Ana Sayfa Blog Sayfa 4599

( Kolezyum + Londra Kulesi ) + 216 milyar sterlin = Eiffel

0

İngiliz gazetesi Daily Mail, Avrupa’nın ünlü anıtsal yapılarına maddi değer biçti.

Buna göre, Fransa’nın başkenti Paris’in simgesi Eiffel Kulesi, Avrupa’nın en pahalı tarihi yapısı oldu.
 
Paris’e tepeden bakan 324 metre yüksekliğindeki Eiffel Kulesi’nin değeri, 344 milyar sterlin (yaklaşık 977 milyar TL) olarak belirlendi.
 
Gazete, İtalya’da yapılmış bir araştırmanın verilerini baz alıyor. Araştırmada, estetik ve marka değeri dikkate alınmış. Bugüne kadar 200 milyon kişinin ziyaret ettiği Eiffel Kulesi’nin, Roma’daki Kolezyum’dan 6 kat daha değerli olarak ifade edilmiş.
 
Habere göre; 72 milyar sterlin değerindeki Kolezyum, yılda 4 milyon turist ağırlıyor. Bin yaşındaki Londra Kulesi ise İngiliz ekonomisine yılda 2 milyonu aşkın turistle 56 milyar sterlin katkı sağlıyor.
 
Listenin ilk altı sırası ise şöyle:
1. Eiffel Kulesi, Paris: 344 milyar sterlin
2. Kolezyum, Roma: 72 milyar sterlin
3. Sagrade Familia Katedrali, Barselona: 71 milyar sterlin
4. Duomo Katedrali, Milano: 65 milyar sterlin
5. Londra Kulesi: 56 milyar sterlin
6. Prado Müzesi, Madrid: 46 milyar sterlin

Yeşil Gazete

“Sünger Bob eşcinsel, yasaklanmalı”

Bütün dünyada çocukların sevgilisi Sünger Bob çizgi filmi, Ukrayna’da yasaklanabilir

Ukrayna parlamentosunun Kamu Ahlakı Komisyonu, Sünger Bob’un “çocukların masumiyetini bozduğu” yönündeki şikâyetleri araştırıyor. Komisyon’a başvuruda bulunan bir Katolik derneğe göre Sünger Bob ile can dostu Denizyıldızı Patrick arasında eşcinsel bir ilişki var. “Kutsal Bakire’nin Korumasındaki Aile” adlı dernek, Sünger Bob’ın yanı sıra Teletabiler, hatta yetişkinlere hitap eden Simpsons, Futurama ve Shrek çizgi filmleriyle ilgili de şikâyette bulunmuş. Dernek bu çizgi filmlerin “aile değerlerini yıkmayı ve uyuşturucu gibi çok sayıda günahın reklamını yapmayı amaçladığını” öne sürüyor. Tüm bu çizgi filmlerin ise “Ukrayna’da suçlu ve sapıklardan oluşan yeni bir nesil yaratma planının bir parçası olduğu” belirtiliyor…

Çocukların gelişimini erteliyor
 

Sünger Bob çizgi filmi, Ukrayna’daki tuhaf iddiadan önce de ABD’deki bir araştırmayla gündeme gelmişti. Virginia Üniversitesi’nden pedagoglar, Sünger Bob’u izleyen dört yaşındaki çocukların, dikkat ve sorun çözme becerilerini sınayan testlerde diğer çocuklara oranla daha başarısız olduğunu ortaya koydu. İki hafta önce de Seattle’daki Çocuk Araştırma Merkezi uzmanları Sünger Bob’u izleyen çocuklarda daha fazla uyku sorununa rastlandığını açıkladı. Uzmanlara göre Susam Sokağı gibi programlarla çocuklar çabuk uykuya dalıyor ve daha az kâbus görüyor.

Taraf

Lady Gaga, Sabancı’yı döver

0

Forbes dergisinin dünyanın en güçlü kadınları listesinin başını bu yıl Almanya Başbakanı Angela Merkel çekti.
 
Listede Almanya Başbakanı Merkel’i, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff takip etti.
 
Siyasi şahsiyetlerin yanı sıra iş dünyası ve teknoloji sektörü, medya ve eğlence dünyasından isimlerin yer aldığı listede ilk 10 şöyle oldu:
 
1-Angela Merkel
2-Hillary Clinton
3-Dilma Rousseff
4-Melinda Gates
5-Jill Abramson
6-Sonia Gandhi
7-Michelle Obama
8-Christine Lagarde
9-Janet Napolitano
10-Sheryl Sandberg
 
Listenin çoğu ABD’den isimlerden oluşurken, listeye giren ünlüler arasında Oprah Winfrey, Lady Gaga, Beyonce Knowles, Jennifer Lopez, Shakira, ve Angelina Jolie yer aldı. Derginin dünyanın en güçlü 100 kadını sıralamasında Güler Sabancı 93. sırada yer aldı.

Tuğluk: “PKK’lılara sarılmak suç değil”

PKK’lılarla olan samimi görüntüleri nedeniyle kendisini özür dilemeye çağıran Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yanıt veren Milletvekili Aysel Tuğluk, “Suç işlediğimi düşünmüyorum. Gerillayı doğru anlamalıyız” dedi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, katıldığı bir televizyon programda BDP’lilerin PKK’larla buluşmasına tepki gösterdi.

Bülent Arınç, “Aysel Tuğluk’u bu görüntülerden dolayı affetmiyorum. Teröristlerle buluşmasını hazmedemem, özür dilerse affederim” dedi.

DTK Başkan Yardımcısı ve Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk, Bülent Arınç’ın sözlerini değerlendirdi.

Silah bırakan PKK’lılar için devletin bir çözümü olmadığını söyleyen Aysel Tuğluk, “İkna etseydik ve yanımızda getirseydik, devletin onlara sunacağı bir çözüm var mı yok mu? Pişmanlık Yasası çıkardılar, işlemediği görüldü. Habur’dan girenler silahlarını bırakıp geldiler. Onlara devlet nasıl bir çözüm sundu? ‘Gelsinler, Ankara’da siyaset yapsınlar’ dediler. Habur’dan gelenlerin bir kısmı cezaevinde biliyorsunuz. Bir kısmı da geri dönmek zorunda kaldı. Burada yaşama hakkı tanımadılar” dedi.

PKK’lılara sarılmanın suç olmadığını ifade eden Tuğluk, şöyle konuştu:”Ben bir suç işlediğimi düşünmüyorum, ortada bir suç yok. Gerillayı da doğru anlamalıyız. ‘Terörist’ dediğimiz için 30 yıldır memleketin ne hale geldiği ortada. PKK bir sonuçtur. O nedenleri ortadan kaldırmadığımız sürece PKK’yi bitirseniz bile 10 tane PKK çıkar. Bu koşullar, bu nedenler Kürt sorununun bir sonucudur. Yani böyle görmek lazım.”

Fransa’da “roman açılımı”

0

Fransa’da sosyalist hükümet, ülkedeki işsiz Romanların istihdam sorununun giderilmesi konusunda bazı kararlar aldı.

Hükümet, bununla birlikte ülkedeki yasa dışı Roman kamplarının kapatılması yolundaki girişimlerin sürdürülmesi görüşünü benimsedi.

Romanların bazı çalışma alanlarına girmelerine yönelik kısıtlamaların kaldırılmasının gözden geçirilmesini kararlaştıran hükümet, Romanların yasal bir şekilde çalışabilecekleri sektör sayısını 150’ye çıkartmayı planlıyor.

Hükümet ayrıca Roman göçmen istihdam eden iş yerlerinin devlete ödemeleri gereken vergiyi de kaldırmayı hedefliyor.

Hükümetin Romanlar konusunda aldığı bu karardan önce Başbakan Marc Ayrault, bugün önce hükümetin ilgili bakanlarıyla görüşme yaptı ve ardından sivil toplum örgütleri ve insan hakları derneklerinin temsilcilerini kabul etti.

Sosyalist hükümetin, geçen hafta Romanya ve Bulgaristan’dan gelen Romanların yasa dışı kamplarını kapatması AB Komisyonu ve insan hakları derneklerinin sert tepkisine yol açmıştı.

Fransa’da 15 ile 20 bin arasında Roman olduğu tahmin ediliyor. AB Komisyonu, Romanlara yönelik ‘‘ayrımcılık yapılmaması’‘ konusunda Fransa’ya sık sık uyarılarda bulunuyor.

Fransız hükümetine göre, sorunun çözümündeki en önemli unsur, Romanların geldikleri ülkelerdeki yaşadıkları ayırımcılık sorunun giderilmesi.

Fransa’ya göç eden Romanların büyük bir kısmı Bulgaristan ve Romanya’dan geliyor. Fransız İçişleri Bakanlığı’ndan verilen bilgilere göre, başkent Paris’te geçen yıl hırsızlık vakalarına karışanların önemli bir kısmı Roman kökenli.

Suriye Hakkında Durum Güncellemesi – Selim Sezer

Yaklaşık 7 ay önce yine Nor Zartonk sayfalarında yayınlanan “Suriye’de ‘taraf’ olmak” başlıklı yazımızda, sol kamuoyundaki hâkim eğilimlerden farklılaşan bazı argümanlar öne sürmüştük. “Taraf” kelimesinin bilinçli olarak tırnak içine alındığı bu yazıdaki temel iddialarımız, Mart 2011’de başlayan Esad karşıtı hareketin despotik bir diktatörlüğe karşı meşru bir halk ayaklanması olduğu, muhalefetin heterojen bir yapı arz ettiği ve içinde desteklenebilir unsurlar bulunduğu, öncelikli yapılması gerekenin rejimin saldırılarını durdurmak olduğu ve yaygın kanının aksine yakın-orta vadede Libya benzeri bir harekâtın beklenemeyeceği idi. Bu son söylediğimiz öngörünün gerçekleştiği söylenebilir. Diğer söylenenler ise, o günün bağlamı içinde anlamlı bir yere otursa da, 7 ay içinde koşulların tamamen değişmiş olması, bugün bambaşka şeyleri söylemeyi gerektiriyor.

18 aylık sürecin sonunda Suriye’de oluşan vahamet tablosunun biri siyasi, diğeri insani olmak üzere iki ayağı bulunuyor. Siyasi bakımdan mevcut tabloda Suriye halkına artık pek yer yok gibi. Kanlı satrancın bir tarafında ABD, Fransa, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Sünni burjuvazi ve bütün bunların silahlandırdığı rejim karşıtı gruplar var. Diğer tarafta Rusya, Çin, İran, Şii ekseninin diğer bileşenleri ve kısmen bunlardan da silah temin eden Suriye ordusu ve paramiliter Şebbiha var. Her iki bloğun kendi içinde de bazı ayrışmalar mevcut. Süreçte kritik yeri olan (Suriye içindeki ve başka yerlerdeki) Filistinlilerin örgüt düzeyinde tarafsız kalması, tabanlarının ise ikiye, üçe, dörde bölünmüş olması gibi örnekler tabloyu daha da karmaşıklaştırıyor. Diğer yandan çatışma, başta Lübnan’ın hassas şehri Trablusşam olmak üzere bölgenin geri kalanına da yayılıyor.

İnsani tabloya gelecek olursak, yaşamını yitirenlerin sayısı 20 bini geçmiş durumda. Kafa kesmeler, sivil memurları canlı canlı binaların tepesinden aşağı atmalar, işkenceyle adam öldürmeler, tecavüzler ve benzeri savaş suçlarına hem rejimin hem de muhaliflerin sıklıkla başvurduğu görülüyor. Ermeniler, Çerkezler ve Arap olmayan diğer etnik gruplardan insanlar hızla ülkeyi terk ediyor, hem de geri dönmemek üzere. Keza 100 binin üzerinde Suriyeli Arap da mülteci konumuna düşmüş durumda. BM ve Arap Birliği’nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan, umutsuzluk içinde görevinden istifa etti. Şimdi, BM gözlemcileri de ülkeyi terk etmeye hazırlanıyor.

Çok uzun süredir kamuoyunda, emperyalist devletlerin Suriye’yi işgal edip Esad’ı devireceği düşüncesi hâkim olsa da (ve bu, solun bazı kesimlerinde fiilen Esad’ın yanında durma anlamına gelen tutumlara yol açsa da), emperyalist planın daha başka türlü olduğu anlaşılıyor. Suriye’de tablo, giderek Lübnan İç Savaşı’na (1975-1991) benzemeye başlıyor: herkesin herkesle savaştığı genel bir çatışma hali ve mutlak bir istikrarsızlık. Bu doğrultuda, ABD ve müttefikleri için önceliğin Esad’ı devirmek olmadığı, bilakis Şam rejimi direndikçe çatışmaların bütün kesimleri içine alacak şekilde büyüyeceği ve bunun ABD’nin lehine olacağı, zamanla bütün aktörlerin inisiyatifi kaybedeceği, Beyaz Saray ve onunla birlikte hareket edenlerin bu mutlak istikrarsızlık halinin rejim düşse de düşmese de devam etmesini planladığı iddia edilebilir. Bir başka deyişle, Esad’ın ne kadar zaman daha koltukta kalacağı, sınırlı bir askeri müdahalenin olup olmayacağı soruları, tali sorulardır. Emperyalist hegemonya, tarafların giderek inisiyatif kaybedeceği bu tablo içinde, tek inisiyatif sahibi olarak şu veya bu araçların devreye sokulmasıyla kendini tesis etmeye çalışacaktır.

Türkiye solu, başından beri “Suriye krizi”ne anti-emperyalist bir hassasiyetle yaklaştı; ne var ki bu hassasiyete sürecin özünü doğru kavrayan bir politika hattı eşlik edemedi. Ayaklanmayı başlatan iç dinamikler ihmal edildi ve enternasyonal planda bir üçüncü cephe yaratma fırsatı kaçırıldı. Gerçekliğe teğet geçen tespitler yapıldı. Her şey için çok geç olmadan, taşı yerine doğru şekilde oturtmak gerekiyor. Bugün Suriye’nin karşı karşıya olduğu tehlike, “Libya’ya dönmek” değil, “Lübnan’a dönmek”tir. Etnik ve mezhepsel bölünmelerin kalıcı hale gelmesi ve giderek bölgenin geri kalanına yayılması, bugün en büyük tehlikedir. Bu ortamda, çatışmaların durdurulmasını istemek dışında herhangi bir şekilde taraf olmak, çatışan güçlerden birine doğrudan veya dolaylı olarak destek vermek, son tahlilde bu planın parçası haline gelmek olacaktır.

Ortadoğu’nun üç kadim sorunu var. Birincisi emperyalizmin nüfuzu, ikincisi diktatörlükler, üçüncüsü ise etnik, dinsel ve mezhepsel bölünmeler. Bugün süreç, bunlardan birincisinin, ikincisine karşı hareketleri manipüle etmek yoluyla üçüncüsünü kalıcı hale getirmesi şeklinde tezahür ediyor.

Çatışmaları durdurun. Bu ateşi söndürün. Çok geç olmadan.

Selim Sezer – Nor Zartonk

http://www.norzartonk.org/2012/08/22/suriye-hakkinda-bir-durum-guncellemesi/#more-6970

Suriye “çevrimdışı” oldu

Türkiye ile Suriye arasında internet bağlantısı koptu.

Milliyet Gazetesi’nin haberine göre, internet işinde data transferi istatistiklerini tutan Renesys şirketinin verilerine dayanarak Türkiye ’nin 12 Ağustos tarihinden itibaren Suriye’ye sağladığı internet bağlantısının sonlandığını söylemek mümkün. Bu tarihe kadar Suriye’nin internete bağlanmasında, yurtdışına çıkış yapmasında önemli rol oynayan Türk Telekom’un 12 Ağustos itibariyle bu hizmeti sıfırladığı ortaya çıktı. Yaşanan bu durum ülkede internet hizmetinin yavaşlamasına hatta zaman zaman kesilmesine yol açıyor. Türk-Suriye ilişkilerinin bu son gelişmede rolü olabileceği ifade ediliyor. Buna karşılık Türk Telekom yetkilileri kesintinin bölgedeki olaylardan dolayı yaşandığını Suriye Telekom’un ise arızalara müdahale edemediği bilgisini verdi.

Çin şirketi olmasa, internetsiz kalacaklar

 Son bilgilere göre artık Suriye’yi internete bağlı tutan tek firma Çinli PCCW firması. Ülkedeki ayaklanmayla ilgili bilgilerin dünyaya ulaşmasında hayati rol oynayan interneti Hong Kong merkezli PCCW ayakta tutuyor. Şirket Suriye’ye deniz altından Lübnan, Mısır ve Kıbrıs hattından internet bağlantısı sağlıyor. Türk Telekom’un 3 Ağustos tarihinde bir günlüğüne internet hizmeti vermediği, İtalyan Telecom Italia ile Alman Deutsche Telecom’un da verdiği altyapı servisini sınırladığı belirtiliyor. Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini Lübnan kökenli Saudi Oger kontrol ediyor. Suriye’ye elektrik satan Türkiye , bu hizmeti sonlandırmayı düşünmezken Enerji Bakanlığı bunun gerekçesini insani ihtiyaca bağlıyor.

Milliyet

Kaybedecek zaman yok: Ekolojik Devrim Hemen Şimdi! – Stefo Benlisoy

BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Rio+20) beklendiği üzere uçurumun eşiğindeki yerkürenin ekolojik krizine ilişkin herhangi bir “gerçekçi” çözümün gündeme gelmemesiyle başarısız küresel zirveler silsilesine bir yenisini eklemiş oldu. Üstelik konferans doğanın metalaştırılması ve finansallaştırılmasına dönük yeni piyasa mekanizmaları tarif ederek küresel egemenlerin ekolojik krize ilişkin yanlış yolda yürümeye devam etme kararlılıklarını bir kez daha göstermiş oldu. Konferansa ilişkin tek kayda değer gelişme ise “yeşil ekonomi” kavramının yirmi yıl önceki Rio’daki BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’ndan sonra hızla tedavüle giren “sürdürülebilir kalkınma” kavramını andırır biçimde bizi ekolojik krizden çıkarması beklenen yeni fetiş haline gelivermesi. BM Çevre Programı tarafından geliştirilen “yeşil ekonomi” kavramı sınırlı bir dünyada sınırsız büyümeye ilişkin kapitalist hülyanın devamlılığının garantisi, doğanın korunmasıyla sermayenin sonsuz kâr açlığını bütünleştirebilecek yeni bir simyacılık formülü. “Yeşil ekonomi” ile ekosistemlerin korunması adına doğanın tüm süreç ve fonksiyonları sermaye birikim sürecinin bir parçası haline gelebilecek. Bu çerçeve içinde artık sadece doğadan devşirilen maddeler değil “ekosistem hizmetleri” olarak adlandırılan doğanın tüm süreçleri sermayenin kâr arayışının nesnesi haline girmiş olacak, üstelik doğanın korunması ve “yeşil” ekonomi adına. “Yeşil ekonomi”ye göre geçmişte fiyatlandırılmayan doğal süreçler fiyatlandırılacak. Bunun hâlihazırdaki en yaygın örneği iklim krizine karşı mücadelede bir örnek olarak takdim edilen REDD (Ormansızlaşma ve Orman Bozulması Kaynaklı Emisyonların Azaltılması) uygulaması. Bu uygulama çerçevesinde ormanların sadece karbon tutma işlevine indirgenerek zengin hükümet ve büyük şirketler tarafından denkleştirme mekanizması çerçevesinde kirletme hakları elde etmek için alınıp satılmasına hizmet edecek. Hasılı sermaye yine muazzam bir “nicelleştirme” mekanizması olarak işlemekte. Sermaye egemenliğini kurduğu ve tahakküm altına aldığı her toplumsallığı nasıl basitleştirip nicelleştirmekteyse, giderek daha yoğun bir sömürüye tabi tuttuğu doğanın kendisini de basitleştirmekte, nicelleştirmeye tabi tutmakta. Üstelik “yeşil ekonomi” çerçevesinde hükümetlerin kriz nedeniyle kaynaklarının sınırlandığı gerekçesiyle doğayı ve insanlığı ekolojik bozulmadan kurtaracak süper kahraman rolü de tamamen şirketlere bahşedilmekte.

Zirvenin küresel sistemin ekolojik krizi çözme/sınırlandırma konusundaki müteselsil başarısızlığının yeni bir örneğini oluşturmasının yarattığı “hayal kırıklığı” ve ekolojik krizi giderme kapasitesinin giderek daha fazla sorgulanır olması, ekoloji hareketinin değişik kesimlerinde de bir strateji tartışması yaratacağa benziyor. Okuduğunuz yazı bu bağlamda kendisini konferans sonrası Yeşil Gazete’de Yeşiller Partisi üyesi Ahmet Atıl Aşıcı ile yeşil ekonomiye ilişkin bir mülakatta sergilenen kimi görüşlerin eleştirisine hasredecek.1 Zira ekoloji hareketinin değişik bileşenleri arasında yapıcı ilişki ve işbirlikleri ancak bu bileşenlerin birbirlerinin görüşlerini şablonlaştırma ve karikatürize etmenin ötesinde daha derinlemesine kavramasıyla mümkün olacaktır.

Hala güncel bir tartışma: Reform mu? Devrim mi?

Söyleşisinin belli bir noktasında Aşıcı sosyalist hareket içerisindeki kadim “reform mu devrim mi” tartışmasına anıştırma yaparak sözü yeşillerle ekososyalistler arasındaki “tartışmalara” getiriyor: “[…] sosyalist hareket içinde bir grup parlamenter sistem içerisinde reformlarla sorunlara çözüm bulunabileceğini savunurken, diğerleri devrimi ön plana çıkarıyordu. Buna benzer bir tartışma bugün ekososyalistlerle yeşiller arasında gerçekleşiyor. Ekososyalistler, her türlü iyileştirme çabalarını mevcut sistemi güçlendirdiği savıyla reddediyor. Bu söylemi özellikle iklim açısından geri dönülemez noktaya hızla yaklaştığımız günümüzde çok tehlikeli ve yanlış buluyorum. Sol tarih içindeki içindeki ‘bırakın daha kötü olsun, ne kadar hızla dibe çökersek o kadar hızlı çıkarız’ yaklaşımını bugün, ne yazık ki halen, kimi ekososyalist çevrelerde görüyoruz.” Her şeyden önce Aşıcı’nın reform-devrim tartışma ve kavramlarına ilişkin şematik ve donuk kavramsallaştırmasını sorgulayarak başlamak gerekiyor. Zira aslında Aşıcı’nın yukarıdaki satırlardan anlaşıldığı üzere bu neredeyse iki yüzyıllık tartışmaya ilişkin kafasında şematikleştirilmiş bir algı bulunmakta ve bundan ötürü de reform ve devrim kavramları arasında aşılmaz uçurumlar olduğu ön kabulünden yola çıkıyor.

Reform-devrim ya da “asgari program”la “nihai hedef” tartışması en açık biçimde 1914 öncesi Almanya sosyal demokrat hareketinde ortaya çıkmıştı. Bu tartışmalara belirleyici müdahalelerde bulunan Rosa Luxemburg açısından toplumsal devrim ile toplumsal reform arasında ayrılmaz bir bağ bulunmaktaydı ve işçi hareketinin bu iki “moment”inin karşı karşıya getirilmesi anlamsızdı.2 Yaşamın tüm biçimlerine canlı bir ilgi ve bağlılığı hayatının sonuna kadar koruyan Luxemburg, döneminin hâkim liberal rehaveti ve evrimci/aşamacı anlayışlara karşı gündelik taleplerle bir toplumsal devrim perspektifi arasındaki diyalektiği kavramıştı. Luxemburg işçilerin özözgürleştirici praksisine verdiği öneme tam da reform-devrim düalizmini berhava ederek ulaşmıştı. Ona göre kitleler tam da bu mücadeleler aracılığıyla, “bizzat kendi deneyimlerinin okulundan” kendilerini kuracaklardır.3 Bu kavrayıştır ki bugün ekososyalistlerin de daha geniş bir bağlamda kullandığı “ya sosyalizm ya barbarlık” sözünü Marksizmin evrimci bir kaderciliğe indirgenmesi tehlikesine karşı kullanmayı bilmişti.

Reformlar ve devrim arasında bir köprünün nasıl oluşturulabileceği meselesine değinen bir başka isim ise elbette Lev Troçki’dir. Troçki Geçiş Programı’nda4 1914 öncesi sosyal demokrasinin programını birbirinden bağımsız iki bölüme ayırdığını vurgular: burjuva toplumunun çerçevesindeki reformlarla sınırlı asgari program ve astronomik bir hedefe indirgenen kapitalizmden sosyalizme geçişi içeren azami program. Bu sosyal demokrasinin içerisindeki hâkim eğilim açısından bu ikisi arasında herhangi bir köprü bulunmamaktadır. Troçki ise bu noktada gündelik (reform) talepleriyle işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi hedefi arasında bir bağ oluşturacak geçiş talepleri sistemi oluşturulmasının önemine değinir. Yani bizzat kitleler kapitalizmin sınırlarını zorlayan ve sorgulatan gündelik talepler için mücadeleleri içerisinde kendi eyleme kapasitelerine güven kazanacak ve radikal bir toplumsal dönüşüm hedefini içselleştireceklerdir. Yapılması gerekense bu anlamıyla reform talepleriyle sosyalist dönüşüm hedefi arasında bir geçiş programı temelinde sürekli bağlar oluşturabilmektir.

Yukarıda söylenenler bağlamında Aşıcı’nın saptamalarındaki önemli bir sorun, “reform”u algılayışına ilişkindir. Reformların anlamlı ve savunulur olup olmadıklarına ilişkin bir tartışmanın başlaması gereken nokta hangi reformlar ve kimin reformları soruları olmalıdır. Reformlar ancak aşağıdakilerin, ezilenlerin kendi hayatları üzerinde egemen olma imkânı sunuyorsa anlamlıdır. Ekolojik modernleştirmeci elitler tarafından mevcut kapitalist toplumun ekonomik, toplumsal, kültürel ve ekolojik normlarına dokunmayarak yukarıdan aşağı teknokratik biçimde gerçekleştirilen “reform”larla ekososyalistlerin savunduğu “reformların” içeriği taban tabana zıttır. Rio+20 sürecinin tedavüle soktuğu “yeşil” ekonomik dönüşümü savunanların toplumsal katılımı sınırlayan ve değişimi teknokratlara havale eden yaklaşımına karşı ekososyalistlerin savunduğu ekolojik dönüşüm ve devrim toplumsal katılıma ve toplumun ekonomiye doğrudan müdahalesine dayanacaktır. Bu da siyasal ufkun kapitalizm çerçevesinde gerçekleşmesi mümkün olmayan aşağıdakilerin kendi kaderlerine egemen olmalarıyla, yani onların siyasal, demokratik ve örgütsel yeteneklerini geliştirebilecekleri bir toplumsal örgütlenme biçimini içermesiyle mümkündür. Bu anlamıyla ekonomik demokrasi ekososyalist projenin bütünleyicisidir. Ekososyalistler açısından ekolojik devrimin salt bir teknolojik değişime indirgenemeyeceği açıktır. Örneğin fosil enerji sonrası dönemde hangi alternatif enerji kaynaklarının tercih edileceği meselesi bu kaynakların kimlerin mülkiyetinde, kimler tarafından üretilip denetleneceği sorularından bağımsız olarak düşünülemez.

Ekososyalistler açısından ekolojik kriz insanın özgül toplumsal örgütlenişinin (kapitalizm) doğayla ilişkisiyle ilgili bir sorundur. Ama bu tespiti yapmak Aşıcı’nın iddiasının aksine ekolojik dönüşümü ihtilal sonrasına, kızıl-yeşil bir şafağın doğuşu anına erteleme ve her türlü “iyileştirmeyi” reddetme anlamına gelmez. Ekososyalistler ekolojik krizin önüne geçilmesinin ancak kapitalizm içerisinde iktisadın toplumun bütünü üzerindeki tahakkümünün sona erdirilmesiyle mümkün olabileceğini bir an olsun akıldan çıkarmadan gündelik hayattaki en küçük pratiğe dek her türlü insani etkinliğin insan-doğa ilişkisine dair kapitalizm ötesi bir anlayışı ihtiva etmesine çalışırlar. Dolayısıyla kapitalist toplumsal örgütlenişin ekolojik krizdeki birincilliğini yadsımadan gündelik mücadelede reformlar ve somut talepler için mücadele eder ve bunları ekososyalist bir perspektifle bütünleştirme çabasını gösterirler. Ekolojik krizin bütünüyle aşılmasının yolunun kapitalizmin yerini ekososyalist bir toplum biçimi alması gerektiği yönündeki soyut siyasal hedef, ancak insanların gündelik hayatlarına dair somut taleplerle ilişkilendirilmesi halinde gerçeklik kazanabilecektir. Başta su olmak üzere doğanın metalaştırılmasına karşı direnişlerden kamusal ulaşımın desteklenmesine, tarımın şirketleştirilmesine karşı direnişten nükleer enerjiye ve ormansızlaşmaya karşı mücadeleye kadar kapitalist kâr ve sermaye birikimi mantığının dışına taşan ve alternatif bir toplumsallığı imleyen taleplere dayalı toplumsal hareketlerin inşası ekososyalist bilincin kitleler nezdinde somutlanmasının, inanılır kılınmasının yoludur. Burada önemli olan yukarıda vurgulandığı gibi kitleleri mobilize edecek somut taleplerin “geçişsel” bir nitelik taşımasına önem vermek, yani ekolojik reformizmin sınırlarının dışına taşarak her talebin kendi somutluğunda sürdürülemez kapitalist üretimcilik ve bireyselleştirilmiş tüketimcilik mantığının dışına taşan bir nitelik taşımasını sağlamaya çalışmaktır.5

Aşıcı ise tam aksine söyleşisinin devamında reform meselesini nasıl algıladığını açık biçimde ifade ediyor: “Bir ekososyalist ya da sosyalist devrimi bekleyecek kadar zamanımız maalesef yok. Yerel hareketler elbette ki önemli, ama iş iklim değişikliği olduğunda hareketin de küresel olması gerekiyor. Küresel bir hareketlenme olsa da bu ülke hükümetlerini ortak bir çözüme zorlayacak boyutta değil ne yazık ki. Bu da sistemi içerden dönüştürmeye çalışmayı, yani reformist bir yaklaşımı gerektiriyor. Bu kapitalizmi kurtarmak demek değildir. Aslında demokrasi mücadelesinin iktisadi ayağıdır.” Aşıcı’nın yukarıdaki sözlerini tek tek ele alalım. Ona göre ekolojik krizin ulaştığı aşamada bir ekososyalist devrim bekleyecek zaman yok, üstelik yerel hareketler önemli olmakla birlikte iklim krizi gibi küresel bir sorunda hükümetleri “çözüme zorlayacak” bir küresel hareket de güçlü değil. Bu noktadan hareketle eğer bir devrim umudu yok, hareket de arzu edilen boyutta değilse Aşıcı’nın önerisi “sistemi içerden dönüştürmeye” çalışmak, yani kendi deyimiyle “reformist bir yaklaşımı” benimsemek oluyor.

Bu noktada yeniden bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Rio+20 Konferansı içerisine bulunduğumuz ekolojik kriz felaketinden canlı yaşamı ve insanlığı çıkaracak bir inisiyatifi egemenlerden beklemenin beyhude olduğunu bir kez daha olanca açıklığıyla ispatladı. Egemen küresel siyasi ve ekonomik yapının ekolojik krizi önlemek bir yana etkilerini sınırlama noktasında dahi iflas ettiği açık değil mi? Sadece Aşıcı’nın zikrettiği iklim krizi düşünüldüğünde dahi küresel egemenlerin çok değerli yirmi yılı berhava ettikleri söylenebilir. Üstelik kendisinin de bildiği gibi krizin kontrol edilemez boyutlara varmasını engelleyecek zaman aralığı tam da bu yüzden oldukça daralmış, hatta kapanmış durumda. Yüzyıl ortasında yeryüzü ortalama sıcaklığında 4ºC’lik bir artışın giderek daha sıklıkla telaffuz edilmesi küresel sistemin hazin bilançosunun en acı kanıtını oluşturmuyor mu?

Ekososyalistler başından itibaren sermayenin kendi yarattığı krizi çözemeyeceğini vurguladılar. Sermayenin olsa olsa kendi yarattığı krizlerin maliyetini aşağıdakilere ve doğaya çıkartacağına işaret ettiler. Ekososyalistlerin hedeflediği radikal toplumsal dönüşümse üretim araçlarının toplumun demokratik denetim ve mülkiyetine geçtiği, her türlü üretim ve yatırım kararlarının demokratik, aşağıdan ve çoğulcu bir plan çerçevesinde belirlendiği, üretici güçlerin ekolojik rasyonellik çerçevesinde radikal biçimde yeniden yapılandırıldığı, ekosistemlerin onarılmasının temel toplumsal ilkelerden biri haline geldiği, kapitalizmin aksine kullanım değerinin değişim değeri üzerinde hâkim olduğu bir topluma ulaşmayı amaçlamaktadır. Giderek açık biçimde kapitalizmin ve piyasanın kör mekanizmasının ekolojik krizin üstesinden gelmede yetersiz olduğu açığa çıkarken üretim ve tüketim kararlarının ekolojik kriterler temel alınarak demokratik ve çoğulcu bir müzakere süreci sonrasında belirlenmesinin esas alınmasını daha güçlü ve cesur bir biçimde vurgulamak gerekiyor. Ekososyalist bir toplumda demokratik planlama süreci ve çalışma saatlerinin azalması, ekonominin radikal biçimde demokratikleşmesinin ve kullanım değerinin egemen olmasının önünü açacaktır. Kapitalizmin doğayı hoyratça sömüren savurganlığının yerine demokratik planlama eksenli bir ekonomi, kapitalizmin ürettiği silahlanma, reklam, otomotiv gibi devasa ama insani ihtiyaçlarla örtüşmeyen sektörleri ortadan kaldıracaktır. Ekososyalist toplum insanın tükettiği oranda varolmaya hak kazandığı, tüketim fetişisti mevcut toplum düzeninden farklı olarak ne emeğin ne de doğanın meta olmadan paylaşıldığı, insani özgürleşme ve deneyimlerin zenginleşmesine dayalı olacaktır.

Müesses nizam ekolojik krizin çözümü konusunda bugüne kadar gösterdiği performansla siyasal ve ahlaki meşruiyetini çoktan yitirdi. Sermayenin krizi ve ekolojik kriz karşısında çözümü, hatta kısmi iyileştirmeleri dahi egemenlerden beklemek artık tamamen boşuna. Tam da bundan dolayı içinde bulunduğumuz kapitalist uygarlığın krizinden ancak ekolojik krizin tüm kurbanlarının ve ezilenlerin mücadelesiyle çıkabileceğimizi durmaksızın savunmak gerekiyor. Doğaya ve emeğe sahip çıkan kitle mücadelelerinin boy vermesine katkı sağlamak önümüzdeki dönemin hiç kuşkusuz en yakıcı görevini oluşturuyor. “Gerçekçi” olmak adına iklim krizinin önlenmesi, ekosistemlerin onarılması için krizi bizzat yaratanlardan gelecek başarısızlığı defalarca kanıtlanmış sözde çözüm kırıntılarına bel bağlamak, “sonuç alıcı” olmak adına projeciliğe, lobiciliğe savrulmak kadar (olumsuz anlamda) “ütopik” bir tutum yok bugün. Egemenlerden ekolojik kriz karşısında aktif tutum almalarını beklemek, hükümetleri ya da sermaye çevrelerini ekolojik krizin kurbanları lehine harekete geçmeye teşvik etmek ham hayalden ibaret. Dolayısıyla bugün ekolojik kriz karşısında bütünsel, “sistemik” çözümler aramak, bu çözümleri pratikte sınamanın, başka bir dünyayı bugünden kurmaya başlamanın yollarını bulmak ve bu yolda aşağıdakilerin gücünü seferber etmekten başka çare yok. Tam da bu yüzden “gerçekçi ol, imkânsızı iste” sloganı hiç bugünkü kadar “gerçekçi” olmamıştı.

1 Söyleşinin tamamı için: Ahmet Atıl Aşıcı, “Şirketler de yeşil oldu diye Yeşil Ekonomi’yi gözden düşürmeye çalışmak, meydanı onlara bırakmak demek” http://www.yesilgazete.org/blog/2012/06/25/ahmet-atil-asici-%E2%80%9Csirketler-de-yesil-oldu-diye-yesil-ekonomi%E2%80%99yi-gozden-dusurmeye-calismak-meydani-onlara-birakmak-demek%E2%80%9D/

2 Rosa Luxemburg, Sosyal Reform mu Devrim mi?, çev: Nihal Yılmaz, Belge Yayınları, 1993.

3Michaël Löwy, “Kıvılcım Eylemde Çakar, Rosa Luxemburg’un Düşüncesinde Praksis Felsefesi”, Yeniyol 42.

4 Lev Troçki, Bildirgeler, çev: Erdal Tan & Masis Kürkçügil, Yazın Yayıncılık, 2003, ss. 16-18.

5 Michael Löwy, “Resistance is the only Way”, 2008 http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article1526

Stefo Benlisoy – Kollektif Ekososyalist Dergi

Uludereli anne: Yaralı asker “anne” dedi, oğlumu hatırladım

Şırnak’ın Uludere İlçesi’nde dün meydana gelen ve 9 asker ile 1 korucunun şehit olduğu trafik kazasında yardıma koşan ve Uludere Katliamı’nda oğlunu kaybetmiş Emine Ürek, yaşadıklarını anlattı… Kazada ağır yaralanan bir askerin ‘anne’ diye bağırdığını belirten Ürek, “Yaralı bir askerin başını, yardım gelene kadar dizime koydum. Yerde yaşamını yitiren askerleri görünce oğlum aklıma geldi” dedi.

Uludere’nin Gülyazı Köyü’nde minibüsün şarampole devrilmesi sonucu 9 asker ve 1 köy korucusunun şehit olduğu kazada, olay yerine giden köylüler aracın içindeki askerleri çıkarmak için büyük çaba harcadı.

Asker anne diye yardım isteyince…

Kazazedelere yardıma koşanlar arasında yer alan, Uludere Katliamı’nda Uludere’nin Irak sınırındaki hava operasyonda ölen 34 kişi içinde oğlu Yüksel Ürek de bulunan Emine Ürek, ağır yaralı bir askerin, ‘anne’ diye yardım istediğini gördüğü anda ölen oğlunu hatırladığını belirterek şunları anlattı:

“Bizler o askerleri yerde, kanlar içinde gördüğümüzde yüreğimiz yandı. Bizim çocuklarımızın cenazeleri gözümüzün önüne geldi. Çok sayıda asker yaşamını yitirdi. Oğlum için canım nasıl yandıysa, o askerler içinde aynı şekilde yüreğim yandı. Bir asker ‘annem beni kurtar’ diye bağırdı. Ben onun elini tuttum ve sıktım. Başını dizime koydum, Yardım gelene kadar kurtulması için dua ettim. O asker yaralı şekilde kurtuldu sanırım. Bizim çocuklarımız bombalandığı zaman yardımımıza gelmediler ama bizler onların yardımına koştuk. Bizimki anne yüreği.”

‘Biz ölüleri üst üste dizmeye alışmışız’

Hava operasyonunda yaşamını yitiren Adem Ant’ın ablası Narin Ant da, kazayı duyar duymaz olay yerine koştuklarını ifade ederek şöyle konuştu:

“Araba devrilmişti ve sadece şoför bizim köydendi. 20’yi aşkın kişiydi. Köylülerimiz, kazada askerleri kurtarmak için çaba gösterdi. Bizler artık ölüleri üst üste dizmeye alışmışız. Orda da çok sayıda asker yaşamını yitirmişti. Hepsini aldık sivil araçlarla tabura, revire gönderdik.”

Operasyonda yakınılarını kaybeden Ahmet Encü ise, tüm yakınların kaybeden köylülerle birlikte, ölü ve yaralı askerleri araçtan çıkarma çabası içerisinde olduğunu ve yardıma gelen diğer askerlerin yaklaşık 1 saat sonra kaza bölgesine ulaştığını söyledi. Encü, hava saldırısında duyduğu acıyı tekrar yaşadığını kaydetti.

Uludere’deki hava sıldırısı sonrasında köye ziyarete giden Uludere eski Kaymakamı Naif Yavuz’a linç girişimine katıldığı iddiasıyla tutuklanan Suat Enç’in Gülyazı Köyü’nde yaşayan ağabeyi İlhan Enç de, yaşanan olay karşısında dehşete kapıldığını anlatarak, şöyle konuştu:

“Acı, tatsız bir olay yaşandı. Bu olaya tanıklık ettik. Bu olay karşısında dehşete kapıldık. Oradaki olayı kim görse, hangi türden vatandaş olsa, bizim gösterdiğimiz gibi aynı tepkiyi gösterirdi. Orada asker de olsa, kim olursa olsun, aynı müdahaleyi yapardı. İlk müdahaleyi köylüler yaptı zaten, orda askerler yoktu. Minibüstekiler çıkarıldıktan sonra askerler geldi. Bizim diyeceğimiz şu Türk halkına Türkiye halkına yani adalet, ‘her şeyden önce adalet istiyoruz.’ Kürt olarak bizi terörist olarak görüyorlar. Oysa ki, görüldü ki biz terörist değiliz. Eğer terörist olsaydık, ordaki askerlere müdahale etmez, bırakırdık orda yani, kendi başlarına. Askerler gelip kurtarsalardı derdik ve olayı öyle kapatırdık. Ama yapmadık insan olarak.”

Sünnet tartışması bitmiyor

0

Köln Eyalet Mahkemesi’nin sünneti yaralama olarak tanımlayan kararı, hukukçu, doktor ve ebeveynlerde güvensizliğe yol açtı. Müslüman ve Yahudi temsilcileri, kararı sert bir şekilde eleştirdi. Avrupalı Hahamlar Konseyi Başkanı Pinchas Goldschmidt, siyasetçilerin konuya kısa bir süre içinde netlik kazandırmasını umduklarını belirtti.

Goldschmidt, “Eğer bu karar diğer kurullar tarafından da kabul edilip yasalaştırılırsa, o zaman toplumun büyük bir kesiminin artık Almanya’da bir geleceği yok demektir” dedi.

Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle ise yaptığı açıklamada Almanya’daki Yahudi toplumunun yaşamlarını her şekilde koruma ve garanti altına alma yükümlülüğüne vurgu yaptı: “Yahudilerin artık Almanya’da oğullarını sünnet ettiremediklerini dünyada hiç kimseye hiçbir şekilde açıklamak mümkün olmaz.“

Yeşiller, hem dini özgürlükleri, hem çocuğu düşünüyor

Yeşiller Meclis Grup Başkanı Renate Künast da Westerwelle’nin açıklamalarına destek verdi. Ancak Künast, yine de hızlı bir karar alınmaması konusunda uyarıda bulundu. Künast, “Yahudi ve Müslümanların Almanya’da dinî vecibelerini yerine getirebilmelerini istiyorum ancak mantıksal olarak çocuğun beden bütünlüğünü de korumak durumundayız. Bu kolay bir görev değil ve hızlı bir karar alınması da uygun değildir” şeklinde konuştu.

Alman milletvekillerinin çoğu, hükümetin reşit olmayan çocukların sünnet edilmesi mevzuunu açıklığa kavuşturma hakkına sahip olmasını destekliyor. Fakat Almanya Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, politikacıların hukukî bir karar alma niteliğine sahip olmadığı kanısında. Hür Demokrat Partili bakan, konunun Yüksek Eyalet Mahkemesi ya da Federal Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasını istiyor. Almanya’nın en yüksek mahkemesinin yargıçlarının bu şekilde Almanya’daki temel haklar çerçevesinde hangi önceliğin dikkate alınması gerektiğine karar verebileceği belirtiliyor. Anayasa’nın ikinci maddesinde, “Herkes, yaşam ve beden bütünlüğünün korunma hakkına sahiptir“ ifadeleri yer alırken, dördüncü maddede, “Din ve vicdan özgürlüğü ile din ve dünyevi inanç özgürlüğüne dokunulamaz. Dinin rahatsız edilmeden uygulanması güvence altındadır“ deniliyor.

Yeşiller’in Türk parlamenteri: Acele karar alınmamalı

Öte yandan, Türk kökenli milletvekili Memet Kılıç ise Köln Eyalet Mahkemesi’nin kararını memnuniyetle karşılıyor. Yeşiller Partili Kılıç, şu değerlendirmede bulundu: “Bu karar kötü değil. Tanınmış bir Müslüman ve sünnet olmuş bir adam olarak bana göre, burada çirkin bir durum yok. Bu karar, seküler bir devlette hukuk alanında yaşanan bir fikir çatışmasıdır. Bunu kabul edip sükunetle tartışmalıyız. Acele kararlar alınmamalı. Elbette çocuk hakları da korunmak durumunda. Çocuklar ebeveynlerin malı olmadığı gibi devletin de malı değil. Onlar birer birey ve hakları var.“

DW Türkçe