Alakır Nehri’nde kurulması planlanan HES’e karşı yıllardır mücadele eden Alakır Nehri Kardeşliği, sosyal medyadan bir mesaj yayımlayarak artık hiçbirşey tüketmeyerek sivil itaatsizlik eylemi başlattıklarını duyurdu.
mektubun tam metni şöyle:
Kitle örgütleri DİSK, KESK ve TTB’nin Türkiye genelinde iş bırakma çağrısı üzerine İzmir’de Soma maden faciasındaki ihalleleri protesto eden gruplara polis gaz fişeği ve tazyikli suyla saldırdı.

Saldırıdan sonra Konak Meydanı’nda oturma eylemi olarak devan eden protestodan Vezan Bulut’un verdiği bilgiler şöyle:
“Basmane’den Konak’a doğru yürürken Konakta’ki üst geçidin altından polis TOMA’yla gazlı su sıkmaya ve gaz fişeği atmaya başladı.İnsanlar orada ara sokaklara dağılınca polis ara sokaklara dağıldı.
Ben de dahil bir kısım insan Konak Meydanı’na döndü. Buradan Konak’a gelmek isteyen insanlara polis yine gaz sıktı.”
Konak Meydanı’nda polisle görüşen gruplar oturma eylemi yaparak protestoya devam etti. 14.30 gibi sona eren eylemin ardından gruplar dağıldı.

ÇHD İzmir Şubesi’nin verdiği bilgiye göre İzmir’de üçü çocuk 44 kişi gözaltına alındı.
Sabah itibariyle arama kurtarma çalışmalarına ara verilen Soma maden bölgesine öğlen saatlerinde gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “bu acıların yaşanmaması için gelişmiş ülkelerde olduğu gibi tedbirlerin alınması” gerektiğini söyledi. Gül, dün bölgeye giden Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve CHP Başkanı Kemal kılıçdaroğlu gibi protestoyla karşılandı.
Öte yandan Soma’da yakınlarına ulaşmaya çalışan işçi ailelerinin acısı ve bekleyişi sürerken Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden öfke eylemleri devam ediyor.
“Bu acıyı çekmemek için..”
Sabahtan itibaren aynı kalan resmi bilgiye göre 282 madencinin hayatını kaybettiği Soma’ya giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Nasıl gelişmiş ülkeler bu acıları yaşamıyorlarsa artık, bütün kurallarımızı tekrar gözden geçirmeli, alınması gereken tedbirleri almalı, bu doğrultuda Devlet Denetleme Kurulu olarak tavsiyelerimiz var, eminim ki bunlar da ışık tutacaktır. Şüphesiz ki bu acıları bir daha tatmamak, çekmemek için ne gerekiyorsa hepsi yapılacaktır” dedi.
Hayatını kaybeden işçilerin aileleri başta olmak üzere Türkiye vatandaşlarına başsağlığı dileyen Gül, kurtarma çalışmalarının kesintisiz devam ettiğini savundu.
Sabah saatlerinde, Cumhurbaşkanı Gül’ün bölgeye gelmesinden önce arama kurtarma çalışmalarına ‘arama kurtarma ekiplerinin metan gazından zehirlenmesini önlemek” gerekçesiyle ara verilmiş, işçi yakınları jandarma tarafından bölgeden çıkarılmıştı.
Ankara ve İzmir’de müdahale var
Soma’da hastane önünde bekleyiş ve kayıplarını defnedenlerin acısı devam ederken Türkiye’de de eylemler ve protestolar düzenleniyor.
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin dünkü ortak çağrısıyla iş bırakan çalışanlar İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere Türkiye genelinde sokağa çıktı.
İstanbul’da Gayrettepe’de buluşan gruplar, Beşiktaş Fındıklı’da bulunan SGK İl Müdürlüğü‘ne yürümek istedi. Ancak dört TOMA’yla bariyer çeken polis yolu kapatarak grupların yürüyüşüne izin vermedi.
“Taşeronu ülkeden sileceğiz”
Mecidiyeköy’de DİSK adına açıklama yapan Genel Sekreter Arzu Çerkezoğlu: “Taleplerimiz: Taşeron yasaklanmalı, madenler yeniden kamulaştırılmalı, iş güvenliği yasası kaldırılıp mesleki denetimler meslek odalarına devredilmeli, hükümet istifa etmeli. Hep birlikte söz veriyoruz taşeronu bu ülkeden silecek mücadele vermek borcumuzdur, bu sistemi ortadan kaldıracağız”dedi.
Ankara Kızılay’da Soma için eylem yapan 100′den fazla liseliye polis tazyikli suyla saldırdı.
İzmir’de Kani Beko ve Bülent Çıhadar hastanede
İzmir’de, sendikaların çağrısı üzerine Basmane Meydanı’nda toplanan bazı gruplar, Gazi Bulvarı üzerinden Konak Meydanı’na kadar yürüdü. Konak Meydanı girişinde polisle bir süre görüşen sendika yetkilileri basın açıklaması yapıp dağılacaklarını bildirdi. Bunun üzerine ara sokaklara dağılan gruptan gözaltına alınanlar oldu. Gerginlik sırasında biber gazından etkilenen DİSK Genel Başkanı Kani Beko ile KESK İzmir Şubeler Platformu dönem sözcüsü Bülent Çuhadar, fenalaşınca ambulansla Eşrefpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı. İzmir’de 28 gözaltı yapıldığı öne sürülüyor.
Hakkari’de esnaflar dört günlük yas ve yardımlaşma eylemi başlatılırken, Dersim’de Soma’da yaşanan faciayı protesto etmek için esnap kepenk kapattı. Antalya, Eskişehir, Denizli, Mardin ve Adana gibi yurdun birçok yerinde yürüyüşler yapılıyor.
Diyarbakır’da, Manisa’nın Soma ilçesindeki maden faciasını protesto etmek için büyük çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu binlerce kişi Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğüne yürüdü. SKG İl Müdürlüğü önünde yapılan basın açıklamasıyla sona eren yürüyüş sırasında öğrencilerin yüzlerini siyaha boyadıkları ve Soma ile ilgili mesajların yer aldıkları pankart ve döviz taşıdıkları görüldü.
Cumhuriyet Meydanı’na yaklaşık bir saatte yürüyen 2 bin civarında protestocu daha sonra meydanda maden ocağında hayatını kaybeden işçiler için 3 dakikalık saygı duruşunda bulundu.
(Yeşil Gazete)
15 Mayıs, yirmi yılı aşkın süredir vicdani ret ve barış aktivistlerinin müthiş gayreti ile 15 Mayıs Dünya Vicdani retçiler günü olarak takvimlerde yerini aldı ve her yıl vicdani reddi ve anti-militarizmi konu alan etkinliklerle kutlanıyor.
Türkiye gibi militarizmin kılcallaştığı bir ülkede, vicdani ret ve anti-militarizm üzerine konuşmak ve eylemde bulunmak hala çok zor. Çünkü her şeyden önce AKP ve etrafında kümelenen entelijansiyanın iddia ettiğinin aksine militarizm “askeri vesayete” indirgenemeyecek kadar güçlü ve yaygın bir ideoloji ve aynı zamanda da modern devletin belirleyici niteliği. Bir başka ifadeyle militarizm, sadece modern ordulara ve orduların siyasi mekanizmalarla ilişkisine ait bir kavram değil aksine silahlı kuvvetleri, egemenliğin esas taşıyıcısı ve sürdürücüsü olarak yeniden ve yeniden üreten sistemin ve onunla bütünleşik mekanizmaların bir özelliği.
Türkiye bugünkü hali ile militarist devlet geleneğinin devamını yeni ekonomik düzen içerisinde sağlayan bir ülke ve bu zemini yeniden inşa eden de bizzat iktidar partisi. Bu re-organizasyon; militarist perspektiften güvenlik kavramının neo-liberal ihtiyaçlara göre formüle edilmesini, güvenliğin gündelik hayatın içinde bir tüketim nesnesi haline getirilmesini ve ulusal güvenlikten sorumlu olan organlar arasındaki ilişkilerin bahsi geçen “ihtiyaçlara” göre şekillendirilmesini içeriyor.
MİT yasasındaki değişiklikler, TSK’nın lojistik imkânlarındaki artış, askerlik süresindeki değişiklikler, sözleşmeli er alımı, Genelkurmay Başkanının, Kuvvet Komutanlarının ve MİT müsteşarının soruşturulmasını Başbakanın iznine bağlayan düzenlemeler aslında aynı paketin parçaları.
Militarizm malum, bir düşünce sistematiği olarak anonimleştirilmiş bireyleri belirli bir iktidar ilişkisi içerisinde “güvenlik” ve “var olma” temelinde bir arada tutan ve muktedirin tahakkümü normalleştiren bir ideoloji. Her tahakküm biçimi militarizm değil elbette ama militarizm tahakküm biçimleri arasında devlet ve merkezi güçlerle en sıkı bağlantıya sahip olanı. AKP devletleşen bir iktidar partisi olarak bu bağlantıları kapitalist düzen içinde örüyor. Bunu yaparken de yeni tehdit algıları ve düşmanlar yaratıyor.
Bu eksende Türkiye’de militarizm diğer tahakküm biçimleri gibi zor öğelerini içinde barındırıyor ve yaptırımları da hem yasal düzlemde devlet eliyle hem de toplumsal platformda sosyal denetim mekanizmaları marifetiyle gerçekleşiyor. Böylesine boğucu bir sosyo-politik atmosferde anti-militarist tutum takınmak cesaret işi ama aynı zaman erdemli politik bir duruş. Bugün TCK 318 yerli yerinde duruyor.
Halkı “askerlikten soğutma” diye bir fiilin suç kapsamında tutulması ve bu maddeye dayanarak anti-militarist içeriği olan beyanatların ve yazıların sahiplerinin kovuşturulması militarist devlet zihniyetinin iş başında olduğunun bir başka kanıtı. Neyse ki devletin ve ana akım medyanın gizlediği haberlere, mücadele pratiklerine ve yorumlara yer veren Vicdani Ret Derneği ve savaşkarşıtları.org gibi platformlar tüm bu baskılara rağmen çabasını azimle sürdürüyor.
Vicdani ret ile anti-militarizm aynı şey değiller ama aralarında çok sıkı bir bağ var. Anti-militarizm vicdani redde indirgenemez şüphesiz ancak vicdani ret, anti-militarist politik hattın çok önemli bir bileşeni. Vicdani ret, çok temelde bireysel bir tutum alış olarak tarif edilir. Asıl belirleyici olanın bireyin vicdanı ile “kolektif iyi” olarak sunulan arasındaki gerilimde vicdanını dinlemesidir. Bireyin kendine hesabını veremeyeceği bir şeyi (örneğin silah tutmak, insan öldürmek) yasa gereği olsa dahi yapmama seçimidir. Bu nedenle vicdani ret eyleminin majör bir değişiklik talebi olmadığı sadece bireyin öznel olarak uymamayı seçmesi ile sınırlandığı düşünülür. Ancak sınırlar böyle çizilse dahi eylem politiktir ve müesses nizama karşıdır.
Modern devlet pozitif yasayı aşan değer ve bireysel tercih tanımadığından bireyin “uymama” halini genellikle kendi varlığına dair bir tehdit olarak tanımlar. Bu nedenle de mümkün olan en sert önlemlerle vicdanının sesini dinleyen politik özneyi sindirmek ve bastırmak ister. Toplumun “uyan” geneli tarafından da dışlanma ve aşağılanmaya maruz bırakılır.
Türkiye’deki vicdani retçilerin ve anti-militaristlerin üzerinde halihazırda süren baskılar bunun en güzel kanıtı. Yakın tarihte de bilhassa 1990’larda (ülkede devlet şiddetinin ve PKK ile TSK arasındaki savaşın zirveye çıktığı zamanlarda) vicdani retlerini açıklayarak mücadele eden simge isimler ardı arkası kesilmeyen işkencelere ve tutuklamalara mahkûm edildi. Onların dirayetli tutumu ve mücadelesi sonraki kuşaklara da örnek oldu. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen Türkiye’de devlet vicdani ret hakkının tanınması konusunda tatminkâr adım atmıyor. 2011 yılı sonbaharında bedelli askerlik düzenlemesi yapılırken Başbakan Erdoğan’ın “bedelli gerilimini” de hafifletmek için söylediği şu sözler akıllarda:
“Vicdani ret olarak adlandırılan bir düzenleme Hükümetimizin gündeminde asla olmamıştır. Bu konuda çıkan haberler spekülasyondan öte bir anlam ifade etmiyor. Askerlik bu milletin, bu topraklar için en kutsal vazifelerden biri olarak kabul edilmiştir. Biz askerimize ‘Mehmetçik’ derken bunun bir anlamı var; bu “Küçük Muhammed” anlamındadır. Biz askerliği Peygamber Ocağı olarak görmüşüz… Biz, bu millet, bunu böyle biliriz. Görmeyenler yok mu? Var. Ama bu milletin kahir ekseriyeti bunu böyle bilir. Askerlik hizmetinin ciddiyetinin zedelenmesine de istismara da asla müsaade etmedik, asla müsaade etmeyiz. Bedelli askerlik uygulamasının ülkemize, milletimize, gençlerimize, onların ailelerine hayırlı olmasını diliyorum.”
Vicdani ret karşısında bu uzlaşmaz tutumun sebebi nedir sorusuna cevap ararken vicdani reddin öznel bir çıkış noktasından bütünleşik bir mücadele zeminine çoktan taşınmasının yarattığı muktedirlerde korkuyu gösterebiliriz. Vicdani reddin dayandığı temel ilkelerin kamusal alanda tartışılması ve devletin ideolojik aygıtları ve popüler kanallardan üretilen ön kabulleri sarsması, bireysel eylemden kolektif politik eyleme geçişin başlangıcı olma potansiyeline sahip. Zira vicdani ret üzerine yapılan tartışmalarda militarizmin çıplak şiddete dayalı gerçek yüzü de ifşa ediliyor. Örneğin zorunlu askerlik esnasında yaşanan hak ihlalleri ve ölümler hakkında kamuoyunun bilinçlenmesinde vicdani ret aktivistlerinin payı büyük. “Askere gitme, kardeş kanı dökme” sloganının hafızalardaki yeri bunun göstergesi. Hiç konuşmadığımız Kürtlerin zorunlu askerlik ile meşakkatli ilişkisi tam da bu noktada zihnimizde kurcalıyor. Ayrıca vicdani ret aktivistlerinin çabalarının kamusal olarak görünür hale getirilmesi, uluslararası dayanışma ağlarının barışı temel alan ajandalarının toplumsallaştırılması anti-militarist politik eylemlilik için müthiş fırsatlar sunuyor. Toplu vicdani ret açıklamalarını bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Kıbrıs’taki vicdani ret inisiyatifinin etkinlikleri bu bağlamda ilgi çekici bir örnek oluşturuyor.
Anti militarizm Nilgün Toker Kılıç’ın ifade ettiği gibi hem politik hem de ahlaki bir sorumluluk. Bireyin otonomisini yadsıyarak onu anonimleştiren militarizmin işaret ettiği tahakkümü ret etmek ve bu tahakküm biçimiyle mücadele etmek özgür ve demokratik bir siyasetin savunusu için elzem. İnsan olmanın biricikliğinin ve farklılığının altını çizmek anlamında militarizme karşı çıkmak ahlaki bir sorumluluk da. Militarizmin beslendiği her türlü özcü ideolojik formülasyona karşı çıkması gereken anti-militarizm enternasyonalist bir kimliğe sahip.
Her şeyden önce milliyetçi perspektiften yapılan vatan tanımlamalarına ve reel politik gereği olarak sunulan güce dayalı devletlerarası ilişkiler betimlemelerine itibar etmez. İnsani özgürlüğün alanı olarak dünyayı yurtlaştırmak, yerküreye dair sorumluluk beslemek ve evrensel insani ilkeleri savunmak anti-militarizmin temel özelliği.
Devletlerin ve devletleşen politik güç merkezlerinin yıkıma, imhaya dayalı politikalarına karşı kamusal bilinç ve direnç oluşturulması, kolektif vicdanın “güvenlik” ve “tehdit” üzerinden kurulan tahakküme başkaldırması ve bunun sonucu olarak militarist niyetlerden güç alan düzenlemelere uyulmaması, militarizmin etkinlik alanını şüphesiz daraltacak. Kimsenin bir diğerini öldürmek zorunda bırakılmadığı, çocukların katledilmediği bir dünya için anti-militarizmi bir politik eylem biçimi olarak savunmak şart.
Güven Gürkan Öztan – Bianet.org
Not: 17 Mayıs cumartesi günü saat 13-16:00 arasında Aynalı Geçit- Galatasaray’da Prof. Dr. Fatmagül Berktay ve ben yeni kitap vesilesi ile Türkiye’de Militarizm üzerine konuşuyoruz. Konseptini Ayşegül Sönmez’in hazırladığı “Anti Militarizme Dair Yayınlamış…” başlıklı bir sergi ve Naim Dilmener’in konseptini yaptığı “Anti Militarizme Göz Kırpan Şarkılar” etkinliğin içinde yer alıyor.
Business Insider’da Michael Koplow imzasıyla çıkan yazıyı yazarımız Özgecan Kara’nın çevirisiyle yayınlıyoruz. Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.
Hükümet üç gün milli yas ilan etti, ve Türkiyeliler kömür madeni işçi kıyafetleri ve baretleriyle sokaklarda gezerek mahvolmuş işçi aileleriyle dayanışma gösteriyorlar.
Peki hükümetin olan bitenle ne alakası var?
AKP ve Başbakan Erdoğan döneminde birçok vakada olduğu gibi hükümetin kontrolü dışında yaşanan hasarlara hükümetin verdiği tepki kötü bir durumu çok daha vahim yapıyor.
İşyeri kazaları her zaman olur, özellikle de zorlu koşullarda çalışmayı gerektiren madencilik gibi tehlikeli sektörlerde. Geçtiğimiz Pazartesi iki kömür madencisi Batı Virgina’da madende öldü. 2010’da yine Batı Virgina’da Upper Big Branch madeninde 29 kişi öldü. Dün Erdoğan’ın basın toplantısında da dediği gibi, kazalar olur.
Bu durumda ise oldukça sırasız olan bir gerçek var ki iki hafta önce AKP Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ana muhalefet partisi CHP tarafından getirilen ve BDP ile MHP tarafından da desteklenen Soma’daki maden kazalarının araştırılmasına dair soru önergesini reddetti.
Örneğin 2013’te sadece Soma madenlerinde 4500 işyeri kazası raporlandı. Bir de tabii şu fotoğraf var: iki hafta önce muhalefet mecliste Soma madenlerindeki güvenlik kaygısıyla ilgili konuşma yaparken arkasını dönüp kendi arasında sohbet eden iki AKP milletvekili.
Bir diğer deyişle geçtiğimiz ay bu madenle ilgili ciddi kaygılar dile getirilmişti, hükümet onları kulak arkası etmeye karar verdi ve şimdi ellerinde 284 Türkiye vatandaşının öldüğü ve eğer hükümet Soma hakkındaki uyarıları ciddiye alsaydı önlenebilecek bir kaza ve bir de halka ilişkiler felaketi var.
Cidde ve sorumlu bir hükümetin bu durumda verebileceği tek bir mantıklı tepki var. Korkunç bir hatayı kabul eder, özür diler, sorunun köküne inileceğine yemin eder ve genel olarak suçluluk ve pişmanlık duygusu gösterir.
Ama şimdiye kadar hepimizin öğrendiği gibi Erdoğan’ın AKP’si asla hataları kabul etmez, zinhar özür dilemez ve hiçbir şey için suçluluk veya pişmanlık hissetmez.
Olacakların ön izlemesi olayların olduğu ilk akşam hükümet yanlısı televizyon kanalları işleri belli bir “perspektife” koymak için dünyadaki diğer madencilik felaketlerinin ölü sayılarını yayınlamasıyla başladı. 1942’de Çin’deki 1549 ölü, 1906’da Fransa’da 1100 ölü, 1914’te Japonya’da 687 ölü, 1960’ta Çin’de 682 ölü gibi… Bununla nereye varmaya çalıştıklarını görebilirsiniz.
Verilen mesaj: madencilik kazaları tarih boyunca olmuştur – ve gerçekten “tarih boyunca” terimi örnek verilen tarihlere baktığımızda tam uygun terim oluyor – Türkiye hükümeti bu nedenle Soma’ya dair tüm suçlamalardan aklanmalıdır.
Ve sonra Erdoğan’ın basın açıklaması oldu. Basın açıklaması tipik olarak Erdoğan’ın sorusunu beğenmediği muhabiri azarlamasıyla başladı; yandaş medyaya zaten dağıtılmış konuşma başlıklarının üzerinden geçmesiyle devam etti ve 1862’de İngiltere’de, 1907’de Amerika’da olan ve 1970’den önceye kadar olan maden kazalarından örnekler vermesinin ardından CHP’nin AKP tarafından reddedilen soru önergesini Meclis’te işleri tıkamak ve gündemi engellemeye yönelik verilmiş soru önergesi diye kestirip atmasıyla kapandı.
Bir diğer deyişle 2014 Türkiye’de olanlar Viktorya dönemi İngiltere’sindeki standartlarla karşılaştırılmalı ve muhalefetin sık sık dile getirdiği maden güvenlik endişeleri sadece hükümeti indirmeye yönelik bir komplo.
Bu süre içinde polis ve TOMAlar hükümetin tepkisine sinirli protestocularla sokaklarda yüzleşemeye çoktan başladılar ve şüphesiz çok kısa bir zamanda Erdoğan veya dalkavuklarından birinden dış mihrakların komploları, teröristler, hain işyeri güvenlik lobisi ve seçimlerin nasıl onu ve hükümetinin istediklerini yapması için seçtiğini duymaya başlayacağız.
Bunların hepsi daha dün Erdoğan’ın Freedom House’un yayınladığı basın özgürlüğü raporunda Türkiye’yi özgür olmayan ülke olarak sıralamasına verdiği tepkinin geldiği yerden geliyor. Erdoğan bazı Türkiye gazeteleri hükümet hakkında kötü şeyler yazdığı için Türkiye’nin tanım itibariyle mükemmel basın özgürlüğüne sahip olduğuna dair bıkkınlık veren argümanı ve Freedom House’un İsrail’i Orta Doğu’da en özgür ülke olarak sıralamasının kredibilitesini sorgulamıştı.
Bir de Helen Thomas’ın İsrailli Yahudilerin “Filistin’den defolup çıkması” Almanya ve Polonya’ya evlerine dönmesi yorumları sonrasında kovulmasını Amerika’da basın özgürlüğü olmadığının kanıtı olarak işin içine kattı – oysaki aslında olan toplumsal dışlanmaydı, bu yüzden kimse Türkiye’yi eleştirmemeliydi.
Apaçık sakıncalı tutumu savunmak için oyunun kuralları hep aynı – hakikatlerin hakikat olduğunu inkar et, başkasını suçla, yanlış bilgiler veya komik olacak kadar bağlamdan kopuk olaylardan örnek ver.
Türkiye’nin azımsanmayacak bir kesiminin doğru bulmadığı Gezi protestoları veya hükümet ekonomik iyileştirme sağladı ve Gülenciler tarafından sorgulanan yolsuzluk skandalı gibi olaylarda bu taktiklere başvurmak bir şey, yüzlerce kişinin öldüğü madencilik felaketinde bunu yapmak başka bir şey – bu sefer işin öteki tarafı yok.
Madenciler hükümet düşmanları değildi, sorgulamaları başlatan şüpheli gruplar da değildi. Üç günlük milli yas ilan edilmesiyle eş zamanlı Erdoğan ülkeye bunun üstesinden gelmelerini ve ağlamayı kesmelerini söyledi çünkü sanayi devrimi zamanında dünyanın öteki yarısındaki ülkelerde de bir sürü madenciler ölmüştü.
Bana kalırsa denenmiş ve doğru AKP taktikleri bu sefer o kadar da etkili olmayacak.
Business Insider’da Michael Koplow imzasıyla çıkan yazı tercüme edilmiştir. Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.
Manisa Soma’da özel bir şirkete ait kömür madeninde yaşanan katliam, ülke gerçeklerini bir kez daha yüzümüze vurdu. Göstermelik iş güvenliği uygulamalarının, çocuk işçi çalıştırmanın, eğitimsizliğin, bilgisizliğin ve de işsizliğin üzerinden para kazanma hırsının canlarımızı alıp götürdüğüne bir kez daha tanık olduk. Kahrolduk.Bu ülkede yerin altındaki madenlere verilen değerin yüzde 1′i yerin üstündeki tarıma verilse bu kadar can kaybı olur muydu? Soma’da bir madencinin sosyal medyaya da yansıyan sözleri gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Madenci diyor ki: “hayvancılık bitti, tütün bitti, buğday bitti, su yok, toprak verimsiz. Madenden başka şansımız yok ki burada.”
Soma ve köylerinde yaşayanlara madenden başka seçenek bırakmayan anlayış, tarımda uyguladıkları politikalarla üretmeyi değil ithalatı kendilerine politika olarak seçtiler. Orada yaşayan köylülere, “tarım sizin işiniz değil” diyerek üretimden kopardılar ve madene mahkum ettiler.
Onların yer altından çıkardıkları kömürü bedava dağıtarak, kenttekileri de kendilerine mahkum ettiler. Üreten değil, nafakaya razı olan bir toplum yarattılar.
Son olarak muhalefetin de desteği ile kabul edilen Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Yasası bu süreci daha da hızlandıracak. Köyde yaşayanları topraklarından koparıp madene, yeraltına mahkum edecek. Tam da Birleşmiş Milletler’in “Aile Çiftçiliği” ilan ettiği yılda. Türkiye’de aile çiftçiliği yok ediliyor. Ailenin reisini, okulda olması gereken 15 yaşındaki çocuğu madende çalışmaya zorluyor.
Madende çalışması yasak olan, o saatte okulda olması gereken 15 yaşındaki çocuğun “tarımdan bir şey olmaz” anlayışı ile o madene sürüklendiğini unutursak yarın daha büyük katliamlara yol açılır.
Soma’daki katliamdan ders alınmazsa dünyanın en önemli oksijen deposu olarak bilinen, endemik bitki çeşitleri, zeytinlikleri ve ormanlık alanları ile dünyanın eşsiz doğa parçası Kazdağları’nda altın aranması, altın madenciliğine izin verilmesi bütün bu eşsiz değerlerin kaybolmasına neden oluyor.
Kazdağları’nda insanlar altın ile zeytin arasında bir tercihe zorlanıyor. Dayatılan altın mı zeytin mi seçeneği değil, yaşam ile ölüm tercihidir. Bu tercihi de değerli olandan, insanlık için yararlı olandan, binlerce yıl yaşayan ve bundan sonra da yaşayacak olan zeytinden yana yapmak en doğrusu.
Yeraltı madenleri sahip oldukları rezervle ve sahiplerinin kazanacağı para ile sınırlıdır. Oysa yerüstündeki bitki, hayvan, ağaçlar, doğa, tarım, su ve diğerleri binlerce yıldır var olan ve gelecek kuşakların da yaşaması için korunması gereken kaynaklardır. Bu kaynaklar bir kaç şirketin çıkarına feda edilebilir mi?
Soma’da yeraltında katledilen canlarımıza tanrıdan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyorum. Dünyanın hiç bir yerinde böyle acılar bir daha yaşanmasın. Bunun için dünyamıza, yaşama hep birlikte sahip çıkmak ve yeraltındaki madenden önce yerüstündeki yaşama değer vermemiz gerekiyor.
Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net
Soma maden faciasında tablo giderek kararıyor. sabah saat 08.00 sularında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Soma’da ölen işçi sayısının 282‘ye ulaştığını açıkladı.
Bugün maden bölgesine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gidiyor. Bu nedenle maden etrafında güvenlik önlemleri sıkılaştırıldı. Jandarma yakınlarını bekleyen işçi aileleri de dahil insanları alandan çıkarıyor.
Soma’da bulunan gazeteci Mehveş Evin, Açık Radyo’daki ‘Ekonomi Ekoloji’ programına bağlanarak son durum hakkında bilgi verdi.
Mehveş Emin’in aktardıklarından satır başları şöyle:
“İnsanlar cenazelerini bekiyor, öfkeliler. Bekleyiş sürüyor, bir yandan cenazelerini teşhis ediyorlar. Bu acıya rağmen insanlar tevekkül içinde. Ama insanların madenden çıkarılma meselesi öfkelendiriyor.”
“Arama çalışmalarına katılanlar kayıp sayısının 400’ü bulduğunu söylüyordu. Bu rakamın neye varacağını artık bilemiyoruz.”
“Sabah 08.30 itibariyle hiçbir şey herke beklemeye alındı. Resmi olarak bu söylenmiyor, “gaz var bu yüzden “ deniyor, ki bu da doğru, kurtarma çalışmaları yapanlar için de tehlikeli. Ama buradaki genel kanı protokol nedeniyle çalışmaların beklediği.”
“Yangın devam ediyor. Duman sızmaya devam ediyor. Ama esas sorunlu olan zehirli hava.”
“Yakınlarını bekleyenler o kadar acılı ki şikayet etme halinde değiller. Bir an önce ölülerini almak istiyorlar. Tepki de var ama genelde sesler yükseldiğinde polis jandarma tarafından susturulmaya çalışıyor. Dün kardeşini çıkardıkan sonra bağıran bir genç vardı onun ağzını kapattılar.”
(Yeşil Gazete)
Manisa Soma’daki maden faciasında son resmi verilere göre hayatını kaybeden işçi sayısı 282’ye yükseldi. İklim değişikliğine karşı mücadele eden 350.org örgütü, ne kömür madeninin ne de iş cinayetlerinin tek yol olduğunu vurgulamak için bir imza kampanyası başlattı.
Sadece Nisan ayında 51 bin yeni maden çıkarma lisansı verildiğini hatırlatan örgütün açıklamasından satırbaşları şöyle:
“Maden sektörüne verilen destek giderek artıyor”
“Türkiye’deki kara kömür çukurlarında 50 bin civarında işçi çalışıyor. Her yıl resmi rakamlara göre onlarca madenci hayatını kaybediyor. Yüzlercesi ise yaralanıyor. Kaldı ki resmi rakamların tüm ölüm ve yaralanmaları yansıtmadığı da söyleniyor. Tüm bunlara rağmen Türkiye kömür kullanımını artırıyor. 2012 “kömür yılı” ilan ediliyor, 2023’e kadar ülkedeki tüm kömür, gaz ve petrol rezervlerinin potansiyelinin ortaya çıkarılması resmi planlara alınıyor. Maden sektörüne verilen destekler giderek artıyor.”
“Tüm bunlar daha fazla işçi ölümü, daha fazla yaralanma, daha fazla seragazı emisyonu ve artan sıcaklıklar anlamına geliyor. Başbakan Erdoğan dört yıl önce yaşanan kömür işçisi ölümlerini “kader” olarak nitelemişti, bu defa ise ölümlerin “bu işin fıtratında” bulunduğunu savundu.”
“Türkiye’nin enerji için kirli enerjilere ihtiyacı yok”
“Ancak, ölümler ne fıtrat ne de kimsenin kaderi. Bunu durdurabiliriz. İklim dostu enerji kaynakları söz konusu olduğunda Türkiye zengin bir ülke. Enerji verimliliği ile elde edilebilecek büyük tasarruf da cabası. Türkiye’nin enerji için fosil yakıt veya diğer kirli enerjilere ihtiyacı yok. Enerji verimliliği, akıllı ağlar, iklim dostu ve sürdürülebilir enerji kaynaklarına dayanan bir enerji altyapısı Türkiye’nin enerji talebini karşılamaya yeter de artar. Dahası böyle bir altyapı bugün maden sektöründe çalışan tüm işçilere istihdam sağlayacaktır.”
“Kara kömür çukurlarında bir canın daha feda edilmesine seyirci kalamayız. Kömürü toprakta bırakalım.”
İmza kampanyasına ulaşmak için tıklayınız.
(Yeşil Gazete)
Soma’da resmi rakamlara göre şu ana kadar 245 işçinin öldüğü maden faciasında devletin ve maden işletmesinin ihmaline tepki göstermek için Türkiye’nin farklı şehirlerinde vatandaşlar sokakta.
Ankara’da toplanan vatandaşlara polis gaz ve tazyikli suyla saldırdı.
İstanbul’da kitle örgütleri, parti ve STK’ların çağrısıyla 19.00’da toplanan yüzlerce insan tünelden Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Saat 20.00 itibariyle polis Galatasaray Lisesi önünde müdahaleye başladı.
38 kişinin öldüğü maden faciasının yaşandığı Soma’da Başbakan Erdoğan ölen işçi yakınları tarafından protesto edildi. Erdoğan, Bülent Arınç’la birlikte bir markete sokuldu, daha sonra aracıyla uzaklaştırıldı.

Soma Belediyesi’nde basın toplantısı düzenledikten sonra hastanedeki yaralıları ziyaret eden Erdoğan, daha sonra korumaları ile dışarı çıktığında işçi yakınları tarafından protesto edildi.
Hürriyet’te yer alan habere göre, Başbakan Erdoğan, Soma Belediyesi çıkışında, kendisini bekleyen vatandaşlara seslendi. Yaklaşık 100 metre uzakta bir gencin protesto sloganları attığı duyuldu. Başbakan’ın korumaları bu gence müdahale edip gözaltına aldı. Bunu gören başka bir genç de polislere tepki gösterince, belediyeye yaklaşık 200 metre uzaklıktaki grup da protestolara katıldı. İşçi yakınları Erdoğan ve beraberindeki heyete ait makam araçlarını tekmeledi.
Öte yandan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla birlikte madene girmek isteyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a da vatandaşlar tepki gösterdi. İki siyasi bu yüzden madene giremedi.
(T24/ Yeşil Gazete)