Ana Sayfa Blog Sayfa 3333

Tiyatro sanatçısı Gönül Ülkü Özcan hayatını kaybetti

85 yaşındaki tiyatrocu Gönül Ülkü Özcan, dün akşam saatlerinde Silivri’deki evinde yaşamını yitirdi.

41

Özcan’ın torunu Tarık Ündüz, tiyatrocunun sağlık sorunları yaşadığını belirterek, “Bugün ne yazık ki akşam saatlerinde vefat haberini almış bulunuyoruz. Çok acı tabii. Dedemi daha önce kaybetmiştik. Orada buluştular herhalde. Nurlar içinde uyusun. Tabii çok üzüntülüyüz” dedi.

Gönül Ülkü Özcan kimdir?

1931 doğumlu sanatçı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü’nde eğitim aldı. Uzun yıllar Şehir Tiyatroları’nda çalışan sanatçı, Gazanfer Özcan’la evlendikten sonra Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nu kurdu.

Özcan, ‘Sabahsız Geceler,’ ‘Satılmış Hayatlar,’ ‘Hürriyet Uğruna Mukaddes Yalan,’ ‘Vur Patlasın Çal Oynasın’ gibi oyunlarının yanısıra son olarak ‘Avrupa Yakası’ ve ‘Yalan Dünya’dizilerindeki rolleriyle tanınıyor.

En son 2015’te ‘Yaz’ın Rüyası’ adlı dizide oynayan usta oyuncu, 2014’te, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü.

 

(Diken)

Aslı Erdoğan’dan Deutsche Welle’ye mektup

Tutuklu yazar Aslı Erdoğan, Deutsche Welle için bir mektup yazdı. Son gelişmeleri endişe verici olarak nitelendiren Erdoğan, demokrasi krizinin bedelini gazeteci ve yazarların ağır ödediğini kaydetti.

39

Aslı Erdoğan’ın İngilizce olarak kaleme aldığı mektubun DW Türkçe tarafından yapılmış çevirisi şu şekilde;

“Sevgili dostlar, meslektaşlar, gazeteciler ve basın üyeleri,

40

Bu mektubu size en eski gazetelerden biri ve Sosyal Demokratların sesi olan Cumhuriyet gazetesinin polis operasyonuna maruz kalmasından bir gün sonra Bakırköy Cezaevi’nden yazıyorum. Şu anda gazetenin 10’dan fazla yazarı gözaltında. (Eski) genel yayın yönetmeni Can Dündar da dahil dört kişi ise polis tarafından aranıyor. Ben bile şok olmuş durumdayım. Bu Türkiye’nin herhangi bir yasaya uymamak ya da haklara saygı duymamak yönünde bir karar aldığının açık bir göstergesidir. Şu anda 130’dan fazla gazeteci hapiste ki bu bir dünya rekorudur. İki ay içerisinde 170 gazete, dergi ve radyo/TV kapatıldı. Şu anki hükümetimiz, “gerçeği” ve “doğruyu” tekelleştirmek istiyor, yöneticilerinkinden hafif farklı olan herhangi bir görüş şiddetle bastırılıyor: Polis şiddeti, günlerce ve gecelerce (30 güne kadar) gözaltı, hapis…

Ben 19 Ağustos’ta sırf “Kürt gazetesi” olan Özgür Gündem’in danışmanlarından biri olduğum için tutuklandım. Basın kanunun 11. maddesinin açıkça belirttiği üzere danışmanların gazete üzerinde hiçbir yasal sorumluluğu bulunmamasına rağmen, ben henüz hikayemi dinleyecek bir mahkemeye çıkarılmadım.

Bu Kafkaesk davada, benimle birlikte 70 yaşındaki dilbilimci ve çevirmen Necmiye Alpay da tutuklandı ve terörizmle yargılanıyor.

Bu mektup acil bir çağrıdır! Durum çok ciddi, korkunç ve aşırı derecede endişe vericidir. Türkiye’deki totaliter bir rejimin kaçınılmaz bir şekilde sonunda tüm Avrupa’yı da sarsacağına inanıyorum. Şu anda “mülteci krizi”ne odaklanmış olan Avrupa, Türkiye’de demokrasinin kaybının tehlikelerini tamamen göz ardı ediyor gibi görünüyor. Şu anda biz – yazarlar, gazeteciler, Kürtler, Aleviler ve tabii kadınlar – “demokrasi krizi”nin ağır bedelini ödüyoruz. Avrupa yüzyıllardır akan kanın ardından tanımladığı, Avrupa’yı Avrupa yapan değerler konusundaki sorumluluğunu üstlenmelidir: Demokrasi, insan hakları, ifade ve düşünce özgürlüğü…

Dayanışmanıza ve desteğinize ihtiyacımız var. Şu ana dek bizim için yaptıklarınıza teşekkür ederiz.

Saygılarımla

Aslı Erdoğan

1.11.2016

Bakırköy Cezaevi, C-9

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Savaş ve Ticaret – Bülent Danışoğlu

Bülent Danışoğlu’nun yazısı bianet.org. sitesinden alındı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan önemli olayları ve kararları kalabalıklara doğrudan açıklamayı seviyor. Özellikle muhtar toplantılarında köy ve mahalle sınırlarının hayli ötesine geçen konularda hayati açıklamalar yapıyor.

Rus uçağının düşürüldüğünü de bir öğretmenler toplantısında duyurmuştu. Bütün öğretmenler ayağa fırlayıp alkışlamışlar, slogan atmaya başlamışlardı. Sonradan uçağı Fethullahçıların düşürdüğü söylendi, o öğretmenlere örgüt üyeliğinden soruşturma açıldı mı, bilmiyorum.

Lozan anlaşmasını pek beğenmediğinden, Musul’un aslında bizim olduğundan, hatta Oniki Adaların elden çıkarılmasını kabul edemediğinden birkaç toplantıda söz etti. Bunların arasında çeşitli isimler altında örgütlenmiş iş çevreleri ile sık sık yaptığı toplantılar da vardı. İş adamları her zaman olduğu gibi Cumhurbaşkanının bütün konuşmalarını şiddetle alkışladılar. Toplantının heyecanı geçtikten sonra da bu sözlerin tartışmaya yol açtığı duyulmadı.

Anlaşılan burjuvazinin gözünü petrol bürümüş. Onca gayretle kazandıkları dövizlerin büyük kısmının petrol ithalatına gitmesinden, nasıl değişeceği bir türlü kestirilemeyen enerji maliyetlerinin üretim planlarını altüst etmesinden bıkmış usanmışlar. Musul’dan ecdat yadigarı petrollerin alınmasıyla önlerini kimsenin tutamayacağını hesaplıyor olmalılar. Tabii başlamışken güvenlik gerekçesiyle Halep, burnumuzun dibindeki Oniki Adalar, elimiz değmişken Kıbrıs neden olmasın. En heveslileri haritaları çizmeye başladı bile.

Oysa bir yandan mehter marşlarını dinlerken bir yandan da ekonomik verilere bakmakta yarar var. Ekonomi ile ilgili veriler dolaylı olarak bütün toplumu ilgilendirir ama firmaların doğrudan ilgi alanına girer. İş adamlarının tarihle, hukukla ilgilenmese bile hiç olmazsa ekonomiyi izlemeleri beklenir.01

Örneğin, 31 Ekim günü Türkiye’nin 2016 yılının ilk dokuz ayının dış ticaret verileri açıklandı. Sadece bu verilere bakmak bile Türkiye’nin dış politikaya ilişkin gizli/açık hedeflerine ulaşmasının önünde ne tür sınırlar olduğunu gösteriyor.

İlk göze çarpan veri toplam ihracata ilişkin. Türkiye 2015 yılında toplam 143 milyar 838 milyon dolar ihracat yapmış. Bu rakam 2012 yılı ihracatının bile gerisinde. 2016 yılının ilk 9 ayında 104 milyar 227 milyon dolar ihracat yapılmış ki bu da 2015 yılının ilk 9 ayının ihracatının yüzde 2,7 gerisinde. Yani Türkiye 2016 yılında hala 2011 yılı kadar ihracat yapabiliyor.

Yılda yüzde 3 dolaylarında büyümenin yeterli olup olmadığının tartışmaya açıldığı ülkede ihracatın yavaş büyümesinden değil azalmasından söz ediyoruz.

2016 yılının ilk 9 ay ithalatı 146 milyar 254 milyon dolarla, 2015’in ilk 9 ay ithalatından yüzde 6,5 daha düşük. Son birkaç yıldır sürekli azalan ithalatın 2016 yılında 2008 düzeyi dolaylarında gerçekleşeceği, yani 250 bin civarından 200 bin civarına düşeceği anlaşılıyor.

Aslında ithalattaki düşüşün esas nedeni de ihracattaki gerileme, çünkü ithal edilen malların önemli kısmı ihraç mallarının üretiminde kullanılıyor. Türkiye’nin ithalatının yüzde 18’inin yatırım mallarından, yüzde 67’sinin ara mallarından oluştuğunu dikkate alınca önümüzdeki dönem yatırımlarında önemli ölçüde düşüş olacağı görülüyor.

Türkiye dış ticaretinin önemli kısmını Avrupa Birliği ile yapıyor. 2016 yılında ihracatın yüzde 49’u, ithalatın yüzde 39’u AB ile gerçekleşmiş. Öteki önemli dış ticaret ortaklarından Bağımsız Devletler Topluluğu ihracatta yüzde 21, ithalatta yüzde 11 pay sahibi. Ortadoğu ülkelerinin payı ihracatta yüzde 21, ithalatta yüzde 7. Türki devletlerin payı çok düşük, ihracatta yüzde 3, ithalatta yüzde 1.

Ayrıca 2016 yılında Avrupa Birliği hariç, bütün ülke gruplarına yapılan ihracatın gerilediğini de belirtmek lazım. İlk 9 ayda AB ülkelerine yapılan ihracat yüzde 8 artarken, Bağımsız Devletler Topluluğu’na yapılan ihracat yüzde 31, Ortadoğu ülkelerine yapılan ihracat yüzde 6 azalmış.

Türkiye’nin dış ticaretinde Avrupa Birliği’nin önemi sadece en büyük ihracat pazarı ve ithalat kaynağı olmasından gelmiyor. Avrupa Birliği aynı zamanda ihracatın ithalatı karşılama oranını da yükselterek, dış ticaret açığını küçültüyor.

Türkiye’nin ithalatı karşılama oranı yıldan yıla değişmekle birlikte, genel olarak yüzde 60-70 arası seyrediyor. 2016 yılında ithalattaki hızlı düşüşle birlikte yüzde 71 olarak gerçekleşmiş. Oysa Avrupa Birliği ile yapılan ticarette ithalatı karşılama oranı genel olarak yüzde 70-80 arasında oluşuyor. 2016 yılında AB ülkelerine 50 milyar 551 milyon dolarlık mal satmışız ve 56 milyar 946 milyon dolarlık mal almışız. Bu durumda AB ile yapılan ticarette ithalatı karşılama oranının yüzde 89 olduğu görülüyor.

Bu rakamı Türkiye’nin AB dışı ülkelerle yaptığı ticaretteki durumla karşılaştırmakta yarar var. 2016 yılının ilk 9 ayında AB dışı ülkelere 53 milyar 676 milyon dolar ihracat yapılmış, bu ülkelerden 89 milyar 308 milyon dolarlık mal ithal edilmiş. Bu durumda ithalatı karşılama oranı yüzde 60 olarak görülüyor.

Yani Türkiye bütün dış ticaretini Avrupa Birliği dışındaki ülkelerle yapsaydı, bu yılın ilk 9 ayında dış ticaret açığı 42 milyon 027 milyon dolar değil, 16 milyon 474 milyon dolar artışla, 58 milyar 501 milyon dolar olabilirdi.

2

Böyle bir ülke Avrupa Birliği’nden uzaklaşırsa başına neler geleceğini uzun uzun tartışmanın alemi yok. Cari açık büyür, Türk lirasının değerini önemli ölçüde düşürmek gerekir, akaryakıt fiyatları yükselir, yurt dışından alınan kredi faizleri fırlar, kredi değerlendirme kuruluşları yeniden not kırar sonra sıra bunların yurt içindeki etkilerini sıralamaya gelir. Bütün kötü ihtimalleri sayıp dökmek gereksiz ama bunların düşük ihtimaller olmadığını da bilmek gerekir. En azından yapısal bir dönüşümün sağlanamayacağı kısa vadede bu ihtimaller güçlüdür.

Peki, idamı geri getiren bir ülkenin bırakın Avrupa Birliği’ni, Avrupa Konseyi’nde kalması mümkün mü? Kenan Evren’in “ne yani, teğmenler oy verip komutan seçiyor mu” tespiti uyarınca, öğretim üyelerinin rektör seçmesine son veren bir ülke, uygar ülkelerle yakın ilişkisini sürdürebilir mi? Seçilmiş belediye başkanlarını hapse atıp, içişleri bakanının bir memuru belediye başkanı tayin ettiği bir ülkenin yeri neresidir? Kredi faizlerinin emir komuta zinciri içinde düşürülmesinden bir marifet gibi söz edilen bir ülkenin ekonomik performansını ciddiye alan kuruluş çıkar mı?

Anlaşılan bu ülkenin iş insanları, ihracatçıları, patronları bu şekilde de işlerini yürütebileceklerini düşünüyorlar. Belli ki yapısal bir dönüşüme ihtiyaçları yok, şimdiye kadar nasıl gittiyse öyle gider, diyorlar. Şimdiye kadar şöyle gitti; Türkiye’nin ihracatında ileri teknoloji ürünlerinin payı yüzde 3,4.

Eğer bundan sonra da böyle gitmesi öngörülüyorsa, Türkiye’nin bir ucuz emek ülkesi olması strateji olarak benimsenmiş demektir. Böyle bir ülkede demokratik hakların ekonomiye zarar vereceği pervasızca söylenebilir. Çevreyi korumaya çalışanlar üretim maliyetinin yükselttikleri gerekçesiyle vatana ihanetle suçlanabilir. Devlet güdümünde olmayan sendikalar ve meslek kuruluşları terör örgütü olarak tanımlanabilir.

Bu tür bir ülkenin ileri teknoloji ürünlerini üretemeyeceği ve ihraç edemeyeceği kesindir. Fakat sorun bu kadarla kalmıyor, ihracat sadece artmamakla kalmayacak, eğer Avrupa’dan uzaklaşılırsa mevcut düzey de korunamayacak, ihracat azalacaktır. Fetihlerden söz etmeye başlayan, AB üyesi komşuları dahil çevre ülkelerin toprakları üzerine tartışmalar yaşayan bir ülkenin ticari ilişkilerini yaşatması mümkün olacak mıdır?

Türkiye dış ticaretin siyasetle yakın ilişkisini ilk olarak Rusya ile yaşayarak gördü. Sorunu şimdilik çözdüğünü umuyor. Avrupa ticaretini de riske sokmak beklenmedik sonuçlara yol açabilir.

Bülent Danışoğlu – bianet.orgbdanis

* Tablolar: Türkiye İhracatçılar Meclisi

Bakırköy’de yapılması planlanan mega yat limanı için referandum kararı

İstanbul Bakırköy’de, mega yat limanı ile ilgili referanduma gidiliyor. Özgürlük Meydanı’nda 6 Kasım Pazar günü sabah 9.00’da başlayacak olan referandum akşam 17.00’ye kadar devam edecek. Noter huzurunda, Bakırköy Kaymakamlığı’nın gözetiminde yapılacak referandum için halka çağrı yapılıyor.

22

 

Hürriyet Gazetesi’nden Ömer Erbil’in haberine göre DATİ Holding tarafından başlatılan Mega Yat limanı projesi için Ataköy sahilde deniz 10 futbol sahası büyüklüğünde dolduruldu.

Dolgu alanda 3 katlı ticaret ve eğlence merkezi, iki katlı lokanta ve gazino, iki katlı kongre merkezi, 5 katlı yönetim ofisi, 5 katlı tekne satış ofisi, 724 ve 320 araçlık açık otoparkve ayrıca 5 ayrı yerde 32 araçlık açık otopark, tekne onarım ofisleri, yüzme havuzları yer alacak.

Bakırköy Belediyesi inşaatlara hukuka aykırı gerekçesiyle ruhsat vermedi. Dati Holding yasal süre dolunca inşaat ruhsatını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan aldı. Bakırköy Belediyesi ruhsat iptali yönünde İstanbul 4. İdari Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme asıl karar verilinceye kadar ruhsatların yürütmesini durdurdu. Bakırköy Belediyesi inşaatları mühürledi.

ÖZGÜRLÜK MEYDANI’NA SANDIK

Bakırköy Belediyesi Mega Yat Limanı için şimdi referandum yapıyor. Ataköy sahilin imara açılmasına karşı çıkan çok sayıda sivil toplum örgütünün yat limanı ve beraberinde sahildeki yapılaşmalara karşı oldukları biliniyor. Önümüzdeki Pazar günü sabah 09.00’da Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda başlayacak oylama akşam saat 17.00’e kadar devam edecek. Kaymakamlık denetiminde, noter huzurunda yapılacak referandumda oy vermek isteyenlerin kimliklerini göstermesi yeterli sayılacak. İlçe seçim kurulunun müdahil olmadığı referandumda şirketin çalışanlarını ve farklı ilçelerden insanları getirmesinden endişe duyan Bakırköylüler o gün Özgürlük meydanına akın edeceklerini belirtiyorlar.

 

(Hürriyet)

Şaka gibi – Ahmet Soysal

Son bir hafta içinde yaşadıklarımız şaka gibi; hem de kötü bir şaka… Konuşma dilimizde bir tabir vardır ya; burada yazamıyorum; onun gibi… Gün geçmiyor ki  ‘çevresel bir şaka’ ile karşılaşmayalım? Yoksa kabus mu desem?

Önce Sakarya’dan bir haber medyaya yansıyor; bir genç radyasyona maruz kalmış

Sonra Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) açıklama geliyor; akıllara durgunluk verici; ‘Endüstriyel radyografi alanında faaliyet gösteren bir firma radyografi çalışmaları sırasında cihazın içerisinde bulunan radyoaktif kaynağı düşürmüş ve bulamamış’.

Sonra anlaşılıyor ki bir işçinin yeğeninin eline geçmiş; o evine götürmüş ve başta ailesi olmak üzere birçok kişi etkilenmiş. Türk Tabipleri Birliğinin (TTB)’nin açıklamasında da belirtildiği gibi bu ilk değil; tıp ve endüstri alanında kullandığımız bazı aletlerimizden kaynaklanan çok az miktardaki radyoaktif atığımızdan ve radyoaktif materyalimizden ‘büyük kazalar’ yapmayı başarmış ülkeyiz.

1999’da İkitelli Çöplüğüne düşen ve 13 kişilik bir aile tarafından bulunan tıbbi radyoaktif atıkların neden olduğu kaza dünyada en ciddi 20 nükleer kazanın içinde sayılıyor; INES ölçütüne göre ciddi vaka kabul ediliyor… Kaza listesinde ki bizim ‘kaza’ dışındakiler nükleer santrallerle ilgili

Üstüne üstlük şimdi ülkemiz nükleer santral kurma telaşı içinde; hem de bir tane değil; tam üç tane… Şaka gibi…

Daha bu olayın sıcaklığı geçmeden yeni haber Güney Doğu Bölgemizden geldi… Bölgedeki tüm hava kalitesini izleme istasyonları susmuştu;  sonuçlar da görülemiyordu. Üstelik bölgenin hemen yanı başında Musul’da kükürt tesisleri, petrol kuyuları vurulmuştu ve atmosferdeki kükürt gazları güneyden kuzeye esen rüzgarlarla bölgenin üzerine doğru geliyordu.

Sonuçta elde ölçüm sonuçları olmadığı için her kafadan farklı sesler çıktı; ‘insanların asit yağmurları ile sağlıklarını yitirebileceklerinden; bize bir şey olmaza kadar…’ Bu arada o bölgede devam eden savaş nedeni ile kükürtten farklı kimyasalların da atmosfere karışabileceği; bunları izleyip; izlemediğimiz tartışılmadı bile…  Şaka gibi; hem de kötü bir şaka…

Keşke bunların hiçbiri yaşanmamış olsa; keşke uyuyor olsam; sonra kan ter içinde uyansam; kabus gördüm herhalde diyebilsem; bunlar bizde olmaz; olmadı diyebilsem… Ama oldu işte; şaka gibi

Hem de çok kötü bir şaka…

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayınlanacaktır

36

 

 

Ahmet Soysal

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atandı

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne, Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla kayyum olarak atandı. Cumali Atilla bu sabah görevine başladı.

34

Atilla daha önce sırasıyla Uğurludağ Kaymakam Vekili, Çobanlar Kaymakam Vekili, Mengen Kaymakamı, Diyarbakır Vali Yardımcısı ve Beyşehir Kaymakamı olarak görev yapmıştı.

Elazığ Palulu olan Atilla, Efkan Ala’nın Diyarbakır Valisi olduğu dönemde, 2003-2005 yılları arasında kentte sağlıktan sorumlu vali yardımcısıydı.

Cumali Atilla, Efkan Ala'nın Diyarbakır Valisi olduğu dönemde, sağlıktan sorumlu Vali Yardımcısıydı
Cumali Atilla, Efkan Ala’nın Diyarbakır Valisi olduğu dönemde, sağlıktan sorumlu Vali Yardımcısıydı

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında 25 Ekim’de gözaltına alınan Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, önceki gün çıkarıldıkları mahkeme tarafından “terör örgütüne üye olma” suçlamasıyla tutuklanmışlardı.

Kışanak ve Anlı, Kocaeli Kandıra F Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilmişlerdi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlarının gözaltına alınmaları sonrası, Gültan Kışanak ile Fırat Anlı serbest bırakılana kadar tüm illerde eylem yapacaklarını açıklamıştı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı bu açıklama sonrası Demirtaş hakkında; “Halkı kanunlara uymamaya tahrik”, “Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılama”, “Cumhurbaşkanına Hakaret, Suç ve Suçluyu övme” suçlarından soruşturma başlatmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Diyarbakır’da sağlık çalışanlarından ihraç kararına karşı eylem

Diyarbakır’daki sağlık çalışanları, son Kanun Hükmüne Kararname ile ihraç edilen meslektaşları için hastanelerde basın açıklaması ve oturma eylemi yaptı. Geçen Cumartesi günü yayımlanan son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 38 kamu kuruluşundan 10 bini aşkın memur ihraç edildi.

BBC Türkçe’den Hatice Kamer’in haberine göre Sağlık Bakanlığı son KHK’da ihracın en fazla yaşandığı kamu kurumu oldu. Türkiye genelinde Sağlık Bakanlığı’nda 2 bin 774 sağlık çalışanının görevden ihraç edildiği belirtiliyor. İhraç edilenler arasında 750’ye yakın pratisyen hekim ve diş doktoru bulunuyor. Bu sağlık çalışanlarından 193’ü Diyarbakır’dan.

Dicle Üniversitesi’nde son KHK ile ‘FETÖ soruşturması’ kapsamında çoğu akademisyen 100 sağlıkçının görevden ihraç edildiği belirtildi. Geriye kalan 93 kişi Sağlık Bakanlığı’na bağlı Kamu Hastaneler Kurumu, İl Sağlık ve Halk Sağlığı Kurum çalışanları. Bu kurumlardan ihraç edilen 93 sağlıkçıdan 21’i hekim. Bu sağlık çalışanları arasında Sağlık Emekçileri Sendikası’na üye olanların sayısı 73.

‘İhraçların sayısı az olsa da, çok büyük aksaklıklar yaratacak’

Diyarbakır Tabip Odası Eş Başkanı Yakup Altaş, Dicle Üniversitesi dışında Diyarbakır’da sağlık kurumlarından 21 doktorun görevden alındığını söyledi.

Sağlık çalışanlarının hastane içindeki oturma eylemine polis görevlileri müdahale etmek istedi.
Sağlık çalışanlarının hastane içindeki oturma eylemine polis görevlileri müdahale etmek istedi.

Yakup Altaş, ‘görevden alınanların sayısının çok görünmemesine rağmen, bu gelişmenin büyük aksaklıklara neden olacağını’ vurguladı.

Altaş, şunları söyledi:

“Gazi Yaşargil Devlet Hastanesi’nde 5’i genel cerrah, 6 hekim görevden alındı. Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin tek Nevroloji ve Organ Nakli Koordinatörü görevden alındı. Silvan Devlet Hastanesi’nin tek çocuk doktoru görevden alındı. Çocuk doktoru olmayınca insanlar Diyarbakır’a gelecek. Ya da bir başka yerden hekim görevlendirilecek. O da başka aksaklıklara neden olacak. Lice’de 5 aile hekimi var, 3’ü görevden alınıyor. Alınan sayı çok görünmese de biz ihraç dalgasının devam edeceğini düşünüyoruz. Farklı Kanun Hükmünde Kararnameler’le yeni ihraçlar yapılacaktır” dedi.

Diyarbakır’daki sağlık çalışanları, bu gibi uygulamaların devamının gelmemesi ve meslektaşlarının görevlerinin iade edilmesi için, hastanelerin önünde basın açıklaması yaparak yaşanan aksaklıklara dikkat çekmeye çalışıyorlar.

Pazartesi görevden ihraç edilen sağlıkçılar için Araştırma Hastanesi önünde basın açıklaması yapılmış ancak açıklama polis müdahalesi ile sona ermişti.

Salı günü de yaklaşık 50 sağlıkçı, ellerinde ihraç edilen meslektaşlarının isimlerinin yazdığı kağıtlar tutarak, Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi içinde bir oturma eylemi yaptı.

Öğle mesaisi sırasında basın açıklaması yapmak isteyen sağlıkçılara polis görevlileri, “hastanenin içinin eylem alanı olmadığını” söyleyerek müdahale etmek istedi. Hastanenin içine giren polisler, açıklamanın ve kalabalığın işleyişe engel olduğunu söyledi.

Türk Tabipler Odası Merkez Konsey Üyesi Doktor Şeyhmus Gökalp, ihraç kararının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü gerçekleştiğini hatırlatarak şöyle konuştu.

“Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümünde, herhangi bir yargılama ve hukuksal süreç işletilmeden binlerce kamu emekçisi işten çıkartıldı. Atılanlardan bazıları hukuksal süreçlerden geçmiş ve beraat etmiş insanlardı. Cumhur demek halkın çıkarını ön plana çıkarmak demek ama Cumhuriyet’in yıldönümünde bunun tam tersi şeyler yaşandı. Birçok hastanede bazı bölümler doktorsuz ve hemşiresiz kaldı. Bu yönüyle sağlık hakkına erişim engellendi. Aramızda bazı arkadaşların suçu varsa da, yetki mahkemelerdedir. Bir yargı süreci işletilir, varsa eksiklikler yargı karar verilir. Ama herhangi bir yargı süreci yaşanmadan arkadaşlarım görevden atıldılar.”

‘KHK, kaliteli sağlık hakkına engel’

Doktor Şeyhmus Gökalp, mesleğinde “hastalara fedakarlık yapan, iyi hekimlik değerlerini ayakta tutan” arkadaşlarının ihraç edildiğini söyledi ve 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin “kaliteli sağlık hakkına engel olduğunu” ifade etti.

Güvenlik görevlilerine seslenen Gökalp, “OHAL de olsa, en temel hakların engellenemeyeceğini ifade etmek istiyoruz. Örgütlenmek ve sendikalaşmak temel haktır. Sendikalar kapatılıyor, üyeler ve temsilciler ihraç ediliyor” dedi ve ekledi: “Bu eylem, demokratik itiraz etme hakkımızdır”.

Sağlık Emekçileri Sendikası temsilcileri de, “Bize suç işlemişiz psikolojisiyle yöneliyorlar ama biz iş yerimizdeyiz. Biz haklıyız, anayasal haklarımız var. Biz 90’lı yıllarda sokaklarda, iş yerlerinde direnerek bugünlere geldik. Arkadaşlarımız suç işlemedi. Sonuç ne olursa olsun emeğimiz ve demokratik değerler için mücadele etmeye devam edeceğiz. Çünkü hem bizim, hem de bu ülkenin demokrasiye ihtiyacı var.”

BBC Türkçe, sağlık çalışanlarının ihraç edilmesinin sağlık hizmetlerine yansımasını ve günlük işleyişe etkisini sormak üzere Kamu Hastaneleri Genel Sekreterliği’nden görüş talebinde bulundu. Ancak konuyla ilgili açıklama yapma yetkileri olmadığını söyleyen yetkililer, görüşme talebimize olumsuz yanıt verdi.

Diyarbakır Valiliği yetkilileri de, soruşturmanın bakanlıklar tarafından yapıldığını, bu yüzden “açıklama yetkisinin bakanlıkta” olduğunu belirtti.

 

(BBC Türkçe)

Korku toplumu – Rıza Türmen

Rıza Türmen’in yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Toplumu tahakküm altında tutmak için korkunun gerekli olduğunu söyler 17. yüzyılda yaşamış İngiliz düşünürü Hobbes. Hobbes’ın bu sözleri günümüz için de geçerli. Otoriter-totaliter rejimlerle yönetilen pek çok ülkede korkunun toplumu kontrol altında tutmak için kullanıldığını görüyoruz.

Bu bağlamda toplumları ikiye ayırabiliriz; özgür toplumlar ve korku toplumları. Korku toplumlarında hukuk dışılık, keyfilik, baskı egemendir. Temel hak ve özgürlükler, muhalefet güvence altında değildir. Rejime muhalif olduğu için 9 yılını Sovyetler Birliği’nde bir cezaevinde geçiren Sharansky’e göre, korku toplumlarında üç grup insan vardır; rejimi destekleyenler, yaşamını, ailesini tehlikeye atarak muhalif olanlar ve rejime karşı olsalar bile korkudan ses çıkarmayanlar. Bu üçüncü grubun yaşadığı iç gerginlik, arkadaş toplantıları, iktidara ilişkin öyküler, fıkralar, karikatürler yoluyla biraz azaltılsa bile temel rahatsızlık sürer. Bu gruptaki insanlar, sanat, kültür olayları aracılığı ile rejim tarafından kabul edilebilir sınırın nereden geçtiğini bulmaya çalışırlar. İktidarın baskısı arttıkça bu sınır daralır, muhalif sesler de azalır. Örneğin, Gandi’nin İngiliz sömürgeciliğine karşı yürüttüğü pasif direniş Nazi Almanyası’nda gerçekleşemezdi.

Baskı derecesi ne olursa olsun, bütün korku toplumlarının ortak özelliği, yazılı ve görsel medyayı kontrol ederek bir toplumsal beyin yıkama mekanizması kurması.

Özgür toplumla korku toplumunu ayırt eden ölçüt seçimler değil. Korku toplumlarında da seçimler pekâlâ olabilir. Ama özgürlüğün güvenceleri olan bağımsız bir yargı, özgür bir basın, güçler ayrılığı gibi kurumlar bulunmaz.

Hannah Arendt’e göre, totaliter yönetimlerde korku ve devlet terörü, bir süre sonra sadece muhalefeti bastırmak aracı olmaktan çıkar. Ondan bağımsız, toplumu sarar, rejimin bir özelliği niteliğini kazanır. Korku bireylerin davranışlarına yön vermekte yetersiz kalır. Çünkü korkuya dayanan davranışlar da, korkunun kaynaklandığı tehlikeleri önleyemez.

Korku toplumlarında, korku iki yanlıdır. Sadece baskı altındakiler korkmaz. Aynı zamanda baskıyı uygulayan lider ya da iktidar da korkar. Onların korkusu iktidarı yitirmektir. Bu korkunun gerçekleşmesi olasılığı artıkça, baskı da yoğunlaşır.

Myanmar’daki askeri diktatörlüğe karşı direnişin lideri ve şimdi Dışişleri Bakanı olan Aung San Suu Kyi ‘Korkusuz Yaşama Hakkı’ adlı kitabında şöyle der:
“İktidarı çürüten güç değil, korkudur. İktidarı kaybetmek korkusu gücü kullananları, iktidar tarafından cezalandırılmak korkusu da güce tabi olanları çürütür.”

Sonuçta çürüyen toplumun kendisi…

OHAL Türkiyesi’nde topluma korku egemen. İnsanlar konuştuklarından, yazdıklarından, düşündüklerinden dolayı başlarına ne geleceğini bilememekte. Konuşmasalar, yazmasalar, düşünmeseler bile başlarına bir şey gelmeyeceğinden emin değiller. Bu belirsizlik ve güvensizlik korkuyu doğurmakta. Bağımsız bir yargının bulunmadığı bir ülkede insanı insan yapan değerlerin de bir güvencesi yok.

Uluslararası bir saygınlığa sahip ‘İnsan Haklarını İzleme’ adlı STK’nın Ekim 2016 tarihli Türkiye raporunda şöyle deniyor:

“Avukatların darbe şüphelilerini savunmaktan koktuğu ve avukatların, sağlık personelinin, insan hakları aktivistlerinin ve başkalarının da hükümeti eleştirdikleri takdirde hedef alınabileceklerinden  endişelendikleri bir korku iklimi yaratılıyor.”

Bir avukat şöyle diyor:

“Korkuyoruz. Baro da korkuyor. Her şey son derece siyasi ve herkes gözaltına alınmaktan ve tutuklanmaktan korkuyor.”

OHAL düzeni, darbe ile bağlantılı olsun olmasın, bütün muhalifleri, aydınları, solcuları, Kürtleri; kısacası iktidarın hoşlanmadığı tüm toplumsal kesimleri giderek artan bir baskıyla eziyor. En son iki KHK ile üniversitelerde rektörlük seçimlerinin kaldırılması, binlerce öğretim üyesinin üniversiteden atılması, Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticilerinin gözaltına alınması bu durumun son örnekleri.

Korku duymadan yaşamak bir temel insan hakkı. Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin başlangıç bölümünde, “ifade ve inanç özgürlüğü ve korkudan ve yoksulluktan uzak bir yaşam insanlığın en yüce beklentisidir” ifadesi yer alır.

Türkiye’nin korku toplumundan özgürlük toplumuna dönüşmesinin anahtarı, demokrasi için verilen mücadelenin her alanda yaygınlaşması ve kitlesel bir nitelik kazanmasıdır.

Rıza Türmen – t24.com.trrıza türmen

Aydın Abi bi tanedir – Ümit Kıvanç

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

Cumhuriyet’e baskın, halihazırdaki iktidar koalisyonunun tuttuğu yolun nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Bugünün gaddar güç sahipleri dahil kimsenin sağ salim sonuna ulaşabileceği bir yol değil bu. İşin siyasî boyutunu tartışabilir, öngörülerimizi ortaya sürebiliriz. Ama bir bir zulmün hedefi yapılan insanlarımız için dertlenirken, serinkanlılık gerektiren işlere girişmek kimsenin içinden gelmiyor.

Benim gibi, tanıyanlar, ayrıca, bu işleri Aydın Abi’siz yaparken çok sıkıntı çekeceklerdir. Üzüntü bir yana, onun özgürlüğünden yoksun, zor şartlarda bulunuşuna kafayı takmak bir yana, sıcaklığından, enerjisinden, hak-adalet mücadelesini herhangi bir insanın en sıradan gündelik davranışı suretine büründürmüş oluşunun rahatlatıcı tesirinden yoksun kalmak insanı sarsar. Sağlığıyla ilgili mücadeleler verdi yakın zamanda. Kendini etrafa yük etmeden. En sıkışık zamanda en dar yeri gülümsemesiyle genişletebilir.

29

19 Ocak anmalarından birinde Halil Ergün, “Ne zaman bir protesto, direniş veya mücadele için biryerlere gitsem,” demişti, “hep Aydın’ın sırtını gördüğümde kendimi güvende hissettim. Çünkü onun peşinden gidiyorsam doğru bir yerde olduğumu, haklı bir iş yaptığımı bildim.” Aydın Abi, yanlış anlaşılmasın, haykırarak kitleleri peşinden sürükleyen çelik gibi lider karakterinin vücut bulmuş hali değildir. Aydın Abi, Aydın Abi’dir; yanlış yapabilen, abilik taslamayan, bunu aklından bile geçirmediğini her an hissettiğin bir dost adam: Gülüşürsün, espriyi, hınzırlığı, gülmeyi sever; tartışırsın, akıllar fikirler yürütmeyi, tartışmayı sever; beraber yollar bulursun, beraberliği, dayanışmayı, kolektifliği sever; anlaşamadığında anlaşamazsın, sevgisini buna karıştırmaz, neyse odur, kandırmaz. Demokrasi ve çoğulculuk fikrini, ruhunu sindirmiş, benimsemiş, hayat ve mücadele ölçüsü kılmış ender Türkiyeli’lerdendir.

Yakın arkadaşları, dostları, bizler için ne ifade ettiğini kısa yoldan anlatmaya kalktım, o kadar çok şey söylemek gerekti ki, anca “Aydın Abi bi tanedir” diye tweet atabildim. (Onun üzerine de toplumumuzun lağım tabakasından bin türlü küfür-hakaret yağdı.)

Burada da bunu tekrarlamak istedim. Cumhuriyet baskınında gözaltına alınan başka ahbaplarıma, tanıdıklarıma da buradan selamlarımı göndereyim. Bilesiniz ki aklımız sizde. Kabul edilemez haksızlıklar telafi edilemez felaketlere dönüşmeden bu cinnet halinin bir an önce yatışmasını ve hepinizin serbest bırakılmasını diliyorum.

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

28

 

Ümit Kıvanç

Yeni Zelandalı Maoriler’den Dakota’lı Kızılderililere destek dansı

ABD’deki Dakota Petrol Boru Hattı’nın kendi habitatlarından geçmesine karşı direnen ve kendilerini Yaşam ve Suyun Koruyucuları olarak adlandıran Standing Rock Sioux (Ayaktaki Kaya Siyu) kabilesinin direnişine tüm dünyanın yerel halkları da destek vermeye devam ediyor.

Standing Rock direnişine bir destek de Yeni Zelanda’dan geldi. ABD’deki uzak komşularına desteklerini geleneksel HaKa dansı ile gösteren Maoriler, danslarının görüntülerini sosyal medya üzerinden paylaşarak dünyadaki tüm insanların kardeş olduğunun bir kez daha altını çizdi.

60

Yeni Zelanda’nın yerel halkı olan Maoriler, bu eylemleri ile ABD’nin Dakota bölgesinden geçecek 1,172 mil uzunluğunda olması planlanan Dakota Access Petrol Boru Hattı’nın, Standing Rock kabilesinin yaşam alanlarını yok etmesine izin verilmeyeceğine dair gezegenden çıkan güçlü sese katıldı.

HaKa dansı yapan Maorilerin kurduğu Standing Rock ile HaKa facebook grubu ise kısa sürede 11bin üyeye ulaştı.

61

Yeni Zelanda televizyonlarının aşina yüzlerinden ve kendisi de Maori olan Hamua Nikora’nın 27 Ekim’de kendi haka dansı ile başlattığı grup sayfasında pekçok Maori Dakota Petrol Boru Hattı’nın hayata geçmemesi için dileklerini kendi dansları ile sosyal medya üzerinden paylaşıyor.

Radyo Yeni Zelanda’ya konuşan Nikora, “Maoriler olarak özellikle bizim gibi yerli halklar, dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar incitildikledinde, haksızlığıa uğradıklarında, yerlerinden edildiklerinde onların yaşadığı hüsranı biz de yaşarız. Tüm yerli halklar işbirliği içinde olmalıdır” diye konuştu.

Facebook sayfasının açılması üzerinden henüz birkaç gün geçmiş olmasına rağmen sayfada paylaşılan haka dansları çok hızlı bir şekilde paylaşılıyor ve Standing Rock direnişinin güçlenmesini sağlıyor.

Kuzey Dakota’da, direnişin merkezinde adı bilinmeyen bir kişinin yaptığı haka dansı da sosyal medyada paylaşılmış ve yarım milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete, Huffington Post)