Ana Sayfa Blog Sayfa 2575

31 Mart’ta oy vermemenin anlamı – Ahmet İnsel

Bu yazı birikimdergisi.org sitesinden alındı

Açık bir diktatörlükte demokratik muhalefetin birinci talebi genellikle serbest ve adil seçimlerin yapılmasıdır. Önce diktatörlüğün alametifarikalarından biri olan plebisit türü tek veya mostralık birkaç adaylı seçimlere son verilmesi, aday olmanın ve oy vermenin serbest olduğu, seçim sonuçlarının sandığa atılan oyları gerçekten yansıttığı gerçek seçimlerin yapılması talep edilir. Bunu seçim yarışının en azından biçimsel olarak eşit koşullarda yürütülmesi; iktidarda olmanın medyayı tekeline alarak, tek sesli bir propaganda yürütme imkânı sağlamaması gibi talepler tamamlar. Bu koşulların hepsi belki bir anda gerçekleşmez. Bunların biri veya birkaçı tam yerine gelmediği gerekçesiyle seçime katılmamak, sandığa gitmemek ve bir adım ileri gidip aktif bir boykot kampanyası yürütmek demokratik mücadele açısından tartışmalıdır.

Seçim sonuçları gerçekte ne olursa olsun, hile yaparak, zor kullanarak iktidarın kazandığının ilan edileceğinin aşikâr olduğu bir durumda insanın eli sandığa oy atmaya gitmekte zorlanır. Bu oy verme oyununa alet olmak istememek doğal bir ahlaki reflekstir. Katılmayarak gücünü göstermek arzusu öne çıkabilir. Ama seçim sonuçlarının çarpıtılabildiği bir ortamda, katılım oranının da sahte olmayacağının bir güvencesi yoktur. Buna karşılık oyunun çalınacağını bile bile sandığa gitmenin, iktidara karşı oy kullanmanın (tek aday varsa boş kullanmanın, muhalif parti veya adaya oy vermenin) siyasal-toplumsal anlamı, ortalıkta hiç gözükmemekten çok daha büyüktür. Bir de oyunu çaldırmama mücadelesi vermek için, ki bu da son derece önemli bir yurttaşlık mücadelesidir, önce sandığa oyun atılmış olması gerekir.

Bugün Türkiye’de meşruiyetini seçimlerden almaya devam eden bir otokrasi rejimi yürürlükte. Ama otokrasinin çoğul katılımlı bir seçim meşruiyetine olan ihtiyacı ortadan kalkmış değil. Bu nedenle birçok açıdan diktatörlük özellikleri sergilese de, rejimi tam anlamıyla diktatörlük olarak nitelemek zor. Otokratın diktatör niteliklerine sahip olması, rejimin dört dörtlük bir diktatörlük olduğunun yeterli göstergesi değildir. 

Yakın tarihte olduğu gibi, bu seçim kampanyasında da iktidardaki ittifakla muhalefet güçlerinin arasında büyük, çok büyük bir eşitsizlik olduğu da tartışma götürmez bir somut veridir. Muhalefetin etkili bazı güçlerinin hapisle, yasaklamayla seslerinin kısıldığı bir ağır baskı ortamında yerel seçimler yapılıyor. Daha önce son genel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve halkoylaması OHAL yönetimi altında yapılmıştı. Bugün ise OHAL’siz olağanüstü hal rejimine tekabül eden, keyfiliğin hüküm sürdüğü cumhurbaşkanlığı hükümeti yönetimi adı altında yapılıyor. Güçler ayrılığı ilkesinin yürürlükte olmadığı bir otokrasi rejiminde seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmama ihtimali de güçlüdür. Ne var ki iktidarın bunu sessizce ve kolayca başarabilme imkânı, muhalefetin sandıklara, seçim tutanaklarına sahip çıkma kapasitesiyle ters orantılıdır. Ayrıca iktidarın makbul olmayan yerel yönetimleri mali olarak boğma imkânına da artık sahip olduğunu biliyoruz. Bu durumda gene de oy vermenin bir anlamı var mı? Diktatörlüklerde demokratların sahip olmak için mücadele ettikleri bir siyasal hakkı kullanmamak mı demokrasi mücadelesini pekiştirecektir?

31 Mart seçimlerinde oy vermemesinin anlamı olan yegâne seçmen grubu, bugüne kadar AKP veya MHP’ye oy vermiş, artık bu partilere oy vermek istemeyen ama çeşitli nedenlerle eli muhalefet partilerine oy vermeye gitmeyen seçmenlerdir. Oy vermeyerek Cumhur İttifakı’nı onlar cezalandırabilirler. Oy vermeyerek muhalefet partilerini “cezalandırmanın” kimi mükâfatlandırma anlamına geldiği açıktır. 

***

Kadri Gürsel bu sitede dün yayımlanan yazısında (bkz. link), ne son referandumun ne 24 Haziran seçimlerinin meşru, adaletli ve serbest olduklarını belirttikten sonra, çok önemli bir noktaya işaret etti: 

“[Ama bu seçimler] gerçek idiler. 31 Mart 2019 yerel seçimleri de böyle olacaktır. Gerçek, fakat hiç de adil ve serbest değil. Madem bu seçimler gerçektir, o halde 31 Mart akşamı bazı önemli şehirleri

gerçekten de kaybedebilir.” 

Adil, meşru ve serbest olmayan seçimleri iktidarın gerçekte kaybetmesi, velev ki sonra hile hurdayla seçim sonuçlarını tanımamaya teşebbüs etse de, keyfi yönetimin zirve yaptığı yürürlükteki seçimli otokrasi rejimine karşı kararlı ve dirençli bir toplumsal muhalefetin varlığını ve bunun çoğunluğu oluşturduğunu gösterir. 

Bugün iktidardakilerin büyük kentlerde seçilecek muhalif belediye başkanını görevden almayla, hapisle tehdit etmesi bile, dayandıkları son meşruiyet kaynakları ile aralarındaki bağı kopartmaya fikren hazır olduklarını gösteriyor. HDP milletvekillerinin, HDP yöneticilerinin 12 Eylül rejimini aratmayan bir uygulamayla kitleler halinde tutuklanmasıyla aslında zaten kopmuş olan bu bağın, ülkenin batısında da kopmasının ne sonuç vereceğini şimdiden kestirmek zor. Ama her durumda Cumhur İttifakı’nı bu son hamleyi de yapmak zorunda bırakmanın; kaybettiğini, azınlıkta olduğunu ve aczini şiddetle örtmekten başka çaresi kalmadığını kabul ettirmenin sonuçlarını küçümseyemeyiz.   

Demokrasi güçlerinin birincil talebi gerçek seçimlerin yapılmasıdır demiştik. Bugün Türkiye’de adil ve serbest olmayan seçimler yoluyla bile olsa iktidarı zor durumda bırakmak, birçok kentte yerel yönetim seçimlerini kazanmak; bu kentlerde yaşayan çok geniş bir kitlenin derin bir nefes almasını sağlamak; kolayca yabana atılacak, dudak bükülecek gelişmeler değildir. Sandığa gitmeyerek elde edilecek müphem sonuçtan çok daha gerçektirler.

Diğer yandan siyasal nedenlerle kayyım atanmış bütün belediyelerde seçmenin ısrarla, sebatla kendi seçtiği başkanı göreve yeniden getirmesinden daha acil bir demokratik görev var mıdır? 31 Mart akşamı bütün bu belediyeleri HDP’nin adaylarının kazanması, milliyetçi-mukaddesatçı iktidar bloğunu aslında büyük bir acz sergilemeye zorlamış olmayacak mıdır? Bu aczi iktidarın başının seçilmişlere, seçilecek olanlara karşı görevden alma, hapsetme tehditlerini giderek daha fazla savurmak zorunda kalması ele veriyor. AKP-MHP ittifakını panik içinde bugüne kadar görülmemiş, duyulmamış kadar telaşlı bir kampanya yürütmeye savuran etmenlerden biri muhalif seçmenlerin sandığa gitme kararlılığı değil midir?   

Türkiye’de büyük ölçüde serbest, adil (%10 barajının adaletsizliğine rağmen!) ve meşru seçimler en son 7 Haziran 2015’te yapıldı. O günden beri Türkiye her seferinde daha az adil, serbest ve meşru seçimlerle hukukdışı ve keyfi bir yönetim batağına batıyor. Ama seçim her şeye rağmen gerçekliğini bütünüyle kaybetmediği için, seçmen topluluğunun takriben yarısı ve belki yarısından biraz fazlası iktidardaki gücün açık bir diktatörlüğe dönüşmesinin önündeki en büyük engel olarak seçimleri görmeye devam ediyor. Bu safdil bir yanılgı mıdır? Bir başka “yararlı budala” davranışı mıdır? Böyle düşünüp, Cumhur İttifakı adaylarının kaybetme ihtimali olan kentlerde 31 Mart günü sandığa gitmemeyi radikal bir mücadele biçimi olarak seçecek olanların omuzlarında, bu iktidarın keyfi yönetimini kolaylaştırmış olmanın ağırlığı kalacaktır.

Ahmet İnsel – Birikim

Borsa İstanbul son 3 yılın en büyük kaybını yaşadı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yükselen dolara karşı verdiği repo ihale ve swap işlemlerinin ardından Borsa İstanbul yüzde 5,67 ile son üç yılın en büyük düşüşünü kaydetti.

Son dört gündür benzer eğilimde olan Borsa İstanbul Temmuz 2016’dan beri en önemli değer kaybını yaşadı.

Sektör endeksleri arasında kazandıran olmazken en çok gerileyen ise yüzde 7,62 ile bankacılık oldu. Holding endeksiyse yüzde 5,38 değer kaybetti

Analistler, swap piyasasında Türk Lirası bulmakta zorluk çeken yabancı yatırımcının TL pozisyonlarını kapamak için ellerindeki hisse senedi ve bonoları satmak istemesinin borsanın düşüşünde rol oynadığını ifade ediyor.

‘Türkiye’nin reform yapması gerekiyor’

Pictet Varlık Yönetimi’nden ekonomist Nikolay Markov, swap faizinin gösterge niteliğinde olduğunu belirterek, “Merkez Bankası’nın izlediği politikanın doğru olmadığını gösteriyor. Faizleri artırmak daha doğru olurdu” yorumunda bulundu.

Rabobank gelişmekte olan piyasalar döviz stratejisti Piotr Matys, “Piyasalara likidite geri döndüğünde yatırımcılar Lira’ya karşı ne hissettiklerini tam olarak anlayabileceğiz. Lira’ya olan güvenin sağlaması için Türkiye’nin seçimlerin hemen ardından reformları uygulamaya koyması gerekiyor” diye konuştu.

‘Alınan önlemler piyasa ekonomisi kavramıyla çelişiyor’

Kanada merkezli yatırım bankası TD Securities’ten gelişen piyasalar baş stratejisti Cristian Maggio ise Bloomberg’e yaptığı konuşmasında, “Alınan bütün önlemler piyasa ekonomisi kavramıyla çelişiyor. Hükümet çok karışıyor” açıklamasında bulundu.

Swap nedir?

İngilizce’de takas, değiş-tokuş anlamına gelen swap kelimesi finans piyasalarında iki tarafın belirli bir zaman dilimi içinde bir varlık ya da yükümlülüğe bağlı olarak farklı faiz ödemelerini veya döviz cinsini karşılıklı olarak değiştirdikleri bir takas sözleşmesini ifade ediyor.

Swap işlemlerinde, iki para biriminden yüksek faizli olanı satıp, düşük faizli olan alınıyorsa, düşük faizli para biriminin gecelik taşıma maliyeti ödeniyor ve yatırımcının hesabına swap maliyeti olarak yansıyor.

Londra swap piyasasındaki Türk Lirası-ABD Doları örneğinde:

Uzun süreli satın alım pozisyonunda olan bir yatırımcı, TL para birimini satıp daha düşük faizli olan USD para birimini almış olduğu için bu işlemin yatırımcıya swap adı altında bir bedel ortaya çıkıyor.

Swap faizi, daha sonra ABD Doları’na çevirmek amacıyla TL satın alan yatırımcının, Türk Lirası almak için ödediği maliyeti ifade ediyor.

Merkez Bankası’nın swap işlemleri, Londra’daki swap piyasasında Türk Lirası’nın gecelik faizinin yüzde 1300’ü aşmasını yol açtı.

Askeri darbeyi kutlama emri veren Bolsonaro’ya tepki yağıyor

Brezilya’nın eski bir asker olan devlet başkanı Jair Bolsonaro, binlerce kişinin yaşamını yitirdiği 1964 darbesinin yıldönümünde kutlama yapılması emri verdi. Diktatörlük döneminin acı hatıralarını unutmayan Brezilyalılar tepkili.

DBrezilya’nın aşırı sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, 1964-1985 arasında yüzlerce solcu muhalifin öldürüldüğü veya kaybedildiği askeri diktatörlük döneminin 55’inci yıldönümünün ordu tarafından kutlanması emri verince ortalık karıştı. Bolsonaro’ya ülke çapından tepki yağıyor.

‘HİTLER GÜNÜ ANILABİLİR Mİ?’

Kardeşi gözaltında işkenceden, annesi ise askeri ajanların yol açtığı bir ‘trafik kazası’nda ölen tanınmış gazeteci Hildegard Angel, “Brezilya’nın 1964 darbesinin yıldönümünü kutlaması, Almanya’nın Hitler Günü’nü anmasından farksız” dedi. “Bu beni son derece üzüyor” tepkisini gösteren gazeteci, “Brezilya’yı terk etmek istememe yol açıyor. Ülkenin çocuklarına bir yalan satmak istiyorlar” diye konuştu.

‘SOYKIRIM İNKÂRCISI’

Brezilya tarihi profesörü James Green ise eski bir asker olarak darbeyi ‘Brezilya’nın altın çağı’ olarak nitelemiş Bolsonaro’nın bir ‘soykırım inkârcısı’ndan farksız olduğunu söyledi.

Bolsonaro’nun kutlama emri, pazartesi günü açıklanmıştı. Devlet Başkanı’nın orduya ‘gerekli törenleri’ düzenleme talimatı verdiği ve nasıl bir kutlama yapılacağı kararını komutanlara bıraktığı belirtilmişti.

HAKİKAT KOMİSYONU BELGELEMİŞTİ

Brezilya’da askeri darbe için düzenlenen resmi anma törenleri, diktatörlük döneminde gözaltına işkence görmüş eski bir Marksist gerilla olan eski devlet başkanı Dilma Roussef’in döneminde kaldırılmıştı. Roussef’in hükümeti, diktatörlük dönemindeki ihlallerin ortaya çıkarılması için bir hakikat komisyonu da kurmuştu. Komisyonun raporu, diktatörlük döneminin geniş kapsamlı insan hakları ihlallerini belgelemişti. 

Sahte sanılan Botticelli tablosu ‘gerçek çıktı’

Rönesans döneminin en önemli ressamlarından Sandron Botticelli’nin sahte olduğu düşünülen bir tablosunun aslında orijinal olduğu anlaşıldı.

İngiltere’de uzmanlar, Boticelli’nin 1487 yılına ait Madonna ve Nar isimli tablosunun imitasyonu olduğu sanılan bir resmi temizleyerek, eserin Botticelli’nin atölyesinden çıktığını ortaya koydu.

Boticelli’nin dönemin diğer ressamları gibi atölyesinde eserlerinin farklı adaptasyonlarını yaptığı düşünülüyor.

Londra’daki Victoria & Albert ve National Gallery müzelerindeki uzmanlara danışan English Heritage isimli yardım kuruluşu, resimde kullanılan gerçek renkleri ve malzemeleri görmek için kapsamlı testler yaptı.

Sarı vernik kazıldı

Uzmanlar resmin üzerindeki sarı verniği kazıdıktan sonra, alt katmanlarına X-ray ve kızılötesi ışınlarla baktı.

Avrupa Birliği internetin sonunu mu getiriyor? #Article13

Avrupa Birliği Parlamentosu tarafından kabul edilen ve seneye yürürlüğe girmesi beklenen yeni bir yönetmelik internet üzerinden içerik üreten kişiler tarafından endişeyle karşılandı.

‘Madde 13’ olarak da adlandırılan düzenleneme Avrupa Birliği Telif Hakkı Yönetmeliği’nin 13’üncü maddesine atıf yapıyor. Yeni yasa kapsamında YouTube, Facebook ve Twitter gibi siteler telif haklarına karşı sorumlu hale gelecek. Ceza ödemek istemeyen sitelerin birçok üreticinin internete yüklediği içerikleri engelleyebileceğine veya silebileceğine dikkat çekiliyor.

Youtube CEO’su Susan Wojcicki yayınladığı bir blog yazısında, “Madde 13 şu anda yazıldığı şekliyle yürürlüğe girerse milyonlarca insanın – üreticilerden normal kullanıcılara kadar – YouTube gibi platformlar üzerine video yüklemesini engelleyebilir.” ifadelerini kullandı.

Wojcicki’nin çağrısı üzerine binlerce üretici #SaveYourInternet (internetini kurtar) etiketiyle paylaşımlarda bulundu.

Kimler etkilenecek?

Yönetmelikte kullanılan geniş tanımlamalar sosyal paylaşım platformları tarafından bir tehdit olarak nitelendiriliyor. Eğer AB Direktifi parlamentoda ilk taslak haliyle kalırsa, sosyal paylaşım platformları riske girmemek için birçok üreticinin içerik yüklemesine engel olabilir.

Örneğin amatör bir müzisyen, sevdiği şarkının kendi yorumunu internete yükleyemeyebilir. Veya bir içerik üreticisi, hazırladığı videoda kendisine ait olmayan herhangi bir içerik kullanması durumunda videosunu platformlara koyamayabilir.

Özellikle Youtube gibi birçok kişinin geçim kaynağı haline gelen platformlarda yeni yönetmelik internetin geleceği için büyük bir tehdit olarak görülüyor.

Her ne kadar düzenleme Avrupa Birliği’nde yapılıyor olsa da, büyük internet siteleri bu tarz kısıtlamaları tüm kullanıcıları için ortak zemine çekmeyi tercih ediyor. Bu da direktifin tüm dünyayı etkileyebileceği anlamına geliyor.

Alternatif nedir?

Birçok ülkede yürürlükte olan yasalar, telif haklarının çiğnenmesi durumunda içeriklerin sonradan silinmesine izin veriyor. Bu durumda sosyal medya platformuna ceza kesilmiyor. Ancak yeni AB Yönetmeliği telif hakkı ihlali durumunda internet sitelerine de ceza kesilebilmesinin önünü açıyor.

Platformlarsa telif hakkı yönetmeliklerine karşı olmadıklarını, sadece tüm içerik üreticilerinin göz önüne alındığı ve internet üzerindeki yaratıcılığın sonunu getirmeyecek bir düzenlemeden yana olduklarını söylüyor.

YouTube CEO’su Wojcicki, “Madde 13’ün istenmeyen sonuçları ekosistemin geleceğini riske sokabilir. Telif hakkı endüstrisi ile beraber çalışarak daha iyi bir çözüm üretmeye hazırız. Yıl sonuna kadar yönetmelikte kullanılan dili daha netleştirmek mümkün, bu nedenle şimdi sesimizi yükseltmeliyiz.” açıklamalarında bulundu.

(Euronews)

BM’de ABD Golan Tepeleri’nde yalnız kaldı

ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde (BMGK) tek taraflı Golan Tepeleri kararıyla yalnız kalırken, Konseyin diğer 14 üyesi işgal altındaki bölgenin İsrail toprağı olmadığı konusunda birleşti.

BMGK, ABD Başkanı Donald Trump’ın Golan Tepeleri üzerinde İsrail egemenliğini tanımasının ardından Suriye’nin talebi üzerine toplandı.

AA’nın haberine göre, ABD’nin BM Daimi Temsilciliği Siyasi Koordinatörü Rodney Hunter, Konseyde yaptığı konuşmada, ”Golan Tepeleri’nin Suriye rejimi ve İran tarafından kontrol edilmesine izin verilmesi durumunda rejim, İran ve Hizbullah’ın İsrail’e yönelik saldırılarına göz yumulmuş olacağını” dedi. Hunter, ”Bu karar İsrail’in güvenliği açısından kritik stratejik öneme sahip ve ABD, bölgenin istikrarına katkıda bulunacağına inanıyor.” dedi. Rodney Hunter, ayrıca ABD’nin Golan Tepeleri kararının Suriye-İsrail ateşkes hattındaki Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlemci Gücü’nü (UNDOF) etkilemeyeceğini belirterek, barış gücü misyonunun bölgede kalması gerektiğini söyledi. Ancak ABD tek taraflı aldığı bu kararı savunduğu BMGK’de yalnız kaldı. Konseyin diğer 14 üyesi işgal altındaki bölgenin İsrail toprağı olmadığı konusunda birleşti.

“ULUSLARARASI HİÇBİR HUKUKİ KARARI DEĞİŞTİRMEYECEK”

Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Vladimir Safronkov keyfi alınan ve dünya düzenine karşı çıkan bu kararın başarısız olmaya mahkum olduğunu belirterek, ”ABD’nin ne sebeple olursa olsun tek taraflı aldığı bu karar, uluslararası hiçbir hukuki kararı değiştirmeyecek.” dedi.

Konseydeki Avrupa Birliği (AB) üyesi üyesi ülkeler de ABD’nin Golan Tepeleri kararının BMGK kararlarıyla ters düştüğü görüşünü paylaştı.

Daimi üyelerinden Fransa ve İngiltere ile geçici üyeler Belçika, Almanya ve Polonya BMGK’nin 242, 338 ve 497 sayılı kararlarına atıfta bulunarak Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olmadığını bildirdi.

Suriye rejiminin BM Daimi Temsilcisi Beşşar Caferi ise ABD ve İsrail’e sert eleştiriler yöneltti.

“UTANÇ VERİCİ KARAR”

ABD Başkanı Donald Trump’ın Golan Tepeleri kararını kınayan Caferi, ”ABD kendi taahhütlerine ters düşüyor. Ülkene utanç getirdin. Bu utanç verici bir karar. Amerikan icraatları tehlikeli çünkü uluslararası siyaseti çarpıtma konusunda düşüncesiz ve benzeri görülmemiş bir eğilimi temsil ediyor.” dedi.

BMGK’nin, İsrail’in 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak etmesinin ardından aldığı 497 sayılı ilk karar, İsrail işgaline karşı çıkıyor ve kararda ”İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri’nde kendi kanunlarını, yargısını ve idaresini uygulama kararı hükümsüzdür ve uluslararası hukuki geçerliliği yoktur.” ifadesi kullanılıyor.

İsrail, Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni 1967’den bu yana işgal altında tutuyor. 

Kılıçdaroğlu: Muhtarın ne beka sorunu olacak, mahalleyi yönetecek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Memleketin işsizlik sorunu var, esnaf siftah yapamıyor, mutfakta yangın var, enflasyon felaket. Bütün bunları bir kenara bırakmışlar, ‘memleketin beka sorunu’ var. Seçeceğiniz kim? Muhtar. Muhtarın ne beka sorunu olacak? mahalleyi yönetecek” dedi.

Kemal Kılıçdaroğlu

Kılıçdaroğlu, Küçükçekmece’de düzenlenen mitingde, Türkiye’nin büyük sorunlar yaşadığını,  mutfaklarda yangın olduğunu ve işsiz sayısının 8 milyona yaklaştığını söyledi.

Bir yerel seçime giderken, “beka sorunu” kavramının dillere düştüğünü aktaran Kılıçdaroğlu, “Beka sorunu ne? Memleketin işsizlik sorunu var, çözün. Esnaf siftah yapamıyor, mutfakta yangın var, enflasyon felaket, çözün. Bütün bunları bir kenara bırakmışlar, memleketin beka sorunu var. Seçeceğiniz kim, muhtar. Muhtarın ne beka sorunu olacak, mahalleyi yönetecek.” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye başkanı olacağını öne sürerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ekrem İmamoğlu İstanbul’da belediye başkanı olunca ne yapacak? İstanbul’u bir dünya markası yapacak. İstanbul’un bütün tarihi eserlerini dünya için görünür kılacak. İmamoğlu, yeşil bir İstanbul istiyor. Gençler ve çocuklar için güzel tesisler ve parklar yapacak. ‘Yapamaz’ diyenlere şunu söylüyorum, buyrun gidin Beylikdüzü’ne. Göreceksiniz, yeşili, kültürü, sevgiyi, kardeşliği ve huzur içinde yaşayan bir kenti. ‘Beylikdüzü için yaptığımı şimdi İstanbul için yapacağım’ diyor.”

‘KİN TOHUMLARI EKMEK İSTİYORLAR’

Kemal Kılıçdaroğlu

Kemal Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: “Kin tohumları ekmek istiyorlar ama biz insandan yanayız. İnsanımızı seviyoruz. Ekrem Başkan ne diyor, ‘Ben kazanırsam, 16 milyonluk İstanbul kazanacak’  Ne demek bu? ‘Ben hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğim, kimsenin inancı, kimliği ve yaşam tarzıyla uğraşmayacağım, herkese saygı duyacağım.’ demektir. Ne yapacağız? Ekrem Başkanı seçeceğiz. İstanbul’un belediye başkanı olarak göreceğiz. Bunu bütün yüreğimle, samimiyetimle söylüyorum. İstanbul son yılların en iddialı belediye başkanını kazanmış olacak. Ekrem İmamoğlu, İstanbul’u, kendi özgür iradesi ve sizlerle yönetecek.  Ankara’ya telefon edeyim, ben ona göre yöneteyim’ demeyecek. Bakacak, bütçesi, imkanı var, İstanbullular ile İstanbul’u yönetecek. “

Küçükçekmece mitinginde Kılıçdaroğlu’na, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Ekrem İmamoğlu ve CHP Küçükçekmece Belediye Başkan Adayı Kemal Çebi de eşlik etti.

Türk-İş: Gıda enflasyonu yüzde 21

Türk-İş’in ‘açlık ve yoksulluk’ araştırmasına göre gıda fiyatları yıllık yüzde 21,13 oranında arttı. 4 kişilik bir ailenin ‘açlık sınırı’ ise 2 bin 14 lira olarak ölçüldü.

Türk-İş’in, çalışanların geçim koşullarını ölçmek için 32 yıldan bu yana aralıksız olarak her ay düzenli yaptığı ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ araştırmasına göre gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı (yoksulluk sınırı) 6 bin 560 lirayı buldu. Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) ise 2 bin 14 lira oldu. Evli olmayan çocuksuz bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ de aylık 2 bin 454 lira olarak hesaplandı.

Türk-İş verilerine göre, mart ayında gıda fiyatları aylık yüzde 0.73 düşerken, 12 aylık dönemde yüzde 21.13 yükseldi.

Araştırmada, seçim öncesi tanzim satışlar ve marketlerdeki kampanyalı satışların, gıda fiyatlarındaki küçük çaplı düşüşte etkili olduğu ifade edildi. Ancak bu gelişmenin önümüzdeki aylarda hangi yönde olacağının belirsizliğini koruduğu vurgulandı.

MALİYETLER YÜKSELDİ

Türk-İş araştırmasında şu değerlendirmeye yer verildi:

“Alınan önlemlere rağmen örneğin yıl sonunda 1.941 TL olan gıda harcaması tutarı günümüzde 2 bin 14 TL’ye ulaştı. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam için dört kişilik bir ailenin yapması gereken toplam harcama tutarı ise aynı dönem itibariyle 6 bin 323 TL’den 6 bin 561 TL’ye yükseldi. Aile bütçesine yılın ilk üç ayı sonunda gelen ek yük 238 TL olarak hesaplandı.

Ülkemizde asgari ücret düzeyinde gelire sahip kişilerin toplam çalışanların yarısını oluşturduğu gerçeği devletin resmi web sitelerinde yer alan raporda bile vurgulanmaktadır. Asgari ücret yılbaşından bu yana bekar bir işçi için aylık net 2 bin 20 TL’dir. Asgari ücrete yapılan yüzde 26,1 oranındaki artışa rağmen geçim şartları iyileşmemiştir. Geçen yılın sonunda 2.293 TL olan bir kişinin yaşama maliyeti bu ay 2.455 TL tutarına ulaşmıştır. Elde edilen gelir ile yapılması gereken harcama arasındaki fark hayat pahalılığı olarak çalışanların yaşama şartlarını zorlamaktadır.”

(Duvar)


Dolara müdahale: Swap faizi yüzde 750!

TL’deki sert değer kaybının ardından yabancı bankaların TL elde etmek için kullandığı Londra swap piyasasında Türk bankaların yasal sınırların da oldukça altında TL sağlamasıyla faizler yüzde 750’ye kadar yükseldi.

 Londra swap piyasasında Türk bankalarının yasal sınırların oldukça altında TL sağlamasının ardından faizler yüzde 750’ye kadar yükseldi. Swap piyasasında gecelik vadede TL faizi geçen hafta yüzde 24 seviyesindeyken Türk bankaların bu piyasaya TL sağlama eğilimlerini bu hafta sona erdirmesiyle sert yükselişini bugün de sürdürdü.

Swap piyasasında gecelik vadede TL faizi dün yüzde 330 seviyesine yükseldi. Bugün de yükseliş devam ederken gecelik vadede yüzde 750, haftalık vadede ise yüzde 150 seviyesi görüldü.

Reuters’ın aktardığına göre bugün 5.30’a kadar gerileyerek 1 ayın en düşük seviyesini gören kur daha sonra yukarı hareketlendi. Dolar yüzde 1.25 artışla 5.3940’dan işlem gördü. Borsa İstanbul’da BIST 100 endeksi yüzde 1.15 düşüşle 96.300 puanda. İki yıllık gösterge faiz de yüzde 2.30 artıda 20.44 seviyesinde.

Ajansa dün konu hakkında bilgi veren dört kaynak Londra swap piyasasında TL için ana fonlayıcı konumundaki Türk bankalarının işlemlerini ‘önümüzdeki günlerde yasal limit olan yüzde 25’in oldukça altında kalacak’ biçiminde şekillendirdiklerini söylemişti.

Cuma günü dolar/TL 5.84’e tırmandıktan sonra Merkez Bankası örtülü faiz artışı yapmış, art arda açıklamalarla tansiyonu düşürmeye çalışmıştı. Ayrıca swap tarafındaki artış da yabancılar için TL’nin maliyetini artıracak kur üzerindeki ana baskı unsuru olmuştu.

Ne olmuştu?

Ekonomi uzmanı ve Gazete Duvar yazarı Ali Rıza Güngen, ‘Kriz Notları’ blogunda 25 Mart günü sawp piyasalarında yapılan işlemleri şöyle değerlendirmişti: 

Bugünün önlemleri neydi?

Dövizde ani yükselişi engellemek için Asya piyasasının açılmasından itibaren devlet bankaları aracılığıyla döviz satışı yapıldığı düşünülüyor. 25 Mart’ta TCMB depo ihalesi açmadı ve ayrıca TCMB’nin rezervlerini koruduğu hatta bu rezervlerin 2,5 milyar dolar artacağı haberi yaptırıldı.

Aynı zamanda haftalık repo ihalesinin yapılmaması vesilesiyle faiz örtük biçimde yükseltildi, beklenti faizde 150 baz puanlık bir artıştı, ancak artış resmi verilerde şimdilik sınırlı kaldı. 25 Mart’ta ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti yüzde 24,31 olarak kaydedildi.

TCMB’nin ilan ettiği ve teknik bir ayarlama olarak sunulan önlem swap satış sınırını yükseltmekti. Swap piyasasında vadesi gelmemiş toplam swap satışı sınırı yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıktı.

Vadesi gelmemiş Swap işlemlerinde satış limiti ayarlaması, kabaca 5 milyarlık takas limitinin 10 milyar dolara çıkması, bankaların vadesi gelmemiş swap işlemlerinde satışa yönelmesinin önünün açılmasıydı. Dolarları TCMB’ye vermek karşılığında TL almak bankalar açısından TL ihtiyacını gidermek anlamına gelirken, TCMB’nin elindeki döviz miktarını artırmayı da sağlayacaktı. Çünkü TCMB’nin net rezervi (Hazine mevduatı hariç ve altın hariç) en dar tanımıyla 10 milyar Doların altına gerilemişti.

Uluslararası piyasada TL faizi niye fırladı?

Uluslararası piyasada elindeki swapı önceden çıkarmak isteyenlerin TL arayışı ise uluslararası piyasada TL faizini fırlattı. Vadesi gelmemiş döviz takası işlemlerinde satış uluslararası piyasada TL’nin değer kaybına oynanması anlamına gelirken, TL’nin uluslararası piyasada değerlenmesini sağlayacak ve Ağustos ayında getirilmiş sınırlamanın yardımıyla, Lira’nın daha fazla değersizleşmesinin önüne geçildi.

Vadesi gelmemiş swap işlemlerinde satış için Türk Lirası arayışı uluslararası piyasada gecelik TL faizini yüzde 90’ın üzerine çıkardı.

Hatırlanacak olursa BDDK 13 Ağustos’ta şöyle bir sınırlama getirmişti:

“Bankaların yurtdışı yerleşiklerle yaptıkları bir bacağı döviz diğer bacağı TL olan para swaplarından, işlemin başlangıç tarihinde spotta yurtiçi bankaların TL verip döviz aldıkları swap işlemleri ile yine bu mahiyetteki swap benzeri (spot + vadeli döviz işlemi) işlemler toplamı bankaların en son hesapladıkları yasal özkaynaklarının yüzde 50’sini geçemeyecek olup, bu minvalde mevcut aşımlar giderilinceye kadar yeni bir işlem yapılamayacak ve bu mahiyetteki vadesi gelen işlemler yenilenemeyecektir. Söz konusu oran günlük olarak solo ve konsolide bazda hesaplanacaktır.”

Bu oran 15 Ağustos’ta yüzde 25’e indirildi. Uluslararası piyasada TL’nin kısıtlanması ile TL’nin faizi yükselmiş ve başka önlemler yanı sıra bu yaratılan “kıtlık” ile de kur geçici süreliğine kontrol altına alınmıştı.

17 Eylül’de yapılan düzenleme ile vadeye göre sınırların hesaplamasında değişikliğe gidildi: “… yüzde 25 sınırlamasına dahil edilen işlemlerin hesaplamasında 90 ilâ 360 gün vadeli işlemlerin yüzde 75, 360 gün ve üzeri vadeli işlemlerin ise yüzde 50 oranında dikkate alınması uygun bulunmuştur.”

Bu sınırlamalar takas işlemlerinin vadesine etkide bulundu, ama hacim azalmadı. Ağustos’taki kur krizi sonrasında bankalar daha ziyade TL kredi verirken, YP mevduat artışı deneyimliyor. Sonuç TCMB’nin Finansal istikrar raporunda belirttiği üzere bankaların “yurt dışı yerleşiklerden para takası işlemleri yoluyla sağladığı net TL fonlaması”nın artışı. Bu rakam “2018 yılı Ekim ayı itibarıyla 165 milyar TL seviyesine” yükselmiş.

BDDK  takip edebildiğim kadarıyla daha sonra konuyla ilgili bir düzenleme yapmamıştı.

Dolayısıyla…

25 Mart’ta TCMB vadesi gelmemiş swap satışı limiti düzenlemesi ile elindeki Doları artırmaya çalışırken, BDDK’nın yurtdışı yerleşiklerden para takasına yönelik düzenlemeleri ve mevcut limiti sayesinde uluslararası piyasada Doların daha fazla değer kazanmasına oynayanları kendince “cezalandırma” işlemi de devam etti.

Yeni bir kur krizi belki de engellendi. Sorunlar belki birkaç gün, belki birkaç saat daha yok sayıldı. 

(Duvar)


Korsan bildirilerden sonra korsan gazete dağıttılar

Birçok ilde CHP’li adayları PKK’yle ilişkili gösteren korsan bildiriler dağıtılmasından sonra Kocaeli’nde ‘korsan gazete’ de basıldı. Evlerin kapılarına bırakılan gazetede CHP adayı hakkında ‘Fatma Kaplan’dan PKK’lılara ziyaret’ gibi başıklar yer aldı.

Yerel seçimler öncesi bazı illerde muhalefet partileri aleyhine dağıtılan ‘kaynağı belirsiz’ bildirilerden sonra Kocaeli’nde de bir gazete dağıtıldı.  Yerel gazete Kocaeli Fikir’de yer alan habere göre, ‘Hatırla’ isimli 8 sayfalık gazete İzmit genelinde evlerin kapılarının önüne ve arabaların üzerine bırakıldı.

Kim tarafından hazırlandığı bilinmeyen bir bu gazetenin logosunun hemen yanında “Bu gazete bir grup vatansever tarafından hazırlanmıştır. Gazete daha önce farklı mecralarda yayınlanmış haberlerden oluşmaktadır” ifadeleri yer alıyor. Kocaeli Fikir’in haberinde, ‘Hatıra’ adlı gazetede tamamen CHP’ye ve CHP İzmit Belediye Başkan Adayı Fatma Kaplan Hürriyet’e muhalif haberler yer aldığı ve Sefa Sirmen’in başkanlık döneminde yaşanan olumsuzluklara sıkça yer verildiği anlatıldı. Gazetenin birinci sayfasında “CHP’liler Başörtüsünü İstemedi” ve “Fatma Kaplan’dan PKK’lılara ziyaret” başlıkları yer aldı. İzinsiz gazete basılamayacağını belirten CHP’liler suç duyurusunda bulunacak.