Ana Sayfa Blog Sayfa 4564

On binler hayvanlara ölüm yasasına karşı yürüdü

İstanbul'daki hayvan hakları yürüyüşünden

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde toplanan on binlerce kişi, ölüm yasası olarak anılan 5199 sayılı hayvan hakları yasasında yapılacak değişikliklere karşı yürüyor.

5199 sayılı kanunda yapılacak değişiklikler arasında geçen “uyutma” kelimesi ve sokak hayvanlarının toplanarak doğal yaşam parkları adı verilen toplama kamplarına götürülerek ölüme terk edilmesi protesto ediliyor. Yasada yapılacak değişikliklerle ayrıca bazı tür köpeklerin beslenmesi yasaklanmak isteniyor.

İstiklal Caddesi 30 Eylül 2012

Bugün 14:00’de İstanbul’da Galatasaray meydanında toplanan on binlerce kişi, Taksim’e kadar yürüdü. Protestocuların taşıdığı pankartlar ve atılan sloganlar arasında “Ölüm Yasasına Hayır”, “Katil Meclis İstemiyoruz”, “Yaşam Hakkı Engellenemez”, “Öbür Dünyada Hesap Vereceksiniz”, “Öldürme!”, “Susma, Beni Öldürecekler”, “Susma, Suça Ortak Olma” gibi örnekler dikkat çekiyor.

iKedi'nin kedileri

Yürüyüşe kedi maketleriyle katılan iKedi’de renkli görüntüler oluşturuyor.

Gözlemciler Galatasaray-Taksim arasındaki yürüyüşe en az 50 bin kişinin katıldığını belirtiyor. Bazı protestocuların hayvan dostlarıyla birlikte katıldığı yürüyüş hala devam ediyor.

Ölüm parkları

Yürüyüşün ardından grup adına açıklama yapan Hayvan Hakları Aktivistleri Derneği (HAYVİST) Başkanı Asude Ustaoğlu, kanunda yapılacak değişikliğin sahipli sahipsiz tüm hayvanları ölüm eşiğine getireceğine dikkat çekti. Ustaoğlu, 2004’te çıkarılan 5199 Sayılı Yasa’nın gereklerini 8 yıldır yerine getirmeyen yerel yönetimlerin bu yasa tasarısı ile aklanacağını söyledi.

Yeni yasa tasarısında öngörülen “doğal hayat parkları”nın hayvanların yaşam alanlarını sınırladığını belirten Ustaoğlu, “Hayvan severlerin yıllardır sokakta, parkta, bahçede bulabildikleri, boş alanlarda bin bir emekle bakımını üstlendikleri hayvanlara el konulması ve onların kamuoyunda ‘ölüm parkları’ adı verilen ortamlara gönderilmesi hayvanlara yapılacak en büyük kötülüktür” dedi.

Ustaoğlu yeni tasarıda “köpek” diye nitelendirilen hayvanların üç ay içerisinde bakım evlerine teslim edilmesi zorunluluğunun getirildiğini hatırlatarak, “2010 yılında çıkarılan genelgedeki ‘teslim’ maddesini belediyeler ‘öldür’ olarak algıladığına göre bugün olamayan barınaklara teslim edilmesi istenilen hayvanların sonu bellidir: Ölüm” diye konuştu.

Antalya’da bin kişi yürüdü

Antalya’da da ise yasa değişikliği yaklaşık bin kişinin katıldığı yürüyüşle protesto edildi. Antalya Hayvan Dostları Derneği, Türkiye Hayvanları Koruma Derneği ve Antalya Veteriner Hekimler Odası tarafından organize edilen yürüyüş, Kazım Özalp Caddesi’nden Attalos Heykeli’ne kadar yapıldı. Veteriner hekimler yürüyüşe beyaz önlükleriyle katılırken, çeşitli kulüplere üye bisikletliler de yürüyüşteki yerini aldı.

Kaş'taki basın açıklamasından

Kaş’ta basın açıklaması

Kaş’ta yapılan basın açıklamasında da söz konusu teklifle, hayvanların ne şekilde öldürüleceğinin hükme bağlanmakta olduğu belirtildi. Hakan Ozan Erzincanlı tarafından okunan basın açıklamasında, “Hayvanlar aleyhinde olan, hem TBMM komisyonlarında bekletilen tekliflerin hem de Bakanlıkça Başbakanlığa sunulan tasarının ivedilikle geri çekilerek, hayvanlara ve yaşama karşı telafi edilemeyecek felaketlerin önlenmesini talep ediyoruz” dendi.

Yasa tasarısında hayvan hakları savunucularının en fazla tepkisini çeken madde şöyle: “… Bu sebeple bakımevlerinde kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra kayıt altına alınan sahipsiz hayvanların, hayvan bakımevlerinde yeterli yer olmadığı takdirde sahiplendirilinceye kadar, oluşturulacak olan sahipsiz hayvanlar doğal hayat parkında bakılması için düzenleme yapılmıştır.” Ayrıca kanun teklifinin gerekçeli 6’ncı maddesinde, “Bir canlının, sahipsiz veya güçten düşmüş olması, onun ölüm nedeni olamaz, olmamalıdır” denmesine rağmen, kanuna eklenmesi amaçlanan maddede güçten düşmüş hayvanların acısız şekilde “uyutulması” öneriliyor.

Bugün 14:00’de eş zamanlı eylem yapılan yerler arasında İzmir, Bursa, Bodrum, Çanakkale, Eskişehir, Tekirdağ, Samsun, Giresun, Mersin, Aydın ve Denizli de vardı.

(Yeşil Gazete)

İstanbulu yönetenlerin sokak köpekleriyle imtihanı

Bugün saat 14:00’de ülkenin pekçok yerinde hayvan katliamına yol açacağı belirtilen 5199 sayılı kanunun bu hali ile meclisten geçirilmemesi için basın açıklamaları düzenleniyor.

Bundan bir asır önce de benzeri bir durum Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’unda yaşanmıştı. Bugünkü saikle hareket eden Osmanlı idaresi de Batı karşısında hoş olmuyor savı ile şehirdeki tüm sokak köpeklerini toplamış ve Hayırsızada’ya bırakmıştı. Hayırsızada’da açlıktan ve sıcaktan birbirini parçalayarak ölen köpeklerin feryadı günlerce İstanbul’da yankılanıp durmuş, peşine bir de şehirde yangın çıkınca köpeklere reva görülen muamaleyi yangının sebebi gören halk isyan etmişti.

Hayısrsızada’daki köpek katliamı hakkında 15 dakikalık bir belgesel çeken Ermeni kokenli fransız sinemacı Serge Avadikian, orjinal adı “Chienne d’Historie“, ingilizce ismi “Barking Island” (Havlama Adası) bu filmi ile 2010 yılında Cannes Filmi Festivalinde en iyi kısa film ödülünün de sahibi oldu.

Suluboya tablolar gibi yapılan animasyon filmde, İstanbul’un artan sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsızada’ya götürülmeleri, orada birbirlerini kırarak ölmeleri anlatılıyor.  Serge Avadikian’ın “Havlama Adası” filmini buradan izleyebilirsiniz.

1865 yılında sokak köpeklerinin topluca itlaf edilmesinin dünya basınında geniş olarak yer almasından sonra dünyaca ünlü yazar Mark Twain, ““Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim.” demişti

İstanbul’daki ilk köpek toplama harekatı, İstanbul’a gelen bir İngiliz turist yüzünden gündeme gelmişti. Geceyarısı Galata’dan geçen İngiliz, önce bastonu ile köpeklerden korunmaya çalışmış, kaçmak isterken yüksek bir duvardan düşüp ölmüştür. İngiliz hükümeti bu olay üzerine Osmanlı Sarayına bir ültima­tom verir. Sultan II. Mahmut da kararını açıklar, “Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Ha­yırsız Adaya bırakıla!” Operasyon başlar ancak halk bu olaya büyük tepki gösterir. II. Mahmut da kararını geri almak zorunda kalır.

İkinci büyük köpek toplama harekatı 1865’te Sultan Ab­dülaziz döneminde yaşanır. Köpekler toplandıktan son­ra teknelere konulup Hayırsız Ada’ya bırakılır. Halkın bu olaya tepkisi sürerken İstanbul büyük bir felaketle adeta yıkılır. Büyük İstanbul yangınında Beyazıt’tan Gedik Paşa’ya kadar evler, konaklar kömür olur. İstan­bullular elbette bu felaketin gerekçesini bulmakta zor­lanmaz: “Köpekler insafsızca toplanıp açlığa mahkum edilince Allah da cezayı işte böyle verir.” Bunun üze­rine adaya götürülen köpekler tekrar İstanbul’a geri getirilir.

Padişah II. Abdülhamit döneminde köpekler en rahat dönemlerini yaşar. Çünkü padişah köpeklerle uğ­raşmaz, kuduz hastalığı ile mücadele eder. II. Abdül­hamit döneminde dünyadaki üçüncü Kuduz Enstitüsü İstanbul’da kurulur. 1908’de Abdülhamit devrilince onun bütün değerleri ile birlikte sokak köpekleri de, yeni rejimin hışmına uğrar. Yerine gelen Talat Paşa 1910 yılında İstanbul’un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyasını başlatır. İstanbul’un bütün sokak köpekleri kancalarla, nerelerine denk gelirse yakala­nır ve 80 bin sokak köpeği Hayırsız Ada’da ölüme terk edilir. Adaya atılan köpekler bir süre sonra açlıktan birbirlerini parçalamaya başlar. O günlerde onların acı sesleri ve ulumaları İstanbul sahillerine kadar ulaşır. Bir müddet sonra artık sesleri hiç gelmez olur. Köpek­lerin çığlıklarını duyan sahil halkının, bu sesleri ölene kadar unutmadıkları rivayet edilir. Bu olaydan sonra da İstanbul’da çok büyük yangınlar ve felaketler yaşanır.

İstanbul’daki köpek katliamı ile ilgili en çarpıcı açık­lamayı Pierre Loti yapar ve şöyle der: “Bu ülkeye II. Mehmet’in ordularının ardından gelen köpekler terakkiyi ve hükümet işlerine levantlerin (müslüman olmayan azınlık) girişini unutmuşlardır. Dört, beş asır­lık sadakatten sonra kimseyi hiçbir zaman ısırmamış olmalarına rağmen katliamların en iğrencine mahkum edildiklerini görmüşlerdir.”

Sokak köpeklerine yönelik şiddet, kötü muamele ve katliamlar, hiç durmadan günümüze dek devam etmiştir.

(Yeşil Gazete)

 

2030 yılına kadar iklim değişikliği ülkemizde 850.000 kişiyi öldürecek! – Levent Kurnaz

İspanya merkezli araştırma kuruluşu DARA’nın geçtiğimiz hafta açıkladığı İkinci İklim Hassasiyeti Raporu medyada geniş ilgi uyandırdı. Özellikle “2030 yılına kadar dünyada 100 milyon insan iklim değişikliği nedeniyle hayatını kaybedecek” başlığı sanırım çoğu kişinin ilgisini bu rapora çekmeyi başardı.

DARA raporu aslında bilimcilerin yıllardır yaptıkları çalışmaların bir özeti olarak kabul edilebilir. Raporun temel dayanağı indisli bilimsel dergilerde bu alanda bugüne kadar yapılmış çalışmalar. DARA bu çalışmalara dayanarak gerek dünya gerekse de tüm ülkeler için iklim hassasiyetini incelemiş. İklim hassasiyetini belirlemek için de aşağıda sözünü edeceğimiz 34 parametre kullanılmış.

Bu parametrelerin toplamından ülkemiz için ortaya çıkan sonuç hiç iç açıcı değil. Bu rapora göre 2030 yılına kadar ülkemizde 850 bin kişi hayatını kaybedecek, 2030 yılında iklim değişikliğinden direkt olarak etkilenen insanların sayısı 4 milyonu aşacak ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için harcamamız gereken para tüm Gayrı Safi Milli Hasılamızın %1,7’si seviyesine gelecek. Tüm bu sorunlar gene de ülkemizi iklim değişikliğinden ciddi ölçüde etkilenecek ülkeler grubuna sokuyor. Her parametrenin etkisi öncelikle aşırı – şiddetli – fazla – ortalama – az olacak şekilde beş kategoride değerlendiriliyor. Bizi ilgilendirecek parametrelere tek tek bakacak olursak:

  • Kuraklık (fazla): Kuraklık nedeniyle senelik ek zararımız 35 milyon dolardan 65 milyon dolara çıkıyor.
  • Sel ve toprak kaymaları (ortalama): Sel ve toprak kaymalarında senede ortalama 10 can kaybı, 100 milyon dolar maddi hasar ve 35.000 kişinin etkilenmesi bekleniyor.
  • Biyolojik çeşitliliğin azalması (şiddetli): Biyolojik çeşitliliğin azalmasından, yani şu anda yetişen bazı bitkilerin ve hayvanların yetişememesinden doğması beklenen zarar senede 7 milyar dolar olacak.
  • Çölleşme (şiddetli): Verimli tarım arazilerinin çölleşmesinden dolayı senelik kaybımız 950 milyon dolar olacak.
  • Üretim verimliliği (ortalama): İklim değişikliği nedeniyle verimlilik kaybının maddi karşılığının 1,25 milyar dolar olması bekleniyor.
  • Deniz seviyesindeki değişiklik (ortalama): 2030 yılında senede ortalama 85 km3 toprak kaybedeceğiz, bu senede 750 milyon dolar zarara sebep olacak.
  • Su kıtlığı (şiddetli): Yağışların azalmasından dolayı su ihtiyacımızı karşılamak bize 5,5 milyar dolara mal olacak.
  • Sıcaktan ölümler (fazla): Senede sadece sıcaktan can kayıpları 550 olacak.
  • Menenjit (ortalama): 2030 yılında fazladan 150.000 menenjit vakası görülmesi bekleniyor.
  • Tarım (fazla): İklim değişikliğinin 2030 yılında senelik 2 milyar dolar tarımsal ürün kaybına sebep olacağı düşünülüyor.
  • Balıkçılık (ortalama): Denizlerin sıcaklığı ve asitliliğinin değişmesi balıkçılıkta senede 1,25 milyar dolar zarara sebep olacak.
  • Ormancılık (ortalama): İklim değişikliği ve karbon ekonomisinin ormanlarımıza olan zararının maddi boyutunun 1 milyar dolar olması bekleniyor.
  • Hidroelektrik santralleri (fazla): Yağış rejimindeki değişikliklerin etkisiyle üretimdeki kaybın maddi karşılığı 250 milyon dolar olacak.
  • Hava kirliliği (aşırı): Karbon yakıtlarına dönük teknolojilerdeki ısrarımız senede 35.000 insanımızın bu yolla hayatını kaybetmesine yol açacak, bu sayı bugün için bile 25.000 civarında.
  • İç mekan dumanı (fazla): Çok önemli görmediğimiz ve sadece soba zehirlenmelerinden ölümleri bağladığımız ısınma için kömür kullanımı, sebep olduğu çeşitli akciğer hastalıkları nedeniyle 15.000 kişinin hayatını kaybetmesine yol açacak.
  • İş kazaları (fazla): Petrol ve kömür çıkartmak için kazalarda ve çalışma koşullarından bugün de insanlar can veriyor ama bu sayı 2030 yılında 400’ü bulacak.
  • Cilt kanseri (fazla): İklim değişikliği nedeniyle görülen cilt kanseri vakalarındaki artış senede 250 kişinin ölümüne yol açacak.

Bu bilgilere dayanarak, 2030 yılında iklim değişikliğinin ekonomimize 20 milyar dolar ek yük getireceğini öngörmek mümkün. Benzer şekilde çoğu karbon yakıtlarına bağımlılığımızdan kaynaklanan senede 50.000 can kaybı beklentisi umarım devlet politikalarımızın daha az kömür ve petrole dayanacak şekilde ilerlemesine vesile olur.

Levent Kurnaz  www.t24.com.tr

 

 

 

 

Haydi bisikletçiler. 4. Güzelçamlı Bisiklet Festivaline

Aydın, Kuşadası’na bağlı Güzelçamlı Belediyesi tarafından geleneksel hale getirilen ve 29-30 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek 4. Güzelçamlı Bisiklet Festivali’nde, Türkiye’nin birçok yerinden katılacak olan bisiklet sevdalısı hep birlikte pedallama imkanı bulacak.

Güzelçamlıdaki milli park içindeki yolun asfalt olduğunu belirten organizatörler yer yer rampaların da mevcut olduğunu ekliyorlar.  Festival sırasında 10kmlil, 1000m rakıma çıkılaca Kanyon Turu da mevcut.
Festival hakkında ayrıntılı bilgi almak için facebook etkinlik sayfası.
Festival programı

29 Eylül Cumartesi

11.00 Belediye Başkanı Özkal YÜKSEL’in Festival açılış konuşması.
Katılımcıların ve protokolün günün anısına verecekleri hediyeler
11.20 Katılan dernek ve topluluk temsilcilerinin konuşmaları
12.00 Güzelçamlı şehir turu.
13.00 Dilek Yarımadası Milli Parkı turu ( Milli Park içindeki yol asvalt olup, yer yer rampalar mevcuttur. Park girişi ile 4. koy arası 17 km olup koylara giden yollar toprak yoldur ve en fazla 300 metre uzunluğundadır.)
14.00 Öğle Yemeği -Kalamaki Koyu- (Kumanya)
16.00 Dilek Yarımadası Milli Parkı’ndan çıkış.
17:30 Zeus Mağarası Gezisi
19:30 Akşam Yemeği (Güzelçamlı Belediyesi ikramı)
20.30 Tekne turu, MTB Turu ( MTB Kanyon Turu toplam 10 km olup, 1000 metre rakıma %7 ye varan eğimli ve toprak bir yoldan çıkılır)
21:00 Tafana Dans Club – (Eğlence ve süpriz gösteriler)

30 Eylül Pazar

10.00 Milli Park içerisinde Serbest Turlar
10.00 Tekne Turu Güzelçamlı Limanı (ücretli)
10.00 Kanyon Turu (Start kamp alanı)
14.00 Öğle Yemeği (Kumanya Kamp alanı)
18.00 Kamp alanında toplanma, Kapanış.

(Yeşil Gazete)

Nubar Terziyan 6-7 Eylül’ü anlatıyor

Yavuz Turgul’un bir filminde resmettiği gibi, cemaatin azlığının rahmetliye saygısızlık olacağını düşünerek, Müslümanlarla birlikte cenaze namazında saf tutacak türden bir insan olan Nubar Terziyan 6-7 Eylül 1955 gecesi neler yaşamış neler…

Bu ülkenin Yeşilçam olarak adlandırılan sinema diline ilgisi malum. Fakat Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan, ona o naifliği ve sıcaklığı kazandıran oyuncular, aynı ilgiye mazhar olamıyorlar. Bir nesli masallarıyla büyüten Adile Naşit’in oğlunun neden öldüğünü ve Adile Naşit’in neler yaşadığını bilmiyoruz, örneğin. Veya sigaradan sararmış bıyıklarıyla mütemadiyen komedi filmlerinin ‘paragöz’ kötü adamını oynayan İhsan Yüce’ye müthiş şiirler yazdıran o büyük aşktan bihaberiz veya ‘çirkin dev’ Yadigar Ejder’in neden yokluk içinde bir parkın bankında öldüğünden haberimiz bile yok. Ama neyse ki, Sezercik’in Ayşecik’le baktıkları bebek için çaldığı sütü dökmeyen ve onlar için bizle birlikte gözyaşı döken Nubar Terziyan’ın bilinmezliğini yıkan ve meraklarımıza deva olan hatıraları var.

Yavuz Turgul’un bir filminde resmettiği gibi, cemaatin azlığının rahmetliye saygısızlık olacağını düşünerek, Müslümanlarla cenaze namazında saf tutacak kadar güzel bir insan olan Terziyan’ın, 1985’te Jamanak gazetesine yazdığı anılarından oluşan ve 1995’te hemen ölümünün ardından İletişim Yayınları tarafından basılan Ne İdim, Ne Oldum kitabı, bu kuraklıkta az görülen bir vaha adeta. Bu sefer ‘klasik’ cümleyi tersten kuralım: Terziyan, muzır, çok şakacı, girişken, konuşkan ve çok sevimli bir adam ama Ermeni. Doğduğu 1909’dan beri devlet politikaları, Ermenilere neler çektirmişse, hepsi onun da başından geçiyor elbet.

1941’de “meş’um ve zelil” yirmi kur’a askerlik ‘vazife’sini yerine getirmek için ‘tekrar’ askere çağrılır örneğin. İstanbul’un muhtelif yerlerinde tamamlar 14 ayını. Varlık Vergisi’nden ise hiç bahsetmez kitabında, fakat en çarpıcı ve uzun anısı 6 Eylül 1955’le ilgili.

Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın

Terziyan, 6 Eylül akşamı, Osmanbey’de zemin katta bulunan evinde, “büyük keyifle gazetesini” okurken, eşi Katrin Hanım, sokaktan gürültüler geldiğini söyleyerek, Terziyan’ı uyarır. İlk başta, bunun kuruntu olduğunu düşünerek, pek aldırış etmez. Aslında gazete keyfini bölmeye hiç niyeti yoktur. Sesler giderek artar, “kulakları sağır eden bağırışmalar” artık evlerine kadar geliyordur. Terziyan, ne olup bittiğini anlamak için sokağa çıkar ve “Bayrak asın!” diye bağırarak gelen bir insan topluluğuyla karşılaşır. Eşinin eline tutuşturduğu bayrağı, camın önündeki parmaklıklara assa da, olan bitene hiçbir anlam veremez. “Bayrak asmayanların kepenklerini ve camlarını kırın” komutunu duyunca, bunun anı kurtarmak için bir zorunluluk olduğunu anlar. Oturdukları apartmanın kapıcısının kapıya astığı dev bayrakla artık güvence altındadırlar. Ama sokağın karşısındaki kırtasiyeci arkadaşı aklına gelir, hemen kendi penceresindeki bayrağı alıp, onun kepengine bir şekilde iliştiriverir. Kalabalık, “kepenkte bayrak var” diyerek dükkanın önünden geçip gider. Yıkıcı güruhun gazabından, arkadaşının dükkanı da kurtulmuştur. Terziyan biraz rahatlamıştır, fakat aklına Balıkpazarı’nda oturan kızkardeşi gelir. Bir bayrak alıp ona gitmeye karar verir.

Aya Triada’yı yakacaklardı

Zaten Şişli’den ve Kurtuluş’tan gelen büyük bir kervan, Taksim’e doğru ilerlerken, aralarına katılır. Etrafa dağılan eşyalar, kırılan cam parçaları ve büyük bir gürültünün içinden geçerek Meydan’a varır. Birden yan tarafındaki grubun konuşmalarına şahit olur: Ellerinde dükkanlardan çaldıkları gaz tenekeleri olan insanlar, Aya Triada Kilisesi’ni yakacaklar! (Nubar Terziyan, doğrudan Aya Triada’nın ismini vermiyor, fakat Meydan’da bulunan insanların “şu ibadet yerini yakalım” dediklerini duyduğu söylüyor.)

Terziyan, kalabalıkta “gidecek bir delik dahi” bulamadığından, Kilise’ye doğru ilerleyen insanlarla birlikte oraya doğru sürüklenir. İçinde bulunduğu kalabalık, biraz olsun dağılır ve Terziyan kendini, insanların bıraktıkları gaz tenekelerinin yanı başında bulur. Ne olursa olsun, Kilise’nin yakılmasını önlemeye karar verir. O sırada, oluşan bir karışıklığı fırsat bilerek, önünde duran iki tenekeden birini tekmeler ve gazı döker. Sıra diğerine gelmiştir, tenekenin başında “adeta nöbet tutarak” kimsenin almasına izin vermez ve kalabalığın görmediğini düşündüğü bir anda, ikinci tenekeyi de deviriverir. Tam rahatlamışken, kendisine gelen bir güruhu fark eder. Ellerinde ucuna bez sardıkları sopalar taşıyan kalabalık, gaz tenekelerini almak için gelirken, Terziyan’ın gazı döktüğünü görmüştür ve üzerine “İşte orada, bu, orada” diye bağırarak gelmektedir. Bu sırada, Kilise’yi yine de yakmak için ellerindeki sopaları, yerdeki gaza bulamayı da ihmal etmezler. Tam sopalar Terziyan’ın kafasına inecekken, “Etraflarını çembere alın!” diye bağıran gür bir ses duyar. Bir grup asker ve polis, Terziyan’ın da aralarında bulunduğu kalabalığı tutuklar.

Saymakla bitmeyecek kadar çeşitli eşyalar

Polisler, bu grubu Bursa Sokağı’nda bulunan kararkola götürürler, fakat bu karakol, herkesi almadığı için bir kısmı başka bir karakola nakledilir. Herkesi karanlık bir odaya koyarlar. Odada, Terziyan’ın elini cebine atacağı kadar bile bir boşluk yoktur. Kapı kapanır, tavanda çok hafif bir ışık belirir ve herkes yavaş yavaş odaya yerleşmeye başlar. Terziyan’a, yan tarafındaki, “Arkadaş, içersin” diyerek birkaç paket sigara uzatır ama Terziyan reddeder. Bir anda fark eder ki, odadaki herkes birbirine sabun ve sigara gibi şeyler teklif etmekte. Bir gaflet anında, sabunu almayı düşünür ama sonra düşünür ve arama yapıldığında üstünden bunların çıkması halinde, kendisinin de “çapulcu” zannedileceğine karar verir. Bir süre sonra, kapı açılır ve bir ses, “Herkes teker teker çıkacak ve dışarıda üçer kişilik sıra olacak” komutu verir. Kapıya doğru yaklaştıkça, bir şeylere bastığını fark eder ve bunların ne olduğuna baktığında gözlerine inanamaz: “Pırıl pırıl makaslar, bıçaklar, esanslar, çeşit çeşit sigaralar, iç çamaşırları, çatal bıçaklar, çeşit çeşit kadın kolyeleri ve küpeleri, çeşit çeşit içkiler, kadın süsleri, çantalar, saymakla bitmeyecek kadar çeşitli eşyalar…”

Selimiye Kışlası’na gidiyorlar

Konvoy halinde karakoldan ayrılırlar ve Ağa Cami’nin önünde onları bekleyen tramvaya binerek Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yola çıkarlar. Emniyet Müdürlüğü’nde nezarethaneye konulurlar, burası daha da kalabalıktır ve manzara daha da beterdir. İki ceket ve üstüne pardesü giyenler, ayaklarına olmayacak kadar büyük veya küçük iskarpinleri ayaklarına geçiriverenler, pantolonları üst üste giyenler… İnsanların cepleri ise adeta bakkal, tuhafiye ve kırtasiye dükkanı…

Burada da bir süre bekledikten sonra, Selimiye Kışlası’na götürülmek üzere, yine tek sıra halinde dışarıya çıkarılırlar. Etraflarında süngülü jandarmalarla Sirkeci’ye kadar yürüyüp, oradan arabalı vapurla karşıya geçeceklerdir. Yandan çarklı bir arabalı vapur tıka basa doldurulur ve Anadolu yakasına doğru yola çıkılır. Vapur, Sarayburnu’nu geçerken, çok iyi bir yüzücü olan Terziyan, denize atlayıp, hâlâ etraf karanlıkken gözden kaybolmayı düşünür. Kışla’dan çıkıp çıkamayacağından emin değildir. Fakat vazgeçer. 45 dakikalık bir yolculuktan sonra, hangi iskeleye yanaştığına Terziyan’ın dikkat bile etmediği vapurdaki kalabalık yavaş yavaş boşaltılmaya başlanır. Ön taraftan çıkan bir kargaşaya müdahale etmek için vapurun önüne giden jandarmaların yokluğunu fırsat bilen Terziyan, bir anda makine dairesine dalar ve orada bir süre saklanır. “İskele alabiliriz artık” sesini duyduğunda, artık buradan çıkma vaktinin geldiğini düşünür. Makine dairesinden tam çıkacakken, bir gemiciyle karşılaşır ve gemici onu tanır: “Nubar Bey, gemide film çevirdiğinizi bilmiyordum.” Onu tanıyan gemiciye derdini anlatınca, gemici, onu vapur Kabataş’a yanaşana kadar kamarasında saklar. Vapurdan inerken de, Terziyan’la arkadaşıymış gibi sohbet ederek, askerlerin dikkatini çekmemesini sağlar.

Terziyan, bu anılarını anlatırken, olayların ismini koymuyor. Bunları, başından geçen sıradan maceralarmış gibi naif ve heyecanlı bir dille anlatıyor. Hiç yaralanmamış ve etkilenmemiş gibi kalender bir tavır takınıyor. Hatta 6-7 Eylül anısını anlatırken, araya ihtiyarlamak ve aşık olmak meselelerini sıkıştıracak kadar, anlattıklarını önemsemez görünüyor. Bunda en büyük pay elbette ki, Cumhuriyet’in ve anılarını kaleme aldığı dönemin baskı ortamının. Döne dolaşa kendisine biatı, özellikle de azınlıklardan talep eden bu sistemin içinde, korunaklı bir sessizlik ve içe kapanma veya atma gibi refleksler, elbette ki çok anlaşılabilir. Zaten Terziyan’ın, bu uzun ayrımcılık ve baskı döneminde, bu kadar göz önündeyken bile, sadece hiç ismini değiştirmemesi ve kimliğini gizlememesi dahi, çok önemli bir direniştir.

(Sevag Beşiktaşlıyan – Agos)

 

 

İki efsane. Michael Jordan ve Michael Phelps birarada

Sporun iki efsane ismi. Muhtemelen tüm spor dallarında dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı 2 sporcusu Michael Jordan ve Michael Phelps, ABD’de yayınlanan David Feherty Show programında bir araya geldi.

Golf TV kanalında yayınlanan program sırasında daha önce yaptığı açıklamalarda kendisine spor idolü olarak her zaman Michael Jordan’ı gördüğünü ifade eden Michael Phelps’e sürpriz yapıldı.

Olimpiyatlar yüzme branşında aldığı altın madalyalar ile daha şimdiden kırılması neredeyse imkansız bir rekorun sahibi olan Phelps, Jordan’la tanışmanın en büyük hayallerinden biri olduğunu. çocukluğunda onun hiçbir maçı kaçırmadığını kameralar önünde pekçok kez açıklamıştı.

Basketbol’un “Majesteleri” lakaplı efsane oyuncusu Michael Jordan ise Chicago Bulls forması ile NBA’de muhteşem bir kariyer yaptıktan sonra herkesi şaşırtan bir karar ile basketbolu bıraktıktan sonra aslında en sevdiği sporun golf olduğunu açıklamış ve bu spora başlamıştı.

Golf TV’de yayınlanan  David Feherty Show programına davet edilen Michael Phelps’e konuklar arasında Michael Jordan’ın da olduğu söylenmedi. Programın sunucusu David Feherty, Phelps’e ünlü basketbolcuya olan hayranlığı hakkında sorular sormuş ve dikkatini ekranda yer verdiği Michael Jordan görüntüleri ile bozmuşken sahneye giren Michael Jordan ile hiç beklemediği anda karşı karşıya gelen Michael Phelps’in şaşkınlığını yüzünden okumak mümkündü.

Program çıkışı duygularını ifade etmekte zorlanan Phelps. “Cidden dondum kaldım. Dünya üzerinde beni bu hale getirebilecek tek insan ile karşılaştım çünkü. Samimi olarak söylüyorum ki ben hayatım boyunca onu takip ettim. Jordan, en büyüktür” şeklinde konuştu.

2012 Londra Olimpiyatları sonrası yüzme kariyerine veda eden Michael Phelps, kendisinin her zaman tek hedefinin “Yüzme sporunun Michael Jordan’ı olmak” olduğunu birçok defa dile getirmişti.

Phelps sözlerine, “Her zaman onu izledim. O hiçkimsenin başarmadıklarını başaran birisiydi. Basketbol sporunu en iyi yapan kişi o ve şimdi ben de gelmiş geçmiş en başarılı yüzücüyüm” şeklinde devam etti.

Majesterleri Michael Jordan ise olimpiyatlarda mücadele eden en büyük atlet ile tanışmak ve ona “merhaba” demek benim için de büyük onurdu şeklinde konuştu. Phelps’i birlikte golf oynamaya davet ettiğini de sözlerine ekleyen Jordan, “Onunla havuzda rekabet etmem mümkün değil. Ben yüzme bilmem, havuzda olmaz ama golf çiminde ne zaman isterse kapışabiliriz” diyerek sözlerini noktaladı.

Sporun iki efsanesinin, Basketbolun Majesteleri Michael Jordan ile Havuzun yenilmez şampiyonu Michael Phelps’in buluşmasını buradan izleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Zidane’ın Materazzi’ye attığı kafa artık ölümsüz

0

Tüm futbolseverlerin belleğine kazınan, Zidane’ın, dünya kupası final maçındaki  Materazzi’ye kafa atışı, bir heykeltraşın ellerinde sanata dönüştü.

2006 Dünya Kupası final maçı sırasında Fransız futbolcu Zidane’ın İtalyan oyuncu Materazzi’ye kafa attığı ‘o an’, Paris’te sergilenen bir heykelle ölümsüzleştirildi.

Heykeltıraş Adel Abdessemed tarafından yapılan, 5 metre boyundaki bronz heykel, tüm futbolseverlerin belleğine kazınan kafa atma sahnesini tüm gerçekliğiyle yansıtıyor.

Fransa’nın İtalya’ya penaltılar neticesinde yenilerek kupaya veda ettiği meşhur final maçı sonrasında Zidane bir daha uluslararası karşılaşmalarda boy göstermemişti.

Zinedine Zidane maçın ardından yaptığı açıklamada Materazzi’nin kendisine ağır şekilde hakaret ettiğini, bu gerekçeyle kendine hakim olamayıp kafa attığını söylemişti.

Ziyaretçi akınına uğrayan heykel,  önümüzdeki yılın haziran ayına dek Fransa’nın başketi Paris’te, ünlü Pompidou Sanat Merkezi’nin önünde sergilenmeye devam edecek.

(Deutsche Welle)

 

Dink dosyası yeniden Yargıtay’da

Agos Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Hrant Dink ’in öldürülmesiyle ilgili dava dosyası ‘eksikliklerin giderilmesinin’ ardından yeniden Yargıtay’a gönderildi.

17 Ocak 2012 tarihinde davayı karara bağlayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi , dosyayı yaklaşık 5 ay sonra 6 Haziran’da Yargıtay’a gönderdi. Bu gecikmenin nedeni olarak ise, ‘gerekçeli kararın sanık Tuncay Uzundal’ın avukatına tebliğ edilememesi’ olarak belirtildi. Uzundal’ın da avukatına tebliğin ulaşmasının ardından 6 Haziran’da dosya Yargıtay’a gönderildi. Ancak dosyayı inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı , mahkemenin eksik tebligat yaptığını, davanın bir müdahiline gerekçeli kararın tebliği edilmediğini belirledi. Temmuz ayında Yargıtay, eksik işlem yapıldığı gerekçesiyle dava dosyasındaki eksiklerin giderilmesini istedi. Yargıtay’ın istediği eksik işlemleri tamamlayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, davanın müdahiline de gerekçeli kararı tebliğ etti. Mahkeme, gerekçeli kararın tebliğ edildiğine dair evrakları Yargıtay’a gönderdi. Böylelikle Yargıtay davanın karara bağlanmasından yaklaşık 8 ay sonra dosyayı ele alacak.

(AGOS)

“Herkes bebek doğar” davasının 7. duruşmasından da beraat çıkmadı

“Herkes bebek doğar” davasının yedinci duruşması Eskişehir 4. Sulh ve Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Vicdani retçi Enver Aydemir’e destek vermek amacıyla, “Herkes bebek doğar” sloganı attıkları gerekçesiyle yargılanan Halil Savda, Mehmet Atak, Ahmet Aydemir ve Fatih Tezcan’ın yargılandığı duruşmada beraat kararı çıkmadı. Bir sonraki duruşma 6 Aralık 2012’ye ertelendi.

Davanın Avukatları olan Senem Doğanoğlu ve Esra Başbakkal Kara mahkemede, davanın artık bir sonuca bağlanmasını talep etti. Avukatlar ayrıca bu davanın Milli Savunma Bakanlığı’nın konusu olmadığını ve bu nedenle Milli Savunma Bakanlığı’na bir önceki duruşmada çıkarılan davetiyenin geri alınmasını istedi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) eski genel başkanı Avukat Hüsnü Öndül, insanların düşünceleri ve inançlarından dolayı yargılandığını söyledi. İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) adına davayı başından beri takip eden Öndül “Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkeden yalnızca Türkiye vicdani reddi bir insan hakkı olarak kabul etmiyor. Aslında suç işleniyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46. Maddesi’ne göre sözleşmeye taraf olan ülkeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uymak zorundadırlar.”

Öndül, duruşmanın başından beri sürekli hakim değişmesini ise şöyle yorumladı: “Dosyanın esas hakimi yargılamayı yapmıyor. Değişik hakimlerin yargılama yapması, sanık hakları açısından güvencenin bulunmadığını gösterir. Sanık dosyasını bilen birisi tarafından yargılama yapılması lazımken sürekli hakim değişikliği yapılıyor.”

Davanın avukatlarından Senem Doğanoğlu, hakim değişikliği nedeniyle bir buçuk yıldır karar verilemediğini, bunun hususi olduğunu düşündüğünü belirtti. “Kimse bu dosyaya el atmak istemiyor” diyerek esas hakimin duruşmalara katılmamasını eleştirdi.

Davanın avukatlarından Esra Başbakkal Kara, son yıllarda bu tarz davalarda bir artış olduğunu ifade etti. “2911 Sayılı Yasa, düşünce ve ifade özgürlüğünün tamamen önüne geçecek bir hale getiriliyor” diyen Kara, yargı yoluyla sindirme politikası izlendiğini söyledi.

(İrem Dönmez – Bianet)

 

Yeşil Gazete soruyor:Taksim’de kazıklar kime?

Geniş bir toplumsal muhalefete rağmen ısrarla yapılacağı duyurulan Taksim Meydanı projesinin ilk ihalesinin ardından sözleşme imzalandı.

8 rakibi geride bırakan Kalyon İnşaat, Harbiye-Tarlabaşı dalış tüneli inşaatını 51 milyon 555 bin 370 TL’ye üstlendi. 30 Ağustos’da ihaleye çıkan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet caddesi ile Tarlabaşı bulvarı arasına inşa edilecek araç alt geçit inşaat işini, 51 milyon 555 bin 370 TL teklif veren Kalyon İnşaat şirketine verdi. Belediye, 14 bin 315 adet fore kazığın çakılacağı projenin inşaatı için yaklaşık 52 milyon 154 bin TL maliyet belirlemişti. Açıklamalara göre 24 Eylül’de sözleşmesi yapılan proje inşaatı için 5 gün içinde yer teslimi yapılacak ve yer tesliminin ardından Kalyon İnşaatın alt geçidi inşaatını tamamlaması için 240 gün süresi olacak.

Haber, veren bazı büyük gazeteler her şey olup bitmiş gibi kazıkların yakında çakılacağını bir müjde verir gibi vermeye başladılar.

Sözleşmenin imzalanmasının her şeyin bittiği anlamına gelmediğini savunan Taksim Platformu itirazlarından vazgeçmiyor. Taksim Meydan düzenlemelerinin şeffaf ve katılımcı bir yöntemle hazırlanmadığını ve meydanın yayalaştırılması değil insansızlaştırılması projesi olduğunu söylüyor.

Taksim Platformundan Betül Tanbay bir açıklama yaparak hukuki sürecin henüz bitmediğine dikkat çekiyor. Betül Tanbay’ın açıklaması şöyle:

“Taksim Platformu bir senedir Taksim Meydanı’nın otoriter degil, katılımcı bir model oluşturacak şekilde tartışılmasını talep ediyor. Tünellerin şehir yaşamı için tehlikelerini ve olumsuzluklarını kamuoyuna açıklıyor.Taşıtlara değil insana yönelik, inşaata değil yeşil alan korumaya yönelik bir proje öneriyor.

Belediye Başkanı Sn. Topbaş istikrarlı olarak görüsmeyi reddediyor, rahatsızlık duymadan ‘Başbakan istedi yapılacak’ diyor. Belediye Başkanımızı bir kere daha görevini yapmaya davet ediyoruz. Tek tünele indirildiği iddia edilen ve henüz kamuoyuyla paylaşılmamış ‘tek tünel projesinin’ tüm ayrıntılarıyla kamuoyuna açıklanmasını talep ediyoruz.”

Taksim Platformu görüşlerinin alındığını ama medyada yer alamadığını dile getirerek  gazetelerin Belediyenin istediği doğrultuda haberler ürettiğini, bu haberleri yine Belediyenin yalan simülasyonları ile süsleyerek, maalesef işlenecek cinayetin parçası olduğunu, bilerek ya da bilmeyerek, temiz, tarafsız bilgi alma haklarının ellerinden alındığını söylüyorlar.

Taksim Meydanı projelerinin ilk günden beri takipçisi olan Yeşil Gazete olarak biz de İstanbullularla beraber İstanbul Büyükşehir Belediyesine ve anaakım medya kuruluşlarına ısrarla soruyoruz:

1.  II Numaralı kurulun önüne birkaç hafta önce gelen uygulama projesi nedir? Bu proje onaylanmış mıdır ki,  kazma vurulsun?

2. İhale süreci Sayıştay aşamasında ne durumdadır? Bu sonuçlanmadan nasıl kazma vurulur?

3. Basın, Belediye ve Kalyon inşaatı arayıp bilgi istediğinde iki taraftan da sorularınızı yazılı bildirin cümlesi geldiği için sorular yazılı bildirildiği halde neden sorular yanıtsız bırakılır?

4. Eğer tünel sayısı bir battı çıktıya indirildiyse, bu tek tünelli proje nerede? Ne zaman hangi kurullardan geçti? Sn. Kadir Topbaş, 18 Eylül akşamı Haliç Kongre Merkezinde yaptığı bir konuşmada Sıraselviler tünelinin ağzının Firuzağa’dan açılmasını düşündüklerini ifade etti. Bu değişiklik ne zaman, kiminle istişare edildi? Kimin, kimlerin haberi var?

5. Aynı konuşmada Kadir Bey, iki defa Mimar Sinan Üniversitesi rektörünün kendisine “tünellerin yabancı uzmanlar tarafından gerekli görüldüğünü” söylediğini ifade etti. MSGSÜ bir açıklama yaparak bilgiyi detaylı olarak kamuoyuyla paylaşabilir mi? Bilmediğimiz bugüne kadar görmediğimiz bir araştırma var ise,  bilgi edinme hakkımızı kullanmak isteri. Bilmek, öğrenmek, ikna olmak isteriz.

Yine aynı konuşmada, Kadir Bey, Gezi Parkı için Maslaktaki İETT arazisini örnek vererek, Eğer Gezi Parkının kıymetini değerlendirmezsek, halk bizden hesabını sorar dedi. Yani yeşil alanımızı kıymetli bir inşaata çevirmezse, halk hesap sorarmış.

Biz Yeşil Gazete olarak bu en temel demokratik kanalların bile işletilmediği Taksim Meydanı Projelerini takip etmeye devam etmeye ve günü geldiğinde hesap sormaya kararlıyız.

(Yeşil Gazete)