet sitelerine saldıran bu tür terör yanlısı gruplara desteğinizi iletmeden önce iki kere düşünmekte fayda var”, “Devlet görevlilerinin bilgilerini yayımlamayı ifade özgürlüğü olarak gören herkes saldırımızdan nasibini alacak” gibi cümlelerle tehditler savrulmuştu.

Yeşil Gazete

Türkiye kendini TOMA mı sanıyor? – Pınar Öğünç

Hidrolik direksiyon sistemi. Gösterilerdeki suçluları (evet suçlu, böyle yazıyor) tespit etmek üzere kapalı devre TV, su topuyla aynı eksende ve görüntü büyütme kabiliyetli kamera ile kayıt yapma imkânı.

Kısa/uzun/sürekli tercihlerde bilgisayarlı su püskürtme top sistemi. 6200 litrelik su, 60 litrelik gaz, 60 litrelik boya ve 90 litrelik köpük tankları. Hangisini alırsınız? Sadece su mu? Su ve boya mı? Su ve gaz mı? İsterseniz farkını verin, büyük seçim olsun: Su, boya ve gaz üçlüsü de var.

Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı TOMA’ların göstericilerin araca yaklaşmasını önlemek için gaz püskürtme kabiliyeti var. Bakıyoruz, ‘yükseklik ayarlı ön buldozer’in önünde bir grup insan…

‘Bu halkın evlatlarısınız’
Birinin elinde küçük boy plastik bir su şişesi. Diyarbakır sıcağında içmekten ziyade biber gazına karşı kafadan aşağı dökülmüş muhtemelen içindeki su. Bir diğerinin şapkası elinde, diğerinin sağ yumruğundan başka bir şeyi yok. Karşılarında dev bir TOMA, ‘ön buldozere’ vuruyorlar da vuruyorlar. İçlerinde bir de belediye başkanı, Osman Baydemir… Yapabilecekleri başka bir şey yok. Böyle aletlerin içinde insan yok gibi gelir, ejderler çağından kalma, kendi başına hareket eden bir yaratıktır sanki. İşte ejderin önünde, şapkalarla, pet şişelerle içindeki insana sesleniyorlar.

Yollarını kesen polislere sesleniyorlar alana açılan bir caddenin başında. İçlerinde bir de parti eşbaşkanı, Selahattin Demirtaş… “Sizler bu halkın evlatlarısınız, polislerisiniz, gençlerisiniz. Bu faşizan politikalara alet olmayın. Açın, suç işlemeyin. Biz, siz yaşayın diye yapıyoruz bunları. Birbirinizi öldürmeyin diye yapıyoruz. Kan dursun diye yürüyoruz. Sizi bizim önümüze dikenlerdir asıl sorumlular” diyor. Ses gitmiyor.

Bir mesleği yargılamak
Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar bir gün önce sokaklarda polis araçlarından yapılan duyuruları anlatıyor. Hayatında ilk kez böyle bir şey görmüş. “Yasak olmasaydı sıcağa rağmen o meydan dolacak, tek olay da çıkmayacaktı. BDP kitlesini iyi tanır, iyi organize eder. Sorunsuz bir miting yaşayacaktık” diyor.

Emin Bey ‘ölü şehre’ dönüşen Diyarbakır’ı dün sabah bırakıp İstanbul’a geldi. Çünkü bugün Çağlayan’da sadece Türkiye değil, dünya hukuk tarihinde nadir görülür bir dava başlayacak. KCK operasyonu kapsamında tutuklanan 36 avukatın dosyası yarın açılıyor. 1993’te dönemin başbakanı Tansu Çiller’in emriyle 23 avukat tutuklanmış, ağır bir işkenceden de geçmişlerdi. Bir de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 11 avukatı birden almışlığı var. Başkasını bilmiyorlar.

Diğer KCK tutuklamalarında da görülen, işlenmiş değil işlenmesi muhtemel suçun isnat edilmesi, suçsuzluk karinesinin ihlali gibi aleni hukukdışılıkların ötesinde bu dosyaya özgü haller de var.

Örneğin Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yürütenler, girmeden önce saç diplerinden diş aralarına kadar arandıkları, sonra kendi kâğıt-kalemlerini dahi kullanamadıkları 56 görüşmeden, dışarı 130 talimat iletmekle suçlanıyorlar. Bu da PKK tarafından yapılan tüm eylemlerden sorumlu tutulmaları demek: 132 güvenlik görevlisi ve sivil vatandaşı öldürmek, 471 kişinin yaralanmasına sebep olmak. Her bir anının devlet tarafından kaydedildiği, bir Adalet Bakanlığı görevlisinin eşlik ettiği, çıkışta notların hem sivil hem askeri görevlilerce kontrole tabi tutulduğu görüşmelerden söz ediyoruz. Her şey devletin bilgisi dahilindeyse geriye savunma hakkının, savunma mesleğinin yargılanması kalıyor.

Aktar umutlu. Bütün barolar destekledi diyemesek de dava güçlü bir mesleki dayanışmaya vesile olmuş. Binden fazla avukatın imzasıyla kamuoyuna yapılan çağrının dışında bugün Çağlayan’da yüzlerce avukat bulunacak. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Ahsen Coşar da Çağlayan’da cüppe giyecek.

TOMA’ların bir meziyeti de ‘patlak giderle ilerleme imkânı’ymış. Türkiye hangi Kürtlerle barış yapmak istiyor? Bir yandan inatla imkânları patlatıp barışa ilerlemek mümkün mü? Türkiye kendini TOMA mı sanıyor?

 

Pınar Öğünç – Radikal

3. köprü – Derya Sazak

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ndeki kilitlenmenin ‘üçüncü köprü’ lobisini harekete geçireceği belliydi.
Açıklama Kadir Topbaş’tan geldi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı,’Üçüncü köprüye karşı çıkanlar şimdi ne diyecek?’ diye soruyor.
Oysa İstanbul’u felç eden ‘köprü faciası’ tam da üçüncü köprüye gerek olmadığını savunanları haklı çıkarmıyor mu?
Sol bu gerçeği ta 1960’larda gördü ve İstanbul’un iki yakasını köprüyle bağlamanın nüfusu patlatacağını,kenti yaşanmaz kılacağını anlatmaya çalıştı.’Köprü köprüyü doğuracak’ ve yenilerine ihtiyaç olacaktı.
Kırk yıl sonra geldiğimiz nokta,bu tezi haklı çıkartıyor.
1970’lerde daha iyi bir planlama ve ‘alternatif’ yollarla İstanbul’u kilitleyen trafiğin bir kısmı ‘Körfez geçişi’ üzerinden Çanakkale’ye kaydırılabilirdi.Şehir o zaman,Avrupa ve Anadolu yakasında daha dengeli büyüyebilirdi.Sanayi ve yerleşim alanları arasında eşgüdüm kurulabilir milyonlarca insan ve araç hergün iki kıtayı geçmek zorunda kalmazdı.
Kuşkusuz bunları tartışmak için çok geç.
Köprüyü bir ‘kalkınma ikonu’ haline getirenler o gün olduğu gib bugün de ‘üçüncü köprüye karşı çıkmayı’ ütopik solculuk olarak görüyorlar.
Doğru,’İstanbul’a köprü yerine Hakkari’ye giderek Zap’a köprü yapan’ 68 kuşağının Türkiye sevdası vardı.Ve onlar ‘kalkınma’ adına herşeyin ranta tahvil edildiği kapitalist düzene karşıydılar.
‘Zap köprüsü’ aynı zamanda o zaman ‘Doğu sorunu’ diye tanımlanan Kürt halkına uzanan bir dostluk projesiydi.
Günümüzün HES direnişleri gibi çevreyi,insanı önceliyordu.
‘Üçüncü köprü lobisi’ kuzeydeki son yeşil alanları da katlederek kenti yağışsız,soluksuz bırakmayı göze alabiliyor.
Oysa sadece deniz yolunu teşvik bile trafiği rahatlatabilir.
İstanbul’daki eziyetin altında ‘üçüncü köprü’ tuzağının yattığını görebiliyoruz.
Mimarlar,Kadir Topbaş gibi düşünmüyor.
Taraf’a konuşan Mimar İhsan Bilgin’in çarpıcı değerlendirmeleri var:
“İstanbul’un yaşadığı trafik cehennemi,üçüncü bir çevre yoluna ihtiyaç olduğunu değil,tersine olmadığını kanıtlamaktadır.İstanbul’da trafiğin kilitlenmesi ve felç olması ancak olağanüstü koşullarda söz konusu olmaktadır.Dolayısıyla biz ne kadar şikayet etsek de trafik son kertede akmakta ve işlemektedir.İstanbul’un trafiği Londra,Paris,New York gibi batılı metropollerden bile daha akışkan gözükmektedir.
Üçüncü köprü tartışmalarının alevleneceğinin önceden belli olduğu bir sırada köprülerin aynı anda bakıma alınması ‘işte trafik işlemiyor’ algısını pekiştirmek üzere tasarlanmış bir manipülasyon olabileceği izlenimini de doğurmaktadır.’’
Uzmanlar,’üçüncü köprü’den önce Marmaray geçişinin beklenmesi gerektiğini de savunuyorlar.
Köprüye gidecek kaynaklar metro sisteminin tamamlanmasında kullanılabilir.

Derya Sazak – Milliyet

Woody Guthrie 100 yaşında

Woody Guthrie’nin 100. yaşını kutlamak için Açık Radyo’da Ömer Madra, Hakan Gürvit ve Mahir Ilgaz’ın hazırlayıp sundukları “Woody 100 Yaşında: Sadece Bir Ses, Bir de Gitar” isimli yeni bir haftalık program başlıyor. İlk bölüm 16 Temmuz Pazartesi günü saat 10:00’da.

Bu Makine…

Bu haftasonu Amerikalı efsanevi folk şarkıcısı Woody Guthrie’nin doğumunun (14 Temmuz 1912) 100. yılını kutluyoruz. Fransız Devrimi’nin, bağlamından çıkarılarak büyük ölçüde mitleştirilmiş de olsa, baskıya karşı başkaldırı sembollerinden Bastille gününde doğan Guthrie’nin yaşamının, kendisi durumdan haberdar mıydı bilinmez ama bu ilginç rastlantıyla uyumlu geçtiği söylenebilir. Oklahama’da muhafazakar bir aileye doğan Guthrie’ye Demokrat Parti’nin başkan adaylarından Woodrow Wilson’ın ismi verilir. Ancak, Woody’nin devletle ve iktidarla olan ortaklığı orada son bulur. Irkçı babası da dahil olmak üzere hayatının geri kalanını hep baskıya karşı mücadele ile geçirir. Bu mücadeleyi sürdürürken maalesef birçoğumuzun aşina olduğu “dört ayak iyi, iki ayak kötü” ikiliğine hapsolmaz, olaylara tek yönlü bakmaz. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’deki bombardıman uçağı fabrikalarındaki işçilerin haklarını savunurken savaş çığırtkanlığı yapmaz veya sendika yararına konser verirken bizzat sendikacıların, grubundaki siyahlara yaptığı ırkçılığa göz yummaz. Kendi söylediğine göre Komünist Parti’ye hiç üye olmamış ama hayatının büyük bölümünü kızıl geçirmiş bir ozandır o. Kızı Nora’ya göre ise “komünist değil, müşterekçi”dir (commonist, not a communist).

Müzik ile erken yaşta haşır neşir olmasına rağmen çalmayı bildiği çok sayıda enstrümanın hiçbirinde virtüöz olmadığı gibi nota yazmayı da iyi bilmeyen Woody’nin arkasında bıraktığı asıl mirasın, yukarıda çok kısa özetlenen duruş ve eylemciliğine ek olarak, çoğu bugün dahi yazıldığı günkü kadar güncel olan şarkı sözlerinin olduğunu söylesek haksızlık etmiş olmayız sanırım. Zaten Woody’nin kendisi de şarkı yazarken müziği sözler için bir kılıf olarak düşündüğünü itiraf ediyor. Hatta, çoğu zaman aklına bir melodi gelmediğinde halk arasında popüler şarkıların melodilerini “aparttığını” birden fazla defa kendisi yazmış veya söylemiş. Bugünün TRIPS’li, ACTA’lı, SOPA’lı, PIPA’lı fikri mülkiyet hakları dünyasında çoğumuzu duraksatan bu sürecin, kayıt öncesi müzik tarihinde, halk ozanlarının birincil yöntemi olduğunu hatırlamakta fayda var. Her neyse, Woody Guthrie’yi dinleyen herkesin iyi bildiği gibi sözlerin kendilerinin vurgular ve söyleniş biçimlerinden kaynaklanan bir müziğinin olduğunu söylemek mümkün. Öyle olmasaydı eğer, yazdığı şarkılar sebebiyle Nobel Edebiyat Ödülü alması birden fazla defa gündeme gelen bir diğer “melodi hırsızı”, Bob Dylan, anılarında aktardığı gibi soğuk bir kış günü Guthrie’nin kızı Nora’nın kapısında Woody’ye ait şarkı sözleri ile dolu bir kutuyu almak için saatlerce bekler miydi acaba (O gün Dylan, Nora evde olmadığı için sözleri alamayacak, bahse konu kutu yıllar sonra Billy Bragg’e verilecek ve o da Wilco ile birlikte Mermaid Avenue adındaki kayıtlarda bu sözlerin bazılarını şarkı haline getirecekti)?

Bugün Woody’nin tartışmasız en meşhur parçası “This Land is Your Land”in sansürsüz kaydını (parçanın birden fazla kaydı mevcut; ABD’de okullarda söylenen, radyolarda çalınan kayıt çoğunlukla Woody’nin özel mülk karşıtı dizelerini içermiyor; “temiz”) dinlerken ve “orada bir tabela gördüm/üzerinde buradan geçmek yasak yazıyordu/arka tarafındaysa/hiçbir şey yazmıyordu” dizelerindeki ince alaycılığın müziğini duymamak mümkün mü? Benzer şekilde, bugün halen bitmeyen mali krizin içindeyken, yazılmasından 70 küsur sene sonra, “The Jolly Banker”in müzikal kalıcılığını sorgulamak? Peki ya “Pretty Boy Floyd”’un “bazıları silahla soyar/bazıları kağıt kalemle” dizeleri müzik değil mi yani? Hala bir şüpheniz kaldıysa Woody’nin sayısız takipçisi arasından, aktivist kimliğiyle belki de ona en çok benzeyeni Tom Morello’nun “The Ghost of Tom Joad” yorumuna bir kulak verin derim. Evet, Woody belki çoğu zaman kendi yazmadığı ve yine çoğu zaman birbirine benzer melodileri kullanıyordu ama Billy Bragg’in dediği gibi bugün evlerine bankalar tarafından el konulan binlerce insan hep bir ağızdan “I Ain’t Got a Home in This World No More”u (Bu dünyada artık bir evim yok) söylerken “müzik zayıf” diyebilir miyiz? Ya dünya yangınlar ve seller ile sarsılırken Woody 1930’lardan bize benzer bir ekolojik krizden etkilenen insanların hikayesini “Talking Dust Bowl Blues”da aktardığında “bu ne ya, hep aynı akorlar” mı diyeceğiz? Bu da mı gol değil?

Her neyse, işin bu yanı konusunda kararı Woody’nin dinleyicilerine ve okuyucularına bırakalım. Sadece şunu hatırlatmakta fayda var. Guthrie, Huntington hastalığı nedeniyle yeni eser üretemez hale gelmeden önce üç bin civarında şarkı sözü yazmıştı. Bunların sadece birkaç yüzünü kaydedebildi. Geri kalanı ise Billy Bragg ve Wilco’nun projesi veya New Multitudes gibi projelere ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Yazının bundan sonraki kısmı ise doğrudan Woody’nin müziği ile ilgili değil. Fırsat bu fırsat, biraz da habercilik yapalım. İsteyen okumayı burada kesebilir.

John Steinbeck, Woody Guthrie’yi tanımlaması istendiğinde şöyle demişti: “Woody, Woody’dir işte. Yanızca bir ses, bir de gitar”. Gitarı önemliydi Woody için. Hatta yarı ciddi, yarı dalga otobiyografisi “Bound For Glory”nin açılış sayfalarında gitarını yağan yağmurdan korumak için başka bir göçmen işçinin nasıl kendi gömleğini feda ettiğini anlatır (Bu arada, alın size sözleri müzik olan bir başka parça, Lew Dite yorumuyla “This Train is Bound for Glory”). Meşhur, üzerinde “Bu makine faşistleri öldürür” yazan gitar bu. Franco İspanyası, Mussolini İtalyası ve Nazi Almanyası gibi faşizme adını veren rejimleri birinci elden tanımak durumunda kalan Guthrie, belki İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilerin uçaklarında yazan sloganlardan etkilenmişti belki de gitarı yoluyla icra ettiği müziği ile faşizm ile savaştığı mesajını veriyordu bilemiyoruz. Ancak, slogan, amacı öldürmek olmayan/olamayacak bir müzik aletinin üzerinde yer aldığı için, Guthrie’nin faşizm ile mücadeledeki tutkusu kadar iyi bir ironi yeteneğine sahip olduğuna da işaret ediyor.

Yine de iş ironiye geldiği zaman insanlığın kendisinin evrenin bir ironisi olabileceği ihtimalini kabul etmemiz gerekiyor. Guthrie gibi büyük bir ozanın dahi bununla aşık atması mümkün olamayabiliyor. Guthrie’nin kariyeri boyunca ağırlıklı olarak Gibson ve Martin marka gitarlar çaldığını biliyoruz. İşin ironisi de burada belirginleşiyor.

Dünya Bankası’nın 20 Mart’ta açıkladığı “Ormanlar için Adalet” başlıklı raporun konusu ormansızlaşma ve bununla mücadele için seçenekler. Raporda, dünyada her iki saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde bir ormanlık arazinin yasadışı kesim sonucu yok olduğu bilgisi veriliyor. Bazı ülkelerde ağaç kesim faaliyetinin %90’ının yasadışı olduğu ifade ediliyor. Dahası, yasadışı ağaç kesiminin tamamı kayıtdışı olmak üzere yılda 10-15 milyar dolarlık bir piyasa oluşturduğu vurgulanıyor. Burada, “iyi de bunun Woody Guthrie ile ne alakası var” dediğinizi duyar gibiyim. Biraz sabır.

Gibson firmasının bugün “birebir” kopyalarını üretip sattığı Woody’nin akustik gitarı, diğer pek çok gitar gibi, gül ağacından bir klavyeye (gitarın sap kısmının üzerinde notaların basıldığı kısım) sahip. Gül ağacı, başta Batı ülkeleri olmak üzere, yoğun talep gören sert ağaçlardan biri. Bu ağaç, aynı zamanda başka bir sert ağaç türü olan abanoz ile birlikte gitar klavyeleri için en çok tercih edilen malzemeler arasında yer alıyor. Bugün birçok sert ağaç türü kendini yenileme oranının çok üzerinde kesim nedeniyle Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) kapsamında koruma altında. Ancak, Dünya Bankası raporunda da değinildiği gibi mevcut uluslararası sözleşmeler çoğu zaman nesli tehlike altında olan türleri korumak için yeterli değil. Birinci sorun sözleşme kapsamının dar olması. İkincisi, sözleşmeye taraf ülkelerin her birinin kendi kanunları çerçevesinde bu ticaretin önüne geçmeye çalıştığı varsayılıyor ama çoğu zaman bu göstermelik bir çabadan öteye gidemiyor. Hatta, arada cezalandırılanların ezici bir çoğunluğunu yukarıda bahsedilen büyük pastadan çok çok küçük bir pay alan yoksullar oluşturuyor. Yani arz kadar talebin denetlenmesinin önemi ortaya çıkıyor.

Bu konudaki mevcut en öngörülü ulusal kanunlardan birisi olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi  1900 senesine kadar uzanan Lacey Kanunu gösterilebilir(di). Yasadışı avlanan/elde edilen hayvan ve bitkilerin ABD içine sokulmasını engelleyen ve ilk yürürlüğe girişinden defalarca kapsamı genişletilen kanuna en son 2008 yılında yapılan bir ek ile yasadışı elde edilen bitkilerin (söz konusu olan bu bitkilerin elde edildikleri yerin yasaları) ticaretinin yasaklanması da eklenmişti. İşte dananın kuyruğu da tam bu noktada koptu. Kasım 2009’da FBI, 2008 değişiklikleri kapsamında, Gibson şirketinin Nashville’deki fabrikasına bir baskın düzenledi. Şüpheler, Gibson firmasının ürettiği gitarlarda kullanmak üzere Madagaskar’dan ithal ettiği gül ağacı ve abanozun, yasadışı yollardan elde edildiği ihtimali üzerine yoğunlaşmıştı (ABD Adalet Bakanlığı, ağaçların Madagaskar kanunlarına aykırı bir şekilde kaçak olarak elde edildiğini savunuyor). Ancak, Gibson firması bahse konu ağaçların yasal yollarla elde edildiğine dair Madagaskar hükümetince imzalı “yeminli ifadeler” ortaya koydu. Gibson firmasının Yağmurormanları Birliği (çeşitli koruma STK’ları ve ağaç hammadde kullanıcılarının içinde bulunduğu bir sosyal sorumluluk projesi) yönetimindeki görevleri askıya alındı. Olay geçiştirildi, hatta ABD’nin bazı “muhalif” medya organlarında dahi rock tarihinin bu şanlı devine haksızlık yapıldığına dair haberler çıktı. Bu yorumlara göre, Gibson firması arkaik bürokratik kuralların kurbanı olmuştu, ortada bir kusur yoktu. Tüm bunlar olurken, FBI 2011’de Gibson tesislerine ikinci kez basın düzenledi. Bu defa, Almanya’daki bir aracı üzerinden Hindistan’dan ithal edilen ağaçlara ilişkin iddialar mevcuttu. Bunun üzerine ortalık iyice karıştı. Gibson firması Yönetim Kurulu Başkanı Henry Juszkiewicz ABD fosil yakıt lobisinden büyük maddi destek alan Tea Party (Çay Partisi) mitinglerinde boy göstermeye başladı. Hamaset ve milliyetçi muhafazakar söylemler gırla gidiyordu. Hatta başka eyaletlerdeki büyük müzikal enstrüman üreticilerinin, sendikal düzenlemelerdeki farklar nedeniyle maliyetleri daha düşük olan Gibson firmasına bir komplo kurduğu yorumları bile yapıldı. Gibson’a destek veren müzisyenler konserler düzenledi, demeçler verdi; bu uğurda şarkılar bestelendi (bunlara bağlantı vermiyoruz çünkü epey kötüler; isteyen youtube’da basit bir aramayla bulabilir). Neticede, olan biyoçeşitliliği koruma adına dünyadaki ender faydalı düzenlemelerden biri olan Lacey Kanunu’na oldu. Kanunun kapsamı birkaç hafta önce, sivil toplumun çabalarına rağmen, sessiz sedasız değiştirildi ve sulandırıldı.

Sen çok yaşa Woody. Nice dalyalara. Ancak, bu makine artık hepimizi öldürüyor. Hayır, gitarından bahsetmiyoruz.

Mahir Ilgaz

Sayın Kurtulmuş, “Nükleer’e hayır” dediniz, unutmayın…

AKP’ye katılması “kesinleşen” HSP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, nükleer santrallere karşı olduğunu açıklamıştı. Bugün sözünü tutmak ya da çiğnemek seçeneklerinden birini tercih etmek zorunda… Çünkü AKP’nin hedefi, kısa vadede sadece bir değil, üç nükleer santral… Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a göre, Türkiye’nin 23 nükleer santrale ihtiyacı var. Nükleer karşıtlarının bütün çabalarına karşın, imzalar atıldı, eğitimler başladı… Türkiye’nin gerçek amacının nükleer silah üretmek olduğuna ilişkin iddialar ise net bir şekilde yalanmadı…

Numan Kurtulmuş’un 25 Mayıs 2012 tarihinde Ankara Gölbaşı’da söylediklerine bakarsak “nükleer enerji, barışçı değil, savaşçıdır”…  Ancak AKP’de bunu söyleyemeyebilir. Zira “parti disiplini” buna izin vermeyebilir.

Eğer sözünü çiğnemezse, iktidar partisi içinde, nükleere karşı çıkan tek isim olacak. Tarihe not düşmek için iki ay önce söylediklerini, parçalar halinde ama aynen yayımlıyoruz:

“Her şeyin, enerjinin, sağlığın, eğitimin piyasalaştırıldığı, insana bile piyasa gözüyle bakıldığı bir dünyada, insani bakış açısına sahip arkadaşlarla birlikte olmaktan mutluyuz”

“Kimsenin yeni enerji kaynakları bulmak adına Türkiye’nin güzelliklerini, doğal çevresini yok etmeye hakkının yok”

“Partimiz, insanlık için büyük bir tehdit olan nükleer santrallere karşıdır çünkü nükleer teknolojinin aslı, barışçıl değil savaşçıdır. Hata payı, kitlesel ölümler ve kalıcı hastalıklar olan bir teknoloji kabul edilemez. İktidarımızda Türkiye’de nükleer santral kurulmayacaktır.”

Bekaroğlu, Kurtulmuş’a nükleer sözünü hatırlattı

Numan Kurtulmuş’a nükleer sözünü hatırlatan sadece biz değiliz… HSP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bekaroğlu, “Numan Bey’e” dünkü basın toplantısında şöyle tepki gösterdi:

‘Firavunlaşmayacağız’ dedik. ‘O gün karunlaşmayacağız’ dedik. ‘NATO sırtımızdaki gavur leşidir atacağız’ dedik. ‘Nükleer enerji yasaklanmalıdır’ dedik. Biz bu sözlerimize sahip çıkmaya devam ediyoruz.

Yeşil Gazete