Ana Sayfa Blog Sayfa 4518

Bundan sonra ya komşu ya kardeş – Sezai Ozan Zeybek

GREV SONRASI DİYARBAKIR İZLENİMLERİ

Bu hafta bir avuç akademisyen kalkıp Diyarbakır’a gittik. Akademisyen olarak büyük bir gücümüz, tesirimiz, öğretecek aklımız olduğundan değil. Sadece “sizi duyuyoruz, yanınızdayız” demek için. Yani öncelikle öğrenmek için. Bu yazıyı orada gördüklerime, duyduklarıma ve döndükten sonra aldığım tepkilere istinaden yazıyorum.

Açlık grevleri sona erdi. Bülent Arınç konu hakkında şöyle buyurmuş: (Ne yazık ki bu insanları, grev yapanlardan daha çok dinlemek zorunda kalıyoruz): “Biz hükümet olarak da şahsım olarak da olayın hep insani yönü üzerinde durduk … Onların hayat bütünlüğünün, sağlıklarının bizim için çok önemli olduğunu söyledik. Grevlere dayanak olarak gösterdikleri konuların Türkiye’de demokratik haklar konusunda her zaman görüşülebileceğini tartışılabileceğini ifade ettik… Türk milleti büyük bir üzüntüden sıkıntıdan kurtuldu. Umarım bundan sonra bu tür eylemlerle karşılaşmayız. Türkiye demokratik bir ülke, bir hukuk devletidir.”

Ben de tekrar edeyim, belki kırk kere söyleyince olur: “Türkiye demokratiktir, ülkedir, hukuktur.”

Sanıyorum bu insanlarla aynı ülkede yaşamıyoruz, aynı olayları yorumlamıyoruz, aynı meseleleri konuşmuyoruz. Ama basit bir fikir ayrılığı değil bu. “Türk” milletinden bahsediyor hâlâ Arınç, onun büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş olduğunu söylüyor. İnsanların büyük kısmına normal geliyor belki bu cümle: “Ya ne diyeceğiydi?” Ama Diyarbakır’da bu cümleyi duyanlar ellerini kaldırıp ekrana doğru lanet okuyor. Kürt halkının sıkıntısı isimsiz kalıyor gene, onlara hâlâ “sen de Türk’sün” deniyor. Bülent Arınç ve diğer yetkililer anlamıyorlar galiba, ağızlarından çıkanı duymuyorlar.

Fakat ben bu yazıda uzun uzadıya bunlardan bahsetmek istemiyorum. Derdim Diyarbakır’da gördüklerimi aktarmak. Hüküm süren karamsarlıktan bahsetmek. Bu karamsarlığın sebeplerini, sıkıntının geçtiğini zannedenlerin dikkatle dinlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Grev bitti, evet. Konuştuğumuz insanlar hapishanedeki arkadaşlarının, çocuklarının, kardeşlerinin ölmeden grevin bitmiş olmasından ötürü elbette çok mutluydular. Konuşurken insanların gözleri doluyor, sözleri yarıda kalıyordu. Belki kısmen mutluluktan; ama aynı zamanda bedene sinmiş acılar açığa çıkıyordu. Tamiri zor acılar…

Grev bitti bitmesine; ama Kürtler için sorunlar devam ediyor. Pazar günü yaşanan bu büyük sevince eşlik eden bir kızgınlık,  karşı tarafa duyulan büyük bir güvensizlik de vardı Diyarbakır’da.

Bu krizin başarıyla idare edildiğini düşünenlere belki her şeyden evvel orada konuştuğumuz yetkili bir ağzın verdiği bilgiyi aktarmak gerekiyor. “Son on beş günde Diyarbakır’dan iki yüz seksen kişi dağa çıktı.”

Bunu öğrencilerime söylediğimde bir an durdular. “Yani terörist mi oldular?” diye sordu biri. Nereden başlamalı? İsimlerin, kategorilerin, olayların bir tarihi olduğu nasıl anlatılabilir?

Anlattım. Dersler, en azından böyle bir fırsat sunuyor. Ama konuşmak, bilhassa dışarda konuşmak, çok zor. Mayın tarlası gibi cümleler. Beni senelerdir tanıyan biri, Diyarbakır’dan bahsederken (ve aslında gayet iyi bilmesine rağmen) PKK’lı olup olmadığımı sordu laf arasında. Tam soru gibi değil, daha ziyade diğerlerinin beni böyle zannedebileceğini söyledikten sonra verilen ufak bir es. Ama benim cevap vermemi gerektirecek kadar da uzun bir süre. Emin olmak için…

Bazen kopasım geliyor” dedi Diyarbakır’da tanıştığım bir kadın.

Kopmak, yani dağa çıkmak. Akıl almaz davalar açılmış hakkında. Biri şu: Kadınların çadırına saldıran polislere karşı barikat oluşturmuşlar. Bu esnada tepelerinde uçan helikopterden üstlerine gaz bombası atılmış. Bu kadın da hemen önüne düşen gaz bombasını uzaklaştırmak için bombaya tekme atmış. Bu da polis kamerasına takılmış. Davanın konusu: Kamu malına zarar vermek!

Anlatırken gülüyor. Komik mi, emin olamıyorum. Ama gülmek dışında ne yapılabilir!

Devlet suçlu olduğuna inandığı insanlar hakkında hükmünü zaten vermiş. Gerisi detay. Her zaman ciddi deliller bulma zahmetine de girmiyor üstelik. Güya delil adı altında akla zarar şekilde yorumlanmış görüntüler, cümleler, belgeler, kumaş parçaları insanları senelerce hapse gönderebiliyor. O yüzden kendini savunmak kimi durumlarda anlamlı bile değil. “Neyi savunacağım”, diyor konuştuğum kadın. “Gelecek sefer attığınız bombaları sokaktan toplar, size geri getiririm, kamu malını korumuş olurum, olmaz mı?” Ben gene gülemiyorum.

Böyle söylemenin kulak tırmalayan bir tarafı var, biliyorum, ama pek çok insan layıkıyla “suçlu” bile olamıyor bu memlekette. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, üç ayrı davadan aynı anda yargılanıyormuş. Örgüt yöneticisi olmak, örgüt üyesi olmak ve son olarak, (örgüte üye olmayıp) sempatizanı olmak. “Kimlik bunalımı yaşıyorum” diyor o da gülerek. “Bunlardan birini seçin, ondan yargılayın, ben de ne olduğumu bileyim,” demiş hakime.

Bu mantıksızlık, basit bir mantıksızlık değil. Patriarkal devletin genel karakteri. Karşıdakine kapris yapan, inatçı, tutarsız, kindar, bir yandan şefkat elini uzatabilen ama bir yandan dayak atan baba figürü. Karşıdaki de haliyle çocuk. Birine bir hak verilecekse, devlet verir. O hepimizi bilir, o hepimizi hizada tutar.

Ama işte sorun şu: Karşıdakiler çocuk değil. BDP’li bir yetkilinin söylediği şu: “Artık ya kardeş olacağız ya komşu. Komşu olmak çok acı, bunu bu topraklardaki herkes biliyor. Ama ne olursa olsun artık köle olmayacağız. Otuz beş sene evvelki Kürt yok artık.”

Meseleleri taşra gazetelerinden  takip eden (taşra derken, İstanbul-Ankara merkezli, aslında yerel gazete sayılması gereken Hürriyet-Milliyet ve diğerleri…) çoğunluk için galiba bunu kabul etmek bir hayli zor. Hâlâ “ülkeyi bölecekler” korkusu hakim. Hâlâ “sivilleri öldürüyorlar” deniyor. Oysa siviller uzun bir süredir ölüyor, ülke uzun süredir paramparça ediliyor ve bunun en büyük suçlusu devlet, devletin peşine takılan suskun vatandaş. Sivil ölümleri  ancak ve ancak büyük şehirlere taşındığı zaman kamuoyu (bu unutkan ve taraflı kamuoyu) hassaslaşıyor. Siviller köylerde ölünce sessizlik, Ankara’da ölünce vahşet! Ölüm karşısında bile taraftarlık bitmiyor. Hangi mesele nasıl bitsin!

En mutedil insanlar dahi, “sonuçta iki taraf da suçlu” diyor. “İki taraf da bu olayı çözmek istemiyor.” Sanki iki taraf denkmiş gibi…

Oysa ortada denklik falan yok. Bir taraf öldürdüğünde ismi terörist oluyor, yakalandığında (infaz edilmezse) hapse giriyor. Diğeri öldürdüğünde genelde bir şey olmuyor. Sahi, mesela Mardin-Kızıltepe’de on üç kurşunla öldürülen on iki yaşındaki silahsız Uğur Kaymaz‘ın katillerine ne oldu? Ben söyleyeyim: Hiçbir şey! Sekiz senedir dışardalar.

O yüzden “iki taraf da suçlu” demek ne yazık ki bilindik inkâr siyasetinden başka anlama gelmiyor. İki taraf da suçluysa, sivillerin ölümü bu kadar kızgınlık vericiyse, işte Halep işte arşın. Adil olun! Çünkü iki taraf da suçlu deyip hayata devam etmek, aslında işlenen suçlara iştirak etmektir. Filistin meselesinde “iki taraf da suçlu” dendiği zaman olmuyor ya hani…

“İki taraf”ın da dışına çıkmak gerekiyor o halde. Bulunduğumuz nokta her neyse, neresiyse, başka yollar açmak, başka temaslar kurmak. Hocam Nükhet Sirman‘ın dediğini mealen aktarıyorum: Demokrasi demokrasi  diyoruz. Aslında bu olay ne kadar önemli bir fırsat demokrasi için. Kürtler için değil sadece, hepimiz için. Elimizin tersiyle itiyoruz.

Üzücü aslında. Yaşananları “savaş” olarak adlandırıyoruz ve böyle demenin bir anlamı var elbette. Ama bazen dilim varmıyor benim savaş demeye. Birinin tankı, topu, füzesi, Skorsky’si, jeti var; diğerinin yok. Gene de kalleş olan onlar. Biri silahını dev ihalelerle Amerika’dan, İsrail’den, Almanya’dan alıyor; ama dış mihraklarca desteklenenler keza gene onlar.

Aymazlık mı, cahillik mi, saf haldeki ikiyüzlülük mü bunun adı? Eşitsizlikten sebeplenen toplumsal kesimlerin körleştiğine, en ucube açıklamalara inanabildiğine (mesela siyahlar insan değil, Filistinliler terörist, Kürtçe diye bir dil yoktur ve daha binlercesi…), vicdanının kirlendiğine tarihte tekrar tekrar rastlıyoruz. Ne yazık ki bu kesimler kendi rızalarıyla terk etmiyor elindekileri. Acı, ama durum bu.

“Türk kamuoyunun haberi olsa gerçeklerden…” diye hayıflanıyor konuştuğumuz bazı Kürtler. Oysa galiba mesele sadece “habersizlik” değil, daha derin. Arkadaşım Murat Es‘in bir tespiti geliyor aklıma:

“Milliyet sitesinde açlık grevi, Öcalan, Irak, Suriye meseleleri geçince yorumlar, ‘yesinler birbirlerini, kalleş Araplardan bize ne, hakkımı helal etmem, yazık memlekete/şehitlere’ gibi dahiyane üç kelimelik cümlelerden ibaret. Velakin iş spor sayfasında Messi-Ronaldo karşılaşmasına gelince on yıllık istatistikler ortaya seriliyor, yarım sayfa yazılar yazılıyor, gayet soğukkanlı bir şekilde çok yönlü analizler yapılıyor. Neymiş? Akıl, izan, mantık seçici olarak kullanılıyormuş ki yıpranmasın hassas dimağlar.”

Eşitsizlikten faydalanmak, seçici olmayı gerektirir. Tutarsız olmayı, çifte standardı ve hatta gerekirse uzun boylu düşünmemeyi zorunlu kılar. Belki durumdan rahatsız olmayı, ama sonuçta var olanı muhafaza etmeyi gerektirir.

Son olarak, Diyarbakır’daki karamsarlığa dair… Karamsarlık diyorum ama bahsettiğim karamsarlık atalet anlamına gelmiyor. Artık geriye dönmek mümkün değil çünkü. Hiç kimse vazgeçmekten bahsetmiyor. Sadece devlete ve Türk tarafına olan inanç giderek zayıflıyor. Roboski katliamı bir kırılma noktası olmuş. Eskiden de Kürtler cahil, aptal, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürlerdi. Ama Roboski’de ölenlere “insan” muamelesi dahi yapılmadı. Hiddet böyle birikiyor işte ve gitmiyor. Devletin bahşettiği iki-üç hakla da bu derin uçurum kapanmayacak gibi gözüküyor. Çünkü devlet hâlâ kendini baba zannediyor.

Sırrı Süreyya Önder’in Diyarbakır’da grevin bitmesinin ardından yaptığı konuşma işte tam buna itiraz ediyordu. “Söke söke alınan haklar” dedi Sırrı Süreyya. Bağırmadı, ama kelimelere bastıra bastıra söyledi bunu. Ortamdaki derin sessizlik yerini zılgıtlara, alkışlara, gözyaşlarına bıraktı.

Sezai Ozan Zeybekwww.bianet.org

Tüketmek ya da tüketmemek!

Hiçbir Şey Satın Almama Günü (buy nothing day) birçok ülkede hiçbir şey satın almadan, etrafta gezinip, sadece vitrinlere bakan insan tarafından kutlanmaya başlandı.

İlk olarak 1992 yılında Meksika’da tüketim çılgınlığına karşı çıkan bir avuç insan tarafından 24 saat boyunca hiçbir şey satın alınmayarak kutlanan etkinlikler, zamanla ABD, İngiltere, İsrail, Almanya, Japonya ve Fransa’nın aralarında bulunduğu 26 ülkeye yayıldı.

Satın Almama Günü, Uluslararası olarak Kasım ayının son cumartesi, ABD ve Kanada’da ise Şükran Günü’nden sonra gelen ilk Cuma günü kutlanıyor. Dans gösterileri, zombi yürüyüşleri, açık hava partileri, oturma eylemleri gibi çeşitli gösterilere de sahne olan gün, Türkiye’de de Tüketiciler Birliği tarafından yapılan bir çağrıyla hatırlatıldı.

Tüketiciler Birliği Genel Başkan Vekili Hatice Saadet Kalyoncu, tüm tüketicileri “24 Kasım Satın Almama Günü”ne davet etti. Kalyoncu yaptığı açıklamasında,

“Bir günlüğüne alışveriş kaygısından kurtulan tüketiciler hayatın farkına varacak ve kontrolün kendilerinde olduğunu hissedecektir. Tüketiciler Birliği olarak ülkemizde sebepsiz tüketim çılgınlığının sona erdirilmesi ve bu bilincin yaygınlaşması için çağrıda bulunuyor ve 24 Kasım Cumartesi ‘Buy Nothing Day/Dünya Satin Almama Günü’nde, 24 saat boyunca hiçbir şey satın almayarak sembolik tepkimizi ortaya koyuyoruz” dedi.

Karanlık Cumalar

ABD’de Şükran Günü’nünden sonra ilk Cuma günü kutlanan “Hiçbir Şey Satın Almama Günü” aynı zamanda ABD’nin en fazla alışveriş yapılan, birçok alışveriş devinin muazzam indirim kampanyaları düzenlediği “Kara Cuma” gününe de denk gelmekte.

Şükran Günü’nde hindilerini yedikten sonra mağazalara doluşup indirimli fiyatlarla alışveriş yapabilmek için birbirlerini ezmeyi bile göze alan milyonlarca ABD’li tüketmek ile tüketmemek arasındaki ince çizgiyi gözler önüne seriyor.

(Yeşil Gazete)

 

Yeni Siyaset’in Kuruluş Kongresi bu Pazar Ankara’da

“Doğa, İnsan ve Emek İçin, Hem SOL Hem YEŞİL Partimizi Kuruyoruz…” diyerek yola çıkan Yeni Siyaset yolcuları 25 Kasım Pazar günü Ankara’da Kuruluş Kongresi ile Türkiye’de yeni bir seçenek olduğuna dair ilk adımlarını atmaya başlayacak.

25 Kasim’da Ankara Kocatepe Kültür Merkezi’nde yapılacak Kuruluş Kongresi’ni bir siyasi şenlik halinde hep birlikte gerçekleştirmek, kuruluş heyecanını hep birlikte yaşamak için herkesi kuruluş kongresine katılmaya çağırıyoruz.

TARİH: 25 Kasım 2012 Pazar
Saat: 09.00
YER: Ankara Kocatepe Kültür Merkezi. (Mithatpaşa Cad. No: 76 Kocatepe Camii Otopark Girişi Kızılay-Çankaya)
Daha geniş bilgi sahibi olmak için edpyesiller.orgyenisiyaset.biz

25 Kasım’da Ankara’ya gelmek için bulunduğunuz şehirdeki koordinasyon kişilerinin iletişim bilgilerine aşağıdan ulaşabilir, Kongre’ye ulaşım bilgileri ve diğer konular için irtibata geçebilirsiniz.

Kongreye ulaşım ve her ildeki ulaşım koordinatörlerinin irtibat bilgilerine  buradan erişebilirsiniz

(Yeşil Gazete)

Tecavüz mağduru Ö.C.’nin sanıkları serbest

Sakarya’da aralarında iki polisin de bulunduğu 34 kişinin tecavüzüne uğrayan Ö.C’nin davasının ikinci duruşması Sakarya Adliyesi’nde görüldü.

Gizli tutulan davaya dışarıdan izleyici alınmazken, Kocaeli Kadın Platformu ve Sakarya Kadın Platformu Ö.C.’ye destek olmak için adliye önündeydi

Davanın ikinci duruşmasına 34 firari sanıktan 32’si katıldı.

İfadelerin sürdüğü duruşmada haklarında arama ve tutuklama kararı bulunan 5 sanıktan 3’ü hakkında tutuksuz yargılama kararı verildi. Sanıklar hakkında adli kontrol uygulama kararı verilmesi sonucunda tutuklu sanık kalmadı.

Duruşma 7 Mart’a ertelendi.

Sakarya Adliyesi önündeki basın açıklamasında Kocaeli Kadın Platformu adına Yıldız Budacı konuştu. Tecavüzü aklayan yargı sistemi istemediklerini belirten Budacı, yargının daha önce de adalet mekanizmalarının tecavüzcüden, tacizciden, katilden yana işlediğini söyledi. Budacı, bunun bir kere daha yaşanmasına izin vermeyeceklerini dile getirdi.

Kocaeli ve Sakarya kadın platformları ise Ö.C davasının da N.Ç davası gibi erkek adaletinin, tecavüzcüleri koruyan devlet yüzünün bir örneği olduğunu söyledi. Sanık polislerden birinin tecavüz vakası ortaya çıktıktan sonra temmuz ayında Konya Karapınar İlçesi’ne amir yardımcısı olarak atandığı ifade edilen açıklamada, sanıkların avukatının Mazlum-Der Şube Başkanı ve Sakarya Baro Başkanı Avukat Recep Hacı Eyüpoğlu olduğuna dikkat çekildi.

Tecavüz vakası ortaya çıktıktan sonra ailesinin yanından devlet himayesine alınan Ö.C, daha sonra başka bir kente gönderildi.

Konuyla ilgili bilgi veren Çağdaş Hukukçular Derneği’nden avukatlar, Avukat Müşir Deliduman’ın davaya müdahilliğinin reddedildiğini aktardı. Dernek, Ö.C’nin psikolog yardımının yeterli olmadığına ve Ö.C’nin avukatlarıyla dahi görüştürülmediğine ilişkin bilgi verdi.

Davanın sonuçlanmasının ardından kadınlar alkışlar ve ıslıklarla kararı protesto ederek adliye önünden ayrıldı.

(Sendika.org)

Uzlaşma Komisyonunda Vicdani Ret ve Kadın Hakları ihtilafı

Uzlaşma Komisyonunda, yeni anayasanın “gençlik hakları, yaşlı hakları, engelli hakları, kadın hakları ve vicdani ret” maddelerini görüşüldü.

BDP ‘vicdani ret’ için “Kimse vicdani kanaatlerine aykırı olarak askerlik hizmetini yerine getirmeye veya silah altına alınmaya zorlanamaz. Vicdani sebeplerle askerlik hizmetini reddedenler için öngörülecek alternatif kamu hizmetlerinin yerine getirilmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir. Kamu hizmetinin süresi her halükarda askerlik süresinden uzun olamaz” şeklinde yeni madde önerirken, AKP, CHP ve MHP bu öneriye karşı çıktı.

AKP’li üye Mustafa Şentop, mevcut Anayasa’daki “Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir” hükmünün, gerektiğinde yasayla bir vicdani ret düzenlemesine olanak tanıdığını söyleyerek, yeni maddeye gerek olmadığını vurguladı.

Gençlik, yaşlı ve engelli haklarıyla ilgili ayrı başlıklar açılması konusunda CHP ve BDP aynı noktada buluşurken, AK Parti ve MHP itiraz etti. Bunun yerine ‘özel olarak korunması gereken kesimlerin hakları’ başlığı altında metin yazılırken, bu maddeye, devletin yetim ve dullar için de özel koruma önlemleri alabileceğine ilişkin yeni hükümler eklendi.

Madde metni ise şu şekilde oluşturuldu:

“Devlet, gençlerin, yaşlıların, engellilerin, sürekli hastaların, harp ve vazife şehitlerinin yakınlarının, malul ve gazilerin, dul ve yetimlerin ve özel olarak korunması gereken diğer toplum kesimlerin haklarını korumak; bunların insan onuruna yaraşır bir hayat sürdürmelerini ve toplum hayatına etkin birşekilde katılmalarını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. Özel olarak korunması gereken toplum kesimlerinin siyasi hayata katılmasını kolaylaştıracak tedbirleri almak devletin görevlerindendir.”

Madde gerekçesinde ise “dul” kelimesinin kadın ve erkekleri kapsayacak şekilde anlaşılmasını sağlayacak açıklama yapılması karalaştırıldı.

MHP’nin muhalefet tanımı: “haşereler”

Kadın hakları ile ilgili maddenin görüşmeleri sırasında BDP ile MHP arasında tartışma yaşandı. BDP’nin Anayasa danışmanı, Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, önerilerinin toplumun değişik kesimlerini yansıtan sivil toplum örgütlerinden, özellikle kadın örgütlerinden ve diğer hak talep eden kesimlerden görüş alınarak hazırlandığını söyledi.

Bunun üzerine MHP’li üye Oktay Öztürk, “Siz önerilerinizle kapılar aralıyorsunuz, bu kapılardan içeriye haşere doluyor” dedi.

Bu söz üzerine BDP’li Beştaş, “Kadınlara ve diğer muhalif kesimlere haşere diyemezsiniz” diye çıkışınca MHP’li Öztürk, toplantıda bulunan BDP’li üye Altan Tan’a dönerek “Benim muhatabım milletvekilleridir, siz benim muhatabım değilsiniz, haddinizi bilin” dedi. Araya giren Tan ise “Bu masada bir tartışma ortamı var, herkes görüşlerini çok rahat bir şekilde anlatabilir. Meral hanım da partimizin bir temsilcisidir” diye yanıt verdi.

Komisyon çalışmalarına 28 Kasım Çarşamba günü devam edecek.

(Agos, Yeşil Gazete)

 

Hollandalı Türkler “ana dilde eğitim” mağduru

0

2004 yılında Türkçe derslerinin arşive kaldırıldığı Hollanda’da şimdi de okullarda Türkçe konuşmak yasaklandı. Birçok ilk ve orta dereceli okul yönetimlerinin aldığı karar sonrasında okul saatleri içerisinde olmak üzere okul bahçesi, koridorlar, sınıf ve okul kantinlerinde Türkçe konuşmak yasaklanmaya başladı.

Yıllar önce Türkçe derslerini arşivlere kaldıran Hollanda’da şimdi de bir çok okulda Türkçe konuşma yasağı başladı.

Okul bahçesi, koridorlar, sınıflar ve kantinlerinde Türkçe konuşulmasını yasaklayan okul yönetimleri, yasağı ihlal eden öğrencileri 3 kez ikaz ettikten sonra okuldan uzaklaştırıyor.

Başkent Amsterdam Cosmicus Montessori Lisesi öğrencilerinden Denizhan Murat Üresin (18), okul yönetiminin aldığı Türkçe konuşma yasağına uymadığı gerekçesiyle okuldan atıldığını iddia etti.

Okul yönetiminin baskısı yüzünden bir çok öğrencinin bu yasağa ses çıkartamayıp sessiz kalma mecburiyetinde bırakıldığını söyleyen Üresin, “Okulumuzda yaklaşık 500 öğrenci var. Bu öğrencilerin yüzde 70’i Türk kökenli. Okul yönetimi okul saatleri içerisinde okul bahçesi, koridorlar, sınıflar ve kantinde Türkçe konuşulmasını yasakladı. Ben de bu yasağa karşı çıktım. Yapmış olduğum araştırmalarda Hollanda’da okul kurallarında ‘ana dilinizi konuşamazsınız’ diye bir madde yok. Aslında bu konuda konuşmak isteyen bir çok öğrenci var, ama onlar okuldan atılma korkusuyla susmayı tercih ediyor” dedi.

Türkçe mücadelem devam edecek”

“Ben konulan yasağa uymadım. Beni birkaç kez ikaz ettiler. Hatta okul müdürümüz okulda, okul saatleri içerisinden Türkçe konuşmayacağıma dair bana bir belge imzalatmaya kalkıştı. Ama ben o belgeyi imzalamadım” diyen Denizhan Murat Üresin, “Sonunda da beni okuldan attılar. Şu anda büyük üzüntü içerisindeyim. Ben kendimi bu yolda feda ettim. Hukuki yollardan hakkımı aramaya başlayacağım. Ana dili Türkçem için mücadelem devam edecek. Eğer bu yolda feda olacaksam, feda olmaya hazırım” diye konuştu.

Annesi üzgün

Ana dilini konuştuğu gerekçesiyle oğlunun okuldan atılmasına isyan eden anne Gamze Sibel Uzun (44) ise, “Oğlum Türkçe konuştuğu için okuldan atılmıştır, tek gerçek budur. Bu konu hakkında okul yönetiminden evimize bile iki öğretmen gönderildi. Her iki öğretmende evde oğluma, ‘Denizhan okulumuzda Türkçe konuşma yasaktır. Bu kurala uyma mecburiyetindesin’ dediler. Şimdi oğlumu okuldan attılar. Bu şekilde oğlumun eğitim hakkını elinden aldılar, buna hakları yoktur. Özgürlükler ülkesi Hollanda’da yaşıyorsak, böyle bir yasak koymaya hakları da yoktur. Bu sıkıntımız başladı başlayalı ailece çok üzgünüz. Günlerdir yemiyoruz, içmiyoruz. Her ne olursa olsun ben çocuğumun arkasındayım. Ama bir gerçek var, çocuğumun eğitim hakkını ana dilini konuşuyor diye elinden aldılar” dedi.

Okul müdürünün açıklaması

Okuldaki bazı Türk kökenli öğrenciler yönetim tarafından konulan yasağın Hollandaca konuşmak ve öğrenmek açısından iyi bir karar olduğu değerlendirirken, okulun eğitimden sorumlu müdürü Piet van Dijk, “Hollanda’nın resmi dili Hollandacadır. Evet okul saatleri içerisinde okulumuzda sadece Hollandaca konuşulmasını istiyoruz. Böyle bir yasağı sadece biz koymadık. Bizim gibi Hollanda genelinde bir çok okul var. Denizhan, sadece Türkçe konuştuğu için bu okuldan atılmamıştır. Şimdilik bu konuda fazla bir açıklama yapmak istemiyorum” şeklinde konuştu.

(CnnTürk)

Osman Özgüven için Cumartesi günü Dikili’de dev miting

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve arkadaşlarının Yargıtay’ca aldığı cezanın onandığının kesinleştiği ancak henüz tebliğ edilmediğine ilişkin  karara karşı Dikili’de ‘Osman Özgüven ve arkadaşlarına adalet için dev miting’ düzenleniyor.

CHP Dikili İlçe Teşkilatının organize ettiği ve 24 Kasım Cumartesi saat 13.00’te Atatürk Meydanında gerçekleşecek mitinge DİSK, KESK, Genel-İş, TÜMBELSEN, Eğitim-SEN, bazı sivil toplum kuruluşları ve çevre örgütleri destek veriyor.

Mitingde Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in kendi sesiyle Dikilililere mesaj göndermesi de bekleniyor.

Kimler geliyor

Düzenlenen tarihi mitinge, sanat, siyaset dünyasından, akademik çevrelerden tanınmış simaların katılması da bekleniyor.

CHP’nin örgütlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin, CHP’nin Kadın Kollarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Birgül Ayman Güler, CHP Genel Sekreteri Bihlun Tamaylıgil, İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Çevre belediye Başkanları, midilli Belediye Başkanları, Genco Erkal, Ferhan Şensoy, Onur Akın, Suavi, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Halim Yazıcı, Bekir Yurdakul, Oğuzhan Müftüoğlu, Mete Gönenç, Ahmet Yaraş, Ümit Otan, Hikmet Çetinkaya, Ali Ekber Eren, Serdar Kızık gibi birçok ismin katılması bekleniyor.

DİKİLİ’DE DEV MİTİNG
24 KASIM CUMARTESİ SAAT 13.00
ATATÜRK MEYDANI

(Yeşil Gazete)

İsrail ateşkesi bozdu

0

Gazze’deki Filistin Hükümeti Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref el-Kudra,”İsrail askerleri Han Yunus kentinin doğusunda sınıra yaklaştıkları gerekçesiyle bir grup çiftçiye ateş açtı. Açılan ateşte Enver Kıdeh (20) isimli 1 Filistinli öldü, 10 kişi yaralandı” dedi.

İsrail askerlerinin dün de sınıra yaklaştıkları gerekçesiyle Filistinlilere açtığı ateşte 2 kişi yaralanmıştı.

(Yeşil Gazete)

Sahil şeritleri imara açılıyor!

0

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, uzunca bir süredir tartışma konusu olan sahil şeritlerini imara açmaya hazırlanıyor. Bu amaçla yapılan envanter çalışmasının sonuçları belli oldu.

Erdinç Çelikan’ın hürriyet.com.tr’de yer alan haberine göre, 22 şehirde kıyı kenar çizgisinin belirlenmesiyle hangi bölgelerin imara açılacağı da ortaya çıkmış olacak. Bakanlık, ölçümleri tamamlanan alanlarda bilgileri envantere kaydederek veri tabanını oluşturdu.

Proje kapsamında ülke genelindeki deniz ve kıyı alanlarını kapsayan ortofoto haritalar temin edildi. Bakanlık tespit süreci devam eden 6 şehirdeki çalışmaları da iki aya kadar tamamlamayı öngörüyor.

Bu çalışmalara paralel Van Gölü ile Burdur Gölü’nün de kıyı kenar çizgisi belirleniyor. Projenin tamamlanmasıyla kıyılardan kazanılacak arazinin satışının da önü açılmış olacak.

Kıyı Kanunu değiştiriliyor

Haberde mevcut kıyı kanununu da değiştirileceği söyleniyor. Mevcut Kıyı Kanunu’nda “Sahilde inşa edilecek yapılar kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabilir” hükmü bulunuyor.

Bakanlığın hazırladığı taslaktaysa bu hüküm, “Sahil şeridindeki yapılar kıyı kenar çizgisinden kara yönünde en fazla 10 metrelik mesafede genel olarak deniz seviyesine göre 5 metre yükselen yerlerde veya dar kıyılarda kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabilir” şeklinde değiştiriliyor.

(hurriyet.com.tr, Yesil Gazete)

 

Teoman müziğe dönüyor

Geçen yıl yaptığı bir açıklamayla müziği bıraktığını açıklayan Teoman, müziğe dönme kararı aldığını duyurdu.

Facebook’tan açıklama yapan Teoman, bir süredir beklenen kararını resmileştirmiş oldu.

İşte Teoman’ın dönüş kararı açıklaması:

“Arkadaşlar, geçen sene sizlere müziği bıraktığımı bildirmiştim. Şimdi ise, sahneye geri dönme kararımı bildiriyorum.
Bıktığımı, daha uzun yıllar yapmak istemeyeceğimi düşünüyordum ama yanılmışım. Canım sahneye çıkmak istiyor.
Üretim konusuna gelince; kendimi biraz serbest bırakmayı düşünüyorum. Yani sahneye dönüyorum ama şarkı yazma konusunda kendimi zorlamak istemiyorum. İleride, eski şarkılarımın başarısını yakalayan ya da aşan şarkılar yazarsam, sizlerle bir şekilde paylaşırım.

Az sayıda, özenli konserler vereceğim. Ne zaman, nerede, nasıl konserler olacak bunlar, tam olarak henüz bilmiyorum ama verdiğim kararı sizlerle paylaşmak istedim.

sevgiler”

(Yeşil Gazete)