Ana Sayfa Blog Sayfa 4628

Zorunlu Askerliğe Hayır – Tayfun Gönül

Tayfun Gönül (1958-2012)

Önceki gün 54 yaşında aramızdan ayrılan Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ü bugün toprağa veriyoruz. Anısına 1990’da yayınladığı vicdani ret manifestosunu yayınlıyoruz.


1990’ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da or­du ve militarizm geliyor.

Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.

Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya ce­saret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.

12 Eylül’le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.

Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist de­ğerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.

Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.

Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.

Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.

Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.

Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.

Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşma­nı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.

İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güç­leştiriyor.

Bir “vicdan hürriyeti” varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar ver­memek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın “zorunlu askerlik hizmeti” dışın­da yollarını bulmak zorundalar.

Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zo­runlu askerlik” yükümlülüğünü dayata­maz.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.

Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.

Yada din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.

Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.

Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.

Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.

Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.

Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.

Normal doğum ısrarı öldürdü

İstanbul Zeytinburnu Semiha Şakir Doğumevi’nde normal doğum yaptırılan 40 yaşındaki bir kadın hayatını kaybetti. Başbakan’a tepki gösteren aile, Şükrüye Tuğ’un ölümüne normal doğumda ısrarının neden olduğunu belirtiyor.

40 yaşındaki Şükrüye Tuğ’un doğum sırasında yaşamını yitirmesine, “zorla normal doğum”un neden olduğu belirtiliyor.

Sancıları tutan Tuğ, dün Başakşehir Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Burada bebeğin anne karnında zehirlendiği söylendi, Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Bu hastaneden de yer olmadığı gerekçesiyle Zeytinburnu Semiha Şakir Doğumevi’ne sevk gerçekleşti.

Şükrüye Tuğ’a, burada anne ve çocuğun sağlık durumunun iyi olduğu söylenerek saat 22.00 sıralarında doğuma alındı.

Yakını Zeynep Tuğ, sonrasını şöyle anlattı: “Söylendiğine göre anne orada iki defa bayılıyor. Yüksek tansiyonu varmış. Buna rağmen normal doğumda ısrar ediyorlar. Üçüncü kez bayıldığında anneyi mecburen sezeryana alıyorlar. Ameliyat bittiğinde yoğun bakıma alıyorlar ve bugün sabah saatlerinde bize öldüğünü söylediler. Bebek bayılma esnasında anne karnında oksijensiz kaldığı için yoğun bakıma alınıyor. Şu an halen yoğun bakımda.”

Savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını belirten Tuğ, “Sezeryan başta yapılabilirdi. Baştan itibaren sezeryana alınabilseydi böyle olmayabilirdi” dedi.

‘SEZARYEN OLMADIĞI İÇİN EŞİMİ KAYBETTİM’

Şükrüye Tuğ’un eşi Ziya Tuğ, “Normal doğum olacağı ve hiçbir problem olmadığı söylendi. Başbakanımız sezeryana karşı olduğunu söylemişti. Ama işte sezaryen olmadığı için eşimi kaybettim. Bebeğim yoğun bakımda. Onun da hayati tehlikesi var. Ben gereken mercilere dilekçemi verdim. Şikayette bulundum. Ben kimseyi suçlamıyorum. Ama kusuru olanlar bulunsun, bunu istiyorum” dedi.

(Etha)

Türkiye’nin derin anayasası – Mithat Sancar

Bir grup insan, bir beldede, bir aileye saldırıyor. Yer, Malatya’nın Süngü beldesi. Saldırının hedefi Kürt ve Alevi bir aile. Peki, saldıranlar kimler?

Merkez medya, devleti yönetenler ve onların destekçileri, bu tür durumlarda genellikle şu cevabı verirler: “Öfkeli vatandaşlar!”

“Öfkeli vatandaşlar”, tekbirler ve İstiklal Marşı eşliğinde Kürtlere ve Alevilere hakaretler ve tehditler yağdırmışlar, hedefteki ailenin evini kuşatmışlar, taşlar atmışlar, camlarını kırmışlar.

Sonra ne olmuş?

En hafifinden bir muhalif grubun en sakin toplantısına bile tonlarca biber gazı sıkan güvenlik güçleri, “öfkeli vatandaşlar”ı şefkatle yatıştırmaya çalışmışlar.

Aile fertlerinin beyanlarına göre, beldenin AKP’li belediye başkanı, kendilerine beldeyi terk etmelerini söylemiş.

Hükümetten gelen cılız açıklamalarda ise, olayın kınandığına ve gerekli tedbirlerin alınacağına dair kararlı bir ifade yok. En hafif muhalif taleplere karşı, eften püften gerekçelerle soruşturmalar başlatan savcıların, bu olayda harekete geçtiklerine dair bir bilgi de şu âna kadar mevcut değil.

Birlik ve beraberlik hamaseti”nin ardında, olayı önemsiz göstermeye yönelik bariz bir niyet ve çaba yatıyor. Bu olayı önemsiz göstermek, aslında saldırganlığı ve ardında yatan zihniyeti meşrulaştırmak anlamına geliyor. Dahası, bu tür saldırganlıklara karşı siyasal ve hukuksal açılardan ikirciksiz bir tavır alınmaması, benzer olayların orada ve başka yerlerde yeniden yaşanmasının zeminini canlı tutmak sonucunu doğurur.

Yakın geçmişe şöyle bir göz attığımızda, “linç girişimleri”nin hemen hepsinde benzer bir manzarayla karşılaşırız.

Bu manzarada, modern Türkiye’nin çok önemli şifreleri saklıdır.

“Öfkeli vatandaş” tabiri, bu şifrelerden biridir. Belli niteliklere sahip olanları “makbul vatandaş” sayan bir anlayışa işaret ediyor bu söylem. Türk ve Sünni nüfusu memleketin aslî sahibi konumuna yerleştiren, “ötekileri” ise “sözde vatandaş” olarak algılayan bu zihniyet, Türkiye’de çok köklü ve çok güçlüdür.

Anayasa tartışmalarının yapıldığı şu zamanda, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yapılan bütün “resmî anayasa”ların temelinde bu zihniyetin yattığını hatırlatayım. Çok büyük ölçüdeİttihat ve Terakki tarafından inşa edilen bu zihniyete, Türkiye’nin “derin anayasası” diyebiliriz.

Az önce özetlediğim “vatandaşlık anlayışı”, bu derin anayasanın kurucu ilkelerindendir.

Aslî vatandaşlar”ın ötekilere yönelik saldırılarının devlet tarafından hoş görülmesi, gerektiğinde teşvik ve tertip edilmesi de, bu “derin anayasa”nın hükümlerindendir.

Linç eylemlerinin ve girişimlerinin asıl hedefi, “ötekileri” sindirmek ve uysal bir varoluşa mahkûm etmektir. Küçük yerleşim yerlerinde bunun bir uzantısı da, saldırıya maruz kalan “ötekileri” oralardan kovmaktır. Bunun adı “tehcir”den başka bir şey değildir. Bir aralar memleketin beldelerinde ve dahi il merkezlerinde Kürtler, “tahrik olmuş öfkeli vatandaşlar”ın saldırılarına uğradıklarında, o yerlerden “tahliye” edildiler, yani tehcire tabi tutuldular. Aynı şey, Romanlara da yapıldı. Şimdilerde bu tür olayların daha seyrek olması, bu yöntemden vazgeçildiği anlamına gelmiyor.

“Ötekileri” tehcir etmek, Türkiye’nin İttihat ve Terakki’den devraldığı acımasız bir yönetim tekniğidir. Farklı boyutlarıyla tehcir de, bu ülkenin “derin anayasası”nın köklü bir prensibidir.
Tehcirin tarihsel kaynaklarını, siyasal işlevlerini ve toplumsal etkilerini anlamak için, Fuat Dündar’ın 2008’de İletişim Yayınları’ndan çıkan Modern Türkiye’nin Şifresi– İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği adlı mükemmel çalışmasına bakmanızı öneririm.

Açık tehcir”in en büyük, en vahşi ve en kanlı örneği, Ermenilere uygulandı. SonrasındaRumlarYahudiler ve Süryaniler çok çeşitli yöntemlerle “tehcir” edildiler. Kürtlerin bu ülkedeki tarihi, muhtelif tehcir uygulamalarıyla doludur.

Bir süredir, Alevilerin, yine değişik yollarla önce köylerden yakındaki kent merkezlerine, oralardan da büyük şehirlere göç etmeye zorlandıklarını düşündüren çok sayıda olay yaşanıyor. Malatya’nın Sürgü beldesindeki saldırıyı da, çapı ne olursa olsun, bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

“Vatandaşlık” tanımı, yeni anayasa tartışmalarında “en hassas” maddelerin başında geliyor. Sağ ve sol milliyetçiler, “Türklüğün” vatandaşlık tanımından çıkarılmasına çok sert tepki gösteriyorlar. AKP’nin yeni anayasaya dair önerilerinde ise, vatandaşlık tanımında “Türklüğe” yer verilmiyor. Bunun olumlu ve önemli bir adım olduğunu elbette teslim ederim. Fakat aslolan, Türkiye’nin “derin anayasası”nı değiştirmektir.

Lakin AKP’nin son zamanlardaki politikaları, “derin anayasa”nın temel ilkelerini değiştirmeye niyetli olmadığını, aksine onların ruhuyla uyumlu davrandığını ortaya koyuyor.

Sürgü’deki linç girişimi karşısında belediye başkanının tehcir telkinine yönetim kademelerinden ve hükümetten bir tepki gelmemesi, bu açıdan bir göstergedir. Sivas katliamı, Alevilerin sindirilmesi ve dağınık bir yaşama zorlanması açısından bir dönüm noktasıdır. AKP’nin Sivas katliamını kamu vicdanında ebediyen lanetlemeyi sağlamaya yönelik taleplere soğuk ve mesafeli yaklaşması, “derin anayasa”yla uyumun bir başka göstergesidir.

Suriye’deki gelişmeler karşısında hükümetin takındığı tutum, Kürt sorununda, sadece içeride değil dışarıda da “hâkim millet” anlayışını tehditlerle sürdürmeye çalışmak anlamına geliyor. Bunu da, yine “derin anayasa”nın ruhuyla uyum içinde olmak şeklinde okuyabiliriz.

Başka bir sürü örnek sıralanabilir, ama hem gerek yok, hem de yerimiz bitti.

Netice itibariyle, Türkiye’nin temel meselesi, “derin anayasa”yı ve onun temelinde yatan zihniyeti açıkça ilga eden yeni bir toplumsal yapı ve siyasal düzen kurmaktır. Bu zihniyet canlıyken, belki yeni bir anayasa yazılabilir, ama yeni bir anayasa yapılamaz…

 

Mithat Sancar – Taraf

Prof. Dr. Mithat Sancar

 

Pınar Selek davası Türkiye’nin aynasıdır – Oya Baydar

Türkiye’de on dört yıldır görülmekte olan bir dava var: Pınar Selek davası. Hukukun üstünlüğüne inanan etik ve vicdan sahibi yargıçların üç kez beraat ettirdiği, Yargıtay’ın her defasında bozduğu, mahkemenin bugüne kadar benzeri az görülmüş bir kararlılık ve cesaretle beraat kararında ısrar ettiği bu davada, Pınar Selek işlemediği bir suçtan -idam cezası kaldırıldığı için- müebbedle yargılanıyor. Suçu işlemediği tanıklıklarla, bilirkişilerin raporlarıyla, delillerle, ifadelerle, en önemlisi de kapı gibi üç beraat kararıyla ortada. Ve adalet mekanizmasının en yükseklerine kurulmuş devletlû cüppeliler Pınar’ı mahkûm etmekte kararlılar. Daireler değişiyor, yargıçlar değişiyor, iktidarlar değişiyor, rejim değişiyor (daha doğrusu vesayet rejimi el değiştiriyor); suçlu olmadığı mahkeme kararlarıyla defalarca kanıtlanan Pınar’ın mahkûmiyeti değişmiyor. Çünkü o, bu yerebatası kurulu düzenin adaletsizliklerine, eşitsizliklerine, ötekileştirmelerine cesaretle karşı duran özgür, üretici, cesur bir kadın. Müslüman kadınların haklarını savunmak için tesettüre giren; Kürtlerin haklarını savunmak için araştırmalar yaparken oradaki haksızlığı, hukuksuzluğu, ötekileştirmeyi görünce kendini ayrımcılığı, ötekileştirmeyi engellemekle sorumlu kılan; sokak çocuklarını korumak için atölyeler kuran, yüzeysel hayırseverlikle, sadaka dağıtarak değil, en genç yıllarını onlarla yiyip içip, onlarla yatıp kalkarak geçiren; eşcinsellerin hakları, kadın hakları, eril iktidar, vb. dendi mi, uluslararası alanda söz sahibi genç bir kadın. O, “aykırı”… Katli vaciptir, başka kadınlara, başka gençlere örnek olmamalıdır!

Bugün Çağlayan Adliyesi’nde dördüncü ve sonuncu kez görülecek bu dava sadece Pınar Selek davası değildir. Yüzlerce yıldır değişmeyen, kuşaktan kuşağa aktarılan devlet ve adalet anlayışının, tekil bir örnekte yansımasıdır, bu anlayışın aynasıdır. Bu zihniyete göre “Türk-Sünnî-Erkek” iktidar modeli dışında kalan bütün kişi, grup, düşünce ve ideolojiler “öteki”dir. Hakları, ihsan edildiği kadarıyla sınırlıdır. İster Laik Cumhuriyetçi kesimden, ister Müslüman  muhafazakâr kesimden olsun dünkü ve bugünkü muktedirler ve onların uydusu, memuru, görevlisi konumundaki yargı, yasama, yürütme, bu hâkim modelin uygulayıcılarından başka bir şey değildir. Bu model Pınar’ı ve bütün Pınarları mahkûm edecektir ki yıkılası tahakkümleri yara almasın; vesayet sahip değiştirsin, efendi değiştirsin, ama zinhar yıkılmasın!..

 

Bütün münferitler çoğuldur

Türkiye’de ne zaman vicdanları isyan ettirecek bir olay; ört bas edilemeyecek, inkâr edilemeyecek bir vahşet yaşansa sorumluların, hükümet sözcülerinin, iktidar çevrelerinin ortak tepkisi: “Münferit bir olaydır, büyütmemek gerek” olur. Tescilli işkenceci terfien işkenceye en fazla olanak tanıyan bir göreve mi atanıyor: “Münferit olaydır, şık olmamıştır, ama büyütmemek gerekir”. KCK davasından tutuklu gencecik tıp öğrencilerinin tahliye dilekçelerinin  Özgürlük Hakimi (!) tarafından hazırlanan red gerekçesinde tutuklama nedeni olarak apayrı bir suç mu yazılmıştır: “Dalgınlığa gelmiştir, münferit olaydır, genellememelidir.” Malatya’da Alevî bir aile “Akıllı olun, sizi de Sivastakiler gibi yakacağız” çığlıkları arasında linçten zor kurtulmuş, bir de üstüne AKP’li Belediye Başkanı tarafından ilçeyi terk etmeye mi zorlanmaktadır: “Münferit olaydır, muhalefet büyütmüştür, genellenmemelidir”. Hrant Dink, Türkiye’yi sarsan örgütlü bir Ergenekoncu devlet cinayetine mi kurban gitmiştir: “Münferit olaydır, beyaz bereli bir çocuğun işidir, büyütülmemelidir.”

Türk-Sünni-Erkek iktidar zihniyetinin suç ve cinayetleri, bu zihniyetin taşıyıcıları ve bekçilerine göre, kötü niyetle abartılmış münferit olaylardır her zaman. O münferit olaylardır ki Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta yaşanan Alevî katliamlarında kıvılcımı ateşlemiştir. O münferit olaylar, tarihimizin en utanç verici sayfalarından 1915 Ermeni kırımının küçük çaplı, utangaç tekrarlarıdır.  O münferit olaylar küçük kızların ırzına geçilmesinde ya da kadın cinayetlerinde hafifletici neden bulabilen yargıçların kararlarıyla, “münferit, münferit” sıradanlaşmaktadır.

Hiç aldanmayalım: Münferit denilen ne kadar suç, ne kadar uygulama, ne kadar yanlış karar varsa, hepsi aslında çoğuldur ve geneldir. Genel olmakla da kalmaz sistemin ruhudur, özüdür. Bu toplumun gelmiş geçmiş ve bugünkü muktedirlerinin zihniyetidir.

Pınar Selek davası da, bugün, bu zihniyeti aşmış görünen cesur ve namuslu bir hakimler heyeti tarafından yine beraatle sonuçlansa da,  Yargıtay veya her neresiyse o üst kurum Pınar Selek’e, “Münferit bir hukuk hatası işlenmiş, on beş yıldır size işkence ettik, münferit bir haksızlık oldu, çok pardon yani” dese de, Pınar Selek vakası, çoğul ve genel özünden sıyrılamayacaktır. Çünkü bu ülkede, haksızlık, adaletsizlik, hukuk zaafı geneldir.

 

‘Ne Yapmalı?’

Siyasi kadroların, iktidarların, rejimin değişmesi, zihniyetin değişmesinden çok daha kolaydır. Zihniyet çok daha derindir, genlere işlemiştir, muktedirler kanalıyla kitlelere zerk edilmiş zehirdir. O zihniyetin esiri kitleler, baştakilerden de yeşil ışık ve destek gördüklerinde, münferit kötülükleri genelleştirmekten ve kitleselleştirmekten çekinmeyeceklerdir. Eğer bir televizyon kanalında bir adam “sizi de Sivastakiler gibi yakarız” diyerek Alevîlere tehdit savurabiliyor ve  orada kalabiliyorsa; nefret söyleminden, kitleleri kine, düşmanlığa teşvikten yargılanmıyorsa, genel ahlâkı korumaya pek meraklı RÜTÜK  o kanala ceza vermiyorsa, Hükümet sözcüsünün “büyütülmemesi gereken münferit olaydır” açıklamasından destek bulduğundandır.

Zihniyetin değişmesi güçtür, zaman alır, gerçek demokratik değişimler gerektirir. Üstelik zorlamayla, hot zotla, laik veya dindar nesiller yetiştireceğiz toplum mühendislikleriyle başarılamadığı da yüzyılın örnekleriyle ortadadır. Peki bu zihniyetin tahakkümü altında yaşamak, böyle yönetilmek istemeyenler ne yapacak? “Ne Yapmalı?”

Bu zor soruyu kendi kendime sorup duruyorum. Böyle, köşe’lerden “…melidir”, “…malıdır” diye ahkâm kesmekle yetinmekten son derece huzursuzum. Doğru yanlış bir durum tespiti yapıyorsunuz. Bu düzen, bu muktedirler, bu kurumlar ve hepsine hakim olan zihniyet değişmelidir, diyorsunuz. Bu noktaya kadar sizin gibi düşünen bir çoğunluğun bulunduğunu da biliyorsunuz. Peki sonra? Sonra ne yapmalı?

Önce yanlış anlaşılmayı engellemek üzere küçük bir not:  Egemen zihniyeti tanımlayan “Türk- Sünnî- erkek” üçlemesi; Türk olan, Sünnî olan, erkek olan herkesin bu zihniyette olduğu anlamına gelmez. Bu zihniyetin, toplumdaki hegemonyası, hakimiyeti anlamına gelir. İktidarıyla muhalefetiyle, güç odaklarının bu zihniyetin taşıyıcısı oldukları bir yerde, bizler, kadınıyla, erkeğiyle, sağcısıyla solcusuyla, Müslümanıyla laikiyle, azınlığıyla, Kürdüyle Türküyle, bütün etnisiteleriyle, Alevîsiyle, Sünnîsiyle, ötekisiyle, hepimiz; bu zihniyetin mağduru ve karşıtı herkes, kendimizi korumak ve bu zihniyeti aşmak için ne yapabiliriz?

Düşünüyorum da, bugünden yarına bir blok oluşturamayacak olsak da, vicdanımızın örselendiği, isyanımızın kabardığı her olayda kişi kişi, grup grup elimizde ne kadar olanak varsa aynı noktaya seferber edip sesimizi duyurabiliriz. İnsan yaşamını, insan haysiyetini; dininden, mezhebinden,  cinsiyetinden, milliyetinden, inanç ve düşüncesinden arındırarak, insanı sadece insan olarak kavramayı başarabilirsek ve herkesin, hepimizin eşit haklarını vicdanla savunabilirsek, çok önemli bir buluşma gerçekleştirebiliriz.

Bu aşamada yapabileceğimiz tek şeyin izlemek, farkında olmak ve farkındalık yaratmak, insana karşı nerede suç işleniyorsa, o insan düşmanımız bile olsa bu suçu teşhir ederek zalimlere karşı koymak olduğunu düşünüyorum. Son aylarda barışçı ve demokratik tepkilerle, bu tepkilere medyanın da ses vermesiyle bu zihniyetin geriletilebileceğinin örneklerini gördük. İşkenceci emniyetçinin ipliği pazara çıkarılıp terfii engellenmeseydi, sorguda, hapishanede işkenceyle öldürülenler çoğalacaktı, işkenceciler cesaret bulacaktı. Uludere’nin üstüne gidilmeseydi Uludere’ler çoğalacaktı. Pınar’ın davasını takip etmeyi bırakırsak Pınarlar çoğalacak…

İlk adımlar iddiasız ve küçük olur ama o adımlar atılmazsa her şey yerinde sayar. İhtiyacımız olan şey, siyasal muhalefetin çok ötesinde bir zihniyet muhalefeti bloğu. Oraya doğru giden yolda, paralel tepkiler, eylemler, çıkışlar, zaman zaman ortak işlerle birbirimize yaklaşabilir, birbirimizi tanıyabiliriz. İddia ile söylüyorum ki çoğunluğuz. Aksini düşünmek insandan umudu kesmek olurdu.

 

Oya Baydar –  www.t24.com.tr

 

 

Phelps artık bir efsane

ABD’li yüzücü Michael Phelps, Olimpiyat tarihinin en çok madalya kazanan sporcusu oldu.
Phelps, ABD takımının erkekler 4×200 metre serbest bayrak yarışında 6:59.70’lik derecesiyle altın madalyayı kazanmasıyla 19’uncu madalyasını alarak ismini Olimpiyat tarihine yazdırdı.

Michael Phelps, bundan bir saat kadar önce de 200 metre kelebekte gümüş madalya kazanmıştı.

27 yaşındaki ABD’li yüzücü böylece Olimpiyat Oyunları tarihinin en çok madalya kazanmış atleti Rus cimnastikçi Larisa Latynina’nın rekorunu kırmış oldu.

Latynina’nın 18 madalyası bulunuyordu.

Michael Phelps, emekliye ayrılmadan önce Londra 2012 Olimpiyat Oyunları’nda üç yarışa daha katılacak.

Bu, Phelps’in kırılması zor bir rekora imza atma şansının bulunduğu anlamına geliyor.

Phelps, son madalyasını almasının ardından, “Bu hayli muhteşem bir kariyerdi. Ama hâlâ birkaç yarışım daha var.” diye konuştu.

Michael Phelps, 2008’deki Pekin Olimpiyatları’nda sekiz altın madalya, 2004’teki Atina Olimpiyatları’nda ise 6 altın ve 2 bronz madalya almıştı.

ABD’li yüzücü Londra’da ise şimdiye dek 1 altın, 2 gümüş madalya kazanmış durumda.

(BBC)

 

244 damacana gözaltına alındı

Sağlık Bakanlığı 244 su markası ve 7 bin 600 bayiyi denetim altına aldı. Sakıncalı çıkan markalara yapılacak ikinci denetimde de analiz sonuçları mevzuata aykırı çıkarsa ruhsatlar iptal edilecek.İstanbul’da yapılan denetimler sonucu sağlıksız bulunan 5 su firmasının kaderini 2. analizler belirleyecek.

Milliyet’ten Mithat Yurdakul’un haberine göre, 7-15 gün arasında yapılacak ikinci analizlerin de mevzuata aykırı çıkması halinde firmaların ruhsatları tamamıyla iptal edilecek. 2. analizde suların sağlıklı bulunması halinde ise firmalar piyasaya geri dönecek. Halen Türkiye genelinde 7 bin 600 su bayii ile ilgili denetimleri sürdüren Sağlık Bakanlığı, sağlıksız suları teşhir etmeye devam edecek.   

PET ŞİŞELER DAHA SAĞLIKLI

Sağlık Bakanlığı yetkililerinden alınan bilgiye göre, Türkiye’de 7 bin 600 civarında damacana suyu dağıtım ve satışı yapan bayi ile kontrol ve denetim faaliyeti devam ediyor. Temmuz ayı içinde damacana suyu dolumu yapan ve piyasaya arz eden 254 su markasından numune alınarak analiz yapıldığı, denetimlerde bin 200 elemanın görev yaptığı belirtildi. Analizlerin bir kısmının tamamlandığı, diğer bir kısmının ise tamamlandığı ifade edildi.

HAFTAYA GERİ DÖNEBİLİRLER 

Denetimler sonucu sağlıklı olmadığı tespit edilen Buzada, Erpınar, Alps, Kervansaray ve Yalısu marka suların üretimi geçici olarak durduruldu. Söz konusu 5 firmaya ait suların toplatıldığı belirtildi. Söz konusu firmalara 7-15 gün arasında süre verildiği, bu sürenin bitiminin ardından firmalara ait sulardan tekrar numune alınacağı kaydedildi. Alınacak yeni numunelerin sağlıklı bulunması halinde firmaların üretime döneceği, bu numunelerin de kirli çıkması halinde ruhsatlarının tamamen iptal edileceği kaydedildi.

SON KULLANMA TARİHİNE BAKILMALI

Yetkililer, damacana suların yetkili bayi ve satıcıdan alınması gerektiğini belirterek, şu önerilerde bulundu:
* Damacanalar çizik, kirli ve suyun şeffaf rengini göstermeyecek matlıkta olmamalı.
* Güneş altında, yüksek veya çok düşük ısıda ve tozlu ortamlarda bulundurulmamalı.
* Tüpgaz ile aynı ortamda taşınmamalı ve depolanmamalı.
* Kapak, emniyet bandı, etiket ve gövdesinde bulunması gereken marka isimleri aynı olmalı.
* Üretim ve son kullanma tarihlerine dikkat edilmeli.

DENETİM KISTASLARI

Yurt genelinde süren denetimler sonucu sağlığa zararlı olduğu tespit edilen suları satan firmaların teşhirine devam edileceği belirtildi. Üretim sürecinde dolumda hata bulunması halinde dolumu yapan firma ya da birime, dağıtımda sorun bulunması halinde dağıtımı yapan firma ya da birime ceza kesilmesi öngörülüyor. Yetkililerin verdiği bilgiye göre, denetimlerde şu noktalara dikkat ediliyor:

* Tesisin hijyenik şartlarda faaliyet gösterip göstermediği.

* Belirtilen nitelik dışında su kullanılıp kullanılmadığı.

* İzinsiz kaynak ilave edilip edilmediği.

* Başka bir suya ait kapların kullanılıp kullanılmadığı.

* Yıkama suyunda izinsiz temizlik ürünleri kullanılıp kullanılmadığı, yıkama suyu sıcaklığının 55-70 derece aralığında olup olmadığı.

* Tesise ait laboratuvarda eksikliklerin bulunup bulunmadığı.

* Ambalajlarda kullanılan etiketlerin uygun olup olmadığı, tüketiciyi aldatıcı ve yanıltıcı bilgi ve sembollere yer verilip verilmediği.

* Kapak üzerinde emniyet bandı kullanılıp kullanılmadığı (shring).

* Su dolumu ünitesinde çalışan personelin hijyen kurallarına uyup uymadığı.

“Kürtaj Turizmi” başladı!

Kürtaj yasası hakkında yazılanlar, konuşanlar ve fişlenme korkusu fırsatçıları da harekete geçirdi. Baracuda isimli turizm şirketi 15 gün önce yurtdışına “kürtaj turizmi” başlattı.

Kırım’da “kürtaj dahil” 3 gece 4 gün tur fiyatı 299 euro, Bosna 600 dolar, İngiltere 1200 pound. Kürtaj olduğunun duyulmasından çekinen 16 kişi tur satın aldı.Tur şirketinin genel müdürü Cem Polatoğlu’nun kürtaj turu ilanındaki açıklamaları da oldukça çarpıcı: “Ne zaman ki bu memlekette bir şey yasaklanır ya da yoktur, kötüdür, zor bulunur, derhal su yolunu bulur. Biz turizmciler de bu yokluklardan, yasaklardan nemalanırız.”

Kırım tercihlerde ilk sırada

Baracuda Turizm’in 15 gün önce başlattıkları “kürtaj dahil” turlar Kırım, Kıbrıs, Bosna ve İngiltere’ye düzenleniyor. Yurtiçi ve yurtdışında farklı alanlarda sağlık turizmi düzenlediklerini söyleyen Baracuda Turizm Genel Müdürü Cem Polatoğlu, kürtaj tartışmalarının getirdiği tedirginlik nedeniyle kürtaj turlarına başladıklarını açıkladı. Polatoğlu, “Şu ana kadar Kıbrıs’a 8, Kırım’a 5, Bosna’ya 3 kişi tur satın aldı” dedi.

Başvurular 35 yaşın altında

Başvuru yapan kadınların yaş aralıklarının değişkenlik gösterdiğini söyleyen Polatoğlu, şu açıklamayı yaptı: “Bugüne kadar tur satın alanlarının yaşının 35’i geçmiyor. Türkiye’nin farklı bölgelerinden telefon alıyoruz ama bugüne kadar başvuranların hepsi İstanbul’dan. İzmit’ten ise 1 kişi tur satın aldı. Hem fişlenme, hem de yakınları tarafından duyulması korkusuyla bu yola başvuruyorlar.”

Yurtdışında hastanelerin kürtaj için sadece herhangi bir doktordan sağlık raporu istediğini anlatan Polatoğlu, raporun hastane onaylı olmasının bile gerekli olmadığını kaydetti. Polatoğlu, Kıbrıs’ta 1 klinik, 1 hastane; Kırım’da 3, İngiltere ve Bosna’da da 1 hastane ile anlaşmaları olduğunu söyledi.
Yasaklar bize fırsat oluyor

Yurtiçi ve yurtdışında farklı alanlarda sağlık turizmi düzenlediklerini söyleyen Cem Polatoğlu yasakların yeni fırsatlar yarattığını anlattı. Kürtaj turu ilanında “30 yılı aşkındır turizm yaparım. Bazen kendimi fırsatçı, karaborsacı gibi hissediyorum ama bunun müsebbibi ben değilim” diyen Polatoğlu’nun ilanında dikkat çeken bir diğer cümle ise şu: “Ne zaman ki bu memlekette bir şey yasaklanır ya da yoktur, kötüdür, zor bulunur, derhal su yolunu bulur. Biz turizmciler de bu yokluklardan, yasaklardan nemalanırız.”
Önce panaromik şehir turu sonra kürtaj

Tur, ilk gün panaromik şehir turu, ikinci gün operasyon ve dinlenme, üçüncü-dördüncü gün serbest zaman ve dönüş olarak proglanmış.
En ucuz Kırım

Ülkelere göre tur fiyatları şöyle: Kırım 299 euro, Bosna 600 dolar, İngiltere 1200 pound, Kıbrıs 1200-1500 TL

Dilek Kösedağı/ Radikal

Avrupa’da işsizlik rekor kırıyor

Euro Bölgesi’nde işsizlik yüzde 11,2’yle rekor kırdı
Borç kriziyle boğuşan Avro Bölgesi’nde işsizlik oranı yüzde 11,2’yle tarihinin en yüksek düzeyine çıktı.

AB istatistik kurumu Eurostat, Avro Bölgesi’nde Mayıs ayı itibariyle işsizlik oranını yüzde 11,2’ye revize ederken, Haziran ayında bu oranın değişmediğini ama işsizler ordusuna 123 bin kişinin daha eklendiğini duyurdu.

Avro Bölgesi’nde işsiz sayısı son 12 ayda 2 milyon yeni ilaveyle Haziran ayı itibariyle 17,8 milyona çıktı.

Bu yılın ilk yarısında 27 üyeli AB’nin ortalama işsizlik oranı yüzde 10,4’e tırmanırken, işsiz sayısı 25,1 milyonu aştı.

AB’de işsizlik rekorunu yüzde 24,8’le İspanya ve yüzde 22,5’le Yunanistan elinde bulundururken, bu oran büyük ekonomilerden İtalya’da yüzde 10,8, Fransa’da yüzde 10,1, İngiltere’de yüzde 8,1 ve Almanya’da yüzde 5,4 oldu.

Yeşil Gazete

Obama, Erdoğan’a “sopa” gösterdi!

Başbakan Erdoğan ve ABD Başkanı Obama, Pazartesi günü Suriye konusunda bilgi alışverişi yapmak üzere bir telefon görüşmesi yaptı.

Görüşmenin ardından Başbakanlık’tan bir açıklama yapılarak ‘İki lider, Suriye rejiminin kendi halkını hedef alan saldırılarından ve rejimin vahşeti yüzünden Suriye’de insani koşulların kötüleşmesinden giderek daha fazla endişe duyduklarını ifade etmişlerdir.’ denildi.

Görüşme Bayazsaray’da ise farklı bir boyutuyla gündeme oturdu.

Beyaz Saray özel fotoğrafçısı Pete Souza’nın, Obama’nın Erdoğan’la görüşürken çektiği fotoğraf, Beyaz Saray resmi internet sitesi www.whitehouse.gov’da, 30 Temmuz’un ‘günün fotoğrafı’ seçilerek ‘Temmuz ayının en iyi fotoğrafları’ arasına girdi.

Fotoğrafta, Başbakan Erdoğan ’la görüşen Başkan Obama sağ elinde bir beysbol sopası tutuyor. Solak olan Obama’nın sol elinde ise Erdoğan’la görüştüğü telefon var. Görüşmede konuşulan konunun ciddiyeti ise Obama’nın yüzünden okunabiliyor.

Radikal

Vaslui: “Bir gol atarsak, Fener’i eleriz”

0

Fenerbahçe’nin UEFA Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turundaki rakibi Romanya’nın Vaslui takımının teknik direktörü Marius Sumudica, sarı-lacivertli ekip karşısında turu geçmeyi çok istediklerini ifade ederek, oyuncularına güvendiğini söyledi.

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nda oyunculardan Lucian Sanmartean ile birlikte basın toplantısı düzenleyen Teknik Direktör Marius Sumudica, yarınki maçın hem kendi kariyeri hem de takımı açısından son derece önemli olduğunu söyledi. Sumudica, “Benim için çok önemli çünkü ilk defa Avrupa arenasında yer alacağım. Yarınki maçta Fenerbahçe’yi geçebilirsek bizim için çok iyi bir sonuç olacak” dedi.

Sarı-lacivertli ekip karşısında iyi bir sonuç umut ettiğini kaydeden Sumudica, “Fenerbahçe büyük bir takım bunun farkındayız. Fakat aynı zamanda çalıştırdığım ekibi biliyor ve onlara güveniyorum. Umuyorum ki iyi bir sonuç alacağız. Kötü bir sonuçla geçmeyeceğiz. Fenerbahçe’yi geçmeyi çok istiyoruz” diye konuştu.

 Zor bir maç olacağını bildiğini anlatan Rumen çalıştırıcı, Fenerbahçe’nin büyük rakamlara mal edilmiş futbolcularının bulunduğunu kaydederek, “Ben 5-6 yıldan beri Rumen futbolunun içindeyim. Bu ender anlardan bir tanesi. Vaslui takımına inanıyor ve güveniyorum. Yarın iyi bir maç çıkaracaklarına inanıyorum” şeklinde konuştu.

 “Alex’ten çekinmiyoruz”

Rumen gazetecilerin, Fenerbahçe kaptanı Alex hakkındaki düşünceleriyle ilgili sorusu üzerine Sumudica, “Tabii ki Alex’i biliyorum, takip ediyorum ama ondan çekinmiyoruz. Son maçlarını izledim. Fenerbahçe’de orta blok ve ofansif blok oyuncularının hepsi yabancı. Farkı ortaya koyabilecek kapasitedeler. Bizim için önemli olan onlar” dedi.

Fenerbahçe’nin form durumu hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığını belirten Sumudica, takımının iyi bir dönemde olduğunu belirtti.

Sarı-lacivertli ekipte herhangi bir oyuncu için özel önlem almayacaklarını bildiren Rumen çalıştırıcı, takımı bir bütün olarak değerlendirdiklerini kaydetti.

Fenerbahçe karşısındaki stratejilerinin oyun bozmak üzerine olmayacağını kaydeden Marius Sumudica, “Biz oyun bozmak için gelmedik. Futbol oyununun güzelliğine, muhteşemliğine katkıda bulunmak için geldik. Ne gerekiyorsa elimizden geleni yapacağız ve kendi oyunumuzu sahaya yansıtacağız” şeklinde konuştu.

İlk maçın İstanbul’da olmasının kendileri için bir avantaj olup olmadığı sorusuna ise Sumudica, “Bunun bir şans olup olmadığını yarın akşam görebileceğiz. Bir gol atabilirsek büyük bir avantaj ele geçireceğiz. Ancak ilk maçın burada olması bir şans olmayabilir. Çünkü ikinci maç var” ifadelerini kullandı.

Takımdan transfer olarak giden Wesley ile ilgili soru üzerine Sumudica, “Wesley bizim için artık bir tarih oldu. Mevcut oyuncularıma güveniyorum ve onlardan sorumluyum. Wesley görevini yaptı ve tarihe karıştı” dedi.

Vaslui’nin önemli oyuncularından Lucian Sanmartean yarın Fenerbahçe karşısında kendilerini gösterip farklarını ortaya koyacaklarını ifade etti. Sanmartean, “İnşallah buradan iyi bir sonuçla ayrılacağız. Fenerbahçe stadının atmosferi ve takımı çok iyi. Yarın akşam çok büyük, sıcak bir atmosferle karşılaşacağız. İyi hazırlandık. İnşallah maçtan iyi bir sonuçla ayrılacağız. Takımıma yardımcı olmak için elimden geleni yapacağım. Gerekirse 70 metre depar atacağım, gerekirse defansa destek vereceğim” açıklamasında bulundu.