Ana Sayfa Blog Sayfa 4295

İran’dan Suriye’ye 4 milyar dolarlık kredi

0
İran, Suriye’ye toplam 4 milyar dolar değerinde iki kredi açtı.

Rus haber ajansı Ria Novosti, Suriye’de yayın yapan Tişrin gazetesinin bugünkü yayınında, İran’ın Suriye’ye toplam 4 milyar dolarlık kredi açtığını yazdığını bildirdi.

Suriye Merkez Bankası Başkanı Adib Mayalya Tişrin gazetesine yaptığı açıklamada, “İran, Suriye’ye desteğine devam ediyor. İran, Suriye’ye bir milyar doları tüketim malları ithalatı için, 3 milyar doları da petrol ve petrol ürünlerini satın almak için kredi açtı’ dedi. DHA’dan alınan haberde Nisan ayında Mayalya, Reuters’e verdiği röportajda İran’a ek olarak Suriya’nin Rusya ve diğer ülkelerle kredi konusunda görüşmelerde bulunacağını söylemişti. Mayalya’ya göre olayların başladığı günden bu yana iki yılda Suriye’nin ekonomik kaybı yaklaşık 25 milyar avro civarında. Suriye Lirası çatışmaların başladığı Mart 2011’den bu yana 3 kat eridi ve 50 Lira olan bir ABD doları 2013 Mayıs ayında 150 Suriye Lirası oldu.

Demokrasi ve Barış Konferansı sonuç bildirgesi

BDP 25-26 Mayıs tarihleri arasında yapılan Demokrasi ve Barış Konferansı’nın sonuç bildirgesini kamuoyu ile paylaştı.

BDP tarafından paylaşılan Demokrasi ve Barış Konferansı’nın sonuç bildirgesinde kalıcı bir barış sağlanması için yapılması gerekenler sıralandı. AKP Hükümeti’nin hegamonyasının çözüm sürecinin sağlıklı bir biçimde yürütülmesine engel olmaması gerektiğine dikkat çekilen bildirgede, yeni anayasadan beklentiler de sıralandı.

İşte BDP tarafından paylaşılan Demokrasi ve Barış Konferansı’nın sonuç bildirgesi

Müzakere sürecini, Kürt sorununda çözüm ve barışla taçlandırmak için yapılması gerekenleri değerlendirmek amacıyla toplanan ‘Demokrasi ve Barış Konferansı’nda, Türkiye’deki farklı kesimler bir araya geldik.

Konferans’ta buluşan biz Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Türkler, Sünniler, Araplar, Romanlar; bir başka deyişle bu ülkenin farklı halkları ve inanç grupları, inançsızları, aydınları, akademisyenleri, gençleri, kadınları, LGBT’lileri, emekçileri, sendikacıları, siyasi parti ve grupları, başlatılan müzakereleri doğru bir yönde ilerletmek, kalıcı bir barışı tesis etmek, hepimizin hak ve özgürlüklerini kapsayacak eşit ve ortak bir demokratik gelecek kurmak için birlikte hareket etmeye, çözüm inisiyatifini geliştirmeye ve toplumsallaşan bir barış hareketini örmeye karar verdik.

***

Biz bu Konferans’ta bir araya gelenler, bugün Türkiye’nin çözüm ve barış sürecinin önemli bir aşamasında bulunduğunu saptıyoruz. Kürt sorununda çözüme yönelik görüşmeler sürecinin desteklenmesi ve geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Konferansımızın, müzakere sürecinin kesintisiz olarak sürdürülmesi için kararlı bir tutum ve çaba içerisinde olacağını ilan ediyoruz.

Sürecin kalıcı bir barışa ulaşması için çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasiyi bütün kurumlarıyla oluşturmanın ve buna işlerlik kazandırmanın kaçınılmaz olduğunu vurguluyoruz. Demokrasiyle barışın birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu bir kez daha saptayarak, demokratikleşme yönünde atılacak adımların barış sürecini de ilerleteceğini belirtiyoruz.

Bugün bazı yaklaşımların, barış ve demokratikleşme sürecinin karşılıklı güven içerisinde ilerleyebilmesi açısından kimi sorunlar yarattığını görüyoruz. AKP Hükümeti’nin, hegemonyacı ve otoriter bir siyaset anlayışı ile çözüm sürecinin sağlıklı gelişiminin önünde sorun alanı yaratmaması gerektiğini belirtiyoruz. Güven sağlayıcı adımların tek taraflılık karakteri göstermemesi, karşılıklı güvenin artırılması, çözüm ve barış sürecinin güçlendirilmesi için hükümeti sorun alanlarını daraltacak adımları gecikmeden atmaya davet ediyoruz.

Müzakerelerin sonuç alıcı bir biçimde sürmesi ve geliştirilmesi için, şu aşamada müzakereyi büyük kısıtlar altında yürüten Sayın Abdullah Öcalan’ın ‘sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının’ sağlanması ve toplumun çeşitli kesimlerinden oluşan heyetlerle iletişim imkanlarının yaratılması gerekliliğini belirtiyoruz.

Nefret dilinin değil, barış dilinin yaygınlaşmasının, karşılıklı anlayış ve saygının bu sürecin selameti açısından yaşamsal önemini vurguluyoruz.

Barış ortamının ve müzakerelerin toplumsallaşması için demokratik mücadeleye yönelik engellemelerin sona erdirilmesi; bu kapsamda ifade, örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlüklerinin hiçbir şekilde kısıtlanmamasının önemini hatırlatıyoruz.

Hasta ve çocuk tutsaklar başta olmak üzere, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin geciktirilmeden ele alınmasını talep ediyoruz.

Halkların dil, kültür, inanç ve kimlik haklarının evrensel olduğunu, bunların bir pazarlık konusu haline getirilemeyeceğini ve bu hakların eşit yurttaş olmanın gereği sayıldığını bir kez daha vurguluyoruz.

Çözüm ve demokratikleşme sürecinin her aşamasında, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlerin eşitlik hukukunu, kadın-erkek eşitliğini sağlayıcı adımlarla kalıcı ve gerçek bir barış sağlanacağına olan inancımızı bir kez daha dile getiriyoruz.

Biz üzerimize düşeni yapacağız,

Konferans katılımcıları olarak kendimizi barış ve müzakere sürecini izlemekle görevlendiriyoruz. Güvenlikçi politikalara asla geri dönülmemesi, sürecin kesintiye uğramaması ve geliştirilmesi gereğini özellikle vurguluyor ve bu bakımdan üzerimize düşen bütün çabaları gösterme kararlılığını ilan ediyoruz.

Gerçek bir barışın sağlanması için bugünden başlayarak geçmişe kadar uzanan tüm katliamlarla, faili meçhullerle, kayıplarla, soykırımlarla yüzleşmenin vazgeçilmezliğinde birleşiyoruz ve günümüzden geriye doğru, insanlığa karşı işlenmiş bütün suçları, zaman aşımı olmaksızın ortaya çıkarmak ve adaleti tesis etmek için üzerimize düşen her şeyi yapacağımızı belirtiyoruz.

Siyasi Partilere Çağrı…

Çözümün yalnızca tek taraflı fedakarlıklarla sağlanamayacağını değerlendirerek, Meclis’te bulunan siyasi partilere çağrı yapıyoruz. İktidar ve muhalefetiyle yasal reform adımlarının, demokratikleşmenin hızlandırılması, yeni anayasa çalışmalarının seçimlerden önce sonuçlandırılması, çözüm sürecinin ruhuna uygun bir çalışma temposunun, tarzının ve dilinin parlamentoda da geliştirilmesi gerektiğini belirtiyoruz.

Barışın sadece Türkiye’de değil, Ortadoğu ve Suriye’de de gerçekleşmesi hedefinin Konferans katılımcılarının ortak mücadele konusu olduğuna işaret ederken, Reyhanlı’da yaşanan katliamın barış ihtiyacının ne kadar acil olduğunu gösterdiğini vurguluyoruz.

Konferans’ta buluşanlar olarak, Kürt sorununda çözüm, barış ve demokratikleşme için ortak taleplere ve yaklaşımlara sahip olduğumuzu beyan ediyoruz ve bunları gerçekleştirecek mücadelede ortaklaşacağımızı herkese duyuruyoruz.

Konferansa katılanlar olarak barış, demokrasi ve emeğin haklarından yana tüm kişi ve kurumlara, Türkiye’deki eşitlik, adalet ve demokrasi mücadelesini birlikte sürdürme, barış ve çözüm sürecine dahil olma çağrısını yapıyoruz.

Farklı seslere, görüşlere ve tarzlara açık olduğumuzu belirtirken, bunların güvence altına alınmasının yolunun, farklı olanların ve toplumdaki tüm mağdurların birlikte hareket etmesi olduğuna işaret ediyoruz.

Bu konferansta toplumun çok farklı kesimlerini bir araya getiren bir çözüm, barış ve demokratikleşme iradesi oluşmuştur. Bundan sonraki çalışmalarımızı, ‘Hakikat, Yüzleşme ve Adalet Komisyonu’, ‘Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa Komisyonu’, ‘Toplumsal Müzakere ve Demokratik Siyaset Komisyonu’ ve bunların Koordinasyonu aracılığıyla sürdürme kararlılığındayız.

Buradan hareketle, Konferans katılımcıları olarak, barışın ve müzakerenin toplumsallaşması mücadelesini genişletme ve geliştirme; eşitlik, özgürlük, emeğin hak arayışı ve ekolojik adalet mücadelesini demokrasiyle taçlandırma kararlılığını ortak ve güçlü bir irade olarak ilan ediyoruz…

* ‘Hakikat, Yüzleşme ve Adalet’, ‘Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa’ ve ‘Müzakere Sürecinde Barışın Toplumsallaşması ve Demokratik Siyaset’ başlıkları altında yapılan oturumlardaki değerlendirmeler ekteki sonuç raporlarında yer alıyor.

Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa’ Toplantısı Sonuç Raporu

Barışın inşasında hukukun rolü…

‘Hukuk, Yol Temizliği ve Yeni Anayasa’ başlıklı oturumda yapılan değerlendirmeler ve tartışmalarda şu sonuçlara ulaşıldı:

Bugün Türkiye barış ve çözüm sürecinin önemli bir aşamasında bulunuyor. Bu sürecin olumlu şekilde gelişmesi ve barışın tesisi için çoğulcu demokrasiyi bütün kurumlarıyla oluşturmak ve işlerlik kazandırmak kaçınılmazdır. Demokrasi, barış sürecinin güvencesi ve olmazsa olmaz şartıdır.

Uluslararası deneyimlerden de bildiğimiz ve bugün Türkiye’de de yaşanmakta olan bazı engeller, barış ve demokratikleşme sürecinin karşılıklı güven içerisinde ilerleyebilmesi açısından sorunlar yaratıyor. Bunlar,

1. Hukukun üstünlüğü ve adalet idaresindeki zafiyet,

2. Süregelen insan hakları ihlalleri,

3. Güven artırıcı adımların genel olarak tek taraflılık karakteri arz etmesi,

4. Yargı sisteminin özellikle toplumun belli kesimleri açısından yeterli bir güvence sunmamasıdır.
Karşılıklı güvenin sağlanması ve barış sürecinin güçlendirilmesi için yukarıda sayılan engellerin ortadan kaldırılması aciliyet arz ediyor.

Çatışma hali yerine çözüme yönelik görüşmeler süreci, desteklenmesi gereken bir politikadır. Bu politikanın güçlendirilmesi demokratikleşme yolunda atılacak adımlara bağlıdır. Bu sayede güven tesisi yolunda da ileri adımlar atılması fırsatı doğacaktır.

Bu bağlamda,

– Ceza mevzuatının yenilenmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması;

– Temsilde adaleti engelleyen yüzde 10 barajının değiştirilmesi ve Hazine yardımının bütün partilere yapılması başta olmak üzere Siyasi Partiler ve Seçim Mevzuatı;

– İfade ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili mevzuatta köklü değişikliklerin yapılması;

– Yargı sistemine hakim olan anlayışın değişmesi sürecin başarıyla devam etmesi için hayati önemdedir. Bugün cezaevlerinde bulunan binlerce siyasi tutuklu ve hükümlünün özgürlüğünden yoksun olması da bu saydığımız mevzuatın ve yargı anlayışının ürünüdür.

Aynı çerçevede bir güven mesajı vermek üzere Türkiye’nin taraf olduğu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin tüm uluslararası anlaşmalardaki çekinceler kaldırılmalıdır. Zira bu çekinceler esas itibariyle ülkedeki farklılıkları, eşit ve demokratik bir ortamda yaşamayı ret eden bir anlayıştan kaynaklanıyor.

Bugün kendi ülkesinde demokratik bir ortamda, ortak ve eşit yaşam koşullarını oluşturmak isteyen, dil, inanç, kültür ve kimlik farklılıklarını bir zenginlik olarak gören ve bunların tümünü anayasal güvence altına almak isteyen bir anlayışın bu çekinceleri korumasının anlamı kalmamıştır. Bu nedenle başta Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ve Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere, temel hak ve özgürlüklere dair tüm uluslararası sözleşmelerdeki çekinceler vakit geçirilmeksizin kaldırılmalı; insan ve doğa hakları ile ilgili diğer sözleşmeler de imzalanmalıdır. Bu sayede bir demokrasi için elzem olan çoğulculuğun hukukla korunması yolunda önemli bir mesaj verilmiş olacaktır.

Türkiye’nin idari yönetiminde her dönem merkezi yönetim ve merkezi vesayet anlayışı egemen olmuştur. Bütçenin en az dörtte üçünün harcama yetkisinin merkezde toplandığı ülkemizde bu yanlışlığın ve adaletsizliğin giderilmesi, ekonomik kaynakların daha adil kullanılması için yerelden ve yerinden yönetim anlayışının geliştirilmesi, kararların yerelde ve yerinde alınması ve uygulanması büyük önem taşıyor. Bu bağlamda dünyanın bütün çağdaş demokrasilerinde geliştirilen adem-i merkeziyetçi yönetim anlayışına geçiş Türkiye için atılması gereken bir adım olmalıdır.

Denge ve denetim mekanizmalarıyla güçlendirilmiş kuvvetler ayrılığı ilkesine yeni anayasada yer verilmelidir. Yeni bir anayasa ihtiyacı seçimlere veya başkanlık tartışmalarına bağlanamaz. Bugün askeri darbe döneminin ürünü olan 12 Eylül 1982 Anayasası’nı kimi tadilatlarla bir ‘geçiş anayasası’ haline getirmek suretiyle demokratik bir çözüm üretilemez. 1982 Anayasası referans alınarak yeni bir anayasa yapılamaz. Yapılırsa da bu yeni bir anayasa olmaz.

Türkiye’nin yeni anayasası tekilleşmeye değil, çoğulculuğa vurgu yapan; insan onuruna, insan ve doğa haklarına dayanan; devlet, ulus ve aileden ziyade bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyan, kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen ve her türlü ayrımcılığı ret eden bir anayasa olmalıdır.

Türkiye’de yaşayan herkesin buluşacağı bu anayasanın;

– Herkesin anadiliyle eğitim gördüğü ve hayatın her alanında anadiliyle yaşadığı;

– Farklı dil, kültür ve inançların, inançsızların; cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlerin eşitlik hukuku çerçevesinde tanındığı ve korunduğu;

– Toplumsal cinsiyete duyarlı;

– Vicdani red hakkının tanındığı;

– Siyasi katılımı, ekonomide adaleti, çevre ve iklim adaletini esas alan bir anayasa olması hepimizin acil, vazgeçilmez talebi ve ihtiyacıdır.

Seçimlerden önce yeni bir anayasa çalışmalarının tamamlanması siyaset kurumunun önünde duran önemli bir görevdir.

Barışın hukukunu hep birlikte kurmak, geliştirmek ve etkin olarak uygulanmasını takip etmek kararlılığındayız.

‘Hakikat, Yüzleşme ve Adalet’ Toplantısı Sonuç Raporu

‘Demokrasi ve Barış Konferansı’nın ‘Hakikat, Yüzleşme ve Adalet’ toplantısında aşağıdaki sonuçlar elde edildi:

Toplantıda söz alan katılımcıların Türkiye’nin neredeyse bütün etnik-dini eğilimlerini barındırdığı; politik olarak daha çok siyasi yelpazenin solunda yer aldıkları; söz alan herkesin ya doğrudan ya da ait hissettiği sosyal grup üzerinden devlet şiddetine ve ayrımcılığa maruz kalmış olduğu; kendileri için olduğu kadar diğer ezilenler ve örselenenler için de hak ve adalet talebi peşinde oldukları gözlemlendi.

Osmanlı’dan bugüne Türk devlet geleneğinde başta Aleviler, Ezidiler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Kürtler, Romanlar ve Museviler olmak üzere, hâkim dini/etnik gruptan farklı olanların ciddi baskılara, ayrımcılığa, asimilasyona ve kırımlara uğratıldığına vurgu yapıldı. Bu baskı ve asimilasyon politikalarının dört ana grupta toplanabileceği belirtildi:

1) Kürtlerin ve diğer Türk olmayan unsurların Türkleştirilmesi;

2) Alevilerin Sünnileştirilmesi;

3) Sünnilerin laiklik sopasıyla terbiye edilmesi;

4) Ermeni, Süryani, Bulgar ve Rum halklarının sürülmesi, soykırıma uğratılması.

Demokratikleşme sürecinde, Türkiye’nin tüm renklerine eşit yurttaşlık temelinde saygı gösteren bir siyasi dönüşüm için mücadele etmenin önemine işaret edildi.

Şu anda içinden geçmekte olduğumuz, Türk-Kürt meselesindeki barış/çözüm sürecinin önemli bir imkân olabileceği, ancak bu sürecin sağlıklı ve sonuç alıcı bir şekilde ilerleyebilmesi için, AKP’nin dar ufuklu ve yüzeysel yaklaşımı karşısında derinlikli ve gerçek bir barış perspektifi oluşturmanın önemine değinildi. Bu bağlamda, uluslararası barış süreçlerindeki olumlu-olumsuz örneklere dikkat çekilerek Türkiye’de adil bir çözümün gerçekleşmesi gereğine işaret edildi.

‘Hakikat, Yüzleşme ve Adalet’ toplantısındaki saptamalara göre kapsamlı, kalıcı ve adil bir barışa ulaşmak için en önemli öğelerden biri yüzleşmedir. Yüzleşmenin iki temel işlevi ise, “hakikatin ortaya çıkartılması” ve “öteki sayılanlarla empati ve vicdan üzerinden yeni bir ilişkisel alan yaratılması”dır.

Yüzleşmemiz gerekenler, öteki saydıklarımızın ve kendimizin duyguları, yaşantıları, suçlarımız, travmalarımız ve acılarımızdır. Dönüp dolaşıp bir bütün olarak kendimizle, kimleri nasıl incittiğimizle ya da ne tür incinmişlikler yaşadığımızla yüzleşmeliyiz.

Samimi ve sahici bir yüzleşme süreci, kendisiyle yüzleşenler için dönüştürücüdür. Kendimizle yüzleştikten sonra tekrar dönüp yenilenmiş halimizle, öteki saydıklarımızla bu sefer hakikat zemininde yeni bir ilişkisellik yaratabiliriz. Bu anlamda yüzleşme bir imkândır.

Yüzleşme-barış sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için:

• Güven ve güvenlik ihtiyacı kritiktir; bu nedenle mevcut çatışmasızlık ortamının özenle sürdürülmesi gerekmektedir.

• Tarafların birbirini eşdeğer olarak görebilmesi ve birbirine asgari saygı duyması; buna uygun bir barış dili geliştirmesi gerekir.

• Hakikatlerin ortaya çıkartılması için bir bilgi ve hafıza çalışması olarak;

Hızla sivil bir ‘Hakikat ve Adalet Komisyonu’nun kurulmasına karar verilmiştir:

Alt-komisyonlar olarak tarihi hakikatler, faili meçhuller, göç, cinsiyet eşitliği ve kadın mağduriyeti, aşiretlerin ve korucuların işlediği suçlar, ekolojik tahribat, çocuk mağdurlar, askeri darbeler gibi konular özel olarak gündeme alınmalıdır.

Bu komisyon çerçevesinde bu alanlarda çalışma yapan sivil toplum örgütleriyle ve kişilerle bağlantı kurarak bu konudaki bilgi ve belgeler bir araya getirilmeli; toplumun diğer kesimleri nezdinde görünür kılınmalı; faillerin envanteri çıkarılmalı ve teşhiri sağlanmalıdır.

Öncelikle devletin işlediği suçların hakikatini ortaya çıkarmak, yüzleşmek, farklı kesimlerin birbiriyle yüzleşmesinin de yolunu açacaktır.

Mağdurlarının kendilerini dillendirebilecekleri ve sessiz tanıkların da suskunluklarını bozabilecekleri ortamlar yaratılmalı, araçlar geliştirilmelidir.

Mahkemeler yoluyla faillerin yargılanması ve cezalandırılması çabalarının sistematik ve ciddi bir şekilde yapılması; mağdurlara ve ifade vermeyi kabul eden faillere korunma sağlanması; şimdiye dek geniş ölçüde sürdürülen faillere yönelik cezasızlık politikasına son verilmesi gerekmektedir.

TBMM’de yeni bir yasal düzenlemeyle, hem milletvekillerinin hem de sivil toplum örgütü temsilcileri ve akademisyenlerin asli üye olarak katılım sağlayabileceği, ayrı bütçesi olan resmi hakikat komisyonlarının oluşturulması ısrarla talep edilmelidir.

Bütün bu kanallarda ortaya çıkan bilgilerin toplumsallaştırılması için medyanın daha etkin kullanılması sağlanmalıdır.
Mevcut konjonktür gereği, Türk-Kürt meselesi üzerinden ve bugünden başlayacak olan yüzleşme ve adalet arayışında yol alındıkça, diğer kara sayfalarla ve geçmişle yüzleşme de kolaylaşacaktır. Bu bağlamda, özellikle 1915’te Ermeniler, Pontus Rumları ve Süryanilere, 1938’de Dersim Alevilerine uygulanan soykırımlarla, 1925 Şeyh Sait ayaklanmasına İstiklal Mahkemeleri eliyle uygulanan katliamla yüzleşme gereğine işaret edildi.

•Yüzleşmenin duygusal açıdan da geniş kitlelere taşınabilmesi için başta sinema, müzik, edebiyat ve plastik sanatlar olmak üzere bütün sanat çalışmalarının desteklenmesi gerekir.

•Birleşmiş Milletler’in 1325 sayılı kararı çerçevesinde, yüzleşme ve barış süreçlerine başından sonuna kadınların katılımı sağlanmalı; kadınların daha zor görünür ve daha zor dile getirilir olan mağduriyetlerinin ve taleplerinin ortaya konabilmesi ve cezasız kalmaması için uygun mekanizmalar yaratılmalıdır. Bütün bu süreçlerde cinsiyetçi bir dilden uzak durulmalıdır.

•Yüzleşme süreci ilerledikten ve bu süreçte toplum hazırlandıktan sonra en yetkili mercinin ağzından işlenen suçlar için mağdurlar ve yakınlarından açıkça ve samimi bir özür dilenmeli ve bağışlanma talep edilmelidir.

•Şiddet ve zorunlu göç mağdurlarının maddi ve manevi kayıpları tazmin edilmelidir.

•Tıbbi ve psikolojik hasarlara yönelik rehabilitasyon ve tedavi faaliyetleri mağdurlara ücretsiz olarak sunulmalıdır.

•Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevi ve Dersim’de halen insan kemikleri barındıran mağaralar müzeye dönüştürülmeli; Roboski gibi yaşanan diğer zulümleri simgeleyen anıtlar oluşturulmalıdır.

•“Gözaltında kayıptan korunmayla ilgili” uluslararası sözleşmeye Türkiye’nin imza koyması sağlanmalıdır.

•Bu kapsamda hakların yeniden tanımlanması ve yasal düzenlemeler için:

Tüm baskıcı/ayrımcı yasaların ve mevzuatın, eşitlikçi ve barışçıl uzlaşı temelinde elden geçirilmeli; bütün mağdur kimliklerin egemen kimliklerle eşit hak ve özgürlüklere sahip olmasını sağlayan anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmalı,

Tüm ders kitapları bu bağlamda yeniden düzenlenmeli,

Nefret söylemini ve ayrımcılığı cezalandıran yasal düzenlemeler yapılmalı,

Toplumun ayrımcılık konusunda aktif biçimde eğitilmesi yoluna gidilmelidir.

Halen süren hak ihlalleri yakından takip ve teşhir edilmelidir. En son ve en yakıcı örnekler olarak Roboski ve Reyhanlı’da gerçekleştirilen katliamların aydınlatılmasının ve faillerinin yargılanmasının takipçisi olunmalıdır.

‘Müzakere Sürecinde Barışın Toplumsallaşması ve Demokratik Siyaset’ Toplantısı Sonuç Raporu

‘Müzakere Sürecinde Barışın Toplumsallaştırılması ve Demokratik Siyaset’ başlıklı toplantıda tartışmalar, müzakere sürecinin ilerletilmesi için yapılması gerekenler ve müzakerelerin yerelleşmesi-toplumsallaşması ve demokratik mücadelenin yükseltilmesi üzerinde yoğunlaştı. Toplantıda ortaklaşılan görüş ve öneriler şöyle:

Kürt sorununun çözümü amacıyla müzakerelerin başlaması tarihsel önemde bir gelişmedir. Devletin süregelen Kürt sorunundaki inkar ve asimilasyon politikasının iflas ettiği anlaşılmış ve kabul edilmiştir. Gelinen nokta; tekçi, asimilasyoncu ve otoriter devlet yönetimine karşı başta Kürt halkı olmak üzere mücadele eden herkesin emeğinin toplam sonucudur.

Devletin ve AKP Hükümeti’nin, Kürt halkının ve Kürt hareketinin müzakereler için muhatap olarak gösterdiği Sayın Abdullah Öcalan ile görüşmelere başlaması, tüm Türkiye halkları tarafından olumlu bir gelişme olarak destek bulmuştur.

Konferansımız da müzakereleri, Kürt sorununun çözümünde en etkili ve sonuç alıcı yol olması nedeniyle, olumlu bulmaktadır. Kalıcı bir barış sağlanıncaya kadar, bu müzakereler etkili ve katılımcı bir yöntemle sürdürülmelidir.

Müzakereleri yürüten Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın ‘sağlık, güvenlik ve özgürlük” koşullarının sağlanması, müzakerelerin daha hızlı ve daha sonuç alıcı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.

Başta kimlik, dil ve kültürel haklar olmak üzere temel hak ve özgürlükler pazarlık konusu edilmemelidir. Bu haklar önündeki engeller müzakere konusu dahi edilmeden, iade edilmelidir.

Kadınlar müzakerenin her aşamasında yer almalı ve toplumsal barış inşa edilirken her aşamasında kadın-erkek eşitliği gözetilmelidir.

Müzakere sürecinin birinci aşamasında; PKK’nin, elinde bulundurduğu kamu görevlilerini salıvermesi, HPG gerillalarının geri çekilmesi, tüm eksikliklerine rağmen, ‘Akil İnsanlar Heyeti’nin oluşturulması ve yedi bölgede çalışmaya başlaması, yine ‘TBMM Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu’nun kurulması, sürecin ilerletilmesi açısından önemli gelişmeler olmuştur.

Ancak bunlar yeterli değildir. Çözüm sürecinde parlamento daha fazla sorumluluk almalı, “Hakikat, Yüzleşme ve Adalet Komisyonu” ve “Barış Komisyonu” yasayla kurulmalıdır. Hükümet müzakere sürecinin ilerlemesi için, güven geliştirici adımlar atmalıdır.

Müzakere sürecinin dil ve üslubu önemlidir. Tüm kesimleri dil ve üslup konusunda dikkatli olmaya davet ediyoruz.
Müzakerelerin başlaması ve çatışmaların durmuş olmasının yarattığı ortam, Türkiye’ye, halklarımıza rahat bir nefes aldırmıştır. Bu durum aynı zamanda sivil demokratik siyasete, yani hepimize büyük bir sorumluluk yüklemiştir.

Konferansımız bu sorumluluk bilinciyle, “barış ve demokratik çözüm sürecinin” görevlerini başarıyla yerine getirme kararlılığı içindedir. Müzakereleri toplumsallaştırmak, toplumun tüm farklı kesimlerinin birbirlerini anlaması, önyargıların aşılması, şovenizmin engellenmesi öncelikli görevlerimizdir.

Yine demokratik sivil siyasetin güçlenmesi, toplumsal mücadelenin yükseltilmesi ve ortaklaştırılması müzakere sürecinin doğru istikamette ilerlemesinin güvencesi olacaktır. Konferansımız tüm demokrasi güçlerini ve toplumsal mücadele dinamiklerini, “demokratik çözüm ve barış” sürecinin temel aktörü olarak görmektedir.

Barış, dar anlamda çatışmasızlık hali olarak tanımlanabilir; ancak gerçek barış, kimsenin kendini dışlanmış ve tehdit altında hissetmediği, tüm toplumsal kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini yaşadığı, demokratik bir ortamla mümkündür.

Bu nedenle Konferansımız, kalıcı barışın tesis edilmesi için aşağıdan yukarıya doğru bir barış mücadelesi örgütlemeyi öncelikli görevleri arasında görmektedir. AKP’nin bu sürece yüklediği ya da istediği politik sonuçlardan bağımsız olarak, barış mücadelesini yükseltmek, müzakere sürecini yakından takip etmek ve Kürt halkının yanında yer almak içinde bulunduğumuz sürecin görevlerindendir.

Akil İnsanların sadece hükümete bilgi ve rapor sunması müzakere süreciyle bağdaşmamaktadır. Sonuçların tüm partilerle ve halkla paylaşılması gerektiğini düşünen Konferansımız, müzakere sürecinin şeffaflaşmasının gerekli olduğuna da dikkat çekmiştir.

Müdahalelere, işgallere, Reyhanlı’da yaşandığı gibi katliamlara ve savaşa karşı durmayı insani tutum sayan Konferansımız, barış ve müzakere sürecinin, bölgede ve Ortadoğu’da barış mücadelesinden soyutlanarak ele alınamayacağını düşünmektedir.

Bu anlamda barış bütün ezilen halk kitlelerinin müdahil olacağı bir mücadeleyle kazanılacaktır. Masanın bir tarafında devlet, diğer tarafında yalnızca Kürtler var algısı doğru değildir. Müzakerelerin devletle Kürtler arasında değil, devletle tüm ezilenler arasında süren bir mücadele olduğu gerçeğinden hareketle, bütün ezilenlerin ortak duruşunu sağlamak Konferansımızın ortaklaştığı bir tespittir.

Bu süreçte esas olan müzakerelerin toplumsallaşmasıdır. Barış mücadelesinin toplumsal dayanaklarını genişletmektir. Türkiye’nin her ulustan, dilden, inançtan ve kültürden halklarının arzusu, bu müzakerelerin, Kürt sorununda çatışma sürecinin bir kez daha gündeme gelmeyeceğini garanti altına alacak bir demokratikleşme ve kalıcı barışla sonuçlanmasıdır.

Bu tespitlerden hareketle toplantı bileşenimiz, ilk aşamada bu çalışmaların koordine edilmesi, barış sürecine daha aktif katılım mekanizma ve yöntemlerinin geliştirilmesi görevini yürütmek için kendi içinde bir komisyon belirlemiştir.

Bu komisyon, katılımcıların önerileri doğrultusunda, süreci gözlemlerken, olası tıkanıklıkların aşılması için taraflarla görüşmelerde bulunmayı da hedefler. Aynı zamanda barışın toplumsallaşması amacıyla, yerellerde konferans ve benzeri çalışmaları örgütler, eylem ve etkinlikler düzenler.

(T24)

 

Ukraynalı LGBT bireylerin ilk onur yürüyüşü

Yerel mahkemenin yasağına karşı, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de ülkenin ilk onur yürüyüşü Cumartesi günü yapıldı. Yaklaşık 100 LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hakları aktivistinin katıldığı yürüyüş 20 dakika sürdü.

Geçen yıl saldırı amaçlı toplanan karşıt bir grup sebebiyle son anda iptal edilen etkinlik, bu yıl yoğun güvenlik önemleri altında gerçekleşti. Yürüyüşü protesto etmeye gelen Ortodoks Hristiyanlar “aile değerlerini” korumak istediklerini söylediler.

Çalışma hayatında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılıkla mücadele edecek bir tasarı ise geçen hafta LGBT karşıtı yüzlerce kişinin protestosu sebebiyle geri çekildi.

Rusya’ya yakınlığıyla bilinen iktidardaki Bölgeler Partisi, Rusya’da LGBT’lerin özgürlüklerini kısıtlayan yasaları Ukrayna’da da uygulama niyetinde.

Haber: Ömer Akpınar

(Kaos GL)

Marmara İletişim trajikomedisinde son perde: “Sınavı olmayan öğrenci okula gelmesin”

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi bahar final dönemi sınavları dekanlığın sıkı güvenlik önlemleriyle başladı. ‘Önceki sınav dönemlerinde çıkan olayların tekrar yaşanmasını engellemek’ gerekçesiyle alındığı belirtilen önlemme göre, sınavı olmayan öğrenci okula gelemeyecek. Durum öğrenciler tarafından protesto edildi.

Fakültenin dekanı Yusuf Devran’ın önceki icraatları nedeniyle kamuoyunun ilgisi daha önce de İletişim Fakültesine çevrilmişti. Daha önce kendisini eleştiren bir öğrenciyi okuldan uzaklaştıran, facebook üzerinden yorum yapan bir akademisyen ile tutuklu öğrencinin selam gönderdiği akademisyene soruşturma açan, bir öğretim üyesini tehdit edip ülkücü öğrencilere hedef gösteren Dekan Devran’ın kendince yaptığı bir değerlendirmeyle öğrencileri terörist olanlar, olmayanlar diye tasniflediği de ortaya çıkmıştı.

İletişim Fakültesi Dekanlığı’nın geçtiğimiz Cuma günü resmi internet sitesinden yaptığı “Fakültemizde sınavların rahat ve huzur içerisinde yapılabilmesi için sınav günlerinde sadece sınavı olan öğrenciler kampüse alınacaktır. Bu nedenle öğrencilerimizin sınav saatlerinden 1 saat önce kampüse gelmelerini rica ederiz” uyarısının ardından fakülte girişinde geniş güvenlik önlemleri alındı. Kapıda oluşan kuyruklara ve sıkı aramalara tepki gösteren öğrenciler, kimlik kartını göstermelerine rağmen bazı öğrencilerin okula alınmamalarını da protesto etti.

http://www.youtube.com/watch?v=z7OKwsgjM7I

Okula girmekte zorluk çeken ve sıkı aramalardan geçen öğrenciler, yaşananlardan Dekan Yusuf Devran’ı sorumlu tuturak “Dekan istifa’ sloganları attı. ‘Sınavlardan bir saat önce okulda olun’ uyarısına rağmen kapıdaki kuyruk nedeniyle sınavlara güçlükle yetiştiklerini dile getiren öğrenciler yaşadıkları duruma yolu kapatarak tepki gösterdi.

 

Ceylan Ertem’den “Reyhanlı’yı Unutmadık” videosu

Müzisyen Ceylan Ertem ve Ediz Hafızoğlu, 11 Mayıs günü Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde peşpeşe patlayan iki bomba sonucu hayatını kaybeden 52 kişi anısına sosyal medya üzerinden bir video yayınladı.

Reyhanlı patlamalarının hemen ertesinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun gülümseyerek yaptığı açıklama toplum nezdinde çok fazla eleştiri almıştı

Sözleri Ceylan Ertem’e, müziği ise Ediz Hafızoğlu’na ait olan “Reyhanlı’yı Unutmadık” başlıklı videoda Reyhanlı’da yaşananlar ile medya ve hükümetin bu konuda takındıkları duyarsız tavır ele alınıyor.

Bir dakika süren videoda Ceylan Ertem’in Reyhanlı’da yaşananları ve sonrasındaki gelişmeleri aktaran sesi duyulurken ellerinde “Reyhanlı’yı Unutmadık” dövizlerini tutan sanatçıların da görüntüleri akıyor.

Ceylan Ertem

Ceylan Ertem’in facebook sayfasından ve youtube üzerinden yayınlanan video ile ilgili sanatçı tarafından yapılan açıklama şu şekilde,

“Reyhanlı’daki patlama sonrası enkazın ortasında kızını kaybedişini ellerini açarak haykıran ve hafızalara kazınan Döne teyze ve tüm Reyhanlı halkının yaşadığı acıyı unutmadık, unutmayacak ve unutturmayacağız!”

(Yeşil Gazete)

 

Taksim Gezi Parkı’nı da gece baskını ile yıkmak istediler, Haydi Nöbete!

Yıkım kararı hala mahkemede olan Emek Sineması’nın 21 Mayıs günü kanunsuzca iş makinaları tarafından yıkılmasından sonra bu gece yarısı da Taksim Gezi Parkı’nı tamamen ortadan kaldırmak için iş makinaları Gezi Parkı’na girdi.

Gece karanlığında Divan Oteli tarafından Gezi Parkı'nda hafriyata başlayan bu iş makinası hükümetin kanun nizam tanımazlığının açık bir göstergesi

Emek Sineması’nın alelacele yıkılmasından sonra gece gündüz Taksim Gezi Parkı’nda her an bir yıkım işleminin başlayabileceği öngörüsü ile nöbet tutan Taksim Platformu üyelerinin kısa zamanda birbirlerini ve basını haberdar ederek olay mahalline ulaşması sonrasında iş makinaları Gezi Parkı’ndan ayrıldı.

Gece baskını ile Taksim Gezi Parkı’nı yok edilmesine izin vermeyen Taksim Platformu üyeleri “Gezi Parkı için Nöbetteyiz” pankartını iki ağacın arasına asarak projeden tamamen vazgeçilmeden nöbet tutacaklarını açıkladı.

Taksim Platformu ve Taksim Gezi Parkı Derneği‘nden Bülent Müftüoğlu gece 22:30 itibarı ile Taksim Gezi Parkı’nda yaşananları anlattı.

İşte gece baskını ile yıkılmak istenen Taksim Gezi Parkı’nda yaşananlar:

 

Gezi Parkı'nda nöbet tutulmamış olsa bu sabah İstanbul'un simgelerinden Taksim Gezi Parkı'nın olduğu yer sonsuza kadar tarihe gömülmüş olacaktı

“Aksam 10:30. Gezi Parki’nda yaptığımız toplantı sonrası Elmadağ’a doğru yürüyen arkadaşlarımızın uyarısı sonrası olay yerine
geldiğimizde Gezi Parki’nın Divan Oteli çıkışında gördügümüz manzara şöyleydi.

Bir kepçe Gezi Parkı’nın duvarını yıkmış , tüm hızıyla Ceylan Intercontinental Oteli’ne doğru ağaçları yutmaya doğru ilerleliyordu.

Bir anlık tereddütün ardından 4 arkadaşım ve ben, bir taraftan kepçenin daha fazla ilerlemesine mani olmaya çalışırken telefonla
çevredeki aktivist arkadaşlarımızı ve tanıdığımız basın mensuplarını arayarak durumdan haberdar ettik.

Bu arada olay yerine gelen hafriyat kamyonu şöfürü ve kepçe operatörüne  bu işe daha fazla  izin vermeyeceğimizi münasip bir dille anlattık. Kepçe operatörü , işe ilk başladığında 2 ağacı güzelce yerinden söktüklerini ve yeniden dikilmek üzere ( ? ) naklettiklerini tatlı tatlı bize anlattı.

Taksim Platformu üyeleri ile basının Gezi Parkı'na gelmesinden sonra hafriyat çalışmaları durdu

Olay yerine yetişen sorumlu müdür , işlemin plan dahilinde olduğunu belirtti biz de görmek istediğimizi söyledik.  Sorumlu müdür planın belediyede olduğunu ( !) belirtti. Bu arada önce destekçi arkadaşlarımızın , takiben  basının Gezi Parkı’na gelmesiyle hafriyat kamyonu ve kepçe olay yerini terk etti.

Gece müdürü işi, sabah 8 sularında görevi devir alacak gruba bıraktığını söyledi.

Tüm bu işlerin gecenin geç vakti, yangından mal kaçırı şeklinde yapılması bile bu işteki KANUNSUZ tavrı apaçık gözler önüne
sermektedir. Bu nedenle tüm duyarlı insanları yarın ( 28 Mayıs Salı )  sabahtan itibaren Gezi Parkı’nda ekolojist ve aktivist arkadaşlarımıza destek vermeye çağırıyoruz

Bizler, bu işten vazgeçilmeden olay yerini terk etmeyeceğimizi şimdiden ilan ediyoruz.

İş makinaları çıktıktan sonra "Gezi Parkı için Nöbetteyiz" pankartı henüz iş makinalarına teslim olmamış iki ağacın arasına asıldı

HAYDİ NÖBETE”

Fotoğraflar: Bülent Müftüoğlu

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Doğal pazar 5 yaşına girdi

Ankara’nın ilk organik ürünler pazarı olan Çankaya Belediyesi’ne bağlı Ayrancı Organik Ürünler Pazarı 5’inci yaşını doldurdu.

Ekolojik sistemde hatalı tarımsal uygulamalar sonucu kaybolan doğal dengeyi yeniden kurmaya yönelik olan ve üretimde sadece miktar artışını değil aynı zamanda ürün kalitesinin de yükselmesini amaçlayan alternatif bir üretim şekli olan Organik ve İyi Tarım ürünlerinin tüketiciye ulaştığı Organik Ürün Pazarı, Ayrancı Semt Pazarı’nda her Pazar günü üretici ile tüketiciyi bir araya getiriyor.

Doğal ürünler ve iyi tarım bozulan ekolojik dengenin yeniden sağlanması ve yeni nesillere sağlıklı bir gelecek bırakabilmek için son derece önem taşırken Çankaya Belediyesi de Yeni Toplumcu Belediyecilik uygulamasının bir sonucu olan Kır-Kent Kardeşliği ile Organik ve İyi Tarım’a katkıda bulunuyor.

Ayrancı Organik Ürün Pazarı’nda 46 üretici, 141 tezgahta 118 farklı ürünle vatandaşlara sağlıklı, doğal ve organik tarımsal ürününü satarken tüketiciler de tezgahtaki sertifika sayesinde aldığı ürünün nerede, hangi koşullarda üretildiğini görme şansına sahip oluyor.

Organik Ürünler Pazarı’nda organik ürün sertifikası olmayan ürünlerin girmesine ve satılmasına izin verilmezken ürünün her türlü kontrolü ve kaydı yetkililer tarafından yapılıyor.

Organik Ürün Pazarı’nda Ankara’nın ilçeleri Kalecik, Ayaş, Güdül, Çubuk’un köylerinde yetişen doğal ve iyi tarım ürünlerinin satışı da yapılırken pazar müşterilerinin katılımlarını sağlamak, organik tarım konusunda vatandaşları bilgilendirmek amacıyla şenliklerden kahvaltılara, kutlamalardan toplantılara kadar çeşitli etkinlikler de gerçekleştiriliyor.

 

‘Rusya İsrail’le gizlice anlaştı’

Rusya’nın S-300 füze savunma sistemini Suriye’ye vermemek için İsrail’le gizlice anlaştığı iddia edildi. Anlaşmaya göre, Rusya Esad’a S-300 füzeleri göndermeyecek, İsrail de artık Suriye’ye hava saldırısı düzenlemeyecek.

İngiliz Sunday Times gazetesi, S-300 füze savunma sistemi anlaşmasına rağmen Rusya’nun Suriye’deki Esad rejimine söz konusu füzeleri göndermemesiyle ilgili yeni bir iddia ortaya attı.

İngiliz Sunday Times’a göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu geçtiğimiz hafta Rusya’ya yaptığı ziyarette bu ülkenin Devlet Başkanı Vladimir Putin’i “Suriye’ye S-300 füzeleri göndermemesi” konusunda ikna ettiği ileri sürüldü.

Haberini Rus bir yetkiliye dayandıran Sunday Times, Putin ile Netanyahu arasındaki “gizli anlaşma”ya göre, Rusya Suriye’ye söz verdiği S-300 füze savunma sistemini göndermekten vazgeçecek, İsrail de karşılığında iç savaş yaşanan Suriye’ye hava saldırısı düzenlemeyecek.

İSRAİL YALANLADI
İngiliz Sunday Times gazetesinin haberine, İsrail tarafından ise yalanlama geldi. İsrail’de yayın yapan “Ynet” haber sitesine konuşan bir İsrailli yetkili, iddiaları “masal” olarak nitelendirdi.

İsminin gizli tutulması şartıyla “Ynet”e konuşan İsrailli yetkili, “Bu haberin gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. Bir masal. Putin ile Netanyahu arasında herhangi bir anlaşma ya da uzlaşma olmadı” dedi.

Amerikan gazeteleri New York Times ve Wall Street Journal bu ay başında yayımladıkları haberlerde, Rusya’nın Esad rejimine S-300 füze savunma sistemini gönderme hazırlığında olduğunu ileri sürmüşlerdi.

BATI KARŞI ÇIKIYOR
Batılı ülkeler, Rusya’nın S-300 füzelerini Esad rejimine vermesine karşı çıkıyor. Esad rejiminin S-300 füzelerine sahip olması halinde, Suriye üzerinde olası bir uçuşa yasak bölge oluşturulmasının zorlaşacağı belirtiliyor.

(NTV)

Basketbol maçına gitti, polis ayağını kırdı!

Giresun’da geçen Cumartesi günü Yeşilgiresun Belediyespor ile Trabzonspor Basketbol arasında oynanan maçta polisin coplu müdahalesi ile 14 yaşındaki Onur Utku Torun’un ayağı kırıldı. Torun’a platin takıldı.

Giresun’da geçen Cumartesi günü oynanan Türkiye Basketbol İkinci Ligi yarı final maçının ardından çıkan olaylarda polisin coplu müdahalesi ile bacağı kırılan 14 yaşındaki ortaokul öğrencisi Onur Utku Torun ameliyat oldu, sağ bacağına platin takıldı. Olaya tepki gösteren aile polislerden şikayetçi oldu. Yeşilgiresun Belediyespor ile Trabzonspor Basketbol arasında 19 Eylül Spor Salonu’nda oynanan maçın ilk devresini izledikten sonra dışarı çıkan Mustafa Kemal Ortaokulu 8’inci sınıf öğrencisi Onur Utku Torun, ikinci yarıyı da Atatürk Stadı’na kurulan ekranda izledi. Maçın bitiminden sonra olaylar çıktığını belirten küçük çocuk, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Maçı izledikten sonra Atatürk Lisesi’nin önünde yürüyordum. Yeşilgiresun yenildiği için olaylar çıkmıştı. Bazıları Çevik Kuvvet ekiplerine taş attı. Polisler de taşları alıp onlara karşılık verdi. Polisler birden koşmaya, çevredekiler de kaçmaya başladı. Bir şey yapmadığımız için kaçmadık. Ama polisler önce yanımdaki arkadaşıma vurdular. ‘Niye vuruyorsunuz? Biz bir şey yapmadık ki’ dedim. Bana da vurmaya başladılar. Kavşağın içine attım kendimi, ancak yerdeyken de vurmaya devam ettiler. O sırada bacağımdan ses geldi. Asfalta doğru ayağımı attım, bacağımın üzerine düşünce ayağımın kırıldığını anladım. Polisler hızla yanımızdan uzaklaştı. Arkadaşım ambulans çağırdı.”

‘BU İŞİN PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIZ’

Oğlu Onur’un Giresun Prof. Dr. İlhan Özdemir Devlet Hastanesi’nde ameliyat geçirdiğini ve diz kapağı üzerinden kırılan sağ bacağına platin takıldığını belirten Aydın Torun, “Doktorlar iki ay içinde toparlanacağını söylediler. 15 gün sonra özel izin alarak SBS’ye girmesini sağlayacağız. Psikolojik olarak da çok etkilendi. Çok üzücü bir olay yaşadık. Olayın sonuna kadar takipçisi olacağız” dedi. Oğlunun polislere taş atan ve tepki gösteren grupların içinde olmamasına rağmen coplandığını kaydeden Aydın Torun, şunları söyledi: “Oğlum o grupların içinde yoktu. Zaten kamera kayıtlarında da anlaşılacak. Şikayet dilekçemizi verdik. Bu işi yapan sorumsuzlardan şikayetçiyim. Polisin yere düştükten sonra çocuklara vurması, vahşetin boyutunu gösteriyor. 13-14 yaşındaki bir çocuğa düşmana saldırır gibi saldırmak hangi zihniyetin göstergesi merak ediyorum. Bu işin peşini bırakmayacağız.”

(Ajanslar)

”Kral Abdullah klinik olarak öldü”

0

Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın klinik olarak ölümünün gerçekleştiği iddia edildi. Kral Abdullah’ın kalp, böbrek ve ciğerlerinin fonksiyonlarını tamamen yitirdiği belirtildi.

Merkezi Londra’da bulunan Es-Sark El-Avsat gazetesinin Suudi muhabiri, Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın geçtiğimiz Çarşamba gününden bu yana klinik olarak ölümünün gerçekleştiğini iddia etti.

Haberini hastane kaynaklarına dayandıran Suudi muhabir, Kral Abdullah’ın kalp, böbrek ve ciğerleriyle birlikte diğer önemli organlarının da fonksiyonlarını yitirdiğini ileri sürdü.

Doktorların, Kral Abdullah’ı hayata döndürmek için kalbine defalarca“şok” uyguladığı belirtildi. Kral Abdullah’ın şu anda suni bir solunum cihazına bağlı olduğu da ileri sürüldü.

Suudi Kralı Abdullah, uzun süredir kamuoyu önüne çıkmıyor. Törenlerde, Kral Abdullah’ı veliaht prens temsil ediyor.

89 yaşındaki Kral Abdullah son yıllarda önemli sağlık problemleri nedeniyle defalarca ameliyat olmuştu.