Ana Sayfa Blog Sayfa 2834

Almanya’dan yenilenebilir enerjide bir rekor daha

Almanya’da yenilenebilir enerji alanında yeni bir rekor kırıldı ve ilk defa öğlen saatlerinde yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik miktarı toplam tüketimi aştı.

Almanya Federal Ağ İdaresi idaresi tarafından açıklanan verilere göre 1 Mayıs 2018 tarihinde 13:00 ile 15:15 saatleri arasında, yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik üretimi, toplam tüketimi aştı.

Verilere göre bu dönemde toplam tüketim 53.768 megavat-saat (MWh) olurken, yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik üretimi ise 53.987 MWh olarak gerçekleşti.

Bu üretimde karasal ve kıyı ötesi rüzgar enerjisi santrallerinin payı 27.246 MWh, güneş elektriği sistemlerinin payı ise 19.668 MWh oldu.

Almanya’da 1 Ocak 2018 günü de 5:30 ile 6:30 arası dönemde de aynı şekilde yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik üretimi, toplam tüketimi aşmıştı.

 

(Yeşil Ekonomi)

Chaco vadisi, Chaco dünya – Chris Hadges

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Sert bir rüzgâr 15 kilometrelik Chaco Vadisini boylu boyunca kırbaçlıyor, dikenli çalılar ve pelinotları arasında girdaplar meydana getiriyordu. Rüzgârın kırbacından kaçmak için, 12 dönümlük harabenin, ya da Pueblo Bonito diye bilinen Büyük Ev’in yüksek kumtaşı  duvarlarından birinin ardına sinmek zorunda kaldım. Cenaze törenlerinin yapıldığı 800 odalı blokta bulunuyordum. Defineciler ve arkeologlar bu yıkıntılar ve mezarlar içinde siyah-beyaz boyanmış narin seramikler, flütler, âyin asaları, minik bakır çanlar, işlenmiş kemikler, macaw kuşu ve papağan iskeletleri, Meksika’dan ithal edilmiş olması muhtemel çikolata kalıntıları barındıran silindir şeklinde kavanozlar, hayvan kabukları ve ince ince işlenmiş türkuvaz mücevherat ve heykeller buldular. Bu devasa, bürokratik ve törensel yapının üstüne kurulan Anasazi’ler –Navajo dilinde eskiler ya da muhtemelen eski düşmanlar demek– buradan Güneybatı’yı yönettiler ve yaklaşık 850 yılından başlayarak, toplumun çöküp gittiği yaklaşık 1150’ye kadar tüm bölgeye egemen oldular.

Chaco Kültürü Ulusal Tarih Parkı, New Mexico

Deniz seviyesinden 1850 metre yükseklikteki Chaco harabeleri Kuzey Amerika’daki en büyük ve en görkemli arkeoloji alanlarından biri. Bir zamanlar her birinin yüzlerce odası olan dört ya da beş taş binanın birbirine bağlandığı 15 bloktan oluşan etkileyici bir dizilim. Çatılarda, her biri 320 kiloluk, çoğu 5 metre uzunlukta ahşap kirişler kullanılmış. Dairevi dev tören kiva’ları –yani, toprağın içine kazılmış, yüzlerce ibadetçinin oturacağı alçak yığma taş sıraları zemine yerleştirilmiş dini merkezler– harabenin birçok yerine dağılmış durumda. Chaco harabeleri, Aztekler’le Mayalar’ın inşa etmiş olduğu o görkemli tapınaklar ve merkezlerle yarışacak konumda.

Chaco merkezinden çıkarak dört bir yana yayılan 650 kilometrelik devasa bir yol şebekesi var: bunlardan bazıları 9-10 metre genişliğinde ve o ürpertici çöl manzarası içinde hâlâ seçilebiliyor. Ayrıca yağmur suyunu tutmak ve depolamak için barajlar, kanallar ve sarnıçlar mevcut. Astronomi incelemeleri, Aztekler’de ve Mayalar’da olduğu gibi burada da ilerlemiş durumdaydı. Vadideki taş yazıtlar ve hiyeroglifler, çoğunlukla astrolojik olayları ve güneşin hareketlerine ilişkin olayları resmediyor. Bir hiyeroglifte bir el, bir hilal ve 1054 yılında gerçekleşen yıldız patlamasını –süpernovayı– betimlediği düşünülen 10 köşeli bir yıldız görünüyor. Taşyazıtlarından birinin de 1097’de gerçekleşen tam güneş tutulmasını temsil ettiği düşünülüyor.

Büyük Ev’lerde ya da saraylarda rahip ve yönetici seçkinlerden (elitler) oluşan birkaç bin kişi, uşakları ve emirlerindeki yöneticileri ile birlikte yaşıyordu. Bunlar, California sahiline ve Orta Amerika’ya kadar uzanan ticaret yollarını kontrol ediyorlardı. İşaret ateşleriyle hızlı haberleşmeyi sağlayan karmaşık fenerler şebekesini de onlar işletiyordu. Rahiplerle yönetici seçkinler yolları, kaya kitlelerine kazılan uzun merdivenleri, köprüleri, yüksek uçurumlara tırmanmak için yapılmış ahşap merdivenleri ve astronomi gözlem evlerini yaptırıyorlardı. Bu sonuncular, ilkbahar ve sonbahar noktalarını, yaz ve kış gündönümlerini belirlemek üzere özenle hazırlanmış göksel haritaları hazırlamak amacıyla yapılıyordu: Bunlar, ekim ve hasat zamanlarını ve ayrıca binlerce, belki de onbinlerce kişinin bir araya geldiği yıllık dini şenliklerin zamanını belirlemek içindi. Blokların içindeki binalar ya güneşin hareketlerine ve gündönümlerine ya da ana yönlere dönüktü; bu fark, antropolog Stephen H. Lekson’a a göre, sadece rakip kozmolojilere değil, aynı zamanda rakip siyasi ideolojilerin varlığına da işaret etmekteydi.

“Chaco, Dört Köşeler ülkesinin büyük bölümünü kapsayan, iyi tanımlanmış bir bölgenin siyasi başkenti idi” diye yazıyor Lekson. Ve ekliyor: “Çevresinde, yaklaşık İrlanda büyüklüğünde bir alana yayılmış 150’den fazla Büyük Ev vardı.”

Ne var ki bu karmaşık toplum, tüm karmaşık toplumlar gibi kırılgandı ve kalıcı olmayacaktı. Neredeyse üç asırlık ömrünün sonunda keskin bir inişe geçti. Vadiyi çevreleyen yoğun meşe, fıstık çamı, ponderosa çamı ve ardıç ormanları, inşaatlarda ve yakıt olarak kullanılmak üzere kesilip biçildi. Toprak erozyona uğradı. Yaban hayvanları neredeyse soyları tükenene kadar avlandı. Toplumun son yıllarında gıda rejimi geyik ve hindiden tavşana ve nihayet fareye kaydı. Arkeologlar, toplumun son döneminde fosilleşmiş insan dışkıları (koprolit) içinde kafası olmayan fareler buldular. Anasazi’lerin açık toplumu, belli ki şiddetin nadiren görüldüğü, insanların bakımlı ve korunaklı yol şebekesi içinde engellenmeksizin sürekli gidip geldiği, savaşın belli ki pek görünmediği, zenginlerle muktedirlerin evlerinin duvarlarla çevrili olmadığı, imparatorluk ganimetlerinden halkın da pay aldığı o açık toplum, yerini seçkinler için etrafı duvarlarla çevrili muhkem yerleşkelere tekabül eden blokların, sıradan insanlar için de açlık, sefalet, güvensizlik ve zulmün kol gezdiği bir topluma bıraktı. Yerleşimler, tarlalara ve su kaynaklarına yakın olmamalarına rağmen, uçurum kenarındaki sarp kayalıklarda, dağ tepelerinin zirvelerindeki kalelerde inşa edilmeye başlandı. Hisarları ve kuleleri ile birlikte büyük savunma surları inşa edildi. Arkeolog Lynn Sebastian’ın yazdığına göre, bir zamanlar kültürü birleştiren ve kültürel tutkal işlevi gören o devasa kamusal dini törenler unufak oldu ve bunların yerini birbiriyle çatışan minik savaşçı tarikatlar aldı.

Colorado Üniversitesi Boulder yerleşkesinde antropoloji profesörü olan Lekson, gerileme döneminde Anasazi hükümdarlarının giderek artan vahşet ve şiddet eylemlerine başvurduğunu, muhaliflerle isyancıların halka açık törenlerde toplu idamının da bu olaylar arasında yer aldığını düşünüyor. Lekson, Steven A. LeBlanc’ın “Amerika’nın Güneybatı Yöresinde Tarih Öncesi Savaşlar” adlı kitabında da çoğunlukla belgelendiği şekilde “Chaco ölüm mangaları”nın dörtbir tarafa yollanmış ve İmparatorluk topraklarında enine boyuna kullanılmış olduğunun kanıtlarını ortaya koyuyor. LeBlanc, Mesa Verde yakınlarında Yucca Binası diye bilinen bir Chaco Büyük Ev’inde sayıları 90’a varan insanın katledilip bedenlerinin bir kiva’ya atıldığını, bunlardan en az 25’inin organlarının kesilip biçilme izleri taşıdığını yazıyor.

Lekson Archeology dergisinde yayımlanan “Chaco Ölüm Mangaları” başlıklı makalesinde şöyle yazıyor: “Merkezileşmiş ve gaddar Chaco şiddetinin, hükümet terörünü temsil ettiği anlaşılmaktadır. Şiddet kamusal hale getirilmişti, amacı da halkı korkutmak ve ona boyun eğdirmekti. Chaco ölüm mangaları (bu, Leblanc’ın değil, benim verdiğim isim), kuralları çiğneyen ve Chaco muktedirlerine tehdit oluşturduğuna hükmedilen kişileri katlediyor, organlarını kesip biçiyordu.”

Osteoloji, yani insan kemiklerinin incelenmesi dalında uzman olan antropolog Christy G. Turner, “Man Corn” (İnsan Mısırı) başlıklı kitabında “yamyamlığı ve insanların kurban edilmesini terörizmin belirgin unsurları” olarak dile getiriyor. Kısacası, Lekson’un yazdığı gibi, “ölüm mangası seni katlediyor, parçalara ayırıyor, arkasından da akrabalarının ve komşularının önünde yiyordu.” “İnsan mısırı” deyimi de Nahuatl dilindeki “tlacatlaolli” kelimesinden geliyor. Antropolog Turner bunu “kurban olarak kesilmiş insan etinin mısırla pişirilmesi suretiyle hazırlanmış kutsal yemek” şeklinde tanımlıyor. Araştırmacı Debra Martin de “MS 1000 -1300 yıllarında La Plata Nehri Vadisi’nde Kadınlara Karşı Şiddet” başlıklı makalesinde Chaco imparatorluğunun sınırında yer alan bu vadide, belki köle olarak kullanılmakta olan kadınların dövülüp paralanmış hallerine ait kanıtlar bulunduğunu yazıyor.

Anasazi seçkinleri toplumsal hizmet sağlamaya istekli olmaktan çıktıkları gibi bu hizmetleri de zaten veremez hale gelmişlerdi; ayrıca doğal kaynak sıkıntısı da had safhaya ulaşmıştı ama bütün bunlara rağmen, sürdürülemez hale gelmiş olan vergi ya da haraç alma politikalarını sürdürdüler.  Gittikçe daha ağır baskı yöntemlerine başvurdular. Sonunda halk onlardan tiksindi. Anasazi medeniyeti 1130 yılında ağır bir kuraklık felaketine uğradı. Ve bu son darbe oldu artık. Anasazilerin etkileyici yapıları terkedildi ve öylece metruk olarak ortalıkta durduktan neredeyse 600 yıl sonra göçebe Navajolar tarafından bulundu. Navajolar, birçoğu iskelet kalıntılarıyla dolu bu binalara yerleşmek istemediler, çünkü onların kötü ruhlarla dolu olduğuna inanıyorlardı.

“Chaco toplumunun bazı kesimleri daha 1050’den itibaren gayet vahim durumdaydı; çünkü güneydeki açık tarım topluluklarında sağlık ve yaşama koşulları giderek bozulmuştu.” David E. Stuart, “Amerika Anasazileri” başlıklı kitabında böyle yazıyor. Ve ekliyor: “Güneydeki küçük çiftçiler önceleri, büyük evlerde depolanacak güvenilir mahsul fazlaları yaratmışlardı. Nihayetinde, Chaco toplumunu böylesine ölümcül bir kırılganlığa sürükleyen de, o çiftçilerin, yani mısırı yetiştiren insanların giderek korkunç hale gelen yaşama koşulları oldu. Basitçe söylersek, bu çiftçiler, hayatı sürdürmeleri için gerekenden çok daha azını geri alabiliyorlardı artık. Böylelikle, büyük-ev toplumu, farklı ticarî ortaklıklara ağırlık verir oldu, kuzey kesiminde daha düşük maliyetli yeni tedarikçileri desteklemeye başladı. Bu nihaî ticaret şebekesi büyük olasılıkla bölgesel toplumun genel refahından çok, seçkinlerin huzur ve refahını sürekli kılmaya odaklanmıştı.

Ekonomik ve sosyal durum kötüleştikçe seçkinler yol yapımlarını ve Büyük Ev inşaatlarını hızlandırdılar. Daha gösterişli dini âyinler düzenlemeye, daha fazla kiva (yani tapınak) inşa etmeye koyuldular. Çürüyen toplumların tipik özelliğidir bu. Görkemli Maya kenti Tikal’in kurulması 1,500 küsur yıllık bir zaman dilimine yayılmıştır; ama şehrin en göz alıcı tapınakları ve kuleleri, son yüzyılında inşa edilmiştir. Bu muhteşem projeler ve gösteriler, kudreti ve ölümsüzlüğü cümle âleme göstermek, izdüşümlerini yansıtmak için yapılıyordu. Ne var ki bunlar, yoksullaşan çiftçilerle işçilerin ıstırabını da, azalan doğal kaynakların tükeniş sürecini de büsbütün azdırdılar.

Stuart “Amerika Anasazileri” kitabında şöyle yazıyor: “Chaco döneminin acı sonuna doğru seçkinlerin birçoğu o büyük evlerinde kalmayı seçti; muhtemelen geçmişe tutunmaya çalışıyorlardı: tıpkı Rüzgâr Gibi Geçti’de Scarlett O’Hara’nın Tara çiftliğinde tutunmaya çabalaması gibi.” Ve devam ediyor: “Ama mısır mahsullerini merkeze taşıyan çiftçiler çoktan çekip gitmişlerdi, tıpkı Amerikan İç Savaşı öncesinde büyük Tara çiftliğini ayakta tutmuş olan köleler gibi. Bir zamanlar sahip olduğu o büyük üretkenliğin temel direği çatırdayınca Chaco toplumu da birden çöküverdi. Çaresizlikle kuşatılmış Chaco çiftçileriyle köylüleri bebeklerini son kez gömmüşlerdi artık. Ondan sonra Chaco Vadisi’ni de onun çevresindeki büyük evleri de terkederek çekip gittiler.”

“Refah, toplumsal bütünleşme, diğerkâmlık ve cömertlik, bunlar birarada elele yürürler” diyor Stuart. Ve ekliyor “Yoksulluk, toplumsal çatışma, peşin hükümlü alaycılık ve merhametsizlik de öyle.”

Joseph A. Tainter’in gösterdiği gibi çöküş, “insan toplumlarının sürekli tekrarlanan özelliklerinden biridir.” Karmaşık toplumlar merkezî bürokratik yapılar yaratırlar, bu yapılar kaynakları tükenene kadar sömürürler, ondan sonra da başgösteren kıtlıkla başetmekte hepten yetersiz kalırlar. Bitmeye yüz tutan kaynakları yerin dibinden çekip çıkartmak için durmadan daha geliştirilmiş mekanizmalar yaratırlar: Bunun günümüzdeki kanıtlarından biri de, Trump yönetiminin Chaco Kültürü Ulusal Tarih Parkı’nı çevreleyen arazileri hidrolik kırma/kaya çatlatma yöntemiyle petrol ve doğal gaz sondajlarına açması kararıdır. İşin sonunda, karmaşık toplumların yükselmesini mümkün kılan teknolojiler ve örgütlenme biçimleri, onları yok eden mekanizmalar haline gelir.

Anasazilerin kaderi, tüm karmaşık toplumların kaderinin bir kopyası. Çöküş, doruğa yükselişin on ya da yirmi yıl ardından geliverdi. Jared Diamond’ın “Çöküş: Toplumlar Tükenmeyi ya da Başarmayı Nasıl Seçer” başlıklı kitabında yazdığı gibi, karmaşık toplumların gidişat yörüngesi “bireysel insan hayatlarının çizdiği o bildik güzergâha benzemez: insan hayatının seyri, uzatmalı bir ihtiyarlık rotası içinde inişe geçmektir. Rotalar arasındaki bu benzeşmezliğin sebebi ise basittir: Azamî nüfus, zenginlik, kaynak tüketimi ve atık üretimi, çevreye azami etki anlamına gelir ki bu da çevreye yapılan etkinin, kaynakların verebileceğinin üzerine çıktığı o üst sınıra yaklaşıldığını gösterir.”

“Medeniyet bir deney; insanın kariyerinde çok yeni bir hayat tarzı; ve medeniyetin, ilerleme kapanları adını verdiğim tuzakların içine girme gibi bir alışkanlığı var.” Ronald Wright “İlerlemenin Kısa Tarihi” adlı kitabında işte böyle yazıyor. Ve devam ediyor: “Dere kenarında iyi bir arazi üzerine kurulmuş küçük bir köy, iyi bir fikirdir. Ama köy büyüyüp kente dönüştüğünde ve iyi arazilerin üzerine beton döktüğünde, bu kötü bir fikre dönüşür. Bunu önlemek kolay olabilecekken, sonradan tedavi imkânsız olabilir: bir şehri kolayca taşıyamazsınız. İnsanın eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını görememesi ya da bunları beklememesi, türümüze özgü, fıtratımızda olan birşeydir belki: milyonlarca yıl boyunca avcılık ve toplayıcılıkla kıt kanaat geçinerek yaşamanın şekillendirdiği bir fıtrat. Bu, ayrıca, ataletin, hırsın ve toplumsal piramidin biçiminden cesaret bulan aptallığın karışımından biraz daha fazla birşey de olabilir. Büyük ölçekli toplumların tepesinde kudretin temerküzü, seçkinlerin mevcut düzene (statükoya) bir müktesep hak olarak bakmasına yol açar; yani seçkinler kararan gökyüzü altında, çevrenin ve halk kitlelerinin büyük zarar görmeye başlamasından çok çok sonraları da günlerini gün etmeye, servetlerine servet katmaya devam ederler.”

2018’de biz de hızla yaklaşan kıyamet alametleriyle dört bir taraftan kuşatılmış haldeyiz. Kuraklıklar, orman yangınları, seller, hızla yükselen sıcaklıklar, mahsul kıtlıkları, toprağın, havanın ve suların zehirlenmesi, ve bir de küresel ısınmadan dolayı yaşanan toplumsal çöküntü, dünyanın yoksullarının muazzam kesimlerini yeterli gıda, su ve güvenlikten yoksun halde ortada bırakıyor. Biçare göçmenler küresel güneyden kaçıp kurtulmaya çabalıyor. Kriz tarikatları nihilist terörizm faaliyetlerine girişiyor ve çoğunlukla bunları birtakım dinî inançlar adına yapıyor. Bizim yağmacı ve talancı seçkinlerimiz, Anasazi Büyük Ev’lerinin kendileri için yaptırılmış versiyonlarına çekilmiş durumdalar: Özel güvenlik, özel eğitim, özel sağlık hizmetleri ve ilaç, özel ulaşım, geniş halk kitleleri için ulaşılmaz olan özel su ve gıda kaynakları ile lüks eşya erişimlerine sahipler ve gerçek dünya ile aralarına kalın duvarlar örmüş durumdalar. Kibirleri ve miyoplukları yanı sıra, kendilerine yarar sağlayan ama toplumsal ve çevresel yıkımı hızlandıran bir ideolojiye –yani küresel kapitalizme– körü körüne bağlılıkları, geride kalan bizler gibi tamamen yenik düşmeden önce onların kendilerine birazcık daha zaman satın aldıkları anlamına geliyor sadece, ama hepsi o kadar.

Şair V.B. Price, “Zamanın Sağduyusu” adlı şiirinde Chaco harabelerini incelerken bu taşların açığa vurduğu acil mesajı kavrıyor ve şiirinin bir bölümünde şöyle yazıyor:

“Chaco’da biliyorum ki yalnız değilim

Homeros’u bile duyduğumu biliyorum

Hikâyelerinin gelgitlerini dokurken,

Ve Sapfo’yu ninnilerini söylerken yalnız gecede,

Rinconada’da çıplak ayak davulları çalınıyordu duydum

Taşın ta içinden geçen kadim dalgalar gibi.

 

Burası işte

Geçmişin kaldığı.

Tamamen değişmiş,

manzara ise,

o aynı.

 

Gelecek öylesine hızlı oluyor ki,

Ürkmeye vakit yok hızından.

Ve şimdi

gelecek şimdiden

yaşanmış bitmiş sanki.

Anasazilerle bizim karmaşık toplumumuz arasında tek bir can alıcı fark var. Anasazilerinki gibi geçmiş medeniyetlerin çöküşü, yerel bir çöküştü. O zamanlar daima fethedilecek yeni topraklar, yağmalanacak yeni doğal kaynaklar, boyun eğdirilip buyruk altına alınacak yeni halklar vardı. Oysa, çağımız farklı. Yeni bir dünya kalmadı artık.

Artık doğal dünyanın sermayesinden yararlanarak yaşamımızı sürdüremeyiz; onun yerine faiziyle idare etmeyi öğrenmek zorundayız. Bu demektir ki, fosil yakıtlara ve hayvancılık tarımı endüstrisine bel bağlayarak yaşamanın sonu geldi. Bu demektir ki, kapitalist ahlâkı ve tüketim toplumunu tanımlayan hazcılığı ve açgözlülüğü reddeden  yalın ve basit bir hayatı benimsemek zorundayız. Bu, eşitsizlikte ve gelir farklılığında aşırılığın bulunmadığı komünal bir toplum demektir. Geleceğin hiç önemi yokmuş gibi yaşamaya devam edecek olursak, bizim toplumumuz da Anasazilerin toplumu gibi unufak olacak ve ölecek. Küresel bir intihar eylemi ile yeryüzünden silinip gideceğiz.

İnsan türü, kendisinin en büyük varoluş krizi ile yüzyüze. Gelgelelim, seçkinlerimiz, geçmişteki seçkinlerin eblehliğini, küstahlığını ve açgözlülüğünü kopya etmekte kararlı görünüyorlar. Servet üstüne servet yığmakla meşguller. Bizleri iktidar çemberlerinin dışına atıyorlar. Denetimi elde tutmak için acımasız baskı biçimleri kullanıyorlar. Ekosistemi bitkin düşürüyor, zehre boğuyorlar. Şirket seçkinlerinin egemenliği daha ne kadar uzun süre devam ederse ve biz de isyan etmekte daha ne kadar gecikirsek, bir tür olarak hayatta kalma şansımız o kadar azalmakta. Yerleşik ya da medeni hayat dediğimiz şey dünya yüzünde 10 bin yıldan az bir süredir var sadece. O çok özel ve olağandışı toplumsal kurgumuz, evren için bir nano saniyeden ibaret. Çok kısa ve ölümcül bir deneyden ibaret birşey de olabilir pekâlâ. Belki de Franz Kafka’nın yazdığı gibidir: “Umut var da; bizim için değil.”

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İngilizce aslından Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

 

Chris Hadges

Dünya basın özgürlüğü gününde Türkiye: 180 ülke arasında 157. sıradayız

Uluslararası sivil toplum kuruluşu Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde açıklanan küresel basın özgürlüğü endeksinde Türkiye 180 ülke içerisinde 157’nci sırada yer aldı.

Kuruluşun raporunda Türkiye’de basın özgürlüğünün son 30 yılı aşkın dönemin en kötü seviyelerine gerilediği ifade ediliyor:

“Gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi konumunda bulunan Türkiye, bu yılki endekste de 2 sıra geriledi. Bir yıldan uzun süre yargılama olmaksızın gözaltında tutulan gazeteciler topluca yargılandı ve Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bağlantılı olmakla suçlandılar. Neredeyse iki yıldır yürürlükte olan olağanüstü hâl yönetimi sayesinde yetkililer çok sesliliği neredeyse tamamen ortadan kaldırmış durumda. Bu sayede anayasa değişikliğinin ve [Cumhurbaşkanı Recep Tayyip] Erdoğan’ın iktidarını sağlamlaştırmasının önü açıldı. Artık ülkede hukukun üstünlüğü bir hatıradan ibaret. Ocak 2018’de Anayasa Mahkemesi’nin iki gazetecinin (Şahin Alpay ve Mehmet Altan) tahliye edilmesi yönünde karar almasına rağmen bu kararın uygulanmamış olması, durumu özetliyor.”

‘En büyük gerileme Avrupa’da yaşandı’

Sınır Tanımayan Gazeteciler raporunda 2017’ye kıyasla en büyük gerilemeyi kaydeden ülkeler ise Avrupa’dan.

Malta bir yıl öncesine göre 18 sıra birden gerileyerek 65’inciliğe düştü. Kuruluşun raporunda “Gazeteci Daphne Caruana Galizia’nın bombalı saldırıyla öldürülmesi, Maltalı gazetecilerin rutin olarak maruz kaldıkları yargı usulsüzlükleri ve tehditler üzerindeki sis perdesini araladı” deniyor.

Caruana Galizia’nın yıllardır ölümle tehdit edildiği ifade edilen raporda, gazeteci aleyhinde açılmış toplam 47 davanın bulunduğunu da aktarıyor.

Slovakya ise bu yılki endekste 10 basamak gerileyerek 27’nci sırada yer aldı. Sınır Tanımayan Gazeteciler, ülkedeki organize suç şebekeleriyle ilgili haberler yapan 27 yaşındaki gazeteci Jan Kuciak’ın öldürülmesine dikkat çekiyor.

Çek Cumhuriyeti ve Sırbistan da sırasıyla 11 ve 10 basamak gerileyen Avrupa ülkeleri olarak dikkat çekiyor.

 

(BBC Türkçe)

Balkanlardaki HES projeleri Avrupadaki 10 balık türünden birinin neslini tüketebilir

The Guardian’da Arthur Neslen imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Damla Karagöz’ün çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Drina (Bosna-Hersek)’ya yapılacak barajlar nedeniyle Montenegro(Karadağ)’da bulunan Tara Nehri’nin bu kısmı etkilenecek. Fotoğraf: RiverWatch

Yapılan yeni bir araştırmaya göre Avrupa’daki 10 balık türünden biri Balkanların batısında yapılması planlanan hidroelektrik santralleri nedeniyle yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalacak.

Graz Üniversitesinin bu konu üzerine hazırladığı rapora göre on bir endemik balık türünün nesli tükenecek, yedi tür daha nesli tükenmekte sınırına ulaşacak, mersin balığının dört türü zarar görecek ve nesli tükenmekte olan canlı türü katlanarak 24’e ulaşacak.

Graz Üniversitesi raporunu hazırlayan Profesör Steven Weiss The Guardian gazetesine konuştu ve şunları söyledi: ‘İkinci dünya savaşından bu yana çevreye bu denli negatif etkileri olan bir sistematik inşa çalışması daha görmedim.’

Bununla beraber analiz Avrupa’daki 531 tatlı su balığı türlerinden 49’unun soyunun tükeneceğini veya Balkan bölgesindeki dağılımında %50-100 arasında bir kayıp yaşanacağını gösteriyor.

Weiss’in aktardığına göre: “Yapılması planlanmakta olan şeyin yüksek yoğunluğu bölgedeki her şeyi etkiliyor. Yapılan şey tüm nehir sistemlerinin doldurulması gereken bir dizi rezervuara çeviriyor. Göç yollarını bozuyor, kuşlar üzerinde dramatik etkisi olan sulak alanları kurumasına ve birbirlerinden kopmalarına sebep oluyor. Bu tamamen zincirleme bir reaksiyon.”

Soyu tehlike altında olan 11 balık türü ise şunlardır: Cobitis jadovaensis; Alburnus vistonicus; Delminichthys jadovensis; Delminichthys krbavensis; Phoxinellus dalmaticus; Telestes polylepis; Telestes turskyi; Telestes ukliva; Knipowitschia mrakovcici; Eudontomyzon hellenicus and Zingel balcanicus.

Yumuşak Alabalık (Salmo obtusirostris): Neretva üzerindeki baraj projesi nüfusunun %50 ya da daha çoğunu tehdit ediyor. Ve bu baraj projesi büyük ihtimalle Morača nehri üzerindeki türleri yok edecek. Fotoğraf: Arne Hodalic Ausschnitt.

Balkan bölgesi, yumuşakçalar ve balıklar açısından Avrupa’nın en önemli biyoçeşitlilik merkezi ve yukarıdaki balık türleri ise sadece bu bölgeye özgü.

AB yetkilisi de konu üzerine The Guardian’a şu açıklamalarda bulundu: “Bu çalışma, konu üzerine düşünmemizi gerektiriyor. Herkesin planına göre barajları inşa etmek açıkçası mümkün değil. Diğer türlü bölgeyi sadece betona boğmuş olursunuz.”

Araştırmayı yapması için görevlendirilen RiverWatch isimli nehirleri koruma topluluğu bölgede 2,800 hidroelektrik santralinin plan ya da yapım aşamasında olduğunu tahmin ediyor. Yüzde otuzdan fazla santralin de Natura 2000 bölgesinde (AB’nin özel türleri korumak için belirlediği alanlar).

Bozulmadan günümüze ulaşmış üç suyolu – Neretva havzası, Morača ve Drina nehrinin üst kesimi- nesli tükenmekte ve koruma altında olan 50 balık türüne ev sahipliği yapıyor.

Bu suyollarının aktığı üç ülke de – Bosna-Hersek, Sırbistan ve Karadağ – birliğe katılmadan önce AB’nin temiz enerji hedeflerine ulaşmak amacıyla, araştırma sonuçlarına göre hidroelektriğin her yıl her yıl Kanada kadar metan üretmesini iddia etmesine rağmen hidroelektrik yatırımı yapıyor.

AB kaynağı bu durumun yaşamak zorunda kaldığımız en acı verici olaylardan biri olduğunu belirtiyor. ‘Bu ülkeler hidroelektrik ile ilgili planlarını AB’nin yenilenebilir enerji kurallarına uyumlu hale getirmeye çalışıyor ancak gelinen nokta ne yazık ki içler acısı. Alternatif enerji olarak güneş ya da rüzgâr enerjisi yerine kömür, hatta özellikle linyit kömürü tercih ediliyor.’

RiverWatch topluluğunun başkanı Ulrich Eichelmann konu hakkında aktardığını göre: ‘Bu rapor Avrupa’nın balık cennetinin Balkan nehirleri olduğunu kanıtlıyor. Aynı zamanda 21.yy.da hidro yatırımcıların ve siyasetçilerin ‘yeşil’ enerji dedikleri şey için bu denli büyük doğal bir değeri riske atmaları inanılacak gibi değil.’

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Damla Karagöz

(Yeşil Gazete, The Guardian)

İzmirli bisikletli anneden kızı Masal’a pedallı okul servisi

İzmir’de yaşayan bir anne çalıştığı işyerine gittiği bisikletini aynı zamanda çocuğunun servis aracı haline getirdi.

E. Çağla Geniş’in İlkses Gazetesinde yer alan haberine göre yaklaşık 10 yıldır her yere bisikletle gidip gelen 38 yaşındaki anne Senem Türkaydın Elmalı, kızı Masal’ı bisikletle okuluna götürüyor, okul çıkışında da yine bisikletle alıp birlikte eve dönüyor. Bisiklete yerleştirilen ön koltukta oturan 3 yaşındaki minik Masal ise, yol boyunca seslendirdiği şarkılarla yolculuğa eşlik ediyor. Kızını bisikletle okula götürmesini güvensiz bulanlar olduğunu söyleyen Elmalı, “Okul servislerinde 3 yaşındaki çocuğum için çocuk koltuğu, emniyet kemeri gibi güvenlik önlemlerin olmadığını düşünürsek ki, çocukları serviste unutan servis şoförlerinden bahsetmiyorum bile… Bisiklet oldukça güvenli geliyor bana. O da bu yolculuktan keyif alıyor olmalı ki yol boyunca şarkılar söylüyor” diyor.

İzmir Büyükşehir Belediye’sinde memur olarak görev yapan Elmalı, bisikletle nasıl tanıştığını şöyle anlatıyor: “2008 yılında bir arkadaşımın paylaştığı bisiklet turu fotoğraflarını gördüm ve büyük büyük insanların bisikletle ne kadar keyifli zaman geçirdiğini görünce kalbim hızla çarpmaya başladı. Hem gezerim hem eğlenirim hem de kilo veririm diye bisiklet almaya karar verdim. Bisikleti ilk aldığım zamanlar babamla birlikte çalışıyordum ve dükkana bisikletle gidip geliyordum. 2009’da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışmaya başladım. Adaptasyon süresi geçtikten sonra tekrar ulaşımımı bisikletle sağlamaya devam ettim. Evlenmeden önce ailemle birlikte Narbel’de oturuyordum. Sabah trafiğinde işe gidiş yolu otobüsle 45 dakika, bisikletle ise 33 dakika sürüyordu. Otobüsle ve kendi aracımla giderken yaşadığım trafik sıkışıklığı stresini de yaşamıyordum üstelik. Şimdi Üçyol’da oturuyorum, Masal’ın okulu Göztepe’de ve işim Konak’ta. Bisiklet olmasaydı nasıl olurdu, hayatım ne kadar zorlaşırdı düşünmek bile istemiyorum.”

Kızını bisikletle okula götürüp getiren anne Elmalı, çevresinden aldığı tepkileri şöyle aktarıyor: “Yaklaşık 4 aydır yağmur, soğuk demeden onu okula bisikletle götürüyorum. Bisikletle okula götürmemi güvensiz bulanlar var ama okul servislerinde 3 yaşındaki çocuğum için çocuk koltuğu, emniyet kemeri gibi güvenlik önlemlerin olmadığını düşünürsek ki, çocukları serviste unutan servis şoförlerinden bahsetmiyorum bile… Bisiklet oldukça güvenli geliyor bana. En şeker tepkiyi elbette çocuklar veriyor. Masal’ı aldığım saatte denk geldiğimiz çocuklar mutlaka anne ya da babalarına bizi gösterip, ‘Bak Masal’ı annesi bisikletle götürüyor’ diyorlar. Öğretmenler ve veliler de bizi çok takdir ediyorlar ancak maalesef aynı cesareti gösteremeyeceklerini söylüyorlar. Trafikte bisiklet sürmek zor, haklılar. Tüm şehrin bisiklet yolları ile kuşatılması da çok zor. Onun için diğer araç sürücülerinin trafiğin bir parçası olduğumuzu fark etmesi ve ona göre davranması gerekiyor. Bunu her ayın son Cuma’sı saat 19.30’da Saat Kulesi’nde buluşup gerçekleştirdiğimiz Criticall Mass etkinliğinde sürekli dile getiriyoruz.”

Bazı tehlike ve zorluklara rağmen İzmir’de bisiklet kullanmanın çok keyifli olduğunu ifade eden anne Elmalı, bisiklete kızıyla bindiğinde normalden daha az sıkıntı yaşadığını söyleyerek, “Ama kızım olmadığı zamanlarda şoförleri anlayamıyorum. Sanki ben de bir araç değilim, sanki ben ilerlemiyorum. Biz trafiği tıkamıyoruz, biz trafiğin ta kendisiyiz. Bence bir çocuğu okula götürmenin en keyifli yolu bisiklet. Bu keyfi herkes yaşar umarım. Instagram’da, @senemmasal hesabımdan bu keyfi elimden geldiğince paylaşıyorum. Özellikle çocuk ve bisiklet konusunda her türlü soruyu cevaplamaya ve desteğe hazırım. Yıllar önce işe bisikletle giderken bir araç şoförü ile tartışmıştım. Park eden araçlar yüzünden yol tek şeride düşmüştü ve ben de haliyle o şeritte ilerliyordum ve şoförün yavaş gitmesine sebep oluyordum. Bağırmaya başladı. Asıl sorunun ben olmadığımı, park eden araçlar olduğunu anlatmaya çalıştım ama başarılı olamadım elbette. O tartışmada şoför bana ‘Bu saatte neden bisiklete biniyorsun, işe gitme saati, binme bu saatte bisiklete’ dedi. İşe bisikletle gittiğim konusunda ikna edemedim kendisini. Ona göre ‘çok saçma’ idi bu durum. Şimdi yollarda bir dünya bisiklet kullanıcısı var ve tamamına yakını işe gidiyor. Şimdi kimse bir bisiklet kullanıcısına bu saatte bisiklete binme diyemez, çünkü artık çokuz. Biz ne kadar çok olursak farkındalık o kadar artar, o kadar hakkımız olur. İlerde çocuklarımızın daha rahat bisiklete binmesini istiyorsak, şimdi bisiklete binmeliyiz” diyor.

 

(İlkses)

 

Çocuk Yazar dergisi yaz sayısı için 1 Mayıs alanındaydı

Mevsimlik çocuk edebiyatı dergisi Çocuk Yazar, yaz sayısı hazırlıkları için Söke’de 1 Mayıs alanındaki yerini aldı.

Yazar kadrosu Söke Sarıkemer İlkokulu ve Sarıkemer Emine Gezerler Ortaokulu öğrencilerinden oluşan yeni sayıda; Kültür Bakanlığı, Yunus Nadi, Cevdet Kudret, Sedat Simavi ve Orhan Kemal Roman Ödülleri sahibi Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” adlı çocuk romanından bir bölüm yer alıyor.

Söke Belediye Meydanı’nda gerçekleştirilen gösteriyle basına tanıtılan Çocuk Yazar’ın yaz sayısı, Temmuz ayında okurlarıyla buluşacak.

 

(Yeşil Gazete)

Nene Hatun 2.0 birden çöktü – Ümit Kıvanç

Bu yazı platform24.org dan alınmıştır

Eski AA muhabiri Saliha Sultan, bize hakikati neden söyledi? Kimbilir belki bir noktada sahiden rahatsız oldu

“Kamyonla meydana direnişçi taşıyan çarşaflı bacımız” hadisesinin pek basit bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunun ortaya çıkması pek basit bir hadise değil. Bunda şaşılacak ne var, yalan, din istismarına dayalı dikta rejiminin aslî parçası değil mi? Öyle. Yine de ahlâksızlığın bir dozdan fazlasını kabullenmekte, doğal saymakta zorlanabiliyoruz. Allahtan hâlâ zorlanabiliyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre “kamyonetle köprünün üzerinden Anadolu yakasına geçen”Yeni Şafak’ın ifadesiyle, Erdoğan’ın “meydanlara gelin” sözü üzerine “Çeliktepe Levent’ten Boğaz Köprüsü’ne koşan”, kendi ifadesine göre köprüye giden ama karşıya geçmeyenHaber 7’ye göre Boğaziçi değil Fatih Köprüsü’ne veya ikisine birden giden  “kamyon sürücüsü çarşaflı kahraman” hikâyesi, Türk-İslâmcı âleminde insanın ne dümen çevirerek nasıl yükselebildiğinin, bu arada nasıl çıkar temin ettiğinin ve yükselince artık sıradan “ötekilerle” eşit olmama “bilincini” nasıl derhal edinebildiğinin ve nasıl hükmetmeye hazırlandığının tam teşkilatlı öyküsü. Ricam, Sözcü gazetesinde Deniz Ayas’ın yaptığı haberi okumanız. Çünkü bu haberde olayın çeşitli unsurları pek güzel derlenip toparlanmış. (Farkındayım, Sözcü’ye atıf yapmam hayatın kötü şakası olmalı, lâkin Ayas’ın haberi gerçekten, lüzumsuz yargı ve hamaset faslından uzak, ele aldığı olayın gerekli bütün ayrıntılarını doğru dürüst toparlayan bir metin.)

Ayrıntıları sözkonusu haberden edineceğinizi varsayıyorum. Yine de aslî bir-iki unsuru hatırlatayım:

15 Temmuz’da mahallenin erkeklerini kamyon kasasına bindirip “alana”, direnişe götürdüğü ileri sürülen, bu nedenle Erdoğan tarafından “Nene Hatun’larla aynı istikamette gittiği” ilan edilen Şerife Boz, milletvekili adayı olmak için AKP’ye başvurdu. Bu başvuruyla birlikte, kendisinin kahraman olarak tanınmasından bugüne kadar geçen süre içerisindeki çeşitli marifetleri ortaya çıktı. Zira 15 Temmuz’da hayatını kaybeden iki insanın yakınları, Mustafa Cambaz’ın oğlu Alparslan Cambaz ile Cuma Dağ’ın oğlu Ahmet Yavuz Dağ, Şerife Boz’un kahramanlık hikâyesinin bütünüyle uydurma olduğunu ileri sürdüler ve bunun yanına başka iddialar kattılar.

Bunlara göre, Şerife Hanım’ın evi Taksim’e “metroyla on dakika” uzaklıktaydı (Çeliktepe’deyse Levent durağından Taksim 14 dk), Şerife Boz taşıt aracı kullanmayı bilmiyordu, alana gelindikten sonra sürücü koltuğuna oturup poz vermişti. Kahramanlık hikâyesi yayıldıktan sonra ise Şerife Hanım bu makamın hakkını vermiş, para yardımları almış, “15 Temmuz Müzesi”ne konmak üzere kamyonunu “kamyon yükü paraya” İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne satmış, konferanslara çağırılmış ve buralarda kaprisler yapmış, “15 Temmuz simsarı” haline gelmiş, “sahtekâr” olmuştu.

“Kahraman” olduktan sonra Şerife Hanım’ın yapıp ettiklerini bir yana bırakıyorum. Yalnız bizzat kendisinin “şehit aileleri sembol olmamı kıskanıyorlar” sözünü aktarayım. Şehit aileleri kendisine daha önce çeşitli tepkiler göstermişler! Acaba neden? Bunun tek sebebi var, bizim bilmediğimiz, ama öyle görünüyor ki, çok, pek çok kişinin bildiği: Onlar Şerife Boz’un bir “15 Temmuz kahramanı” olmadığını biliyorlardı! Bize neden söylemediler acaba? “Harp hiledir”, ondan mı?

Biz kahramanlık öyküsünün yaratılışıyla ilgilenelim.

Efsanenin doğuşu

Öncelikle, hepimizin atladığı, bir şekilde gürültüye getirilen, oysa ortadaki hikâyeyi bütünüyle değiştiren şu ayrıntı: Olayımız 16 Temmuz gecesi geçmektedir! Yani darbe girişiminden bir gece sonra! Buraya beş ünlem daha koysak yeridir… Yani: 15 Temmuz gecesi, darbe girişimini haber alır almaz, mahallenin erkeklerini kamyonunun kasasına doldurup direniş alanına koşan bir “Nene Hatun 2.0”… zaten hiç varolmamış, yok! Şerife Hanım ile kamyonu ikinci gece ortaya çıkmış.

Peki nasıl çıkmış?

Şüphesiz, Şerife Boz kendisinin kullanmadığı kamyonla Taksim Meydanı’na gelirken, “şuraya varalım da sürücü koltuğuna oturup poz vereyim” diye düşünmedi. Yoksa düşündü mü? Diyelim düşündü. Ve meydana gelince etraftaki fotoğrafçıları, muhabirleri çağırdı, “Gelin bakın, ben kamyona atladım, bu erkekleri buraya savaşmaya getirdim,” dedi. Ee? Ortada bir çatışma yok ki artık. Muhtemelen kimse ilgilenmezdi.

Fakaaat!.. Kamyon kasasındaki adamları ve Şerife Hanım’ı görünce birilerinin aklına bundan bir efsane yaratma fikri geldi! Ya da onları görmeden önce senaryo zaten yazılmıştı, onlar uygun roller için bulundular. Somut dayanaksız olarak, şahsen, Şerife Hanım ve kamyonunu gören birilerinin bunu akıl ettiğini sanıyorum.

Bu noktada, “Çarşaflı ablam Taksim’e bi kamyon adam getirmiş :)” tweet’iyle efsane üretimini başlatan, o esnada Anadolu Ajansı’nda görevli muhabir Saliha Sultan’a dönmeliyiz. Zira kendisi -nihayet! ama nihayet!- bize hakikatin bir parçasını sundu. “Harp hiledir” kültürü ve ahlâksızlığı bundan yara alır mı, bilmiyorum, ama olayın İslâmcılığın ahlâkî çöküşü öyküsünde tıpkı Şerife Hanım gibi “sembol” olarak başköşede yeralacağı kesin.

Eski AA muhabiri Saliha Sultan, bize hakikati neden söyledi? Kimbilir, bu kesimin vazifelileri için muhtemel değil, ama belki bir noktada sahiden rahatsız oldu: “…huzursuzluktan sabaha kadar gözüme uyku girmedi açık söyleyeyim,” diyor. “Suçlamaları okudum vs. Fakat detaylara baktığımda Şerife Boz’un röp’lerinde [gazeteci jargonunda röportaj], konuşmalarında ilk gece köprüde olduğunu belirttiğini görünce ben de utandım.” Bravo. Özellikle şu sonuncusu iktidar propaganda aygıtının civarından geçmiş kimsenin artık beceremediği bir iş. Fakat Saliha Hanım acaba niye iki sene sonra utanmış? Öyle görünüyor ki, çoktan unutulmuş bu insanî tepkiyi gösterebilmesinin sebebi, Şerife Hanım ile ilgili hakikatin ortaya çıkmasının kaçınılmaz hale geldiğini idrak etmiş olması. Üstelik bu ifşa faaliyeti “şehit yakınları”nca yürütüldüğü için muhtemelen kimse buna engel olamayacak. (Tabiî lider çıkıp onları da anında haşlayıp harcayabilir, bu ihtimali saklı tutuyoruz.)

Saliha Hanım’ın sahiden utandığına ve pişman olduğuna inanmamız için sebep az. Çünkü muazzam bir rezilliğe karışmış, katılmış olmaktan duyduğunu ileri sürdüğü hicap bile gündelik güç politikasının sınırlarına çarpıyor. Saliha Hanım, müsebbiplerinden olduğu rezaleti ortaya döktükten sonra diyor ki:

“Sonrasında basının, sosyal medya kullanıcılarının vs.lerin el birliğiyle bu olayı başka başka boyutlara taşıdığı ortada. Büyük olayların ardından sorgulamalar vs olur elbette. Doğal süreçler. Ama ilk gece köprüde olduğunu açıkça beyan eden birine de zalimlik etmeyelim derim. 15 Temmuz dünya ve ülkemiz için tarihi bir dönüm noktasıdır. Omuz omuza sokağında, köprüde, meydanlarda hatta sosyal medyada dahi mücadele eden binlerce kahramanı vardır. Devlet kime maaş vermiş-vermemiş, hatalar olmuş mu, yanlış anlaşılmalar yaşanmış mı bunlar teknik konular. ‘Kahramanlık pazarı’ vs gibi ifadeler çok sakil. Allah o gün sokakta can veren, kurşun yiyen, evinde vatanı, milleti için korku yaşayan, alnını secdeye koyup sabaha kadar dua eden bütün kahramanlardan razı olsun.  Gerisi dert değil.”

Anladığımız şu: “sosyal medya kullanıcıları, vs’ler” eğer konuyu “başka başka boyutlara taşımış”olmasalar, Saliha Hanım’ın iki sene sonra tutup hakikat diye bir şeyin varlığını yeniden fark etmesine gerek kalmayacaktı. Sorgulamalar “vs” olması “doğal süreçler”miş; yalancıya düzenbaza, eğer “ilk gece köprüde” ise “zalimlik” etmemeliymişiz; devlet eğer haksız yere, iktidarın yandaşa çıkar sağlama operasyonu çerçevesinde birilerine 15 Temmuz’u bahane ederek maaşlar bağlamışsa, üzerinde durmamalıymışız, “hatalar” ve “yanlış anlaşılmalar” olduysa da bir kenara bırakmalıymışız, bunlar zaten “teknik konular”mış, “evinde vatanı, milleti için korku yaşayan, alnını secdeye koyup dua eden” de, hattâ “sosyal medyada dahi mücadele eden” de “kahraman”mış, Allah kahramanlardan razı olsun, “gerisi dert değil”miş.

Görülüyor ki, topyekûn bir “dava”dan sözediliyor ve Saliha Hanım’ın herhangi bir pişmanlığı, rahatsızlığı yok aslında. Veya var, ama gerçeği dile getirince başına geleceklerden korktuğu için aslında hakikat ifşasını geçersiz-değersiz kılan bu hamasî edebiyata sığınıyor. Bilemiyorum. Kendisine, Allah ıslah etsin, deyip anlattıklarını ele alayım.

Saliha Hanım’ın hikâyesi 

Saliha Hanım’ın bize bütününü anlatmaya borçlu olduğu efsane yaratma hikâyesi, kendisinin çektiği fotoğrafı paylaşmasıyla başlıyor, bildiğimiz gibi. Ve şimdi bize bunu anlatırken, aslında en kritik ayrıntıyı, bekleneceği üzre, atlıyor: “İlk geceyi atlattıktan sonra ertesi gece, yani 16 Temmuz gecesi yanımda birkaç kişiyle hâlâ devam eden direnişi takip etmek üzere Taksim Meydanı’na da gittik. Meydanda kasası gençlerle dolu kamyonu ve önde oturan iki kadını gördüm ve cep telefonumla çekip buradan paylaştım.”

Demek iki kadın önde oturuyormuş. Niye? Başkasının kulandığı kamyonla meydana geldiler, niye önde oturuyorlar? Niye gençler hâlâ kamyonun kasasında? Yeni mi gelmişler, henüz inmemişler mi? Fotoğraf için bindirilmiş olmasınlar? Kadınlardan birinin niye orada olduğunu bilmiyoruz, ama ötekinin, Şerife Hanım’ın kamyonu kullanmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, kamyon henüz geldiyse ancak şöförün yanında olabilirler. Şöför nerede? O indiyse ötekiler niye hâlâ kamyonda?

Mantıklı düşünelim: Bu mizansen birilerinin aklına geldi. Belki Şerife Hanım ile başı açık -bu ayrıntı önemli- ahbabı -bunu da bilmiyoruz- dinlenmek için kamyonda, önde oturuyorlardı yanyana. (Kamyon zaten kendisininmiş -ki belediyeye sattı daha sonra.) Onları öyle görünce, kasaya da coşkulu gençleri dolduralım, böyle bir öykü yaratalım, dendi. Bilemiyoruz. Esas önemli olan, kimin dediği. Ve şimdi gerçeği kısmen itiraf eden muhabirin bu işteki rolü.
“Çarşaflı kadınla başı açık kadın elele, gençleri kasaya doldurup direnişe geldiler” hikâyesi elbette çarşaflı Şerife Hanım’ın tek başına boy göstereceği bir mizansenden daha etkili olacaktı, “darbe” ortamında. Saliha Sultan’a kulak verelim: “Benim için bu fotoğrafın öncelikli anlamı, yıllardır Türkiye’de siyasi ya da sosyolojik olarak arası açılmaya çalışılan ‘açık-kapalı’ kadınların oluşturulmaya çalışılan algının aksine hayatın içinde omuz omuza durduğunu göstermesidir.” Sultan’ın yine üzerinden atlayarak bizi yönlendirmeye çalıştığı şey, bu fotoğrafın “öncelikli anlamı”nın ne kendisi ne de başkası için bu olduğu. Zira burada başı açık ve kapalı kadınlar “hayatın içinde” değil kamyonun içindeler; kasası “direnişçi gençler”le doldurulmuş bir kamyonun içinde. Çatışmanın, darbenin bir gece ertesinde. Oysa fotoğrafları “kahraman çarşaflı kadın ve başı açık komşusu”nun direniş macerası olarak sunulmakta. Yazılan bir öykünün canlandırılmış mizanseni, gördüğümüz.

Saliha Hanım elbette bunu biliyor. Fotoğrafın 15 Temmuz gecesi kahramanlık öykülerinden en simgeseli olarak kullanılmaya başlandığı sırada, bakın kendisi ne yapmaktaymış: Fotoğrafı ilginç bir şey gören hepimizin, hepinizin yaptığı gibi buradan paylaştım ve akabinde iş yoğunluğum nedeniyle hesabıma girmedim. Birkaç gün sonra sayın Başbakanımızın konuşmasında bahsetmesi üzerine gördüm ki paylaştığım fotoğraf twitter tabiri ile epey ‘yürümüş’.”
Yani yaratılmakta olan propaganda malzemesinden kendisinin haberi olmamış! Bizzat fotoğrafı çeken kimse olarak, “akabinde iş yoğunluğu nedeniyle” sosyal medyaya bakmamış, filan… Yine “akabinde” ise şunlar olmuş: “…CNN, Haber Türk gibi mecralardan muhabirler fotoğraftaki kadınlara ulaşmak için beni aradılar. Anadolu Ajansı’nda çalıştığım için doğal olarak onlarla elimdeki plakanın göründüğü fotoları paylaşmadım. Kendi ajansıma verdim ve haberin yapılmasını sağladım.”

Evet, plakayı vermedi, başka yayın organlarının kadınlara ulaşmasına engel oldu, çünkü (1) evet, haberi başkasına kaptırmama konusundaki meşru gazetecilik kaygısı bunu izah edebilir, ama (2) kadınlara ulaşılırsa haberin o haber olmadığı da anlaşılacaktı. Saliha Hanım bu ikinci ihtimalin yolaçtığı şüpheden ne yazık ki kendini sıyıramaz. Çünkü hakikatin başkalarınca ortaya çıkarılmasına kadar, tam iki yıl boyunca, muhtemelen “harp hiledir” ideolojisi yüzünden, hazır “kamyoncu çarşaflı kadın kahraman” ajitasyonu “yürümüş”ken çıtını çıkarmadı. Bu olayda en büyük şaibe altında olan, bu propaganda mizansenini tasarlayanlarla birlikte, kendisidir. Çünkü kendisinin bizzat tasarlayan(lardan biri) olması ihtimali de var.

Saliha Sultan’ı dinlemeye devam edelim:

“Olaydan sonra zaman zaman internette Şerife Boz’la ilgili haberlere rastladım. Katıldığı etkinlikler olduğunu gördüm vs. Utanarak söylüyorum, iş yoğunluğu vs arasında Boz’un röplerini detaylı okumadım. Her zaman olaylara karşı çok dikkatli olduğumu savunan ben bu hatayı yaptım.”

İş yoğunluğu, hı hı, tabiî…

Hata değil, taammüden

Utanmanız doğru, ama “hata” demeniz doğru değil, Saliha Hanım. Çünkü yaratılan kahramanlık hikâyesinin yalan olduğunu, en azından kullanılmamış kamyonun çarşaflı kahramanca meydana getirilmesi hadisesinin bir gece sonrasına ait olduğunu fakat darbe girişimi gecesiymiş gibi sunulduğunu bal gibi biliyordunuz. Şu söylediğiniz lafa bakın: “Basının ‘15 Temmuz’a kamyonuyla direnen kadın’ minvalinde başlıklarla verdiği haberler beni de yanılttı.” Yoksa geceleri mi karıştırmış, “her zaman olaylara karşı çok dikkatli” olan muhabir?

Karıştırmamış: “Yine utanarak söylüyorum, ‘Ben bu fotoğrafı ikinci gece çektim, bu hanım niçin ilk gece gibi anlatıyor’ diye düşündüm. Ama bunu yakın birkaç dostum dışında kimseye söylemedim.”

Yani “yalana katıldım” diyor. Üretilmesindeki rolünü es geçiyor, tasarlanmasındaki rolünü ise, tekrar hatırlatayım, henüz bilmiyoruz.

Peki Saliha Hanım niye susmuş? Şundan: “15 Temmuz gibi halkımızın kahramanlık destanı yazdığı bir geceye ‘eğer biri suistimal ediyorsa’ gölge düşmesin, binlerce samimi insana laf gelmesin düşüncesi ile sustum.”

Aferin. Harp hiledir. 248 kişinin can verdiği bir hadiseden bahsediyoruz. Suistimali tırnak içinde yazınca hafiflemeyen çünkü çok ağır bir suistimal var ortada. Ama bunun yaratıcılarından biri, kahramanlık ve hamaset edebiyatının arasına sığınarak, “İnsan böyle bir varlık maalesef,” diyor, “duyduğu negatif düşünceler hemen zihnine yerleşiyor ve durup doğruyu görme gayretiyle meseleye bakmayı pek tercih etmiyor.”

Saliha Hanım’a yardımcı olmak maksadıyla belirteyim: O duyduklarınız, “negatif düşünceler” değil, iktidar hırsı ve herkese hükmetmek için her yaptığınızın mübah olduğuna dair çarpık anlayışı besleyen muktedir uydurmalarından oluşan karışım. Ve sizin gibi vazifeliler “durup doğruyu görme gayretiyle meseleye bakmayı pek tercih etmeyeli” çok uzun zaman geçti. Bunun nasıl yapıldığını bile artık unuttunuz.

İslâm dahil herhangi bir dinin kabul edeceği en basit tarifle büyük günahkârlarsınız. Umalım ki, Saliha Hanım’ın kendini temize çıkarma güdüsüyle eğip büktüğü, anlaşılabilir bir korkuyla hamaset “çarşaf”ına sardığı, bu yüzden kolaylıkla görmezden gelinebilecek minicik pişmanlığında sahicilik boyutu bulunsun. En azından utanma duygusunu hatırlamasını kazanım sayalım. Hayatını temizlemeye, “kamyonlu Nene Hatun” tezgâhının kimlerce akıl edildiğini ifşa ederek başlayabilir meselâ. Veya, baştan akıl edilmediyse, kendisinin gazlama bir sunuşla paylaştığı fotoğrafın üzerine kimlerin atlayıp bunu böyle bir propaganda malzemesi haline getirdiğini anlatarak.

Bu yazı platform24.org dan alınmıştır

 

Ümit Kıvanç

Anayasa Mahkemesi cezaevinin kitap yasağını ‘ihlal’ saydı

Anayasa Mahkemesi (AYM), Ankara Sincan Cezaevi’nin, bazı kitapları kendisine vermemesi üzerine başvuruda bulunan Zeki Bayhan için kararını verdi.

Hayri Demir’in Mezopotamya Haber Ajansı’nda çıkan haberine göre, Ankara Sincan Cezaevi’nde bulunduğu sırada kimi kitapların kendisine verilmemesi üzerine AYM’ye başvuruda bulunan Zeki Bayhan isimli tutuklunun başvurusu karara bağlandı.

‘İfade özgürlüğü ihlali’ gerekçesiyle yapılan başvuruyu AYM, ‘kabul edilebilir’ buldu.

AYM kararında, kitapların verilmemesine dair cezaevi eğitim kurulunun vermiş olduğu karara karşı başvurucu Bayhan’ın, Ankara Batı İnfaz Hakimliği’ne şikayette bulunduğu ve İnfaz Hakimliği’nin de başvuruyu 24 Haziran 2015 tarihinde reddettiği hatırlatıldı.

İnfaz Hakimliği ret gerekçesi olarak ‘yasaklı’ yayınlardan alıntılar bulunan kitapların başvurucuya verilmemesinin, cezanın infazı ile ulaşılmak istenen amaca uygun olduğu kararı da AYM’nin ihlal kararında yer aldı.

Esas yönünden kararını açıklayan AYM, “Hükümlü olan başvuruculara gönderilen yazılı bir dokümanın onlara verilmemesinin, haber veya fikir alma özgürlüğü ve dolayısıyla ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale oluşturduğu kabul edilmiştir” dedi.

Kararda şu sonuca varıldı: “Sakıncalı kısımların yayından ayrılmasının mümkün olmadığı veya bu kısımlar çıkartıldığında geri kalan bölümün bir öneminin kalmadığı hallerde yayının tümünün mahpusa verilmemesi yoluna gidilebilirse de bu özel durumun da ilgili kararda gerekçelendirilmesi gerekir.”

AYM, bu gerekçelerle Anayasa’nın 26’ncı maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi.

 

(Diken, Mezopotamya Haber Ajansı)

Silivri Cezaevi’ndeki Boğaziçililerden mektup var

Boğaziçi Üniversitesi’nde tutuklu bulunan dokuz erkek öğrenci açık mektup kaleme aldı. Öğrenciler mektupta “Dışarıda gösterdiğiniz dayanışmayla bizi burada özgür kılıyorsunuz” dedi.

Bianet’den Elif Ünal’ın haberine göre yaklaşık bir aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Boğaziçi Üniversitesi’nden dokuz erkek öğrenci ortak bir mektup yazdı.

Yazdıkları mektupta cezaevi koşullarından bahseden öğrenciler, arkadaşlarının gösterdikleri dayanışmanın kendilerini özgürleştirdiğini söyledi.

Silivri Cezaevi’nde bir aya yakın süredir tutuklu bulunan dokuz erkek öğrenci kaleme aldıkları açık mektupta şu ifadeleri kullandı:

“Sevgili Boğaziçililer,

Öncelikle, pek çoğumuza malum olanı ilan edelim. Üniversitemizin özgürlükçü, her kesimden öğrencinin ifade hakkını savunan, demokrat ve en önemlisi vicdanlı duruşu Boğaziçi Üniversitesinin kimi çevrelerce hedef tahtasına oturtulmasına ve giderek ağırlaşan, hukuktan uzak/politik yaptırımlara maruz kalmasına neden olmuştur.

Silivri Cezaevinde tutsak bulunan arkadaşlarınız olarak, bizim hakkımızda verilen hükümlerin de yukarıdaki politik bağlam dışında hiçbir izahı olmadığı kanısındayız.

Bu nedenledir ki, özgürlüğümüzün kısıtlanmış olduğu bu zindanda yatarken vicdanımız rahattır ve moralimiz yüksektir. Ancak moralimizi yüksek tutan en büyük etken, bizleri burada yalnız bırakmayan hukukçu arkadaşlarımızın sizden getirdikleri haberlerdir.

Üniversitemizde ve geniş bir özgürlükçü mecrada “yokluğumuzu fark ettirmemeniz”, yaşanılan hukuksuzluğu ve hak ihlallerini olanca absürtlüğüyle gözler önüne sermeniz ve dayanışmanızla bizi burada özgür kılıyorsunuz.

Her birinize teker teker teşekkürlerimizi sunuyoruz ve dayanışmanızı en içten duygularla selamlıyoruz. Bulunduğunuz fedakârca girişimleri ve zulme karşı birlikteliğinizi kutluyor; bileşenlerin çoğalarak ve güçlenerek bu cesareti bulaştırmaya devam edeceğine inanıyoruz.

Yaşananların ve yaptırımların akademinin evrensel değerlerine; özgür düşünme, tartışma ve bilimsel üretim yapmaya bir saldırı niteliğinde olduğunu düşünüyoruz.

Üç haftadan uzun bir süredir kitap ve defterlerimize erişemememizin, gözaltı ve cezaevinin zorlayıcı koşullarının ve belki de en önemlisi üniversite ortamından alıkonulmamızın bu saldırının pratikteki yansımaları olduğunu söyleyebiliriz.

Biz bu saldırılar karşısında bulunduğumuz yeri bir üniversiteye çevirme, düşünme, tartışma ve üretim yapabilme noktasında sürekli çabalamaktayız. Matematik, felsefe, edebiyat gibi insani ve akademik değeri olan tüm konular hakkında bildiğimiz oranda düşünmeye, yazmaya ve hem kendi aramızda hem de koğuştaki diğer tutsak arkadaşlarımızla tartışmaya devam etmekteyiz.

(Umuyoruz ki yazdıklarımızı en kısa zaman içinde çeşitli yollarla size ulaştırabileceğiz.)

Buradan açık çağrımızdır: Düşünme ve üretmemiz için gerekli kitap ve kaynaklara ulaşmakta zorluk yaşıyoruz ve bu konuda da dayanışmanızı eksik etmeyeceğinizi biliyoruz.

Son olarak belirtmek istiyoruz ki, üniversitemizi ve sizleri çok seviyoruz.

Sizi özledik ve tekrar görüşeceğimiz günleri düşlüyoruz. Tekrardan dayanışmanızı selamlıyoruz. Burada yalnız olmadığımızı ve sizlerin de bizimle olduğunu, beraber olduğumuzu biliyoruz. Sizin de sizlerle birlikte olduğumuzdan emin olmanızı istiyoruz. Yılmayacağız.Sevgi ve dayanışmayla,

Silivri Cezaevi’ndeki Boğaziçililer

Yasağa karşı “Özgürlük Kütüphanesi”

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri okuldaki masa açma ve protesto yapma yasağına karşı buldukları yaratıcı yöntemlerle tutuklu arkadaşları için dayanışmaya devam ediyor.

“Meşgul etmek etimolojik olarak bir şeylerle uğraşmak anlamına geldiği gibi bir alanı işgal etmek anlamına da gelmektedir. Biz de 13 tutuklu arkadaşımız için Güney Meydan’da meşgul oluyoruz!” diyen öğrenciler Güney Kampüs’teki meydanda bir “Özgürlük Kütüphanesi” oluşturdular.

Her tutuklu arkadaşları için bir raf ayrılan kitaplıkta tutuklu arkadaşlarının okudukları kitaplar ve her biri için oluşturulmuş hatıra defterleri yer alıyor.

Öğrenciler burada kitap bağışında bulunabildiği ve oradaki kitapları okuyabildiği gibi arkadaşları için yazı bırakabiliyor.

 

(Bianet)

Ermenistan’da göstericiler başkent Erivan’da yolları kapattı

Ermenistan’da muhalif lider Nikol Paşinyan’ın iktidardaki Cumhuriyetçi Parti’nin desteğini alamayarak başbakan seçilememesi sonrası ülkede protesto gösterileri yeniden başladı.

Göstericiler, genel grev isteyen Paşinyan’ın çağrısıyla başkent Erivan’da yolları kapattı. Kentte havaalanına da gidilemiyor. Fransız haber ajansı AFP, başkentte neredeyse tüm sokakların trafiğe kapandığını, çok sayıda dükkanın da kapalı olduğunu bildirdi. Protestolara liderlik eden Paşinyan, iktidar partisini “Ermeni halkına savaş açmakla” suçluyor.

Reuters haber ajansına konuşan Paşinyan, “Ben gücümü sadece halktan alıyorum. Pes etmeyeceğiz. Grevimizi de direnişimizi de sürdüreceğiz” dedi. Ermenistan ikinci turda da başbakanını seçemezse, Parlamento’nun dağıtılması ve erken seçime gidilmesi gerekecek. Paşinyan’a göre, böyle bir durumda seçimleri boykot etmek, muhalefetin seçenekleri arasında olacak.

Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan, protestolar sonucu 23 Nisan’da istifasını vermiş, iktidardaki Cumhuriyetçi Parti gerilimi yumuşatmak adına başbakan adayı göstermemişti. Ancak Salı günü 105 üyeli Ermenistan Parlamentosu’nda yapılan oylamada tek aday olan Paşinyan’a sadece 45 oy çıkmıştı.

Erken seçim sözü vermişti

Nikol Paşinyan başbakan olmaması halinde ülkede “siyasi bir tsunami” çıkacağını öne sürmüş, seçilmesi halinde ise erken seçim kararı alacağını söylemişti.

Eski başbakanlar Serj Sarkisyan ve Robert Koçaryan’ın iktidarı geri almaya çalıştıklarını iddia eden Paşinyan, “Beyler sizi uyarmak isterim. Halkın hoşgörüsünü zayıflık olarak yorumlamak gibi bir hataya düşerseniz, bir siyasi tsunamiye yol açarsınız. Bir kez daha halkın zaferini çalmak istiyorlar; herkesi sokağa çıkmaya çağırıyorum” demişti.

İktidar 20 yıldır Cumhuriyetçilerin elinde

Ermenistan’da, Cumhuriyetçi Parti 1999’dan beri iktidarda.

Fransız haber ajansı AFP, geçtiğimiz günlerde taraflar arasındaki müzakereler sonucu, Cumhuriyetçilerin Paşinyan’a destek vereceği yönünde anlaştığını aktarmıştı.

Ancak Salı günü Paşinyan Facebook’tan bir video yayımlayarak Cumhuriyetçileri başbakanlığına köstek olmaya çalışmakla suçlamıştı.

“Sarkisyan’ın başkanlığında gece yarısı yapılan bir toplantıda Cumhuriyetçiler, başbakanlık seçimlerini engellemeye karar verdi” ifadelerini kullanan Paşinyan, protestoculara yeniden sokağa çıkmaları çağrısında bulunmuştu.

 

(BBC Türkçe)