Ana Sayfa Blog Sayfa 2550

Cumhuriyet davasında cezaevi süreci başladı

Mahkumiyet kararları istinaf mahkemesince onanan Cumhuriyet çalışanları için zaman daraldı. Kararı veren istanbul 27. Mahkemesi infaz savcılığına kesinleşme kararını yolladı.

Cumhuriyet gazetesi davasında 5 yılın altında hapis cezasına mahkûm edilen ve mahkûmiyet kararı onanan eski yazar ve yöneticiler için cezaevine girme süreci başladı. Kararı veren İstanbul 27. Ağır Mahkemesi, bugün infaz savcılığına kesinleşme kararını yolladı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi (İstinaf), Cumhuriyet gazetesi davasında verilen cezaları onamıştı. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına ve anayasal düzene karşı suç işlemek” iddiasıyla yargılanan Vakfın CEO’su Akın Atalay hakkında “örgüte yardım” suçlamasından 7 yıl, 13 ay, 15 gün, eski Vakıf Başkanı Orhan Erinç hakkında 6 yıl 3 ay,  yazar Aydın Engin, eski Genel Yönetmeni Murat Sabuncu ve gazeteci Ahmet Şık hakkında 7 yıl 6 ay, yazarlar Kadri Gürsel hakkında 2 yıl 6 ay, Hikmet Çetinkaya hakkında 6 yıl 3 ay, Vakıf yöneticisi Önder Çelik, yazar Hakan Kara, avukat Mustafa Kemal Güngör, karikatürist Musa Kart hakkında 3 yıl 9’ar ay, muhasebe çalışanı Emre İper 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verilmişti. Turhan Günay, Bülent Yener ve Günseli Özaltay suçlamalardan beraat etmişti. İnfaz mahkemesine gönderilen karara göre Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Önder Çelik, Emre İper, Hakan Kara, Kadri Gürsel ve Bülent Utku, tekrar cezaevine girecek.

Davada beş yılın üzerinde ağır hapis cezası alan isimlerin temyiz incelemesi ise Yargıtay’da yapılıyor. Hikmet Çetinkaya, Orhan Erinç, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Aydın Engin ve Ahmet Şık’ın temyiz dosyası incelemesinin Yargıtay’da sürüyor.

Suç aynı ceza farklı

Avukatlar Duygun Yarsuav, Fikret İlkiz, Bahri Belen, Aynur Tuncel Yazgan, Tora Pekin ve Abbas Yalçın, onama kararının Ulusal Yargı Bilgi Ağı’na (UYAP) düşmesinin ardından mahkemeye infazı durdurma için dilekçe verdi. İnfazın gerçekleştirilmesinin ‘kanun önünde eşitlik ilkesi’ne aykırı olduğu belirtilen dilekçede şu ifadeler yer aldı:

“Aynı suçtan hükümlü diğer sanıklarla ilgili mahkûmiyet hükmü Yargıtay incelemesindedir ve cezası 5 yıldan fazla olan sanıklar yönünden infaza başlanmayacaktır. Kararın bozulması halinde ise, bundan cezası 5 yıldan az olan müvekkillerimiz de yararlanacaktır. Ancak o zaman cezası 5 yıldan az olan müvekkillerimizin hapis cezaları infaz edilmiş olacaktır.”

Cezaevine girecek isimler şöyle:

Bülent Utku: 1 yıl 7 ay 20 gün

Güray Öz, Önder Çelik, Musa Kart, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör: 1 yıl 23 gün

Kadri Gürsel: 11 ay 27 gün (Tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurulduğunda cezaevinde kalmayacak)

Emre İper: 7 ay 14 gün

Polisten trans kadına şiddet: Niye kadın gibi giyindin?

Kimlik sorgusu bahanesiyle hakaret ettiği ve darp ettiği trans kadın hakkında polis “hakaret ve direnme’ suçlamasıyla şikayetçi oldu.

Trans kadın Işıl, Mersin’de polis tarafından “trans kadın olduğu gerekçesiyle” şiddete uğradı. Kaos GL’nin haberine göre Işıl, gece 11.30’da GMK Bulvarı’nda evine dönerken polis durdurdu ve kimlik sordu. Kimliğini çıkardığı sırada polis Işıl’a, “Utanmıyor musun? Sen erkeksin, kadın gibi niye giyindin” diye sordu. Işıl, polisin transfobik ifadelerini kayıt altına almak isteyince polis biber gazıyla saldırdı ve darp etti. .

Yol boyunca darp etmeyi sürdüren polis, MTSO Mağazalar Polis Merkezi Amirliği’ne götürdüğü Işıl’ın ifadesini uzun bir süre almadı, . Polis merkezinde Işıl’ın ifadesi uzunca süre alınmadı. Daha sonra polis merkezine giden Mersin 7 Renk LGBTİ+ Dayanışma Derneği Genel Koordinatörü Yağmur Arıcan, polislere yaptıklarının hukuksuz olduğunu, görevlerini yapıp ifade almaları gerektiğini söyledi.

Arıcan’ın polis merkezine gelmesinin ardından Işıl hastaneye sevk edildi ve darp raporu aldı.Polisin hakkında “hakaret” ve “görevli memura direnme” suçlamasıyla şikayetçi olması üzerine savcılığa çıkarılan Işıl serbes bırakıldı. Saldırıya ilişkin kamera kayıtları da incelenecek.

‘Kapılarının önünden alınıyorlar’

KaosGL.org’a yaşananları aktaran Yağmur Arıcan, Mersin’de trans kadınlara yönelik sistematik saldırılar yaşandığını söyledi: “Genel bir tecrit havası var. Trans kadınlar kapılarının önünden hukuki bir dayanak olmaksızın gözaltına alınıyor. Aslında resmî olarak biz gözaltı da değil, alıkoyma işlemi söz konusu. Trans kadınlar isyanda. Artık bıçak kemiğe dayandı. Her gün derneğe yeni bir saldırı ve şiddet haberi geliyor.”

Koruma altındaki kumsala Çin’den kömürlü termik santral

Çevre koruma kuruluşları Çinli Şangay Elektrik tarafından Adana’ya kurulmak istenen termik santralin koruma altındaki Sugözü Kumsalı’na yapılmasının yasaya aykırı olduğunu kaydetti; santralin hava kalitesine, tarımsal üretime ve deniz ekosistemine vereceği zararlara dikkat çekti.

 

TEMA Vakfı, WWF-Türkiye, Doğu Akdeniz Çevre Koruma Platformu, Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN-E) ve Sağlık ve Çevre Birliği-HEAL, 25-27 Nisan tarihlerinden gerçekleşecek ‘Kuşak ve Yol Forumu 2019’ (Belt and Road Forum)  öncesi, Adana’nın Yumurtalık ilçesi Sugözü Kumsalı’na yapılmak istenen Çin yatırımı Hunutlu Termik Santrali’nin çevre ve sağlık etkilerini ve hukuka aykırılıklarını kamuoyuyla paylaştı. Çin’in uluslararası yatırımlarının gündeme geleceği Forum öncesinde, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları Çinli firmanın ülkesindeki çok daha sıkı baca gazı limitlerini bu santralde uygulamadıklarını, Türkiye’nin yüksek emisyon salımına izin veren mevzuatı nedeniyle bu tür kirletici yatırımlara elverişli ülke haline gelmesinden kaygılandıklarını belirtti.

Projenin teknik belgelerine göre, her yıl 2,8 milyon ton kömür ithal edilerek santralde yakılacak. Uzmanlar, santralin hava kalitesine, tarımsal üretime ve deniz ekosistemine vereceği zararlara ve özellikle Yumurtalık ilçesinde hali hazırda artış gösteren kanser ve kanserden ölüm vakalarına dikkat çekiyor.

Adana’daki ‘kanser salgını’

Doğu Akdeniz Çevre Platformu gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal, “Santral projesinin lisans iptaline karşı açtığımız davada sunulan bilirkişi raporuna göre, Hunutlu projesine çok yakın mesafede bulunan İskenderun Kömürlü Termik Santrali’nin 2003 yılında faaliyete geçmesinin ardından Yumurtalık ilçesinde 2009 yılında 5 kanser vakası ve 4 kanser tipi görülürken, 2014’te 60 kanser vakası ve 15 kanser tipi görülmüştür” dedi.

İki ithal kömürlü termik santralin halen işletmede olduğu, 13 ithal kömürlü termik santralin de izin sürecinin devam ettiği İskenderun Körfezi çevresinde üst mahkemenin kararına rağmen kümülatif bir hava kirliliği modellemesi yapılmadığını ve ÇED raporunun en tehlikeli hava kirletici olan PM2,5’in dağılımının modellenmediğini vurgulayan Sağlık ve Çevre Birliği-HEAL Türkiye Danışmanı Funda Gacal da şunları söyledi: “TÜİK verilerine göre Adana’da 2009’dan 2017’ye solunum sistemi hastalıkları kaynaklı ölümlerde %50 bir artış görüyoruz, bu oldukça endişe verici.”

Deniz kaplumbağaları tehlike altında

Deniz kaplumbağası yuvalama alanlarına dikkat çeken WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ise şöyle konuştu: “Termik santral projesi ve projeye ait kıyı ve deniz yapılarının bulunduğu Sugözü Kumsalı’nın, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) tarafından yayımlanan Deniz Kaplumbağalarının Korunmasına İlişkin 2009-10 sayılı Genelge’ye göre, korunması gereken önemli deniz kaplumbağası yuvalama alanlarından biri.”

Pasinli, üç uluslararası sözleşme ile (Bern Sözleşmesi, BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Barselona Sözleşmesi) korunan yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas) ve iribaş deniz kaplumbağasının (Caretta caretta) en önemli yuvalama alanlarından biri olan kumsalın korunmasına yönelik Türkiye’nin yükümlülüğünün bulunduğuna dikkat çekti. Termik santralin soğutma ve proses amaçlı kullanacağı toplam su miktarının da 1,5 milyar ton/yıl olacağını belirten Pasinli, ÇED Raporu’na göre tesisten çıkacak soğutma suyunun deniz suyu sıcaklıklarından ortalama 7°C daha fazla olacağını ve yaz aylarında deniz suyu sıcaklıklarının daha da artmasının ölümcül sonuçlar doğurabileceğini söyledi. Pasinli “Özellikle 35°C kritik bir eşiktir ve bu sıcaklığın üzeri canlılar için ölümcül olabilmektedir” dedi.

‘Kaplumbağadır, kaçar’

TEMA Vakfı’nın termik santral için yapılan imar planı revizyonlarının iptali için açtığı davalar ise devam ediyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2015’de ÇED olumlu kararı verdiği Hunutlu Termik Santrali’nin ÇED Raporu’nda “Bu türlerden Caretta carette ve Chelonia mydas bölgede sıklıkla görülmektedir. Koruma altında olmalarına rağmen, belirtilen canlılar oldukça yüksek hızda hareket etme kabiliyetine sahip olup, inşaat ve işletme sırasında bölgeden ayrılma potansiyeline sahiptir” ifadeleri yer almıştı.

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç da Türkiye’nin enerji dönüşümü için potansiyeline vurgu yaptı; Çin’i küresel kalkınma için uluslararası işbirliğine katkı vermeye davet etti

 

 

Çernobil’den Fukuşima’ya: Dün, bugün olmasın

Çernobil felaketinin 33. Yıldönümünde nükleer enerji karşıtları bir araya geliyor. Yarın ve tüm hafta sonu, yapımına devam edilen santrallere karşı mitingler düzenlenecek, çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecek.

Çernobil Nükleer Santrali patlamasının 33’üncü yıl dönümünde, yapımına  halen devam edilen nükleer santrallere ve doğa talanına karşı karşı nükleer enerji karşıtı gruplardan çağrı var. ‘Nükleer’e hayır’ sloganıyla pek çok noktada eylem düzenleyecek gruplar yarın ve hafta sonu sürecek miting, panel ve eylemlerine herkesi davet ediyor.

Japonya-Türkiye ortalığıyla, Sinop il merkezine 14 km. uzaklıkta kurulması planlanan nükleer santral için şimdiden binlerce ağaç yok edildi. Nükleer atık meselesinin nasıl halledileceği bir muamma. Çevreci gruplar olası bir kaza durumunda olabilecekler hakkında konuşmak bile istemiyor.

Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Cumartesi günü düzenleyecekleri miting ve panel için yaptıkları çağrıda, tüm risklerine karşın İnceburun mevkiinde kurulması planlanan nükleer güç santrali için siyasi iktidar ve Japonya hükümetinin ısrarını eleştirdi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: 2019 yılı; 1979’da yaşanan Thre Milee İsland (ABD) nükleer kazasının 40’ıncı, 1986’daki Çernobil(USSR) nükleer santral felaketinin 33’üncü, 1999’da İkitelli’de (İstanbul) gerçekleşen kazanın 20’inci, 2011’deki Fukuşima(Japonya) felaketinin 8’inci yıldönümüdür. Ve Çernobil felaketinin insanlık üzerindeki olumsuz etkileri hala son bulmadı, devam ediyor.”

Sinop NKP olarak 27 Nisan Cumartesi günü “Sinop Nükleer Santral İstemiyor” başlıklı bir miting gerçekleştireceklerini bildiren dönem sözcüsü  Zeki Karataş, mitingin yanı sıra, bu yıl Çernobil felaketinin 33. yıl dönümü münasebetiyle; 26 Nisan 2019 Cuma Günü “Çernobil’den Fukuşima’ya Nükleer Santraller Gerçeği-2” konulu bir panel de düzenleyeceklerini söyledi. Karataş, panel, yürüyüş ve mitinge tüm Sinop halkı ve nükleer enerji karşıtlarını davet etti.

Miting Tarihi : 27 Nisan 2019 Cumartesi

Toplanma Yeri : Sinop Belediyesi / Kamyon Garajı

Toplanma Saati : 11.00

Miting Alanı : Bülent ECEVİT Caddesi / Atatürk Anıtı Önü

KİP: Nükleere hayır!

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) da Çernobil Nükleer Santrali patlamasının 33’üncü yıldönümünde, İstanbul’da Kadıköy Süreyya Operası önünde gerçekleştirecekleri eylem için çağrı yaptı. Halen yapımı devam eden nükleer santrallerin ve bu santrallerin yarattığı doğa talanının protesto edileceği eylem, yarın saat 19.00’de düzenlenecek. Şiarı ise “Dün, bugün olmasın, nükleere hayır.”

 

 

Bir gün… 24 Nisan – Hrant Dink

Bir Türkiye Ermenileri suskun kalır 24 Nisan’larda.

Onlar ne yürüyebilir, ne de atalarının anısına anıtlar dikebilirler.

Nedenleri anlaşılırdır. Her şeyden önce, korkarlar, çekinirler elbet. Biraz, çocuklarına kötü anılar aşılamamak kaygısı da vardır bunun içinde.

Ve her ne kadar kendileri, küfür niyetine kullanılan ‘Ermeni’ söylemiyle pervasızca rencide ediliyor olsalar da, her ne kadar Anadolu’da sıra sıra, Ermenilerin marifeti olarak sunulan toplu mezarlar televizyonlarda iskelet tefrikalarına dönüştürülüyor olsa da, her ne kadar bunların arasında Ermenilere ait bir tek toplu mezar bulunmamış olsa da, birlikte yaşadıkları toplumu rencide etmemek için, ağızlarına bile almazlar 24 Nisan’larını.

Ama bu, “Atalarını o günlerde bıraktılar, unuttular” demek de değildir. Onları yaşatmayı sırtlanırlar günlük yaşamlarında, dillerini, kültürlerini her gün koruma çabası verirken. Güçlerinin yettiğince de taşırlar geleceklerine, yiğitçe.

Ancak… Onlar kaçınsa da 24 Nisan’da mezarlıklardan… ‘Zaman’ denen fettan neden dinlemez bazen, kale almaz, mecbur kılar onları tıpış tıpış 24 Nisan’da mezarlıklara… Tıpkı geçen yıl olduğu gibi.

Geçen yıl, Ermenilerin en büyük bayramlarından biri olan İsa Mesih’in Diriliş Yortusu Surp Zadig 23 Nisan’a denk gelince, gelenek üzere, ertesi gün ‘Merelots’ da (Ölüleri Anma Günü) çakışmasın mı 24 Nisan’la…

Tabii, yine hiçbir özel program uygulamadılar ama kendi yakınlarına dua ederken, bir- iki dudak kıpırtısı da eski yakınlarına oynatmalarına kim mani olabilirdi ki?

Bir kitabın içinden

Oysa, son günlerde elimize geçen 1919 tarihli Ermenice bir kaynak, bir zamanlar İstanbul’da da bu insanların anısına etkinlikler yapıldığını ortaya koyuyor. Gerçi 1919 tarihi olayların henüz bitmediği, İstanbul’un işgal günleri ve İttihat Terakki’nin de yargılandığı bir dönem, ama yine de kitabın Türkiye’de yayımlanmış olması başlı başına bir olay. Kitabın adı ‘Huşartsan Abril Dasnımegi’ (Nisan 11’e Anıt), toplam 128 sayfalık, İstanbul’da Arzuman Matbaası’nda basılmış, fiyatı 1 lira. Kitap, 24 Nisan’da İstanbul’da, ileriki günlerde de Anadolu’da toplanan, sürgüne gönderilen ve çoğunluğu bir daha dönmeyen Ermeni aydınların listesini yapan, onların anısına hazırlanmış, bol fotoğraflı bir çalışma. ‘11 Nisan Yasdönümü Tertip Heyeti’ tarafından hazırlanmış, ünlü Ermeni araştırmacı Teotig tarafından derlenmiş. ‘Sonsöz’ünde belirtildiği üzere, aynı heyet 1919’un 12 Nisan’ında, dinî ve sivil, muhtelif yas törenleri düzenlemiş. Bu törenlerin ayrıntılarına ilişkin bir bilgi yok ama gerçekleştirildiği zikrediliyor ve şöyle devam ediliyor: “Tertip heyetimiz aynı zamanda elinizdeki kitabı yayımlamaya karar verdi. Bu bir ön çalışma olarak nitelendirilmeli ve daha sonra yapılacak geniş araştırmalar için bir ilk adım olarak değerlendirilmeli. Kitabın geliri, bir ‘Aydınlar Fonu’ kurularak, yitirilen aydınların eşlerine ve çocuklarına bağışlanacaktır.”

Kitabın içinde binlerce Ermeni aydınının, yöneticinin, öğretmenin, gazetecinin, din adamının, doktorun ve işadamının (toplam 761 kişi) isimleri kısa veya geniş biyografileriyle zikrediliyor. Çankırı sürgünleri, Ayaş mahkûmları, hepsi orda… Hani şu meşhur türkümüz var ya,

Ayaş yollarında kervanım mı var / Beni öldürmeye fermanın mı var / Ağlamaya sızlamaya dermanım mı var / Yandım allah yandım, yandırma beni.

İşte o insanlar, bu türkünün insanları… Ve onlardan biri olan, ‘Baba Kasbar’ lakaplı Taşnag üyesi K. Khajag’ın (Karekin Çakalyan) sürgün yolunda eşine gönderdiği kısa mektubun son satırları:

“Sevgili,

Uzağa götürüyorlar beni, senden uzağa, Diyarbekir’e doğru. Benimle birlikte, Ayaş mahkûmlarından Agnuni, Zartar, Sarkis Minasyan, Dr. Dağavaryan ve Cihangül de var.

Ereğli İstasyonu’nda bir Ermeni’ye rastladık, bu mektubu sana getireceğine söz verdi. Kendine ve kızlarım Nunus ile Alos’a iyi bak.

Bizi niçin götürdüklerini bilmiyoruz. Ama çok ümitliyim ki, birbirimizi tekrar göreceğiz.

Ehh… Görüşürüz… Seni ve yavrularımı öpüyorum.”

Alman İmparatoru’nun sakar telkinleri

Kitabın son bölümüne doğru iki önemli tanıklık göze çarpıyor. Bunlar, 1915 sürgününe gönderilen ve kurtulan aydınlardan biri olan Mikael Şamdancıyan’ın ‘Çankırı’dan Anımsamalar’ı, diğeri de Püzant Bozacıyan’ın ‘Ayaşa Doğru Eski ve Yeni Anılar’ adlı anlatıları. Püzant Bozacıyan’ın anlatısının giriş kısmında ise, tehcirin nedenlerine ilişkin ilginç saptamalar var. Tam metnin Türkçe çevirisi şöyle:

“İttihatçıların ve Almanların, Ermeni halkını yüzyıllar boyunca yaşadığı ülke topraklarından kovup yok etmeye yönelik şeytani planının ilk etkilerini İstanbul’daki Ermenilerin aydın kesimi gördü. 1915 yılının 11, 12 ve13 Nisan tarihlerinde büyük olaylar yaşandı. Toplu tutuklamalar, bunları izleyecek olan ölüm rüzgârlarının habercileri olup, kentteki hemen hemen tüm Ermenilerin yüreğini ağzına getirdi. Solak Alman İmparatoru’nun sakar telkinleriyle uygulanmaya başlayan bu tehcirin asıl amacı, olayları dikkatle izleyenler tarafından zaten bilinmekteydi. Cavit Paris’te Osmanlı Devleti için yüklü bir borç sağlamayı başardıktan sonra ziyafetten ziyafete davet edilirken, Büyük Devletler, Ermenistan’da yapılacak olan reformları halledilmiş sayarak, Ermenilerden meskûn altı vilayette görev alacak olan iki gözlemciyi seçerek, Kayzer ve İttihatçı hükümetin yöneticileri gizli gizli tüm Ermeni halkına yönelik bir planı uygulama peşindeydiler. Oysa bu masum toplumun tek suçu, yaşamakta olduğu topraklarda bazı reform hareketlerinin uygulanması yoluyla bölgenin gelişmesinin sağlanmasını istemekti. Nubar Paşa’nın bu girişiminin başarıya ulaşması için tüm Ermeni halkı da başla çalışıyordu.”

Şeytanca bir planın uygulanmakta olduğunu ilk fark eden Rus gazeteleri, gizli tehcir planını ilk açıklayan da, Moskova’da yayımlanan ‘Golos Moskoy’ oldu: “Almanya, Anadolu’da Ermenilerin yaşamakta olduğu bölgeleri bir Alman müstemlekesine dönüştürmek niyetindeydi. Bunu başarabilmek için, önce o topraklarda yaşamakta olan halkın ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Çünkü Ermeni halkı çalışkan, yaratıcı, azimkâr ve dürüst bir toplumdu; bu insanlar bölgeye gelip yerleştirilecek olan Almanlara engel teşkil edebilirlerdi. Ermeni halkının bu özelliklerini çok iyi bilen Almanlar, Ermenilerin, planlarını bozup direneceklerini biliyorlardı. Bu inatçı rakibin ortadan kaldırılması şarttı. Bunun da en kesin yolu, ülkeye hâkim Türk unsurun yöneticilerini aldatıp onları harekete geçirmekti. Bu amaçla tehcir planını İttihatçı hükümete önerdiler.”

Türk gazetelerinden İkdam, 17 Ocak 1914 tarihli sayısında ‘Golos Moskoy’daki haberi beceriksizce yalanlamayı deniyor, ancak aslında benzer bir planın var olduğunu itiraf etmiş oluyordu. Ne yazık ki, Ermeni çevreleri de o zaman İkdam’ın saflığına benzer bir gaflete düşerek olayların ciddiyetini fark edemediler ve böyle bir planın gerçekten var olduğunu saptamayı düşünmediler. İkdam’ın söz konusu haberini özet olarak veriyoruz. Burada da, satır aralarında, Almanya ve Türkiye arasında hazırlanmış bir planla, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Ermeni tehciri ve katliamının kararlaştırılmış olduğunu ve savaş başlar başlamaz da uygulandığını görebiliyoruz, hem de Almanların öncülüğünde.

İşte İkdam’ın yazısı:

“Moskova’da yayımlanmakta olan ‘Golos Moskoy’ gazetesi Türklerle Almanlar arasında hazırlanan bir plandan söz ediyor. Bu iddiaya göre Ermenilerin yaşamakta olduğu bölgelerden uzaklaştırılacakları ve Mezopotamya’ya sürülecekleri öngörülmektedir. Rus gazetesine göre Ermenistan’a İslamların iskân ettirilmesi hem Türklerin, hem de Almanların ekonomik çıkarları ve yararına olacaktır, çünkü bu Müslümanlar gerektiğinde Kafkasya’daki diğer İslamlarla birleşerek, bölgedeki Slav hareketlerine engel olabileceklerdir.”

Türk gazetesi şöyle devam ediyor: “Osmanlı Devleti’nin böyle bir şey yapmaya ihtiyacı yok, çünkü Ermenilerin ikamet ettiği bölgelerde Türkler çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Hükümet Ermenilerin Slav akımına destek olacağına ihtimal vermiş olsaydı, Doğu Anadolu’da barışçıl ve ıslahatçı bir politika uygulayacağına, daha sert ve aykırı bir politikayı tercih ederdi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu Ermenileri hoşnut etmek için, hoşgörüsünde ölçütleri elden geldiğince geniş tutmaktadır. Hükümetin bu davranışı vatandaşlar arasında memleket sevgisini daha da güçlendirmeye yönelik olup, onları birbirine düşürmek değildir. Zaten biz de Ermenilerin Slav akımına yardımcı olacağına inanmıyoruz, çünkü o akım başlarsa Ermeni mi kalır?”

İkdam burada, Kazaz Artin Amira’nın memlekete yaptığı hizmetleri anlatmakta ve haberini safça sürdürmektedir: “Zaten yüzbinlerce Ermeni’yi Mezopotamya’ya sürmek mümkün mü? Ermeniler kendileri istese bile bunu uygulamanın olanağı yok. Ne gerek var bu kadar mantıksız şeyleri haber diye yayımlamaya! Ortada tek bir maksat var: Osmanlı Devleti’ne karşı durmadan çeşitli engeller çıkarmak.”

Ancak, Türk gazetesinin olanaksız bulduğu şey, kısa bir süre sonra gerçek oldu.

2000’li yıllarda 24 Nisan’lar

Türkiye ‘Ermeni Sorunu’nu nasıl halledecek?

Batı’nın Türkiye’ye karşı sık sık sermaye olarak kullandığı sorunu ‘sorun’ olmaktan çıkarmanın bir tek yolu var, o da Ermenilerle doğrudan diyalog yolunun bulunması.

Bu diyaloğun kanallarını üç ayrı noktadan açmak gerek.

Başta, Türkiye ile Ermenistan arasında devletten devlete ve toplumdan topluma ilişkilerin geliştirilmesi; ikincisi, Türkiye Ermenilerinin sorunlarının herhangi bir dış dayatmaya ve uyarıya gerek bırakmadan halli; üçüncüsü de, dünyanın her tarafına yayılmış olan ve Anadolu hasretiyle yanan Anadolu kökenli Diaspora Ermenilerinin tekrar kazanılması.

Bundan sonrasını, artık tarafların tutturacağı üslup belirler. Özellikle de bu üslup içinde ulusal onurlara gösterilecek karşılıklı saygı ve özen anahtar rol oynar. Örneğin Ermenistan Devlet Başkanı “Bu Ermeni halkının bir onur meselesidir. Sonuçta sadece moral kazanım elde edeceğiz, toprak talebi gibi başka bir niyetimiz yok” derken, Türkiye bu söylemi anlayabilme çabası gösterebilecek mi? Ya da Türkiye’den yükselen kabullenmezlik haykırışları Ermeniler tarafından salt bir inkârcılık olarak mı değerlendirilecek, yoksa bu haykırışta ırkçılığı kabul etmeyen, onurlu bir duruşun da var olduğu sezilebilecek mi?

Bize göre, her iki tarafın da onurlu duruşu fark edilebilir, yeter ki tutturulan üslup da o derece onurlu olsun.

Bu başarılırsa geriye kalır, bu iki onurlu duruşu birbiriyle çatıştırmadan, onurlu bir bileşkeye kanalize etmek.

Örneğin, dünyanın her tarafında, 24 Nisan, Ermeni’si yabancısı herkes tarafından anılıyor ama Türkiye’de hiçbir şey yapılmıyorsa, belki de buradan başlanmalı. Ermeni’siyle Türk’üyle, insanlarımızın 24 Nisan’da yaşanan acılara saygısını göstereceği anma toplantıları düzenleyebildiğimiz noktada, sorun zaten büyük çapta çözülmüş olacaktır. Türkiye’de Ermeniler tarafından öldürülenler için anıtlar yapılabiliyorsa, o dönemde öldürülen Ermeniler için de anıt yapılmasının önünde herhangi bir yasal ya da psikolojik engel kalmamalıdır.

23 Nisan’ı birlikte kutladığımız gibi, 24 Nisan’ı da birlikte andığımız gün, bu sorun ‘sorun’ olmaktan çıkacaktır.

(Agos’tan alınmıştır.)

Japonya, zorla kısırlaştırılan vatandaşlarından özür diledi

0

1948-1996 yılları arasında uygulanan ‘Irk Koruma Kanunu’ kapsamında zorla kısırlaştırılan kurbanlardan özür dileyen Japon devleti, tazminat da ödeyecek

Japonya Başbakanı Şinzo Abe, ‘ırk ıslahı’ gerekçesiyle yaşanan ‘büyük ıstırap’ nedeniyle resmen özür diledi.  Abe, “Kanunun yürürlükte olduğu süre boyunca, kronik hastalığı ya da herhangi bir engeli olduğu fikrine dayanarak pek çok insan çocuk sahibi olmalarını engelleyen operasyonlara zorlandı, bu büyük bir ıstıraba neden oldu” ifadelerini kullandı. Abe, “Tüm içtenliğimle özür dilemek isterim” dedi.

Hükümetin Çarşamba günü onayladığı bir yasayla, yaşayan kurbanların her birine 3.2 milyon yen (yaklaşık 168 bin TL) tazminat ödenmesine karar verildi. Kurbanları çoğunun ameliyatlara zorlandığında çocuk yaşlarda ya da ergenliğe yeni giren kişiler olduğu bildirildi. Kurbanların tazminat alabilmesi için, konuyla ilgili oluşturulan bir komisyona beş yıl içinde başvuru yapmaları ve komisyon tarafından onay almaları gerekiyor.

Devlete karşı 20 dava açıldı

Japonya’da devlete karşı bu konuda açılmış 20 davadan biri  kalıtsal akıl zayıflığı’ olduğu gerekçesiyle 1972 yılında 15 yaşındayken kısırlaştırılan bir kadın tarafından açılmıştı. Kadın devletten 11 milyon yen (yaklaşık 578 bin TL) tazminat talep ediyor. Kadının kız kardeşi basına yaptığı açıklamada, “İşkence dolu günler geçirdik. Şimdi toplumu iyileştirmek adına sesimizi yükseltiyoruz” dedi.

48 yıl, en az 25 bin kişi

Japonya, Öjenik Koruma Kanunu’nu İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1948 yılında yürürlüğe koydu ve 1996’ya kadar aktif şekilde uyguladı. Yasa, fiziksel ve algısal zorluk yaşayan ya da herhangi bir akıl hastalığı olan insanların çocuk sahibi olmamasını öngörüyor. Cüzzam gibi belli bir hastalığı taşıyanlar da bu kapsamda değerlendiriliyordu.

Yasanın yürürlükte olduğu 48 yıl boyunca en az 25 bin Japonun kısırlaştırma yoluyla ‘sterilize edildiği’ düşünülüyor. Bunların en az 16 bin kişinin rızası olmadan bu işlemin yapıldığı sanılıyor. Kısırlaştırma işlemleri 1960 ve 1970’li yıllarda zirveyi görürken, son operasyon 1993 yılında gerçekleştirildi.

‘Öjenik hareketi’

Öjenik hareketi Japonya ve Almanya’nın yanı sıra İngiltere, Kanada, Fransa, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde de farklı derecelerde uygulandı. Öjenik (eugenics), Charles Darwin’in Evrim Kuramı’nı toplumsal hayata uygulamak isteyenler tarafından ortaya atılan oldukça tartışmalı bir ‘felsefe’. Temelde, sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan bir yöntem olarak tanımlanıyor.

 

 

Anket: Türkiye yatırımcıdan temiz enerji istiyor

Türkiye dahil altı ülkede yabancılar için yapılan bir anket, toplumların temiz enerji yatırımı istediğini, fosil yakıt yatırımlarına sıcak bakmadığını gösterdi.

Fotoğraf: Ege Üniversitesi Güneş Enerjisi Enstitüsü (Temsili)

Çin’de 25-27 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek ‘Kuşak ve Yol Forumu’ öncesi, Türkiye dahil altı ülkede bağımsız düşünce kuruluşu E3G tarafından YouGov’a yaptırılan anket araştırmasına göre, katılan bütün ülkelerin vatandaşları fosil enerji yatırımlarını desteklemiyor ve temiz enerji istiyor. Nisan 2019’da Endonezya, Pakistan, Filipinler, Güney Afrika, Türkiye ve Vietnam’da gerçekleştirilen anket, enerji sektöründe yabancı yatırım hakkında çokuluslu ölçekte gerçekleştirilen ilk kamuoyu araştırması niteliğinde..

Anketin Türkiye ve diğer beş ülkeye ilişkin bazı bulguları şöyle;

  • Uzun vadeli kalkınma (ekonomi, sosyal, sağlık vb.) düşünüldüğünde Türkiye toplumu fosil yakıta kıyasla ‘yüzde 86 oranında yenilenebilir enerjiye’ yatırım yapılmasını tercih ediyor.
  • Tüm ülkelerde toplumsal karşılığı en yüksek olan enerji teknolojisi güneş enerjisi. Altı ülkede de, vatandaşlar kömür yerine temiz enerjiyi tercih ediyor. Sonuçlar, Pakistan’da yüzde 61 ile Vietnam’da yüzde 89 arasında değişkenlik gösteriyor.
  • Türkiye hükümetinin yabancı yatırımları teşvik etme önceliği söz konusu olunca, ankete katılanların ‘yüzde 83’ü güneş enerjisine, yüzde 76’sı da rüzgâr enerjisine’ yüksek öncelik verilmesi gerektiğini düşünüyor.

Kömür en istenmeyen enerji kaynağı

Her ülkede vatandaşların temiz enerji konusundaki görüşleri ile fosil yakıtlar hakkındaki görüşleri arasında keskin farklar var. Kömür, araştırmanın gerçekleştirildiği altı ülkede de en istenmeyen enerji kaynağı olarak öne çıkıyor ve dört ülkede nükleer enerjiden bile daha az popüler durumda.

Türkiye’den ankete katılanların ‘yüzde 92’si, yabancı yatırımcıların Türkiye’de yenilenebilir enerjiye’ yatırım yapmasını ‘olumlu’ karşılayacağını belirtiyor.

Ülkelerin tamamında enerji üretim biçimleri arasında en çok rağbet gören güneş enerjisi.

Altı ülkenin hepsinde uzun vadede yenilenebilir enerjinin ekonomi için iyi olduğu düşünülüyor. Bu oran Türkiye sonuçlarında da ‘yüzde 66.’ Ayrıca Türkiye toplumu, yenilenebilir enerjiye yatırımın hava, su kirliliğini ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltacağını da düşünüyor.

Öte yandan, kömürden elektrik üretimine yapılan yabancı yatırım ise kirliliğin, iklim değişikliğinin ve yolsuzluğun artmasıyla ilişkilendiriliyor ve temiz enerji yatırımlarına kıyasla toplumsal muhalefetle karşılaşıyor.

Altı ülkenin tamamında yabancı hükümet, banka veya şirketlerin temiz enerjiye yatırımları söz konusu olduğunda vatandaşlar yabancı yatırımı “çok olumlu” olarak değerlendiriyor (“çok olumlu” cevap oranları yüzde 57’den yüzde 76’ya değişiklik gösteriyor).

Greenpeace Akdeniz Projeler Sorumlusu Deniz Bayram geçmişte kömüre yatırım yapan şirketlerin kamuoyunun karşı çıkmasından dolayı planladıklarından çok daha yüksek finansal riskleri göze almak zorunda kaldığını söyledi. Bayram şöyle konuştu: “Örneğin, uzun yıllardır, Türkiye’de Çinli enerji yatırımcılarının kömürlü santrallere yaptığı yatırım, bölgede yaşayanların hukuki ve toplumsal mücadelelerine sahne oldu. Bu araştırma, bu gerçeği farklı bir açıdan doğruluyor. Türkiye toplumu, yabancı yatırımcıyı, ancak yenilenebilir enerjiye özellikle de güneş enerjisine yatırım yaparsa davet ediyor. Çünkü yenilenebilir enerji yatırımını kendi sağlığı ve yaşamı için gerekli görüyor.Toplumun yabancı yatırımcıya ve bu yatırımları teşvik eden ve planlayan Türkiye Devleti karar vericilerine mesajı açık; yabancı yatırımcı fosil yatırımları ile Türkiye’yi kirletmek yerine, yenilenebilir enerjiye yatırım yaparak Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınmasına katkı sağlamalı.”

‘Karar vericiler de halkla aynı farkındalık seviyesine gelmeli’

Uluslararası bir çevre hareketi olan 350.org Türkiye ofisinden Efe Baysal ise anketin Türkiye’de de iklim değişikliğinin en önemli tehlikelerden biri olarak görüldüğünü ortaya koyduğunu belirterek şu değerlendirmeleri yaptı: “Hem bu farkındalık hem de yenilenebilir enerjiye kamuoyu tarafından verilen yüksek destek sevindirici. Öte yandan, yenilenebilir enerjiye halk tarafından verilen desteğin sadece iklim değişikliği ile ilgili olmadığı, aynı zamanda bu uygulamaların gündelik hayatımızda artık temel sorunlardan biri haline gelen çevre kirliliği için de bir çözüm umudu olduğu yine anket sonuçlarından okunabiliyor. Bu çerçevede, karar vericilerin de bir an önce halkla aynı farkındalık seviyesine gelmesi ve bu siyasi iradeye saygı göstermesi elzem. Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye topyekün geçişi ve bu geçişin insanların gündelik hayatlarındaki ekolojik kaygılarını da gözeten bir şekilde doğru uygulamalarla yapılması gerçek gündemimiz olmalıdır. “

Geçmişi Ararken – Gamze Alarslan

O soru ağzımdan hemen de nasıl çıktı öyle hala anlamıyorum, ama aldığım cevabın utancı, içimi ve yüzümü bir anda saran kırmızılık unutulacak gibi değil. “Peki siz nereden gelmişsiniz” diye sordum Armoni’ye, yaşının verdiği olgunluk ve benim sorumdan önce annemle devam eden samimi sohbet havası içinde tüm doğallıyla, hiç de sorumu yadırgamadan ve beni de ayıplamadan, “E biz hep oradaydık” deyiverdi.

Tam 50 sene sonra, biraz dolambaçlı yollardan bulmuştuk annemin aynı mahallede kapı komşuları olan çocukluk arkadaşlarını. Annemin ailesi, Osmanlı-Rus harbi sırasında Erzurum’dan Yozgat’ın Sorgun kasabasına göçetmiş. Daha önce de Kafkaslardan gelip Erzurum’a yerleşmişler. E bizim kökenimizde böyle bir göç hadisesi var ya, ben de soruverdim, Armoni’ye “siz nereden geldiniz” diye.

Yolda görseler birbirlerini hiç tanıyamayacakları kesin, ama, gelmeden telefon ettiğimiz için Yeşilköy’deki apartman dairesinin kapısında bekleniyoruz. Sanki dün ayrılmışlar gibi sıcak bir kucaklaşma, hafif gözyaşları. Annem Armoni ile yaşıt olduğunu tahmin ediyor, 68-70. Armoni’nin Ağabey’i Artin, 75-80 arası yaşlarda, kalbinden rahatsız. Az ve ağır konuşuyor. Çoklukla anneme, bana bakıyor, belki geçmişin izlerini arıyor. Eve gitmeden önce telefonla ilk konuşmada annemin sesini duyunca Artin diyor ki, “Kalbimden rahatsızım epeydir Gönül, dün gece rüyamda hep sizi gördüm. Çocuktuk, anneni, babanı, eski günlerdeki gibi”. Tuhaf bir tesadüf, tüylerim ürperiyor. Yorgun bir yüzü var, Artin’in kardeşinin anlattıklarına onay verir gibi arada başını sallıyor. Anadolu’nun o meşhur misafirperverliğini, sanki kendine göre çok daha genç olan eşi göstermekte kusur edecekmiş gibi, arada yönlendirmeler yapıyor. Annemin ailesinde nasıl misafir ağırlanırsa aynı ihtimam, özen, ısrar. Hal, tavır, konuşma şekli, Sorgun’da tanıdığım diğer insanlardan farklı değil. Aslında onlar Ermenice bile bilmiyorlar.

Sonra eski fotoğraflar çıkıyor ortaya. Artin, gerçekten çok yakışıklı, babasının yanında boylu poslu bir genç adam. Sonra babası ve annesinin yan yana resimleri. Şimdilerde neredeyse hiç bir kadının başörtüsüz, kolsuz ya da kısa etekli çıkmadığı Sorgun sokaklarında, 30-40’lı yıllarda gayet modern giyimli iki insan. Ama sadece Ermeniler değil, o zamanlar annemin aile resimlerindeki kıyafetler de günün modasına uygun batılı tarzda.

Sonra Armoni eskilerden anlatmaya devam ediyor. Sorgun’da çok büyük toprakları, bağları varmış. “Sonra”, diyorum. Annem araya giriyor, “E biliyorsun 42’de çıkan varlık vergisi kanunu”, Armoni tamamlıyor, “Çok mal kaybedildi, çok da Ermeni bu yüzden intihar etti, çoğu da Sorgun’u terketti.”Öğreniyorum ki artık Sorgun’da yaşayan Ermeni neredeyse kalmamış. Büyük şehirlere gidenlerin çocukları da yurtdışında hayatlar kurmuşlar kendilerine, Artin ve Armoni’nin çocukları gibi. Artin, özlemin de verdiği acıyla bu konuda çok hassas, “Oğlum Amerika’da” diyor. Sonra ben, “Ne yapıyorlar orada” diyorum. Armoni işaret ediyor, konuyu kapatalım diye. Artin, “Şimdiki nesil memleket kıymeti bilmiyor” diye araya sıkıştırıyor sözünü.

Tam 14 yıl oldu ben Ankara’dan İstanbul’a taşınalı. Annem de Ermeni komşuları Kasap Miran (Mihran) (annemlere göre Arif Dayı) ve Verjin Abla’nın çocukları olan oyun arkadaşlarının, yıllar önce İstanbul’a taşındıklarını öğrendiğinden beri düşmüştü onların peşine. Bunca zamandır belki aramanın doğru yolunu bulamadık, belki de annemin ısrarlarına pek önem vermedik (ooo, 50 sene olmuş, nerede bulacağız biz şimdi onları) sanırım ki, izlerini bulmamız da epey zaman aldı. Ama o Pazar sabahı annem ısrarlıydı: “Gidelim, madem bize Samatya’daki kiliseye gidin dediler hadi gidip soralım onlara, mutlaka bilirler” dedi.

Pazar günü söylenilen kiliseye ne yazık ki biraz geç ulaşmıştık. Ahali dağılmıştı. İçerideki görevlilere annem, ısrarla Sorgun’dan gelen kasap Miran’ın çocuklarını, isimlerini tek tek söyleyerek sordu. Ama, soyisimlerini bilemediğimiz, Siranuş, Artin, Armoni ve Ramila’yı bilen yoktu. Fakat annem ısrarlı, kilisenin kapısından ayrılmıyor, adamlara Miss Marple edasında birbiri ardına sorular soruyor. Ben, tedirginim; sonuçta sadece anne baba isimlerini bildiğimiz ve Sorgunlu olduğundan bahsettiğimiz birilerini arıyoruz. Annem çocukluk arkadaşlarıyım diyor, ama soyisimlerini bilmiyor. Neden bulmaya çalışıyoruz bu insanları belli değil. Ama onlar, her nasılsa anneme güvenip yardım etmek için çırpındı. Sonunda yaşlıların olduğu kahveden biri, kasap Miran’ı tanıdığını söyledi. Tabi o hayatta değil, ama kızının oturduğu eve kadar bize eşlik ettiler.

Evet, kasap Miran’ın kızıydı, ama babası Kayseri’den gelmişti ve Artin, Armoni diye de kardeşi yoktu. Buna rağmen, neredeyse kollarımızdan çekilerek eve davet edildik, bir soluklanmak üzere. Ariknaz, 50’li yaşlarda, eşini yeni kaybetmiş, kızıyla oturuyor. Bir de onları ziyarete gelen kuzeni Julyet karşıladı bizi. Ayakkabılar kapıda çıkarıldı, salona davet edildik. Güleryüz, birşey ikram etmek için ısrar, pek tanıdık. Sonra, bütün hikayeyi yeniden anlattık. Julyet, çok yetkin bir dedektif gibi olayın peşine düştü, onları tanıyabilecek herkese telefonlarla ulaştı ve sonunda yakaladı. Kardeşlerden Ramila, artık hayatta değil, ilk üzücü haberi alınca annem, kaygılandı, çünkü Ramila küçükleriydi. Ramila’nın kocası Levon’dan, İstanbul’da yaşayan kızı Yerçenik’e oradan da dayısı Artin’in telefonuna ulaşınca, 50 yıllık arkadaşlar Yeşilköy’de buluşabildi.

O Pazar sabahına kadar varlıklarından haberdar olmadığım, ancak bir anda dedektiflik hikayemizin başrol oyuncularına dönüşen, Ariknaz ve ailesinin, kadın kadına olununca anlatılan özel hayatlarının artık aklımdan çıkması imkansız. Erken yaşta evlendirilen Ariknaz, meğer ne çok koca dayağı yemiş, ne çok kayınvalide eziyeti çekmiş. Şimdi erken bir yaşta kocasını kaybedince de, cemaat baskısı cabası. Yastayken sokağa çıkmak, çıktığında giyeceği kıyafet hep mahalle kontrolünde. Kocasına çok ağlaması ayıp, hiç ağlamazsa sevindiği düşünülebilir. Sigara tiryakisi, ama içerse, kocası öldü diye keyif yapıyor sanabilirler. Anadolu’da kadın olarak yaşamanın meğerse ne çok ortak yanı varmış, dinler ve ırklar farklı olsa da.

 

Küçükçekmece’de istismar edilen çocuk hala yoğun bakımda

Küçükçekmece’de önceki gece cinsel istismara uğrayan ve halen yoğun bakımda bulunan beş yaşındaki çocuğun hala hastanede olduğu ve güvenlik önlemi altında tutulduğu belirtildi.

İstanbul’un Küçükçekmece illçesinde kimliği henüz belirlenemeyen bir kişi tarafından evinin karşısındaki apartman boşluğunda cinsel istismara uğrayan beş yaşındaki kız çocuğunun yoğun bakımdaki tedavisinin sürdüğü bildirildi. İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Basına ve sosyal medyaya yansıyan Küçükçekmece ilçesindeki çocuk cinsel istismar vakasıyla ilgili olarak Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı ile görüşülmüştür.

Çocuk henüz hastanede ve taburcu olmamıştır. Ailesi yanındadır. 23.04.2019 tarihinde çocuğun, çocuk izlem merkezinde avukat eşliğinde beyanı alınmıştır. Dosyada gizlilik kararı vardır. Savcılık tarafından, soruşturmanın etkin bir şekilde yapıldığı, çocuğun üstün yararı ve korunması amacıyla gizlilik kararı alındığı belirtilmiştir. Hastanede de güvenlik önlemi altındadır.

İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi olarak sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.”

Kanarya Mahallesi öfkeli

Önceki gece, henüz kimliği belirlenemeyen bir kişi, evinin önünde oyun oynayan kız çocuğunu karşıda bulunan apartman boşluğuna götürerek cinsel istismarda bulunmuş, ailesi  çocuğu kanlar içinde kapının önünde bularak hastaneye götürmüştü. Kanarya Mahallesi sakinleri gece sokağa döküldü, karakol önünde toplanıp saldırganın bulunmasını istedi.

Soruşturma sürerken Emniyet Genel Müdürlüğü’nden ise şu açıklama geldi: Küçükçekmece’de beş yaşındaki kız evladımız hastanede gözetim altındadır. Süreç, Emniyet Teşkilatımız tarafından titizlikle takip edilmektedir. Resmi olmayan açıklamalara lütfen itibar etmeyiniz.”

Paylan: Ermeniler 104 yıldır adalet bekliyor

HDP milletvekili Garo Paylan 24 Nisan Ermeni Tehciri’nin yıldönümünde TMBB Başkanlığı’na bir araştırma önergesi sundu; “Katledilen tüm aydınların akıbetinin araştırılması, naaşlarının nerede bulunduğunun tespit edilmesi, cenazelerin usulüne uygun defnedilmesi, büyük suçla yüzleşmek adına önemli adımlar olacaktır” dedi.

HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 1915 Ermeni Tehciri’nin yıldönümünde Meclis’e araştırma önergesi verdi. Paylan, TBMM Başkanlığı’na sunduğu önergede, 24 Nisan 1915’de Ermeni aydınların tutuklanarak sürgüne gönderildiğini hatırlatarak, 24 Nisan’ın Ermeni Soykırı’nın başlangıç günü olarak kabul edildiğini belirtti.

‘Öldürülenlerin hakları teslim edilmeli’

Paylan, şunları söyledi: “24 Nisan 1915 tarihindeki tutuklamaların ardından, Osmanlı Devletini yöneten cuntanın kararıyla, Ermeni halkı tarihi topraklarından sürüldü. Büyük bölümü yaşadıkları şehirlerin civarında ve tehcir yollarında katledildi. 1915’te yaşanan kayıplar geri döndürülebilir olmasa da; ortak hafızada yer eden acıları birlikte sahiplenmek ve birbirini iyileştirmeye çalışmak bir arada yaşama kültürü adına çok kıymetlidir. Meclisimiz; Osmanlı ve Ermeni halkının aydınlanması için mücadele veren, eğitim kurumlarını ayakta tutan, yazan, üreten, düşünen ve bu topraklarda öldürülen aydınların haklarını teslim etmeli, onların anılarını yaşatmalıdır.”

“Katledilen tüm aydınların akıbetinin araştırılması, naaşlarının nerede bulunduğunun tespit edilmesi, cenazelerin usulüne uygun defnedilmesi, büyük suçla yüzleşmek adına önemli adımlar olacaktır” diyen Paylan, dünyanın her tarafına saçılmış Türkiyeli Ermenilerin 104 yıldır adalet beklediğini ifade etti.

Paylan, “Bu adalet ancak, Türkiye halklarının vicdanında ve Türkiye’nin meclisinde sağlanabilir” dedi ve Meclis’in Ermeni halkının büyük felaketini araştırmasını istedi.