Ana Sayfa Blog Sayfa 4578

Çaykara’da HES isyanı

Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Karaçam beldesinde yapılan Hidroelektrik Santralinin (HES) yapımına karşı çıkan yöre sakinleri, iş makinesini ve bir aracı yaktı.

Trabzon’un Çaykara İlçesi’nde bulunan Karaçam Beldesi Derebaşı Hidroelektrik Santrali şantiyesi, santralin kurulmasına karşı çıkan yöre sakinleri tarafından basıldı. Dün gece saat 04.00 sularında santralin yol çalışmasında yer alan şantiyeye gelen yüzü kapalı 10 kişilik bir grup, şantiyeye ait bir kepçe ile bir aracı ateşe verdi. Olay esnasında güvenlikçi ve işçiler ile grup arasında kavga çıktı. Olay sonrasında bölgede inceleme başlatan jandarma, 3 kişiyi gözaltına aldı.

Olayla ilgili konuşan Trabzon Valisi Recep Kızılcık, şunları söyledi:

“İnşaatta kullanılan bir iş makinesi ile bir binek araca, inşaata karşı çıkanlar tarafından molotof kokteyli atıldı. Yangın sonucu iş makinesi kullanılamaz hale gelirken, binek araç da zarar meydana geldi. Saldırı, HES inşaatına karşı çıkan kişiler tarafından yapıldığı tespit edildi. Güvenlik güçlerimiz olayın ardından, eylemi gerçekleştiren sekiz kişinin kimliklerini belirledi. Yapılan çalışmalar sonucunda dört kişi gözaltına alındı. Diğer kişilerin yakalanması için başlatılan çalışma ise sürüyor.”

Kızılcık, gözaltında olan kişilerin sorgularının devam ettiğini de sözlerine ekledi.

(Emek Dünyası)

Murat Kanatlı: “AB, Türkiye’ye karşı etkin bir yaptırım ortaya koyamıyor”

Yeşil Gazete için Kıbrıslıların sosyal hayatı, politik duruşları ve geleceğe dair umutları hakkındaki görüşlerini aktarmak amacıyla yaptığımız söyleşilere, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan ama Kuzey Kıbrıs’taki seçimleri boykot eden Yeni Kıbrıs Partisi’nin yürütme kurulu sekreteri Murat Kanatlı ile devam ediyoruz.

Avrupa Birliği’ne bakış açınız nedir?

YKP (Yeni Kıbrıs Partisi) , kurulduğu günden itibaren Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğinin, Kıbrıs sorununun çözümüne yardımcı olacağına inanmaktadır. Bununla birlikte mevcut AB’ye, yapısı ve politikalarına karşı YKP’nin tavrı eleştireldir. Son yaptığımız 11. Kurultayda aldığımız kararda diğer konular yanında AB ile ilgili de YKP’nin ne düşündüğünü anlatan bölüm vardı. Orada şunu demiştik:

“YKP, neo-liberal politikaları eksiksiz şekilde uygulamayı önüne hedef koyan, sınırları kapatılmış bir Avrupa’yı reddeder. YKP, başka bir Avrupa talep etmektedir. YKP, aktif olarak militarizme ve savaşlara karşı çıkan, militanca barışı savunan bir Avrupa talep ediyor. Talep edilen; yoksulluğa karşı aktif mücadele eden, emeğin haklarını koruyan, kamusal haklara saygılı, tüm zenginliklerin adil paylaşımını savunan, tüm dünya halklarının barış, demokrasi ve eşitlik mücadelelerine uluslararası dayanışma ile katkı koyan bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mız, daha fazla demokrasi, emekçilere tam istihdam ve sosyal güvenlik, ırkçılıkla mücadele ve göçmenler için eşit haklar, kadınlara ve eşcinsellere yönelik her türlü ayrımcılığa son verme ve eşit fırsatlar vaad eden bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mız, farklı bölgelerarası dayanışma getiren, dil ve kültür çeşitliliğine saygı gösteren, evrensellik macerasını kucaklayan ve tektipleştirilmeyi reddeden bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mızda istihdamın, ücretlerin ve emekliliğin korunması tüm Avrupa kurumlarının ilk önceliği olacak. Avrupa kurumları tüm spekülatif finansal işlemlerin vergilendirilmesi ve Avrupa bölgesindeki vergi cennetlerinin ortadan kaldırılması için mücadele edecektir.

Böylesi bir Avrupa, kendini barışa ve iklim değişikliği ile mücadeleye adamakta; yoksul ülkelerle dayanışmayı ortaya koymakta ve insan haklarının, sosyal hakların ve ekoloji mücadelesinin küreselleşmesini desteklemektedir. Böylesi bir Avrupa’da, lağvedilmesi gereken NATO’nun genişlemesi değil, tüm Avrupa’yı kapsayan bir güvenlik sisteminin oluşturulması ve tüm Avrupa’nın işbirliğini sağlanması ana hedef olacaktır. YKP, emeğin sosyal Avrupası’nın kurulması için mücadele eder.”

Avrupa Birliği ve Kıbrıs ilişkileri konusunda neler söyleyeceksiniz?

AB – Kıbrıs ilişkileri, diğer birçok uluslararası ilişkilerde olduğu gibi güce dayanmaktadır. Burada güçle ilgili anlatılan her türlüsüdür; ekonomik, strateji, askeri her alandaki güç ilişkileri ile şekillenmektedir bu uluslararası ilişkiler. Türkiye, 1974’te adayı işgal etmiş, tıpkı Balkanlarda şu anda kabul edildiği çerçevede bir etnik temizlik yapmış, kuzeyde bir vasallık kurmuş, birçok savaş suçu işlemiş olmasına rağmen, AB, Türkiye’ye karşı etkin bir yaptırım ortaya koyamıyor.

Zaten genişlemeden sonra AB’nin her türlü dış politikada zayıflığı genel kabul gören bir yaklaşım. Bunun yanında AB içindeki devletlerin yönetimlerinin de AB’nin sorunlara yaklaşımını etkilediği bir gerçek. Bu nedenle Kıbrıs – AB ilişkileri, AB organlarının diğer başka konularda olduğu gibi dağınık, aralarında koordinasyonu zayıf bir durumdadır tespitini yapıyoruz.

Komisyon ile Avrupa Parlamentosunun yapmaya çalıştıkları arasında sorunlar olduğunu, en azından pratik anlamda sorunlar olduğunu yaşayıp görmekteyiz. Zaten Avrupa Parlamentosu kendi içinde de Kıbrıs ile ilgili ciddi şekilde bölünmüş durumda. Bu nedenle teknik olarak tüm Kıbrıs AB toprağı olmasına rağmen üçte birinde kontrol kendinde değil, genişleme prosedürü sürdürdüğü Türkiye’nin işgali altında.  Hem de askeri ve sivil denetimi altında.

AB üyesi ve dönem başkanı Kıbrıs’ı, Türkiye resmi olarak tanımadığını iddia etmesine rağmen, AB üyesi ülkeler bu konuda etkin bir politika izleyemiyor.  Ancak Kıbrıs – AB ilişkileri, üye ülkelerin elinde Türkiye-AB ilişiklerine müdahale edecek bir araç gibi de kullanılmaktadır. Bu nedenle tek bir AB-Kıbrıs ilişkisinden bahsetmek zor gibi gelmekte…

Ya, Kıbrıs Turkiye ilişkileri?

1958’deki Türkiye’deki Özel Harp Dairesinin hazırladığı planın adı Kıbrıs İstirdat Planı idi, yani Kıbrıs’ın geri alınması. Bu irredentist bir politika olmasına rağmen, Türkiye içindeki barış yanlısı, savaş karşıtları arasında bile uzun süre çok tepki görmedi…

Türkiye 1974 yılında adaya düzenlediği 2 safhalı operasyon ile Kıbrıs’ı işgal etti, hemen arkasından nüfus taşımaya başladı. Nüfus taşınması Türkiye’de hala yoğun olarak tartışılmakta ve kimi zaman Kıbrıslıları suçlayacak bir noktaya gelmektedir. Bu konuyu Avrupa Parlamentosundaki bir sunumda anlatmıştık, oradan yeniden alıntı yapmak gerekirse

“TÜBİTAK için Yrd. Doç. Dr. Semra Purkis ve Doç. Dr. Hatice Kurtuluş “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları” başlıklı bir araştırma yaptı. Bu araştırma içindeki bazı yorumlar Türkiye resmi tezlerini taşısa da önemli durum tespitleri yapmaktadır. Bu araştırma Türkiye’den göçü 3 evreye ayırmaktadır.

İlk göç dalgası ile tespit şu şekildedir: 1975’in sonlarında başlayan bu göç dalgası 1980’lerin başlarında kadar sürmüştür. İlk dalga göçmenler Türkiye’nin belli yerlerinden, bütün bir köy ahalisi ya da köysel mahalle halinde otobüslerle alınarak Mersin Limanına götürülmüş, oradan da gemilerle Gazi Mağusa Limanına taşınmışlardır. İkinci göç dalgasının 1980’lerden 1999’a kadar sürdüğü, üçüncü dalganın ise 2000’lerden günümüze kadar sürmekte olduğu tespiti yapılmaktadır.

1981 yılı sonrası Kıbrıs’ın kuzeyindeki politik ortam muhalefet yönündeydi. Araştırmada bu konuya yer verilmemesine rağmen ikinci dalgayı tetikleyen unsurlar aktarılırken bunu da okumak mümkündür:

Diğer yandan Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a ikinci göç dalgasının yükselmesinde bu dönemde yapılan yasal düzenlemeler ve Türkiye ile KKTC arasında yapılan ikili anlaşmalar da önemli rol oynamıştır. Bunlar arasında, 1987 yılında KKTC ile Türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşması (KKTC’nin Türkiye’den İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığı ile belli vasıflarda işgücü talebi); 1991’de imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC vatandaşlarının iki ülke arasındaki seyahatlerde pasaport yerine kimlik belgesi ile giriş-çıkış yapabilmelerine olanak sağlayan anlaşma ve KKTC’de, Kıbrıs Lirası yerine Türk Lirasının kullanılmasına dair yasal düzenleme bulunmaktadır.

Bu ikili anlaşmalar ve yasal düzenlemeler iki ülke arasında nüfus hareketliliğini destekleyici etki yaparken, aynı zamanda da Kuzey Kıbrıs’a gelen göçmenlerin niteliği üzerinde de belirleyici olmuştur. Bu dönemde gelen nüfusa hızlı vatandaşlık verilerek o dönemdeki seçim sonuçları üzerinde belirleyici olunmaya çalışılmıştı.

Üçüncü dalga ise tam anlamı ile ekonomik iç göçtür: Bu dalganın öncekilerden en önemli farkı, yalnızca Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki bağlamlara bağımlı olarak oluşmuş bir işgücü hareketi olmayışı, aynı zamanda enformel emeğin küresel hareketliliğinin bütün özelliklerini taşıyan bir işgücü hareketi olmasıdır. 1990’lardan itibaren, Türkiye’de, iç göçlerde yeni bir evre olarak Güney ve Güneydoğu illerinden, metropoliten alanlara yoğun nüfus hareketleri yaşanmaktadır. Bu nüfus hareketi, becerisiz ucuz işgücü niteliği ile belli kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu kentler arasında yer alan Adana, Mersin ve Antalya’nın yeni yoksulluk alanlarında biriken bu emeğin bir kısmı, daha önce kurulmuş göçmenlik ağları üzerinden Kuzey Kıbrıs’a kaymaktadır. Diğer yandan bu yeni göçlerin kaynağı olan Güneydoğu’da açığa çıkan emeğin bir kısmı ise doğrudan Kuzey Kıbrıs’a yönelmektedir. Bu doğrudan harekette Güneydoğu ile Kıbrıs arasında önceden kurulmuş göçmenlik ağlarının yanında, özellikle Kuzey Kıbrıs’taki inşaat ve tarım sektörüne vasıfsız emek sağlayan taşeronlar etkili olmaktadır.

Araştırma bu nüfus akışının birbiri ile ilişkisini de ortaya koymaktadır:

Birinci ve ikinci dalgalarla oluşan kentsel göçmen mahalleleri, bu üçüncü dalga ile gelen, çoğu zaman enforel işgücü konumundaki yoksul göçmenler için tutunma mekanları olmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’den kuzeye nüfus akışı Avrupa ve dünyadaki günümüz ekonomik göçlerinden farklıdır. Özellikle ilk göç dalgası ki net bir nüfus taşımadır:

Tarım İşgücü Protokolünün 1975 şubatında imzalanmasının hemen ardından, Türkiye’de iskan müdürlükleri ve valiler aracılığı ile Kıbrıs’ta iskan edilebilecek köylerde duyurular yapılmasına, Kuzey Kıbrıs’ta ise Türkiye’den gelecek göçmenlerin yerleştirilme hazırlıklarına başlanmıştır.

1975 şubatında yapılan protokolden hemen sonra, Türkiye’de toprakları baraj gölü altında kalmış ya da kalacağı için iskan kararı bulunan, heyelan bölgesi ilan edilmiş olan ve orman içinde kalmış olan köylerin bulunduğu 14 ilde valiler aracılığı ile Kıbrıs’a göçmen alınacağı duyuruları yapılmıştır. Bu bölgelerde bu konu ile görevlendirilmiş iskan memurları, muhtarlar aracılığı ile köylülere, hangi koşullarda göç edeceklerine, nereye yerleştirileceklerine, sahip olacakları sosyal haklara, kendilerine verilecek tarım arazisi ve evlere dair bilgiler vermiş ve göçü teşvik edici konuşmalar yapmışlardır. Bu konuşmalarda göçmenlerin dilerlerse devletin onları geri getireceği garantisi de verilmiştir.

Tüm bu aktarılanlar Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyine nüfus aktardığını, taşıdığını, taşınmasını teşvik ettiğini göstermektedir. Tüm bunlar Kıbrıs’ta 1974’te Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nun 49. Maddesini çift yönlü olarak ihlal edildiğinin kanıtıdır.”

Ancak bu nüfus taşınması ile kalınmadı. Şu aşamada özelleştirme adı ile kamusal alanların TC sermayesine devrini yaşıyoruz. Tarikatların Kıbrıs’ın kuzeyine yerleşmesini yaşıyoruz… Yani Türkiye kelimenin her anlamı ile Kıbrıs’ın kuzeyini kendi topraklarına katma ile ilgili gerekli tüm alt yapıyı tamamlamış sayılabilir. Tek beklediği uygun bir uluslararası ortam… Bu nedenle Kıbrıs Türkiye ilişiklerini bu çerçevede okumak lazım.

Tabii Kıbrıs dediğimiz yalnız kuzey değil… Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili de tavır, sürekli Kıbrıslı Rumları iten kakan, mahalle kabadayısı havası var… Türkiye Kıbrıs konusunu kendi içindeki milliyetçiliği yükseltmek için de kullanmakta..

Kuzeyi ayrıca pis işlerini çevirdiği arka bahçesi olarak kullanıyor Türkiye… Bu nedenle bu defakto durumun tartışılmaması için de, Kıbrıslı Rumlarla sertliğe dayanan, sözel ve psikolojik şiddete dayanan bir politika izliyor. Son doğal gaz/petrol aramaları ile ilgili bölgeye savaş gemisi gönderilmesi gibi unsurlarla bize hep savaşa ne kadar yaklaştığımız hatırlatılmakta… Buna rağmen Türkiye’deki savaş karşıtları Suriye’ye, Irak’a gösterdikleri hassasiyeti, kendi işgalci orduları söz konusu olunca Kıbrıs’a gösteremiyorlar…

Bu noktada Türkiye’deki ÖDP, SDP, BDP, EMEP ve Sosyalist Parti ile süren önemli çalışmalarımız var, umarım bu şekilde Türkiye kamuoyuna Kıbrıs konusunu daha iyi anlatırız. Geçmişte Yeşiller Partisi ile de temaslarımız olmuştu ama maalesef ilerletemedik.

Sizin ve genel olarak Kuzey Kıbrıs halkının resmi politikaya bakışı ne şekilde?

Kıbrıs’ta yaşayanlar için statüko sürdürülemez durumdadır. Kıbrıs sorunun yarattığı tüm sorunlardan dolayı kuzeyde yaşam çekilemez haldedir. Bu nedenle resmi politika sürekli çark etmekte, ancak TC elçiliği burada Türkiye’deki il valiliği gibi harekete ederek, burada yaşayanların iradelerini çiğneyerek statükoyu güncel ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirmektedir. Bu nedenle eskiden resmi tarih tezi ve milliyetçilik sosu ile servis edilmiş Denktaş eli ile yürütülen politikalar bir miktar çalışır gibi gözüküyor olsa bile artık bu politikalar işlemiyor.

Kimse vatan millet nutuklarına pirim vermiyor ama insanların ekmekleri, aşları politik birer silaha dönmüş durumda. Mevcut rejim taşıma suyla döndürülmeye çalışıyor ama kolay değil, sürekli eylemlilik hali bundan… Ancak TC gibi, 40 bin kişilik ordusu ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm kurumları kontrol eden bürokratik mekanizması nedeni ile etkin bir toplumsal muhalefet de oluşturulamıyor…

Şimdiki görüşmelerin gidişatı ne durumdadır?

Kıbrıs sorunu ile görüşmeler çoktan kesildi. Referandum sonrası yapılan, yalnız günü kurtarmaya yönelik, mış gibi yapılan görüşmeler… Bu nedenle bunun üzerinde konuşmaya bile değmez…

Son olarak, Türk dış politikası çözüm konusunda takoz koyarsa ne gibi sonuçlar doğar?

Türkiye hali hazırda takoz koymuş durumda, görüşmelerin ilerleyebilmesi için herkesin hemfikir olduğu Güven Artırıcı Önlemlerin uygulanması noktasında TC adım atmıyor… Bir zamanlar 40 bin kişinin yaşadığı Mağusa’nın yanındaki turistik bölge Maraş’ın iadesine TC takoz koymakta, bu da AB ile doğrudan ticareti bloklamakta. Özal’ın 80’lerde önerdiği 10 bin asker çekilmesi zaman zaman masada, ama Erdoğan, hep Özal’ın izinde olduğunu söylemesine rağmen, bu konuda diğer konularda olduğu gibi aragon tavrını sürdürmekte…

Savaşta kaybolanlarla ilgili aramalar sürmesine rağmen Türkiye yeteri kadar enformasyon paylaşımı yapmamakta, toplu mezar olması yüksek ihtimal olan askeri bölge içindeki yerlere girişi hala engellemekte… Daha birçok konuda yıllardır Türkiye takoz zaten koymuş durumda. Mevcuttaki iki kişinin masada karşılıklı oturmasını görüşme varmış gibi algılamamak gerek…

Teşekkür ederiz.

Röportaj: Yelda İliç – Kuzey Kıbrıs

 

İyi ki doğdun Hrant, Hrant Dink Ödül Töreni bu akşam naklen internette

Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de dördüncü kez verilecek olan Uluslararası Hrant Dink Ödül töreni hrantdink.org ve  hrantdinkodulu.org adreslerinden saat 20.00’den itibaren Türkçe ve İngilizce olarak canlı izlenebilecek.

Geceye dair tüm detaylar törenle eş zamanlı olarak Facebook’ta Uluslararası Hrant Dink Ödülü / International Hrant Dink Award’ ve ‘Hrant Dink Vakfı / Hrant Dink Foundation / Հրանդ Տինք Հիմնարկ’ sayfalarından ve Twitter’da HrantDinkVakfi’ ve ‘HrantDinkAward’ hesaplarından 3 dilde (Türkçe, İngilizce ve Ermenice) takip edilebilecek.

Uluslararası Hrant Dink Ödül töreni, 15 Eylül 2012 Cumartesi günü (Bugün), saat 20.00-22.00 arasında, İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşecek. Zuhal Olcay’ın açılışını yapacağı törende, Majak Toşikyan tarafından Hrant Dink için bestelenen oratoryo ilk defa seyirciyle buluşacak. Orkestraya Surp Lusavoriç Korosu, Kevork Tavityan, Aylin Ateş ve Petro eşlik edecek. Ardından, Ümit Kıvanç’ın hazırladığı videolar ile Uluslararası Hrant Dink Ödülü 2012 sahipleri açıklanacak. Törenin sunuculuğunu Mert Fırat üstleniyor.

Ödülün bu yılki jürisinde Ahmet Altan, Tim Garton Ash, Emma Bonino, Lydia Cacho, Rakel Dink, Costa Gavras, Nilüfer Göle, Alexander Iskendaryan ve Etyen Mahçupyan bulunuyor.

Ödül, her yıl, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren, biri Türkiye’den biri yurt dışından olmak üzere, iki kişi, kurum veya gruplara veriliyor.

Hrant Dink Vakfı, ödülle, bu yönde çaba gösterenlere, seslerinin duyulduğunu, yaptıklarının görüldüğünü ve yalnız olmadıklarını hatırlatmak, onlara manen destek olmak, tüm insanları idealleri uğruna mücadeleye teşvik etmek istiyor.

Önceki yıllarda Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü kazananlar arasında Alper Görmüş, Amira Hass, Türkiye Vicdani Ret Hareketi, Baltasar Garzón, Ahmet Altan ve Lydia Cacho bulunuyor.

Hrant Dink Ödül Töreni için hazırlanan tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz.

(hrantdink.org)

 

Oda Tv davasında Barışlar özgür

Odatv davası kapsamında dün yapılan duruşma sonrasında Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tahliye edildi. Tahliye edilen iki ismi, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da bulunduğu gazeteciler karşıladı. Mahkeme heyeti, sanıklar Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı’nın delil durumu ve kuvvetli suç şüphesini gerekçe gösteren tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Bir sonraki duruşma ise 16 Kasım’da görülecek.

Pehlivan ve Terkoğlu, cezaevindeki tahliye işlemlerinin ardından serbest bırakılarak, 18 ay sonra özgürlüklerine ilk adımlarını attılar. İki gazeteci 18 Şubat 2011 tarihinde tutuklanmışlardı.

Büyük sevinç yaşayan ve cezaevinden çıkar çıkmaz yakınlarına sarılan gazetecilerin mutluluğunu, cezaevine gelen meslektaşları Nedim Şener, Ahmet Şık, Coşkun Musluk, Sait Çakır, Ayşenur Aslan, Müesser Yıldız ile CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu paylaştı. Yaklaşık 100 kişilik grup gazetecilere alkışlarıyla destek verdi.

Dava sonunda mahkeme ayrıca, TÜBİTAK’tan yargılama konusu belgelerin sanıkların bilgisayarlarına virüs yoluyla gönderilip gönderilmediğini daha net ifadelerle anlatan yeni bir rapor hazırlatılmasını istedi. Mahkeme, yeni rapor için de TÜBİTAK’a 20 gün süre verdi.

 

 

Japonya nükleer enerjiden vazgeçiyor

Japon Hükümeti, geçtiğimiz yıl yaşanan Fukuşima felaketinden sonra nükleer enerjiden arınmış bir enerji politikasına yönelik çalışmalarına hız verdi. Amaç 2030 yılına kadar nükleer enerjinin tamamen kullanım dışı kalması.

Japonya Kabine Kurulu, 2040 yılına kadar nükleer enerji kullanımına son verilmesini resmen talep etti. Kurul, yenilenebilir enerji kaynaklarının fosil yakıtların kullanımına göre daha sürdürülebilir ve güvenli olduğunu kaydetti. Kararın resmileşmesi için tüm Kabine tarafından onaylanması gerekiyor.

Bu durum, ülkede yıllardır savunulan nükleer enerji politikalarında büyük değişimi işaret ediyor. Fukuşima felaketinden önce nükleer enerji, Japonya’nın elektrik ihtiyacının yüzde 30’unu karşılıyordu. Japonya, Fukuşima öncesi yaptığı plan ile 2030 yılına kadar nükleer enerjinin payını ı yüzde 50’ye çıkartmayı hedefliyordu.

Japon iş dünyası ise plana tamamen karşı. Japonya İş Federasyonu başkanı Hiromasa Yonekura, “Bunu kabul etmemiz olanaksız. Teknolojik olarakta uygulanması düşünülemez” şeklinde konuştu.

Ülkedeki nükleer santraller geçen sene yaşanan depremin ardından beliren tsunami tehlikesi sonrası tedbir amacı ile kapatılmış Temmuz ayında Ohi kentindeki santralin yeniden faaliyete geçirilmesi büyük protesto gösterilerine neden olmuştu.

(BBC , Yeşil Gazete)

 

Sırrı Sakık’ın oğlu intihar ederek yaşamına son verdi

BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın oğlu Sidar Sakık sabaha karşı 05.00 sıralarında Ankara Dikmen’de bulunan evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. Sidar Sakık’ın cenazesi, otopsi için adli tıp kurumuna kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturma sürdürülürken, intihar ihtimali üzerinde de duruluyor. Sosyal medyada olayın cinayet olduğu yönünde haberlerin yayılması üzerine BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve sanatçı Ferhat Tunç twitter adreslerinden attıkları iletilerle Sidar Sakık’ın intihar ettiği bilgisini doğruladılar.

Son olarak BDP’den AA’ya düşen açıklamada: “Sidar Sakık içine girdiği bunalım neticesi bu sabah evin balkonundan atlayarak yaşamını yitirmiştir” bilgisi kamuoyuna duyuruldu.

(Yeşil Gazete)

 

Stevie Wonder’dan, İstanbul’a ilk “Hello”

Hayranlarının İstanbul’daki ilk konseri için gün saydığı efsane müzisyen Stevie Wonder, dün akşam Maçka Küçükçiftlik Park’ta sahnedeydi.

Sahneye üstünde Stevie Wonder yazan bir  alın bandıyla çıkan sanatçı, izleyenleri Türkçe selamladıktan sonra “Nihayet uzun zamandır görmek istediğim İstanbulda’yım” diyen Wonder konserde,”Superstition”, “I Just Called To Say I Love You”, “Happy Birthday”, “How Sweet It Is”, “Master Blaster”, “Higher Ground” gibi hitlerinin yanı sıra Michael Jackson’ın “The Way You Make Me Feel” ve John Lennon’ın  “İmagine” isimli şarkılarını da yorumladı.

Sahnede Stevie Wonder’a 10 kişilik bir müzisyen ekibi ve aralarında Wonder’ın kızı Aisha Morris’in de bulunduğu, üç kişilik bir geri vokal grubu eşlik etti. Konserde sanatçının kızı Morris de bir şarkı söyledi.

Sempatik tavırlarıyla dikkat çeken ve yaklaşık iki saat sahnede kalan Wonder konseri İstanbul’a tekrar gelmek istediğini söyleyerek bitirdi.

(Radikal)

Dünya Offshore Şampiyonası haftasonu Mersin’de

Dünya Offshore Şampiyonası’nın 9. ve 10. ayak yarışları bugün ve yarın Mersin’de gerçekleşiyor.

Offshore şampiyonası Mersin ayağını organize eden MTSO (Mersin Ticaret ve Sanayi Odası)’dan yapılan yazılı açıklamaya göre, 15-16 Eylül’de Mersin Adnan Menderes Bulvarı Barış Meydanı sahilindeki yarışlara 10 takım ve 20 sporcu katılacak. Düzenlenen yarışlar Mersin Valiliği, Mersin Büyükşehir Belediyesi ve MTSO sponsorluğunda gerçekleştirilecek.

İki gün sürecek olan yarışların ilk günü olan 15 Eylül Cumartesi günü MTSO Grand Prix’i, yarışların son günü olan 16 Eylül Pazar günü ise Mersin Büyükşehir Belediyesi Grand Prix’i düzenlenecek. Sky Türk kanalının canlı yayınlayacağı yarışmalara İtalya, ABD, Portekiz, Porto Rico, Fransa ve Türkiye’den sporcular katılacak.

 

 

Bingöl’de HES yapımı için ÇED süreci başladı

Bingöl Çevre ve Şehircilik İl Müdür Vekili Mahsum Semerci yaptığı yazılı açıklamada, Genç ilçesi Murat Nehri üzerinde Kalehan EnerjiÜretim ve Tic. A.Ş. tarafından kurulması planlanan “Gözeler Regülatörü ve Genç HES (61,8 MWm/60,6 MWe)” projesi ile ilgili ÇED sürecinin başlandığını belirtti.

ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından projenin incelendiğini söyleyen Çevre ve Şehircilik İl Müdür Vekili Semerci, “Bingöl ili, Genç İlçesi, Murat Nehri üzerinde Kalehan Enerji Üretim ve Tic. A.Ş. tarafından kurulması planlanan ve ÇED gereklidir. Kararı verilen ‘Gözeler Regülatörü ve Genç HES (61,8 MWm/60,6 MWe)’ projesi ile ilgili olarak hazırlanan ÇED Raporu İnceleme değerlendirme komisyonu tarafından ÇED yönetmeliğinin 12. maddesi gereğince incelenmiş ve değerlendirilmiş, söz konusu rapor nihai kabul edilmiş ve inceleme değerlendirme süreci sona erdirilmiştir. ÇED yönetmeliğinin 14. maddesi gereği komisyonca nihai edilen ÇED raporu ile ilgili görüşler Valiliğimize (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verebileceklerdir” dedi.

(Pirsus Haber)

BM’den 25. Ozon Günü için çağrı

16 Eylül Pazar, ozon tabakasının aşırı incelmesi sonucu toplanan ve bu tehlikeye karşı dünya çapında bir anlaşamaya varılması ile sonuçlanan Montreal Protokolü’nün imzalanmasının 25. yıldönümü.

25 yıl önce, 16 Eylül 1987’de Montreal’de BM nezdinde toplanan dünya devletleri gezegeni korumak için bir işbirliğine gitmiş, ozon tabakasını delen maddelerin kullanımına son veren Montreal Protokolüne imza atmışlardı. O tarihten bir yıl sonra ise BM tarafından alınan bir karar ile 16 Eylül’ün “Ozon tabakasını koruma günü” seçilmesi karara bağlanmıştı.

2012 16 Eylül’ünün 25. yıl gibi sembolik bir dönemece rastlaması üzerine BM Çevre Ajansı (UNEP) bir açıklama yayınlayarak 25. Ozon Günü’nün dünya çapında yapılacak etkinliklerle kutlanacağını ilan etti.

BM Çevre Ajansı Ozon Sekreteryasının duyurusunda yapılması planlanan etkinliklerin [email protected] adresine iletilmesi çağrısı da bulunuyor.

25. Ozon gününün facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)