Ana Sayfa Blog Sayfa 4575

Meksika’da 132 mahkum firar etti

0
Meksika’nın kuzeyinde, ABD sınırı yakınlarındaki bir hapishaneden 132 mahkumun firar ettiği bildirildi.
Coahuila eyaleti Başsavcısı Homero Ramos Gloria, firarın ardından federal polisin ve askerlerin mahkumları arama çalışmasına başladığını, cezaevi müdürü ile 2 çalışanın soruşturma süresince gözaltına alındığını söyledi.2010 yılında da Nuevo Laredo kentindeki bir hapishaneden 153 mahkum, 41 gardiyana kaçmalarına yardım etmeleri için para vererek firar etmişti.

‘Yeni bir siyasete davet’ – Ahmet İnsel

Türkiye’de siyasetin, toplumsal sorunların müzakere yoluyla çözümünün arandığı alan olmaktan çıkıp büyük bir çatışmanın, zor ve şiddet politikasının bahanelerinin üretildiği bir zemine dönüştüğü bir dönemdeyiz. Otoriter kültürün ve toplumsal yapıların güç kaybetmeyen sürekliliği, iktidarın mutlak güç olma haliyle eşanlamlı algılanması, Türkiye toplumunda siyasetin vesayet üretici, vesayet talep edici bir alan olmasına neden oluyor.

Patlak fren

Siyasal tavırlar fikir, değer ve ilkelerden süzülerek gelişmek yerine, mutlak biat, taşkın tutkulu tepkiler ve frenleri patlamış bir faydacılığın karışımından oluşuyor. Giderek daha fazla, muhalefette olduğu gibi -ki bu göreli olarak daha doğaldır- iktidarda da etki değil, tepkinin hakim olduğu bir davranış silsilesi siyasal alana hakim oluyor. Siyasal değerlendirme ve davranışlarda tepkilerin baskın olması, aklın değil reflekslerin siyasete egemen olması anlamına gelir. Bilindiği gibi refleksler de, bireysel ve toplumsal bilinçaltlarına bastırılmış, beynimize kaydedilmiş ama varlığının çoğu zaman farkında olmadığımız “bilgiler”in, işaretlerin tetiklenmesidir. Bunu AKP yönetiminin sergilediği muhafazakâr-milliyetçi reflekslerde olduğu gibi, milliyetçi sağla ulusalcı solun birbirine giderek yakınlaşan reflekslerinde, laikçi çevrelerin irtica umacısı ve dindarların dinsiz şeytan reflekslerinde buluyoruz.
Yeni bir siyasal varoluş tarzına, siyaset yapma biçimine, toplumun siyaseti geri almasına ihtiyaç olduğu çeşitli vesilelerle dile getiriliyor. Ancak güncelin can yakan ağırlığı kadar, siyaseti esas olarak güç olma, iktidar olma olarak gören zihniyetin hakimiyeti, uzun soluklu bir ufku olan bir siyasal oluşumun ortaya çıkmasına izin vermiyor. Yakın tarihlerde solda ya da HAS Parti gibi muhafazakâr dünyada yaşanan gelişmelerin ölü doğmasının önemli nedenlerinden biri de buydu.

EDP ve Yeşiller

Bu karamsar tablo içinde, küçük bir ümit ışığı gene de var. Eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi herkes için yaşanılabilir bir dünya özlemiyle buluşturma girişimi Türkiye’de söz konusu. Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi’nin birleşerek, yeni bir isimle yeni bir parti kurması görüşmeleri son aşamaya gelmiş durumda. Önümüzdeki bir veya iki ay içinde, bir yıla yakın bir zamandır bu amaçla yürütülen görüşmeler, toplantılar, ortak çalışmalar amacına ulaşacak. Daha önce kurulup kapanmış veya bir “adres olsun, bizim olsun” anlayışıyla varlığını sürdüren partilerden bu yeni partinin bir farkı olacaksa girişimin bir anlamı olacağı açık.
İnsanları yeni bir siyasal partiye değil, “yeni bir siyasete davet” ediyor birleşme girişimi. Yukarıda kabaca tarif etmeye çalıştığım, anlık kavgaya kilitlenmiş, içine kapanıp büzüşmüş, bastırılmış korkuların, kadim reflekslerin hakim olduğu egemen siyasal alanın davranış kalıplarına, dogmalarına, değerlerine tabi olmayacak, yeni bir siyasal zemin kurmanın amaçlandığı ısrarla vurgulanıyor. İki partinin birleşmesiyle sınırlı olmayan, bu ilkeleri benimseyen herkesin katılımıyla ortaya çıkacak ivmenin, iki partinin toplamını anlamlı biçimde aşabilmesi koşuluyla yeni bir siyasal oluşum ümit vaat edebilir ancak.

Panzehir

Yeni siyasetin zemininde eşitlik ilkesi var elbette. Günümüz Türkiyesi’nin en can yakan, siyaseti ve toplumu kilitleyen sorunlarının çözümünün anahtarı olan eşitlik ilkesi, aynı zamanda milliyetçi/ulusalcı saplantının da belki yegane panzehiri. Bu nedenle, oluşacak yeni siyasal zeminin her şeyden önce, milliyetçilik/ulusalcılığın bu toplumu giderek boğan tahakkümüne karşı güçlü ve kararlı bir duruşu, sesi olması beklenir. Bu, aynı zamanda, otoriter zihniyet ve pratiklerin sadece siyasal alanda değil, toplumsal yaşamın her parçasında teşhiri ve buna karşı mücadelenin sesi, öncüsü, destekçisi olmak da demektir. Sadece bir “çevre koruma” hareketi olmayan, tam da otoriter karar alma mekanizmalarına karşı mücadelenin bayraktarlığını yapan Yeşil hareket geleneğinin bu noktada katkısı son derece önemli olacaktır.
Bugün Kürt sorunu, Alevi sorunu, eğitim dünyası başta olmak üzere tepeden muhafazakârlaşma girişimleri, yasak ve sınırlamaların sıradanlaşması ve elbette siyasal özgürlükler alanının ürkütücü biçimde daraltılmasının yanında, yaşadığımız bir dizi sorun daha var. Kent politikalarının fütursuzluğu, dayatmacılığı, “ben en iyisini bilirim” kibriyle yürütülmesi, enerji politikalarının bütünüyle hızlı kalkınma saplantısına endekslenerek doğal yaşam alanlarını tahrip ya da yok etmeleri gibi sorunlara karşı yeni bir ortak siyasal tavra ihtiyaç var. Her öneriyi mutlak olarak reddetme değil, her önerinin geniş bir katılım, değerlendirme ve müzakere süreçlerinin sonucunda kabul edilme meşruiyetine sahip olması ilkesinin hayata geçmesini sağlamak demek bu. Bu anlamda, merkeziyetçiliğe kararlılıkla karşı olmayı, etnik kimliklerin tanınma ve eşitlik haklarının, farklı dinsel ve kültürel kimliklerin eşitlik taleplerinin de merkeziyetçi bir yapı içinde çözülemeyeceğini kabul etmeyi gerektiriyor.
Yeni siyaset zemini inşa etmek, bugün birbirinden bütünüyle farklı, birbiriyle hiç kesişmeyen alanlara ait sorunlar gibi gözüken Kürt sorunu veya Alevi sorunuyla, kentsel dönüşüm, enerji, eğitim ve sağlık politikaları gibi sorun alanlarının, elbette içeriklerinin değil ama bunlara çözüm arama biçimlerinin ortaklığını gündeme getirmektir. Kadın-erkek eşitliğini kendi içinde fiilen uygulamaya başlamadan, bunu sağlayacak pratik önlemleri almadan, toplumda kadın-erkek eşitliğinin sözcüsü olmaya çalışmanın anlamsız olacağını bilerek, hareket etmektir örneğin yeni siyaset zemini.
Türkiye’nin modernleşme tarihinin ürettiği özgül mağduriyetlere, egemen iktisadi-toplumsal düzenin, kapitalizmin/neoliberalizmin/piyasa toplumunun yarattığı mağduriyetlere karşı ortak mücadele zemini yaratabilmek demektir yeni siyaset. Özel mülkiyetin toplumsal tahayyüldeki mutlak hakimiyetini kırmak, ortak mülkiyet ve paylaşım alanları yaratmak, bunların meşruiyetine olan kanaatin toplumda güçlenmesini sağlamaktır.
Mağduriyetlerin her birinin farklılıklarını, özgül dinamiklerini inkâr etmeden, birini diğerine tabi kılmadan, eşitlik ve demokrasi zemininde dile gelmelerinin, hak talep etmelerinin, başka talepleri paylaşmalarının, çözüm önermelerinin, ortak çözümler bulmaya çalışmalarının alanıdır bu.
Böyle bir siyasal girişimin giderek tek sesin, tek politikanın, tek değer dünyasının hakim olduğu, çarpışma arzusunun dizginlerinden boşanmaya başladığı günümüz Türkiyesi’nde kısa vadede etkili olacağına inanmak safdillik olacaktır. Ama geleceğin bugünden kurulacağına, toplumsal dönüşümün “bir gün ansızın” gerçekleşmeyeceğine, uzun soluklu bir mücadelenin sonucu olduğuna inananlar için, bugün ve burada bu yeni siyaset çağrısına kulak vermek bir gerekliliktir.

Ahmet İnsel – Radikal2

3. Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü 30 Eylül’de

3. Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü bu sene iki ayrı şehirde organize edilecek. 30 Eylül Pazar günü hem İstanbullular hem de İzmirliler için 2 ayrı yürüyüş organize edilmiş durumda.

Down Sendromu hakkında farkındalığı arttırmak, downlu hastaların sosyal hayat içine katılımını sağlamak amacı ile düzenlenen “Down Sendromu Dostluk Yürüyüşü” için İstanbul’da buluşma mekanı Beyoğlu’nda saat 15:00, İzmirlilier ise 15:00 – 17:00 saatleri arasında gerçekleşecek yürüyüşe Karşıyaka- Çarşı mevkiinden katılabilirler.

Yürüyüş komitesinin mesajında
Üçüncü defa “Biz buradayız!” demek için;
Sadece Down sendromlu çocuk aileleri olarak değil;
Hep beraber,
Farklı olan olmayan,
Gerçek dostlarımızla;
Kaynaşmanın, farklı olanı kabul etmenin gücünü göstermek için;
Geçen sene olduğu gibi keyifle, müzikle, balonlarla yürüyeceğiz.” denilmiş

Daha fazla bilgi için downturkiye.com/ucuncudostlukyuruyusu

(Yeşil Gazete)

İstanbul Modern’de yeni Türkiye sineması filmleri için son 5 gün

Sezona yeni Türkiye sinemasından bir programla 13 Eylül’de başlayan İstanbul Modern Sinema’nın: ‘Biz de Varız!’ Seçkisindeki filmleri izlemek için son 5 gün, programda gösterilecek filmler 23 Eylül’deki gösterimlerin ardından son buluyor “Biz de Varız!” seçkisinde kısa süre önce kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın yönettiği ve yapımcısı olduğu filmlere öncelik vermiş. Seyfi Teoman’ı bir kez adaha anmak için, “Tatil Kitabı”, “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ve “Tepenin Ardı”nı kaçırmayın.

13 – 23 Eylül tarihleri arasında gösterilecek program, özellikle son iki yıldır adından söz ettiren, ülkemizde ve yurtdışında merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönen fakat vizyonda yeterince yer bulamayan filmlerden oluşuyor.

Bu filmler son yirmi yıldır gelişmekte olan sinemamıza yeni karakterler, kimlik temsilleri ve toplumsal yaklaşımlar katarak toplumda ‘öteki’ olana yer veriyor ve çok sesli bir seçki oluşturuyor.

Son iki yılda dikkat çeken dokuz filmden oluşan programın öne çıkan ismi, yönettiği Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Tatil Kitabı filmlerinin yanı sıra yapımcılığını üstlendiği ve bu yıl İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Tepenin Ardı ile seçkide yer alan, kısa süre önce kaybettiğimiz yönetmen/yapımcı Seyfi Teoman. Programda Raşit Çelikezer’in Can, Çiğdem Vitrinel’in Geriye Kalan, Reis Çelik’in Lal Gece, Mustafa Karadağ’ın Vücut, Ümit Ünal’ın Nar, Hany Abu-Assad, Stefan Arsenijević, Aida Begić, Eric Nazarian, Stergios Niziris, Omar Shargawi ve Josefina Markarian’ın yönettiği Unutma Beni İstanbul adlı filmleri bulunuyor.

Ayrıntılı bilgi için istanbulmodern.org/tr/sinema/guncel-program/biz-de-variz

(Yeşil Gazete, ntvmsnbc)

Erol Günaydın yoğun bakımda

Türk tiyatrosunun 80 yaşındaki çınarı Erol Günaydın, sevenlerini bir kez daha korkuttu. Muğla’nın Bodrum İlçesi Gümüşlük Beldesi’nde kızıyla yaşayan usta tiyatrocu Erol Günaydın, solunum yetmezliği nedeniyle kaldırıldığı hastanede günlerdir yoğun bakımda yatıyor.

27 Ağustos’tan beri Bodrum Universal Hospital’da tedavi gören Günaydın, 5 Eylül’de yeniden yoğun bakıma alındı. KOAH hastası olduğu için nefes darlığı yaşayan ve beynine oksijen gitmeyen Günaydın’ın şuurunun kapandığı belirtildi.

Kızı Ayşe Günaydın biran olsun yanından ayrılmazken, babasının yeniden ayağa kalkacağı günleri özlemle bekliyor. Erol Günaydın’ın doktoru İç Hastalıkları Uzmanı Yusuf Babayiğit, usta tiyatrocunun durumunun kritik olduğunu, bir kez kalbinin durduğunu ve tekrar çalıştırıldığını belirtti.

Babasının hastaneye kaldırılmadan önce durumunun gayet iyi olduğunu ve yemek sonrası rahatsızlandığını belirten Ayşe Günaydın “Babam hastaneye yatırılmadan önce çok sevdiği ‘Sirkeci’ adlı köpeği öldü. Sirkeci’nin ölümünden dolayı oldukça üzüldü. Solunum sıkıntısı yaşadığı için bazı rahatsızlıkları vardı. Köpeğin ölümünden bir gün sonra hiç beklemediğimiz biranda fenalaştı. Hemen hastaneye getirdim. Yoğun bakıma aldılar. O zamandan beri bekliyoruz. Durumu çok kritik. Daha önce birçok kez ölümden döndü. Yoğun bakıma çok yatıp çıktı, bunu da başarmasını istiyoruz. Beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok” dedi. Gözyaşlarına hakim olamayan Ayşe Günaydın, babasının köpeğini çok sevdiğini üzüntüsünü içine attığını belirtti.

Usta tiyatroculardan Salih Kalyoncu ziyaret için hastaneye gelirken, Ayşe Günaydın, kendisini cep telefonla Müjdat Gezen, Haldun Dormen ve Ferhan Şensoy’un arayıp geçmiş olsun dileklerinde bulunduğunu belirtti.

(Tiyatro Dünyası)

Sokak Bizim diyen Brüksel sokaklarını bisikletliye ve yayaya bıraktı

Belçika’da her yıl eylül ayının ikinci pazar günü düzenlenen “Arabasız Gün” etkinlikleri bu yıl da renkli geçiyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’de 160 kilometrelik alanının motorlu araçlara kapatılarak tüm yolların yaya ve bisiklet geçişine açılması üzerine, başkentliler arabasız sokakları doldurdu.

Belçika’da başkenti Brüksel’de her yıl eylül ayının ikinci pazar günü düzenlenen ve 19 belediyeyi kapsayan “Arabasız Gün” bu yıl da renkli görüntülere konu oluyor.

Vatandaşlar tek başına, aileleri ya da gruplar halinde Brüksel sokaklarının boşalmasından yararlanırken, her yaştan vatandaşın caddelerde bisikletlerle dolaştığı görülüyor.

Kentin birçok büyük park yerinde otomobil park alanları gibi yerler başkentlilere bedava hizmet verirken, Brüksel belediyesi de geziler, oyunlar, spor, müzik, sergi, sanat gibi etkinlikler düzenliyor. Bunlardan biri de, Cinquentenaire Parkı’ndan başlayan ve Beursschouwburg’da sonuçlanan bisikletli gezi etkinliği oldu.

Brüksel Toplu Taşıma Şirketi (STIB) bugüne özel olarak yolcularını ücretsiz taşırken, polis ekipleri kentin işlek caddelerinde hız sınırını aşan veya izinsiz trafiğe çıkan arabalara cezai işlem uygulamak üzere görev yapıyor.

160 kilometrelik alanın araç trafiğine kapatıldığı başkentte, araçların ancak özel izinle ve geçerli nedenlerle şehir trafiğine çıkmasına müsaade ediliyor. Bunun dışında sadece toplu taşıma araçları, ambulanslar ve itfaiyelere saatte 30 km’yi geçmemek üzere kent merkezinde hareket etme izni veriliyor.

(Dünya Bülteni.net, Sokak Bizim)

 

17 Eylül’de bir kez daha #OccupyWallStreet

Arap Baharı sonrası dünya çapında uyanan direniş hareketlerinin en göze çarpanlarından olan #OccupyWallStreet (Wall Street’i İşgal Et) bugün, hareketin yıldönümü olan 17 Eylül’de bir kez daha Wall Street’i işgal ediyor. Gün için kullanılan hashtag S17, September 17 yani 17 Eylül.

Hareket öncelikle ABD’nin finans başkenti Wall Street’te başlamış akabinde bütün ülkeye yayılmıştı. İlk günlerde şiddet karşıtı harekete tölerans gösteren kolluk güçleri hareketin kazandığı ivme ve dünya çapında artan destek sonrası ülke genelinde kurulan direniş çasdırlarına müdahale etmiş, occupy wall street hareketini sonlandırma çabalarına girişmişti.

Bugün OccupyWallStreet hareketi yeniden ivme kazanıyor. Bu sabah itibarı ile Wall Street hareketlenmeye başladı bile. s17nyc.org/ adım adım gün içerisinde eylemcilerin nasıl bir plan içerisinde hareket edeceği belirtilmiş durumda. Sitede de vurgulandığı gibi eylemciler 15 Eylül’ü eğitime, 16 Eylül’ü kutlamaya, işgalin başlangıç tarihi olan 17 Eylül’ü ise direnişe ayırmış.

occupywallst.org/ sitesinden de eylemcilerin mesajlarını takip etmek mümkün. Hareketin yıldönümü için pek çok banner hazırlansış. Birisinde “15’i talep etme, 16’sı çözüm üretme, 17’si ise harekete geçme günü” yazıyor.

Occupy Wall Street hareketinin doğum günü kutlamasını da içinde barındıran #S17 günündeki gelişmeleri anbean twitter üzerinden twitter.com/OccupyWallSt adresinden takip etmek mümkün

(Yeşil Gazete)

 

Hasan Cemal adını koydu, “1915:Ermeni Soykırımı”

Hasan Cemal’in 1915 olayları ve Ermeni tehcirini! konu alan kitabı son kitabı “1915: Ermeni Soykırımı”  Hrant Dink Vakfı ödül töreninde çıktı. Kitabını Hrant Dink’e ithaf eden Cemal “‘1915 acısı maziye değil, bugüne ait bir mesele” diyerek sadece tarihi değil güncel bir konuyu gündeme taşıdığını söyledi.

“1915: Ermeni soykırımı” adını taşıyan kitap, Taraf yazarı Çongar’dan büyük övgü aldı. Çongar “Soykırım çünkü…” başlıklı yazısında Cemal’a destek olurken Agos gazetesi de kitabı konu alan geniş bir haber yayınladı. Agos, Cemal’in kitabını konu aldığı haberinde kitaptaki çarpıcı bölümlere yer verdi.

Agos’un haberinde öne çıkanlar:

Hasan Cemal, ‘Tarihin Eli Görmek İsteyene Doğru Yolu Gösterir!’ başlıklı giriş bölümünde, son kitabı ‘1915: Ermeni Soykırımı’nın yazılış amacını bu sözlerle açıklıyor. ‘Dün Ali Kemal, Bugün Hasan Cemal’ başlıklı ilk bölümde ise 2000’lerin ilk yarısında 1915 ile kişisel olarak yüzleşmeye başladığı dönemi anlatıyor. 7 Şubat 2006’da Hrant Dink’in yargılandığı ‘Türklüğe hakaret’ davasının duruşmasında yaşadıklarını, aklından geçenleri anlatan Hasan Cemal, o günlerde kendisine sık sık yöneltilen ‘vatan haini’ suçlamasıyla ilgili olarak “Bu ülkede ne kolay vatan haini imal ya da idam sehpaları hayal etmek. Bizde milliyetçilik, ırkçılık, Türk usulü hoyratlık böyle bir şey…” diyor.

Cemal kitabın ikinci bölümünden itibaren Mülkiye’de okuduğu yıllardan 2000’lerin başına kadar Ermeniler ve 1915 ile ilgili neler öğrendiğini, neler düşündüğünü ve düşüncelerinin zaman içinde nasıl değiştiğini çok açık ve inandırıcı bir üslupla anlatıyor.

Elbette kitabın okuyucu tarafından en çok merak edilen bölümlerinden biri de Cemal Paşa’nın torunu olarak Hasan Cemal’in dedesi ve ailesiyle ilgili anıları. ‘Paşa Dede ya da Cemal Paşa ailesi…’ başlıklı bölümde şöyle diyor;

“Cemal sülalesinde, ‘Paşa dedem’le üstü örtülü de olsa gurur duyulurdu. Pek öyle belli edilmese de Cemal Paşa dolayısıyla ailenin bazı fertleri kendisine Osmanlı soyluluğu, belki biraz da mavi kanlılık atfederdi. (…) Çocukken kulak misafiri olurdum. Cemal Paşa’nın çok iyi bir asker olduğu, bayındırlık işlerinden iyi anladığı, Atatürk’ün Enver ve Talat’tan nefret ederken dedemi sevdiği, dedemin suikasta kurban gitmeseydi, cumhuriyetin ilanından sonra

Ankara’ya, Atatürk’ün yanına geleceği konuşulurdu aile arasında.”

Cemal Paşa’nın 1915’teki rolüyle ilgili olarak aile içinde neler konuşulduğuna dair ise kitapta şu satırlar yer alıyor:

“Aile içinde konu Ermeni meselesinden, 1915’den açılınca genellikle aynı şeyleri duyardım:

Birinci Harp’te Ermenilerin düşmanla, Ruslarla işbirliği… Bu nedenle yaşanan zorunlu göç, tehcir… Savaş koşulları… Salgın hastalıklar… Ve Ermenilerin bir bölümünün bu şartlarda ölmesi… O kadar! 1915’te, Tehcir’de yaşananlar elbette hazindi ama her şey ‘savaş şartları’ndan kaynaklanmıştı.

Hep bu söylenirdi aile içinde. Bu arada Cemal Paşa’nın, Enver ve Talat’tan farklı olduğuna inanılırdı ailede. Ermenileri Adana’da, Beyrut’ta koruduğuna, himaye ettiğine, Lübnan’da Ermeni yetimleri için okul kurduğuna, başına da Halide Edip’i getirdiğine dair bazı kırıntıların hafızamda yer ettiğini söyleyebilirim. İleriki yıllarda ise yine aile içinde Cemal Paşa, Enver ve Talat’tan ayrı tutularak ‘Paşa Dede’nin 1915’ten sorumlu olmadığı söylenmeye başlamıştı. Ben de buna karşılık “Ama siyaseten sorumluydu,” dedikçe tepki görecektim. Bana karşı aile içinde çok yüksek olmasa da bazı olumsuz seslerin yükselmesine tanık olacaktım.”

Hasan Cemal, dedesinin ilk kez 1919’da Münih’te Almanca olarak yayımlanan anılarında 1915’te yaşananlarla ilgili olarak Rusya’yı suçlayan şu ifadelere yer veriyor:

“Hayır efendiler hayır! Bu milletlerin her ikisini de [Türk ve Ermeni milletleri] haksız yere itham etmeyiniz; asıl kabahat bunlarda değil, bunları birbirine böyle alçakçasına saldırmaya teşvik eden Moskof siyasetindedir. Türk’ü öldürmek, onun binlerce senelik milli şöhretini mahvederek mirasına konmak isteyen ve esasen kan içmekten başka hiçbir şey düşünmeyen Moskof, Ermeni’yi Türk’e musallat etti. Türk, ‘ölmemek için Ermeni’yi öldürmek lazımdır’ fikrine düştü. İşte bundan dolayı tanığı olduğumuz olaylar ve facialar meydana geldi.”

KİTABIN ADI

Cemal Paşa’nın anılarında yer alan bu ifadelerin ardından Hasan Cemal’in günümüzde yaşanan tartışmalara ışık tutan saptamasını okuyoruz:

“Dedemin bu satırlarını okuyunca, İttihat Terakki zihniyetinin bugünlere sarkan, 2000’li yılların başında da Türk milliyetçiliğini etkisi altında tutan bakış açısının, yani hep milliyetçilik yapan ve kabahati her şeyde ‘dış düşman’lara atan zihniyetinin kalıcılığını düşündüm.”

‘Sonsöz Niyetine: Taşları Yerinden Oynatınca Kızarlar!’ başlıklı son bölümde ise Hasan Cemal, okuyacak olanın da okumayacak olanın da kitapla ilgili merak ettiği bir soruya ‘Kitabın adı neden 1915: Ermeni Soykırımı?’ sorusuna cevap veriyor:

“Bazı taşları yerinden oynatmaya, bazı tabulara dokunmaya çalışırken, insanın kendi kendisine uyguladığı şiddetin bazen verdiği acıyı hiç hissettiğin oldu mu? Bu şiddeti ben Los Angeles konuşmasını hazırlarken, soykırım sözcüğüyle boğuşurken de, kendi içimde bir nebze hissettim galiba. Elimde Nilüfer Göle’nin son kitabı var kaç gündür: Mahremin Göçü. (…) Nilüfer Göle ‘Hrant Dink’in öldürülmesi, soykırımı bir kez daha yaşattı bize. Bu hepimize, Türkiye’ye yapılmış korkunç büyük bir kötülüktür’ derken ne kadar haklı…”

Daha raflardaki yerini almadan ırkçı saldırıların hedefi olan kitap, sadece Hasan Cemal’in kişisel tarihi açısından değil, Türkiye kamuoyu için de önemli bir kilometre taşı anlamına geliyor. Son zamanlarda ırkçılık, nefret suçu deyince ilk akla gelen basın kuruluşlarından biri olan Yeni Akit’te geçen pazartesi çıkan ‘Ermenici tezgâh’ başlıklı haberde şu ifadeler yer aldı: “Ermenilere verdiği açık destekle bilinen Hasan Cemal’in önümüzdeki günlerde 1915: Ermeni Soykırımı adıyla bir kitabı piyasaya vereceği öğrenildi.”

Umarız daha kitap okuyucuyla buluşmadan başlayan bu nefret yüklü ırkçı saldırılar bu ülkenin kamuoyunun haklı tepkisiyle karşılaşır ve Hasan Cemal’in kitabı sağlıklı bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunur.

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

Düşündüğünü neden söylemeyeceksin ki?’

Los Angeles, 31 Mart 2011.

Kısa adı UCLA olan University of California, Los Angeles’ın Broad Hall’ünde akşam vakti yapacağım konuşmayla uğraşıyorum otel odamda.

Soykırım diyecek miyim?

Kafamdaki soru bu.

Kurken Bey’in de Los Angeles’a geldiğimden beri bütün merakı bu, soykırım diyecek miyim, demeyecek miyim.

Bu arada belki Ermeni Diasporası’nın zihniyet dünyasına bir açıdan ışık tutan bir sorusu daha var Kurken Bey’in.

Ara sıra soruyor:

“Türkiye’ye dönünce MİT sizi çağırır mı? Sorguya çeker mi? Bundan çekinmiyor musunuz?”

N’apayım, gülüyorum.

Hazırladığım konuşma taslağımın başında bir cümle var:

“Sizin acınızı biliyorum, sizin acınızı anlıyorum ve bu acınızı paylaşmak için buradayım.”

Peki ama hangi acınızı?

Soykırım acınızı mı?

Yoksa sadece acınızı mı?

Dilim neden böyle tutuk ki?

Sanki bilmiyor muyum, Anadolu’daki etnik, düşünsel, kültürel her türlü farklılığa, çoğulculuğa son vermeyi amaçlayan o Türkleştirme ve Sünnileştirme siyasetinin İttihat Terakki döneminde başlatıldığını…‘İç düşman’lardan arındırılmış bir Anadolu istendiğini… İttihat Terakki’yle cumhuriyetin kuruluşu arasındaki devamlılığı, ve bu açılardan 1915’in tarihi bir dönüm noktası olduğunu bilmiyor muydun da, dilin hâlâ tutukluk yapıyor?

Biliyorum tabii.

Yıllar içinde ağır aksak öğrendim.

Peki o zaman, düşündüğünü neden söyleyemeyeceksin ki?

Tutukluk sürüyor!

Konuşma metnimin başındaki o cümleye soykırım sözcüğünü bir ekliyor, bir siliyorum.”

(Gazeteciler.com)

Kıbrıs’ta ekoloji forumu

Kıbrıs’ın Davlos/Kaplıca bölgesinde  14-16 Eylül tarihleri arasında organize edilen Ekoloji Forumu yoğun bir katılıma sahne oldu.

Forum çerçevesinde belgesel gösterimleri, atölye çalışmaları, tartışmalar yapıldı ve 2. el pazar kuruldu…

Foruma Türkiye’den Derelerin Kardeşliği Platformu’ ve Ekoloji Kolektifi üyeleri katılarak sunumlar yaptı…

Etkinlikler

Yeni Kıbrıs Partisi tarafından organize edilen forum 14 Eylül, Cuma günü tanışma toplantısı ile başladı, aynı gece Fransız fotoğrafçı Yann Arthus-Bertrand’ın yönettiği 2009 yapımı belgesel film ‘Home’ (yuva) gösterildi.

15 Eylül Cumartesi sabah “toplumsal cinsiyet atölyesi” ve “güncel sol tartışmaları” atölyeleri gerçekleşti. YKPfem’in moderatörlüğünü yaptığı “toplumsal cinsiyet atölyesi”nde biyolojik ve toplumsal cinsiyet konusu tartışıldı. Öğleden önce gerçekleşen ikinci atölye çalışması “güncel sol tartışmalar”da ise Kıbrıs’ın kuzeyinde neo-liberal politikalara dikkat çekildi. Eğitim, sağlık, suyun özelleştirilesi ve daha birçok alandaki özelleştirme, kamusal hizmetlerin serbest piyasada alınıp satılan bir metaya dönüştürülmesi süreci üzerine yapılan tartışmalarda sorunların birbiri ile olan ilişkilerine dikkat çekildi, bu nedenle mücadelenin bütünlüklü bir hattın üzerinde olması gerektiği vurgulandı.

Cumartesi günü saat 15’ten başlayan “ekolojik yıkıma karşı teorik ve pratik mücadele” başlıklı oturumlarda 2 teorik ve 4 Pratik ekoloji mücadeleleri sunumları yapıldı. Teorik tartışmalar ekososyalizm ve ekofeminizm üzerine oldu ve Stefo Benlisoy ve Ecehan Balta tarafından sunumu yapıldı… Yaşar Aydın, Murat Kaya, Fevzi Özlüer ise Türkiye’de süren suyun özelleştirilmesi, HES, GDO, genetiği değiştirilmiş tohumculuk, nükleer karşıtı mücadele deneyimlerini paylaştılar, Kıbrıs’taki ekoloji mücadelesi sunumunu ise Doğa Dostları Derneği – Kıbrıs Başkanı Mehveş Beyidoğlu yaptı…

Cumartesi gecesi ise Gerze’deki termik santrala karşı yapılan direnişin konu edildiği “Nefes Olmayınca” belgeseli gösterildi

Pazar öğleden önce ise “YKP ve ekoloji” başlıklı atölye çalışmasında YKP’nin yaklaşımları ele alınırken, pratikte nelerin de yapılması gerektiği üzerinde duruldu.

Pazar saat 15’ten başlayan Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, Biyologlar Derneği Başkanı Hasan Sarpten ile Derviş Yüksel’i katılımı ile Kıbrıs’taki ekoloji mücadelesi üzerine forum düzenlendi.

Ekoloji Forumu çerçevesindeki tartışmalar temelinde ilerleyen günlerde bir de sonuç bildirisi yayınlanacak…

(Yeşil Gazete)

 

İstanbul’da kulak, Ankara’da göz! İşkence her yerde!

4+4+4 mitingi sırasında polisin saldırısına maruz kalan SDP’li Eylem Ataş’ın bir gözü yüzde 80 oranında görme kaybına uğradı.

Eğitim-Sen’in çağrısıyla dün Ankara’da düzenlenen miting sırasında polisin coplarla saldırdığı Eylem Ataş’ın bir gözü yüzde 80 oranında görme kaybına uğradı.

Miting alanına girerken kendilerini aratmak istemeyen DEV LİS ve SDP üyeleri ile polis arasında gerginlik yaşandı. Polis bu sırada Eylem Ataş’ın yüzüne copla vurdu.

Yüzünün çeşitli yerlerinde ödem oluşan ve tek gözü yüzde 80 göremeyen Ataş, hastaneye götürüldü. Hacettepe Hastanesi’ne götürülen Eylem Ataş’a polis baskısı nedeniyle darp raporu verilmedi. Bunun üzerine Dünya Göz Hastanesi’ne götürülen Ataş’a, polis baskısı sebebi ile 2.5 saat boyunca herhangi bir tedavi uygulanmadı.

Gerçekleştirilen bu ihmal sebebi ile Ataş’ın yüzde 80 görme kaybının kalıcı olma ihtimali çok yüksek.

Yaşanan durum ve Dünya Göz Hastanesinin ihmali sebebi ile SDP ve Eylem Ataş’ın ailesi suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusunun ardından Dünya Göz Hastanesi, aileye ve SDP’lilere “Tedavi masraflarını biz üstlenelim, olay kapansın” dedi.

Konuyla ilgili açıklama yapan SDP Ankara İl Örgütü, “Şu anda yüzünde ödem bulunan ve %80 göremeyen arkadaşımızın bu halde olmasının sebebi orantısız polis şiddeti ve onu 2.5 saat boyunca tedavi etmeyen Dünya Göz Hastanesi’dir. Bu olayın peşini asla bırakmayacağız, bu olayın sorumluları ceza alana kadar bu davanın takipçisiyiz!” dedi.

(ETHA)