Ana Sayfa Blog Sayfa 2532

Kendi elektriğini üretmek artık daha zor

‘Lisanssız elektrik Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklikle, bireysel tüketici veya küçük üreticilerin kendi elektrik ihtiyaçlarını yenilenebilir kaynaklarla giderebilmesi zorlaştırıldı. Değişiklik en çok fosil yakıttan enerji üreten şirketleri sevindirecek

 

2013 yılında yürürlüğe giren ‘’Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Yönetmeliği’’ düzenlemesinde kapsamlı değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve ardından yayımlanan yönetmelik ile, kişilerin ve kooperatifler gibi küçük üreticilerin kendi elektriklerini üretme ve ihtiyaç fazlasını da satabilme olanakları zorlaştırıldı. Güneş panelleri aracılığıyla kendi elektriklerini üretmek üzere bir araya gelen STK’lar ve bu amaçla kurulan kooperatifler tepkili: “Yönetmelik, yenilenebilir enerjiye yönelmek ve bu amaçla yatırım yapmak isteyenlerin önünü keser.”

Troya Çevre Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı Oral Kaya, 2013’te çıkarılan ilk “lisanssız enerji yönetmeliği”ne göre, bireysel tüketici veya küçük tüketicilerin kendi elektrik ihtiyaçlarını üretmelerinin önünün açıldığını hatırlattı. 2016’da yenilenebilir enerji alanında çalışan STK’ların ısrarlı taleplerinin de etkisiyle yönetmeliğe kooperatiflerin de dahil edildiğini; böylece küçük üreticinin ihtiyacından fazla enerjiyi piyasaya satma olanağına kavuştuğunu kaydeden Kaya, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmelik ile verilmiş bu hakkın sınırlarının çok daraltıldığını şöyle anlattı: “Yönetmelikte, izin alma koşulu şu ana kadar çağrı mektubu alanlarla sınırlandırıldı. Bu koşullara haiz sadece iki kooperatif var. Diğerleri devre dışı bırakıldı. Halen başvuru aşamasında olanlar için ne yapılacağını biz de bilmiyoruz. İzin alabilenler ise 5 megavata kadar (ortalama 500 konut) bir üretim tesisi kurabilecek.

Teşvik de yok

Kaya ayrıca bir önceki yönetmeliğin küçük üreticiyi yatırım yapmaya teşvik ettiğini; devletin de üretilen elektrik fazlasını 13 dolar/cent’ten almak üzere taahhüt verdiğini  yeni yönetmelikte bu teşviğin de kaldırıldığını belirtti: “Artık teşvik yok, üretim fazlası elektriğini günlük TEDAŞ fiyatlarından alırım diyor devlet. O da 28 kuruş civarında bir fiyat. Bu, yenilenebilir enerji yatırım kaynaklarına yönelmek isteyenlerin önünü kesecek bir uygulama”

Yeşil Düşünce Derneği’nin İklim Değişikliği ve Yenilenebilir Enerji Programı Koordinatörü Sevil Turan ise üç yıldır üzerinde çalıştıkları, enerji üretiminde kooperatifleşme sürecinin kesintiye uğramasından duydukları hayal kırıklığını şöyle ifade etti:

“2013 yönetmeliğinde, 1 megawatın altındaki üretimde lisans alma zorunluluğu kaldırılmıştı. Bir yıl sonra kooperatiflere de; alım garantisi ve kullanıcılar 100 kişinin üzerindeyse 5 megawat üretim ayrıcalıkları sağlandı. Şimdi hem 2020’ye kadar verilen alım garantisini kaldırdılar hem de ‘aynı bağlantı noktası’ zorunluluğu getirildi. Yani diyelim aynı sitede olmadığınız sürece, yan komşu olsanız bile, üretilen elektrikten yararlanma olanağınız olmayacak. Bu, kooperatifleşme önünde büyük bir engel.”

Çatı büyükse sorun yok, ya küçükse?

Yeni yönetmelikle, ticari aboneliği kolaylaştırırken mesken aboneliğini zora koştuklarını belirten Turan, arazi kullanımının da artık mümkün olamayacağını, kişi ve küçük girişimcilerin sadece çatı tipi güneş panelleriyle elektrik üretebileceğini söyledi: “Çatı alanı çok dar veya küçükse, başka bağlantı noktasına veya araziye panel kurma izni de kaldırıldığı için, pratikte verilen iznin bir anlamı kalmıyor.”

 ‘Emekler heba oldu’

Gelinen noktayı değerlendiren avukat Derya Nazan Ünverir de Türkiye’de şu anda yönetmeliğe uyan sadece iki kooperatif bulunduğunu söyledi: “Biri Kayseri Sanayii Sitesi kooperatifi, diğeri de Çorum’daki konut kooperatifi. Bu ikisinin dışında “çağrı alan” başka kooperatif olmadığı için, yeni düzenlemeden sadece ikisi yararlanacak. Ancak onların da dağıtım yapabileceği bir durum yok.”

Yönetmelikte “bedelsiz alım”dan bahsedildiğine vurgu yapan Ünverir, ‘kazanılmış bir hak’tan söz edilemeyeceğini, aksine bir önceki yönetmeliğe göre, kişi ve kooperatiflerin hak kaybına uğradığını belirtti. Ünverir, 2013’ten bu yana yenilenebilir kaynaklarla  kendi elektriğini üretebilmek ve  kooperatifleşebilmek için beş yıldır çok büyük çabalarla emek sarfedildiğini anlattı; “Şimdi hepsi heba olmuş gibi görünüyor” dedi. Kararname ve yönetmeliklerin Cumhurbaşkanlığı ve bakanlık tasarrufunda olduğuna da işaret eden Ünverir, meselenin hukuki değil sivil yollarla çözülebileceğini ifade etti.

 ‘İklim değişikliği mücadelesinde önemli bir kayıp’

Kaya ve Turan, son bir yılda yenilenebilir enerji alanında hızlı bir yatırım artışı görüldüğüne de dikkat çekiyor. Ancak devlet ve karar vericilerin bu artışa yanıtı, beklendiği gibi değil. Türkiye’nin yükümlülüklerine dikkat çeken Sevil Turan şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye’nin 2016 yılında imzaladığı ancak henüz onaylamadığı ve 2020 yılında Kyoto Protokülü yerine yürürlüğe girecek Paris Anlaşması kapsamında, sera gazı emisyonları azaltım politikalarına ulusal katkı beyanı sunma yükümlülüğü bulunuyor. Bu nedenle de hazırlanan plan ve politikalarda Güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik üretiminin 2030 yılına kadar sırasıyla 10 GW ve 16 GW kapasiteye ulaşması, elektrik üretiminde ve şebekesindeki kayıp oranının 2030 yılında %15 seviyesine düşürülmesi yer alıyor. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu hedef, Enerji ve Tabi Kaybaklar Bakanlığı 2014-2019 strateji belgesinde, 2019 yılında Rüzgarda 10 mv, güneşte 3000 mv olarak konulmuştu. Buna rağmen son çıkan mevzuat ile Paris Anlaşması’nın onaylanarak ulusal yükümlülüklerimizi, özellikle enerji politikalarında yerine getirmemiz noktasından çok uzaklaştığımızı görüyoruz. Temmuz 2018 yılında kaldırılan Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü ve kömür ve doğalgaz yatırımlarına verilen önem de bu politikaların bir uzantısı olarak karşımızda çıkıyor.”

Kaya da “Kömür ve doğalgaz şirketlerinin büyük zararları olduğunu biliyoruz. Devlet de özellikle kömürden elde edilecek enerji alanında önemli teşvik ve taahhütler veriyor. Yani, biz enerjide fosil yakıtı tercih ediyoruz, diyorlar” diye konuştu.

Mücadeleye devam

Bundan sonra yapılacaklar konusunda Turan önerilerini şöyle sıraladı:

-Kurulmuş ve ‘çağrı mektubu’ için dağıtım şirketine başvuru yapmış kooperatiflerin mevzuat değişikliğinden muaf tutulması gerekir.

-Bağlantı noktası zorunluluğu kaldırılmalı.

-Fiyat alım garantisi yeniden kooperatifler lehine kurgulanmalı.

-Kar odaklı girişimlerle kooperatifler gibi küçük üreticiler arasında ayrım yapılmalı, sadece 1 ampullük elektrik üreterek teşvik almak isteyenlerin önü kesilmeli

-Devlet, fosil yakıtlara dayalı enerji üretimi yerine yenilenebilir kaynakları temel alan bir enerji politikasını hızla hayata geçirmeli; Paris Anlaşması’nı onaylayarak enerji alanında da karbon salımını azaltma hedefleri koyup en kısa sürede uygulamaya geçirmeli.

Oral Kaya da Türkiye çapında kurulmuş 45 enerji kooperatifinin katılacağı bir üretim ağı kurmaya çalıştıklarını belirterek, “Bu yönetmeliğin değiştirilmesi için topluca mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

Dünyanın en büyük yaban arısını Avrupalı istilacılardan kurtarma mücadelesi

The Guardian‘da Alison Benjamin tarafından kaleme alınan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Cansu Yılmaz‘ın çevirisi ile yayınlıyoruz.

***

Şili’de sevilen yerli arı türü, ölülerin ruhunu taşıdığı için saygı görüyor, ancak çiftçiler bitkilerin polenlerini yaymak için parazitle aşılanmış ithal türleri kullandıkça sayıları azalıyor. Lavanta çiçekleri üzerinde Patagonya yaban arısı. Bu tür, Avrupa’ya özgü türlerin ithalatından dolayı tehlike altında. Fotoğraf: Michael Grant Wildlife/Alamy

José Montalava dünyanın en büyük yaban arısını ilk kez gördüğünde henüz altı yaşındaydı ve Şili’nin kırsalında büyük babasının evini ziyaret ediyordu. “Domates tarlasında vızıldayan kocaman, gürültülü ve tüylü turuncu bir şeydi. Montalava, “Onu yakalamaya çalıştığımı hatırlıyorum, ancak uçmak için fazla ağır görünmesine rağmen uzaklaşmaya devam etti” diye hatırlıyor.

Montalava’nın çocukluğu boyunca, –boyutları 40 mm’ye kadar ölçülebilen ve “uçan fareler” olarak adlandırılan– bu dev altın rengi yaban arıları (Bombus dahlbomii) büyüdüğü Orta Şili’de bulunan kasabada yaygın biçimde görülebilmekteydi. 36 yaşındaki entomolojist (böcekbilimci), “İlkbaharın habercisi olan öyle çarpıcı, karizmatik, renkli yaban arısıydı ki” diyor, “Şimdi ise memleketimden ve diğer birçok bölgede tümüyle ortadan kayboldu.”

Montalava, bir Avrupa yaban arısı ithalatının yerli türler üzerindeki potansiyel etkisi üzerine bir araştırmaya katılmaya davet edildikten sonra, dev altın rengi yaban arılarının başının dertte olduğunu fark ettiğini söylüyor.

2003’te, o zamanlar çalıştığım başkent Santiago’nun hemen dışındaki üniversitenin bahçelerinde binlerce yerli yaban arısı görürdük. Çiçekler bu büyük, tüylü turuncu arılarla çevriliydi.”

Gelgelelim birkaç yıl sonra, onları görebilmek artık mümkün değildi. Ve kısa zaman içinde, Montalava’nın yıllık araştırma için her yıl ziyaret ettiği kır çiçekleriyle kaplı kıyılardaki kayalıklarda da kaybolmuşlardı. O, “Aslan ve gergedan gibi türlerin dünyanın diğer ucunda neslinin nasıl tükendiğini duyuyorsunuz, ama bu türle büyüdüm ve ortadan kaybolduğuna tanık oluyorum. Bu, çok hızlı meydana geldi,” diyor.

Kampanyacılar, Şili’nin yerli yaban arısının karşı karşıya kaldığı tehdit konusunda farkındalık yaratıyor. Fotoğraf: Explora

Felaketin nedeni, sonunda altın rengi devden çok daha küçük bir hayvan formunda tespit edildi. Her yıl Avrupa’daki fabrikalardan 60’tan fazla ülkedeki seralara, sayıları 2 milyonu aşan yaban arısı kolonileri ihraç edilmektedir. Bu endüstriyel yaban arıları, harika tozlaşma yetenekleri için yetiştirilip satılıyor: dolgun ve kıllı gövdeleri, bitkinin erkek kısmının polenini kadın kısmına doğru yaymak için mükemmel nitelikte. Bu vızıltılı tozlaşma –çıkardığı ses nedeniyle böyle anılıyor–, domateslerin veriminde bir değnek yardımıyla el ile yapılan tozlaşmaya kıyasla % 30 artış sağlayabilir.

Dünya genelinde endüstriyel arılar domates, patlıcan, biber ve yaban mersini gibi meyve ve sebzeleri tozlaştırarak yolculuk eder. Dünyadaki mahsul üretiminin üçte birinden fazlası, yıllık hizmetlerinin küresel ekonomi için 577 milyar dolar (440 milyar £) değerinde olduğu tahmin edilen polen taşıyıcılara bağlıdır.

Ancak, 1980’lerden bu yana tarımsal tozlaşma için yaban arısı ticaretinde gözlemlenen büyüme, ortaya çıkan, küresel çeşitliliği etkilemesi muhtemel çevresel en büyük sorunlardan biri olarak belirlenmiştir.

Şili’de Los Lagos Üniversitesi bünyesinde bulunan Ekoloji ve Biyoçeşitlilik Enstitüsü’nde (Institute of Ecology and Biodiversity; IEB) tozlaşma ve yaban arıları üzerine çalışan bir araştırmacı olan Cecilia Smith-Ramírez’in dediğine göre; “Avrupalı yerleşimcilerin, Amerika’nın yerel popülasyonunu bağışıklık sahibi olmadıkları kızamık gibi birçok Avrupa hastalığıyla kazara yok etmeleri gibi, Avrupa yaban arıları da yerli arıların ölümüne yol açacak patojenleri yayabilir.”

Şili’de moscardón olarak bilinen Bombus dahlbomii. Fotoğraf: Orlando Montes

Şili 1997 yılından beri, Belçika, Slovakya ve İsrail’deki fabrikalardan 1,2 milyondan fazla yaban arısı kolonisi ithal etti. Sadece 2015 yılında 200.000 adet ithalat yapılmıştı. Yıllar içinde, seralardan kaçıp Güney Amerika’nın en güney ucuna doğru 2.000 km’den (1.200 mil) fazla yol kat edip Arjantin’de And Dağları boyunca ve Pasifik’ten Atlantik kıyılarına kadar yayıldılar.

En yaygın biçimde ihraç edilen Avrupa yaban arısı, toprak yaban arısıdır (Bombus terrestris). Ülkenin en sevilen böcek türü seçildiği İngiltere’nin bir ucundan diğerine birçok bahçenin alışıldık ziyaretçisidir. Ancak bu yüksek adaptif yaban arısı, yerli olmayan ekosistemlerde yıkıma sebep olabilir. Bu araların taşıdığı altı parazit tanımlanmıştır ve yerel yaban arıları ve yerel bitkilerin yayılmasına zarar veren sinek kuşu gibi diğer yerel polen taşıyıcılar ile yuva alanları ve besin için rekabet etmektedirler. Aynı zamanda, yerel kuşların ve memelilerin beslendiği yerel bitki örtüsünün büyümesini baskılayarak aslen Avrupa’dan gelen istilacı bitkilerin yayılmasını artırmaktadırlar.

Şili’de muazzam kamu baskısı yükseldi. Montalava’nın kurduğu bir yurttaş bilim projesi olan Save Our Bumblebee (Yaban Arılarımızı Kurtarmak) kapsamında, bu arıları saymak için binlerce kişi imza topladı: “Bu, bizim için öyle simgesel ki. Yerel olarak moscardón adıyla bilinen Mapuche yerlilerinin tapındığı bir tür. Onlara göre ölülerin ruhunu taşıyor, bu yüzden onu asla öldürmezler.” Ancak Şili hükümetinin bu arıyı nesli tükenmekte olan bir tür olarak kabul etmesine rağmen, Montalava, Şilili çiftçilerin Avrupa yaban arılarını ithal etmelerini engellemek amacıyla hiçbir şey yapılmadığını söylüyor.

Çilekleri tozlaştırmaya hazır bekleyen bir kutu yaban arısı. Fotoğraf: Arterra/UIG via Getty

Şili yetkili makamlarına dava açmaya hazırlanan bir grup Güney Amerikalı bilim insanına liderlik eden Smith-Ramírez, “Bu yaban arısı istilasının ciddi çevresel maliyetlerine dair net ve artan kanıtlar var” diyor. “Yerli yaban arılarımıza ve ekosistemlerimize belirgin tehlikeleri var olduğu halde yerli olmayan yaban arıları ithalatının devam etmesini sağladığı için şu anda tarım ve hayvancılık hizmetine (SAG) karşı yasal bir dava dilekçesi geliştiriyoruz.”

2016 yılında, –küresel ölçekte ekosistemlerin ve biyoçeşitliliğin durumunu değerlendirmek üzere kurulan bir Birleşmiş Milletler organı olan– Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES), “yerel olmayan tozlayıcı türlerin iç karartıcı dahil oluşları” için yeterli kanıt bulunduğu sonucuna vardı.

Belçika merkezli, ticari olarak yetiştirilmiş Avrupalı yaban arılarının önde gelen ihracatçılarından biri olan Biobest, geriye bakıldığında Şili’nin toprak yaban arıları ithal etmemesi gerektiğini itiraf etti. Biobest Grubu Başkanı Jean-Marc Vandoorne, “O sıradaki karar doğru seçim değildi” dedi. Ancak 20 yıl sonra bir yasağa da katılmıyor. “Bize göre, bugün üretimi ve ithalatı durdurmak, [dev altın yaban arısı] popülasyonlarının kurtarılmasına yardımcı olmayacak.”

Yine de, bu Güney Amerika’ya özgü 26 yaban arısı türünün birçoğunu tehdit edebilir. Bir grup bilim insanının halihazırda tehlikeye dikkat çektiği üzere istilacıların kuzeyde Bolivya, Peru ve Uruguay’a, ayrıca Arjantin Pampalarının (geniş otlaklarının) doğusunun da ötesine ve Brezilya’nın güneyine doğru yayılmaları bekleniyor.

Toprak yaban arısının 1991 yılında ilk kez ithal edildiği Japonya’da, 22 yerli yaban arısı türünden ikisi, yeni gelenlerle rekabete maruz kaldı. 2006 yılında, Japonlar bunu büyük bir istilacı tür olarak listeye aldı ve artık Japon tarım ve çevre bakanlıklarının izni olmadan daha fazla girişlerine izin verilmiyor.

Arjantin’de, hükümetin ithalatı yasaklayarak Avrupa yaban arılarını uzak tutma girişimlerinin boşuna olduğu kanıtlandı. Arjantin’in Ulusal Bilimsel ve Teknik Araştırma Konseyinde araştırmacı olan Marina Arbetman, “Yaban arıları, ulusal sınırları dikkate almıyor ve işgalleri Güney Amerika’da önemli muhafaza sonuçlarına neden olabilir, bu yüzden girişleri yerli yaban arılarının bulunduğu bölgelerde teşvik edilmemelidir” diye uyardı.

Bilim insanları, Avrupa şirketlerinin ve hükümetlerinin sorumluluk almasını istiyor. “Sorun, Avrupa’da toprak yaban arısı üreten şirketlerin bu küresel biyolojik çeşitlilik felaketine neden olmaları; etik ve uluslararası yasal sorumlulukları var,” diyor Smith-Ramírez. O, üreticilerini yaban arılarını patojenlerle donatıp, onları hastalıksız olduğunu iddia eden “sahte” sertifikalarla satmakla suçluyor.

2013 yılında, İngiliz araştırmacılar, ithal Avrupa yaban arılarının %77’sinin, üreticilerinin parazitlerden arınmış olduklarına dair iddialarına rağmen mikrobiyal parazit taşıdığını tespit ettiler. Önde gelen yaban arısı üreticileri, böceklerinin parazitleri barındırdığını inkâr ediyor. Smith-Ramírez, “Bu üreticiler, uluslararası anlaşmaları ihlal edip, doğru olmayan bir şeyi satarak cezadan muaf bir şekilde hareket ediyor, ” diye ekliyor.

İngiltere’deki Sussex Üniversitesi’nde yaban arısı uzmanı olan Profesör Dave Goulson, dev altın yaban arısını kurtarmak için çok geç olabileceği konusunda endişeli, ancak yine de Avrupa arı ihracatına son verilmesi çağrısında bulunuyor.

AB, yaban arılarının yerlisi olmadıkları yerlere ihracatını yasaklamalı. Bunun tersi yasadışı olurdu –yabancı yaban arılarını, Avrupa’ya getiremezsiniz ki bu da samimiyetsiz görünüyor. Bu yüzden prensipte yasaklanmaları gerekiyor,” diyor.

Her kıtanın, mahsullerini doğal biçimde tozlaştıran ve çoğu zaman ithal edilenlerden daha verimli olan yerli, vahşi arıları vardır. Ülkeler kendi tozlayıcılarını üretebilir, ancak ithalatı çoğunlukla daha ucuzdur.” diye de ekliyor.

Arjantin’de, Biobest yerli bir yaban arısı türünü yetiştirmek için çalışıyor. Ancak bilim insanlarının ifadesine göre Şili hükümeti Avrupa yaban arısı ithalatını durduruncaya dek, bu çalışma dev altın yaban arısını kurtarmayacak. Arbetman, “Arjantin ve Şili arasında çevre üzerine bu tür bir koordinasyon için yasal bir çerçeve sağlayabilecek iki taraflı bir antlaşma var” diyor.

Yerli Şili yaban arısı (sağda). Şili 1997’den beri, Belçika, Slovakya ve İsrail’den 1,2 milyondan fazla yaban arısı kolonisi ithal etti. Fotoğraf: Alvaro Cuevas Becerra

Güney Amerikalı bilim insanları, Mayıs ayında Ekoloji ve Hidroloji Merkezi’nden Profesör Matthew Heard liderliğindeki tozlaşma hizmetlerini koruma amaçlı yeni bir projenin parçası olarak İngiltere’de uluslararası bir ekibe katılacak. Heard, “Tüm paydaşları meseleye dâhil edip istilacı türlerin nerede ve ne zaman sorun olabileceğine bakmak ve yerli polen taşıyıcıların düşüşündeki pek çok potansiyel faktörü incelemek istiyoruz” diyor.

Güney Amerika’ya yayılmış olan milyonlarca Avrupalı toprak yaban arısının nasıl durduracağına gelince, Japonya’nın bu soruya cevabı olabilir. Oradaki araştırmacılar, yasaklayıcı bir çözüm öneriyor, bu ise büyüme düzenleyici böcek ilaçlarını besin arayan arılara püskürterek onu koloninin gelişimini engelleyecek kovanlarına geri götürmelerinin sağlanması. Bu yılın başlarında bir makalede onlar bu yöntemin istilacı eşek arılarını ve karıncaları kontrol etmek için kullanıldığını ve bunun “istilacı toprak yaban arılarını durdurmak için en uygun yöntem” olduğunu söylediler.

Şili’de, Smith-Ramírez “Belki abartılı gelebilir, ancak yerli yaban arılarımızın yaşamları ve ekosistemimizin devamlılığı ile orada yaşayan tüm bitki örtüsü ve faunası tehlikede olduğunda bunu göz önüne almak zorunda kalacağız.” diye belirtiyor.

Makalenin İngilizce Orijinali

 

Zehirsiz gıda mümkün

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, endüstriyel tarımda büyük miktarda ve denetimsiz olarak kullanılan pestisit’ten arındırılmış ‘Zehirsiz sofralar’ için harekete geçti.

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, endüstriyel tarımda mantar, böcek ve yabani otlara karşı kullanılan kimyasallara (pestisit) karşı bir kampanya başlattı. Kampanyanın başlangıç noktası,  1 Nisan’da, PAN Europe (Avrupa Pestisit Eylem Ağı) ortaklığıyla başlatılan Zehirsiz Sofralar projesi. Proje, pestisizlerin zararları konusunda farkındalık yaratmak ve Türkiye’deki pestisit kullanımını azaltmayı hedefliyor.

Bir yıl sürecek proje kapsamında,  kimyasallara alternatif doğa dostu yöntemler (kültürel, biyolojik ve biyoteknik mücadele, organik tarım, biyodinamik tarım, agroekoloji, onarıcı tarım vb.) hakkında üretici ve tüketiciler bilgilendirilecek, Türkiye ve AB’de pestisitlerle ilgili STK’lar arasında işbirliğini artırılacak ve pestisit kullanımını sınırlamak için diğer STK’larla da işbirliği yapılarak kampanyacılık ve lobicilik çalışmaları güçlendirilecek.

Konuyla ilgili STK’ların bir araya geldiği  ‘Zehirsiz Sofralar Ağı’nda yer alacak kuruluşları bir araya getirecek toplantılardan ilki,  16 Mayıs’ta İzmir’de. Diğer iki toplantı ise Haziran ayında İstanbul ve Ankara’da düzenlenecek.

İyileştirmeler var ancak yetersiz

Dernek ayrıca üreticiler, sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları, bilim insanları, tüketiciler ve konu ile ilgili tüm tarafların katılacağı, pestisitlerin zararları ve alternatifleri üzerine bir de konferans düzenleyecek. Konferansı takiben ağa katılan tüm sivil toplum örgütleri ile birlikte proje hedefleri doğrultusunda yetkililerin ve toplumun ilgisini çekmek için de kampanya başlatılacak.

Buğday Derneği’nden yapılan açıklamada; AB sürecinde Türkiye’de 200’e yakın tarım zehiri etken maddesi yasaklandığı ve yasaklanmaya devam edildiği hatırlatıldı. Buna göre, “Bu süreçte ikincil düzenlemeler dahil 250’ye yakın mevzuat değişikliği yapıldı. Gıda Güvenlik Bilgi Sistemi ve Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı kuruldu. Ayrıca gıda kontrol hizmetleri kapsamında pek çok kapasite artıcı çalışma yapıldı, denetim faaliyetleri arttırıldı ve zehirlerin reçete ile satılması ve ruhsatlandırma dahil piyasa kontrolünü sağlayacak pek çok mevzuat ve uygulama değişikliği yapıldı.”

Dernek başlattığı kampanya ile gösterilen çabaların ve iyi örneklerin yaygınlaştırılmasını amaçlıyor. Kampanya kapsamında, güvenilir  bilgi kaynağı oluşturmak üzere bir web sitesi hazırlayanacak, Türkiye’deki doğa dostu geleneksel ve alternatif uygulamalar belgelenerek erişime açılacak.

Pestisit nedir?

Pestisit, endüstriyel tarımda mantar, böcek, yabani otlara vs. karşı kullanılan kimyasalların genel adı. Bitkilere uygulanan ve toprağı, suyu, havayı, insanları ve  hayvanları zehirleyen pestisitlerin sadece yüzde 2’si uygulandığı alanda kalıyor; geriye kalan yüzde 98’lik kısım havaya, toprağa ve suya karışıyor.[1]

Günümüzde yaygın olarak kullanılan bazı pestisitler hayvan deneyleri dikkate alındığında, insanlar için ”kanserojen olması kuvvetle muhtemel olanlar” ya da ”muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırılıyor. Pestisitler üzerine yapılan çalışmalar, çiftçiler ve tarım işçileri üzerindeki AKUT etkileri dışında, alınan miktarlar görece küçük olsa da, uzun süre boyunca maruz kalındığında insanlarda kronik hastalıklara da neden olabildiğini gösteriyor.  Pestisitlerin insanların sinir ve hormonal sistemine zarar verdiği biliniyor. Ayrıca araştırmalar pestisit kullanımı ile sarkomlar (bir tümör grubu), multipl miyelomlar, prostat, pankreas, akciğer gibi kanser türleri, beyin tümörleri, bilişsel ve psikomotorik fonksiyonlarda bozulmalar ve depresyon arasında bağlantı olduğunu gösteriyor.[2] Çocuklarda öğrenme ve dikkat eksikliği, duyusal eksiklikler veya gecikmiş gelişim, pestisite maruz kalma sonucu en sık görülen nörolojik bozukluklar arasında yer alıyor.

Sağlığa etkilerinin yanı sıra su, toprak, biyolojik çeşitlilik, iklim üzerinde de olumsuz etkileri bulunuyor.

Türkiye’deki durum

Helvetas’ın raporuna göre, 2015 yılında dünya genelinde kullanılan pestisit miktarı 3,5 milyon ton olarak açıklandı.[3] Türkiye’de Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verileri, 2009 yılında bayilere satılan bitki koruma ürünleri aktif madde  miktarının 37 bin 651 ton iken, bu sayının 2017 yılında 54 bin 098 tona ulaştığını gösteriyor.[4]

Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yaptığı araştırmaya dair Bülent Şık’ın Cumhuriyet Gazetesi’inde yayımladığı habere göre[5], “Kocaeli’nden alınan toplam 283 örneğin yüzde 38’inde, Antalya’dan alınan 572 örneğin yüzde 60’ında ve Ergene bölgesinden alınan 463 örneğin yüzde 14’ünde pestisit kalıntısı tespit edildi. Gıdalarda en çok pestisit kalıntısı çıkan il Antalya oldu. Pestisit kalıntı analizi yapılan 1318 gıda örneğinin yaklaşık yüzde 60’ında pestisit kalıntısı çıkmadı; yüzde 40’ında ise en az bir pestisit olmak üzere 73 çeşit pestisit kalıntısı belirlendi.”

Uludağ Üniversitesi’nden Elif Erbek, Ahmet Özyörük ve Ümit Arslan’ın yapmış olduğu  araştırmanın sonucuna göre ise endüstriyel üretimde 1 armuda 18,3 kez, 1 elmaya 11,3 kez, 1 şeftaliye ise 10 kez pestisit uygulanıyor; yani zehir atılıyor.[6]

[1]    Bülent Şık, “Pestisitler: Sorunlar, Maliyetler ve Mücadele Önerisi http://gidatopluluklari.org/?paged=2

[2]    PAN Germany, “Pestisitlerin İnsan Sağlığına Etkileri ve Pestisit Zehirlenmeleri” http://www.bugday.org/blog/pestisitlerin-insan-sagligina-etkileri-ve-pestisit-zehirlenmeleri/

[3]    HELVETAS Swiss Intercooperation, “Reducing pesticide use and risks” https://www.researchgate.net/publication/318461632_Reducing_pesticide_use_and_risks_-_What_action_is_needed

[4]    http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=30892&tipi=5&sube=0

[5]         http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/saglik/958617/Turkiye_yi_kanser_eden_urunleri_devlet_gizledi__biz_acikliyoruz__iste_zehir_listesi.html

[6]    http://www.bugday.org/blog/wp-content/uploads/2019/05/Bursa-__li-G__rsu-ve-Kestel-__l__elerindeki-Meyve-__reticilerinin-Pestisit-Kullan__m__na-Y__nelik-Tutum-ve-Davran____lar__n__n-Belirlenmesi480505-570104.pdf

Ekoloji Birliği’nden nükleer uyarısı: Uyan Türkiye, yoksa çok geç olacak

Akkuyu Nükleer Santrali’ndeki çatlak hakkında firmanın açıklaması uzmanlar ve nükleer karşıtlarını tatmin etmezken hükümetten ses yok. Ekoloji Birliği, “olası bir kazayı biz de Rusya gibi yabancı ülkelerden mi öğreneceğiz’ diye sordu.

Akkuyu Nükleer Santrali’nde, reaktörün oturacağı temelin iki kez çatlayıp üzerine yeniden beton dökülmesi ve bunun da 10 ay boyunca kamuoyundan saklanmış olmasının yankıları sürüyor. Uzmanlar, nükleer enerji karşıtları ve ekolojistler bu çatlağın ve haberin gizlenmesinin olası bir kaza veya deprem durumunda olabileceklerin bir göstergesi olduğu konusunda hem fikir.

Ekoloji Birliği, sözkonusu çatlak haberleriyle ilgili halu resmi bir açıklama gelmemesine dikkat çekerek, “İleride Akkuyu’da olası bir nükleer kaza durumunda, kazayı ve yayılan radyasyonu biz de Rusya halkı gibi yabancı ülkelerden mi öğreneceğiz” diye sordu. Birlikten yapılan açıklamada; “Uyan Türkiye, bugün uyanmazsan bir gün nükleer radyasyonun öldürücü etkisi altında uyanabilirsin denildi; inşaatın hemen durdurulması ve nükleer santrallerden vazgeçilmesi istendi.

60 bileşeni olan birliğin yayımladığı açıklamada, hükümete şu sorular soruldu:

Deprem olunca ne olacak? 

-Akkuyu Nükleer Santral inşaatında 1 nolu reaktör atom çekirdeğinin bulunacağı haznenin temelinde oluşan çatlaklar, neden resmi bir açıklamayla değil de olay tarihinden 10 ay sonra sızıntı bir haber olarak ortaya çıktı?

-Akkuyu temelindeki çatlakların ölümcül radyasyon sızıntısına neden olacağı bilindiği halde neden hala bir açıklama yok?. İleride Akkuyu’ da olası bir nükleer kazayı ve yayılan radyasyonu biz de Rusya halkı gibi yabancı ülkelerden mi öğreneceğiz?

-Halka açıklama yapılmamasının nedeni, denetime tabi TAEK’i saf dışı bırakarak, tam da çatlakların belirlendiği tarih Temmuz 2018’de, KHK ile ulusal ve uluslararası bütün denetimlerden muaf tutularak, yalnızca Cumhurbaşkanı’na hesap verecek yetkilerle kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu ve bu kurum bünyesinde oluşturulan NÜTED A.Ş. midir?

-Eski Akkuyu NGS AŞ. Müdürü’nün “Bu zihniyetle mi nükleer santral işleteceksiniz” diyerek istifa etmesine neden olan konular mı temelin çatlamasına neden oldu?

Mersin Akkuyu Nükleer AŞ. bünyesinde görev yapan Mersin Bölge Kamu Diplomasisi ve Devlet İlişkileri Bölge Müdürü Faruk Uzel, 2015’teki istifa gerekçeleri arasında, yanlış planlama sonucu 1 nolu santralin deniz kıyı kenar çizgisi içinde nükleer santralin deniz seviyesinden 12 metre altında planlandığını belirtmiş ve şirketin üç ayrı taş ocağı satın alması ardında yatan kuşkulara değinmişti.

– Akkuyu NGS temelinde daha şimdiden çatlaklar oluşuyorsa ileride Akkuyu Fayı nedeniyle depremler olduğunda çatlaklar oluşmayacağını nasıl garanti ediyorsunuz?

-Bağımsız mühendislerin inceleme yapmasına neden izin verilmiyor?

Bu soruların bugün sorulmaması halinde yarın çok geç olacağı belirtilen açıklamada, “Nükleer santrallerin şakası yok. Olası bir hata ve kaza on binlerce insanın ölmesine ve doğanın yok olmasına yol açıyor.Bugüne kadar yaşadığımız nükleer kazalardan da gördük ki nükleer santraller işletilirken hata riski hiçbir zaman sıfır değil.  Atık sorunu bile daha çözülememiş ve bu denli riskli nükleer santraller yaratacağı yıkımla birlikte onarılmaz yaralar açacak ve bir yandan da ayrıca bizim vergilerimizle yapılması nedeniyle kaynak israfına yol açacaktır.” denildi.

Dünya Çiftçiler Günü’nü kutlayacak çiftçi var mı? – Ali Ekber Yıldırım

Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu (IFAP)’ nun kararı ile 1984 yılından bu yana, 14 Mayıs “Dünya Çiftçiler Günü” olarak kutlanıyor. Bu kapsamda dünyanın bir çok yerinde farklı etkinlikler düzenleniyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü(FAO) verilerine göre tarımsal hasıla bakımından Türkiye, dünyada yedinci, Avrupa’da ise ilk sırada yer alıyor. Bu veriye bakılsa çiftçilerimizin sadece 14 Mayıs’ta değil, günlerce kutlamalar yapması beklenirdi. Fakat, gerçekte pek kutlanacak bir durum yok.

Dünya Çiftçiler Günü’nde ülke tarımının ve çiftçilerimizin genel durumu özetle şöyle:

Büyüme, istihdam ve dış ticaret

Tarım sektörünün ekonomideki ağırlığı her geçen yıl azalıyor. Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK)verilerine göre tarımdaki büyüme, genel ekonominin gerisinde. 2017 yılında ekonomi yüzde 7.4 büyürken, tarımdaki büyüme yüzde 4.9 oldu. 2018’de ise,ekonomi yüzde 2.6 büyürken, tarımdaki büyüme yüzde 1.3’te kaldı.

Tarımın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla(GSYH) içindeki payı da düşüyor. 2010 yılında yüzde 9 olan bu pay, 2011’de yüzde 8.2’ye,2012’de yüzde 7.8’e ve ertesi yıl yüzde 6.7’ye geriledi. 2017’ye kadar yüzde 6 seviyelerinde seyrederken 2018’de yüzde 5.8 ile en düşük seviyeye indi.

İstihdamda da tarımın payı azalıyor.Tarım sektörünün 2010 yılında yüzde 23.3 olan istihdamdaki payı 2016’da yüzde 20’nin altına düşerek yüzde 19.5 oldu. 2018’de ise bu oran yüzde 17.3’e geriledi.

Dış ticaret verileri hesaplama yöntemine göre farklılık göstermekle birlikte, ithalatla ihracat genellikle başa baş gerçekleşiyor. 2018 verilerine göre, gıda maddeleri ihracatı 17 milyar 389 milyon dolar, hammaddeler ihracatı ise 1 milyar 115 milyon dolar olmak üzere 18 milyar 504 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirildi.

İthalatta bakıldığında, gıda maddeleri ithalatı 12 milyar 499 milyon dolar ve tarımsal hammaddeler ithalatı 5 milyar 756 milyon dolar olmak üzere toplamda 18 milyar 255 milyon dolarlık ithalat yapıldı.Bu rakamlar da gösteriyor ki, tarımsal hammaddelerde dışa bağımlı ve dış ticaret açığı veren Türkiye, gıda ürünlerinde net olarak dış ticaret fazlası veriyor.

Üretimde kriz var

Hem üretim alanlarının daralması, hem de çiftçi sayısındaki düşüş tarımda bir üretim sorunu olduğunu açıkça gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2002 yılında 26 milyon 579 bin hektar olan ekim alanları 2018’de 23.2 milyon hektara geriledi. Üretim alanları daralıyor.

Üretim alanları daralırken çiftçi sayısı da azalıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, 2003 yılında Çiftçi Kayıt Sistemi’nde 2 milyon 765 bin 287 çiftçi kayıtlı iken, 2017 yılında bu sayı 2 milyon 132 bin 491 kişiye geriledi. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne tarımsal destek almak için kayıt yapılıyor. Arazisi küçük olduğu için ve kayıt yapmaya gerek görmeyen küçük çiftçilerin sektörden daha çok çekildiği dikkate alındığında çiftçi sayısındaki düşüş daha yüksek olduğu söylenebilir.

Üretim azalıyor

Tarımsal hasıla bakımında Avrupa’da birinci,dünyada yedinci ülke olmakla övünürken dolar bazında değerlendirildiğinde tarımsal hasılada da ciddi düşüş var. Türkiye’nin 2010 yılında tarım hasılası 52 milyar 592 milyon dolar iken, 2018’e gelindiğinde 42 milyar 517 milyon dolara gerilediği görülüyor. Yoğun nüfus artışı dikkate alındığında tarımsal üretimin 2010’dan 2018’e kadar 10 milyar dolarlık düşüş kaydetmesi üretimdeki düşüşü gösteriyor.

Üretim azalırken ne yazık ki uygulanan ithalat politikası ile soğan,patates bile ithal ediliyor. Türkiye’nin ithal etmediği tarım ürünü kalmadı.

En ağır eleştiri Bakan Pakdemirli’den

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin özel bir şirkete hazırlattığı “Tarımda Milli Birlik Projesi”nin sunumunda ülke tarımının içinde bulunduğu durum özetle şöyle ifade edilmişti:

1- Tarladan sofraya kadar uzanan ürün değer zincirlerinde yüzde 50’ye varan israf ve verimsizlikler yaşanmaktadır.

2- Ölçek problemi nedeniyle tarımsal maliyetler oldukça yüksektir.

3- Plansızlık ve yetersiz veri nedeniyle gıda fiyatlarında suni dalgalanmalar ve fiyat artışları yaşanmaktadır.

4- Değer zinciri kopuktur.Katma değer hakkaniyetli dağıtılmamaktadır.

5- Uygulanan yanlış politikalar sonucunda yönetilemeyen,planlanamayan çok parçalı ekosistem var.

6- Hayvancılıkta yem fiyatlarının,hububatta tohum maliyetlerinin spekülasyonla yükseltildiğine vurgu yapılıyor.

7- Patates ve soğanda plansızlık kaynaklı sorunlar ve spekülasyonlar var.

8- Yönetilemeyen ve planlanamayan çok parçalı bir ekosisteme dikkat çekilerek, koordinasyon, veri akışı, planlama, kontrol ve fiyat istikrarının sağlanamadığına işaret ediliyor.

Girdi maliyetleri yüksek, destekler yetersiz

Tarımda en önemli sorun girdi fiyatlarının dolayısıyla üretim maliyetlerinin çok yüksek olması, buna karşılık çiftçinin ürettiği ürünün değerinde satılamaması. Çiftçi para kazanamadığı için üretimden çekiliyor. Tüketici yüksek gıda fiyatlarından şikayet ediyor.

Destekler hem yetersiz hem de çok geç ödeniyor. 2019 yılı tarım destekleri henüz belli değil. Çiftçi üretim yaptı, bugün yarın buğday hasadı başlayacak ama resmi olarak buğdaya,arpaya ne kadar destek alacağı açıklanmadı. Pamuk,ayçiçeği gibi ürünlerde 2019 ürünü ekimleri yapılıyor ama 2018 yılı destekleri daha ödenmedi. 2019 yılında ne kadar destek alınacağı ise bilinmiyor.

Tarıma bakış değişmeli

Yıllardır yazdıklarımızı tekrarlamaya gerek yok.Tarımda, yapısal, ekonomik, sosyolojik, kültürel, yasal, örgütlenme ve daha bir çok konuda ciddi sorunlar var. En temel sorun; iktidarların, toplumun genel olarak tarımı önemsememesi,yok sayması ve bunun sonucunda da değersizleştirilmesidir. Tarıma değer verilmesi,değer kazandırılması gerekiyor. Daha yalın bir anlatımla tarıma bakışın değişmesi gerekiyor.

Özetle, bu kadar çok bilinmezlik içerisinde, yüksek girdi maliyetleri ile ısrarla üretim yapan, ithal ürünlerle rekabet eden çiftçilerimizi ayakta alkışlamak ve kutlamak gerek. Fakat ne yazık ki onların 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nü kutlayacak halleri yok.

(Tarım Dünyası’ndan alınmıştır.)

İstanbullular YSK’nin sisteminde ‘kayboldu’

23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçimleri için YSK’nin sitesinden seçmen kayıtlarını sorgulayan çok sayıda yurttaş adlarını göremedi.

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) iptal kararı üzerine 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul seçimleri için kurulun internet sitesinde seçmen sorgulama bölümüne giren yüzlerce yurttaş isimlerini göremedi. 31 Mart seçimlerinde Avcılar’da oy kullanan S.Ç. isimli yurttaş YSK’nin sitesine girerek ismini sorgulattığını belirterek “3-4 gün önce ismimi kontrol etmek için YSK’nin sitesine girdim. YSK’deki durumu sorgulamak için baktım ama 31 Martta oy kullanmama rağmen şu an YSK’nin sitesinde seçmen olarak görünmüyorum. Ama e- devlet’te görünüyorum. Neler yapmam gerektiğini bilmiyorum. İlk işim ilçe nüfus müdürlüğüne başvuru yapmak olacak” dedi.

Gazeteciler: Yuh artık

Gazeteciler Emin Çapa ve Rahşan Gülşan da YSK sisteminde isimlerinin bulunmadığını açıkladı. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Emin Çapa, “YSK’nin internet sitesine göre ‘seçmen’ değiliz. Her seçim olduğu gibi internet üzerinden kaydımıza baktık ve bu sefer eşim de, ben de yokuz. Nasıl yani? 1.5 ayda dijital kütükten sildiniz mi bizi? Nüfus müdürlüğü yolları göründü. İnanamayıp defalarca tekrar tekrar baktım. Kendi kendime, ‘Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar alamazsın’ diye üstelik. Hepiniz seçmen sorgulama sistemine girin” dedi.

Rahşan Gülşan da hesabından sahte seçmen olduğu bilgisini e- Devlet sayfasındaki ekran görüntüsü ile paylaşarak “İyi ki şüphelenip seçmen kaydıma bakmışım. On yıldır yalnız yaşadığım evde hiç tanımadığım iki kişi oturuyor görünüyor. Yuh artık” ifadelerini kullandı.

‘Oylarınıza sahip çıkacağız’

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, seçmen listelerinde isimlerin görünmemesine ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yaparak “Seçmen listelerinde adımız görünmüyor diye kaygılanmakta haklısınız çünkü her şeyi yapabileceklerini biliyoruz. Ancak rahat olun, aynen 31 Mart öncesinde olduğu gibi tüm detayların yakın takipçisiyiz. Bir kez daha oyunlarını bozarak oylarınıza sahip çıkacağız” dedi.

31 Ocak’taki listeler geçerli

CHP’li avukat Feyza Altun’da 23 Haziran seçimlerine ilişkin şunları söyledi:

-31 Ocak’ta kesinleşen listedeki herkes 23 Haziran’da oy kullanacak. Kısıtlıların karşısına “oy kullanamaz” şerhi düşülecek, listeden silinmeyecek. Taşınsanız da 31 Ocak’taki listeye göre oy kullanacaksınız.

-Nüfusta kaydı silinenler YSK e-seçmen sekmesinden sorgulama yaptıktan sonra ilçesindeki nüfus müdürlüğüne giderek dilekçe verecek. Dilekçeye “ikametimi değiştirmedim, hatanın açıklanmasını ve düzeltilmesini istiyorum” yazacak. Düzeltmeyen memur hakkında suç duyurusunda bulunacak.

-Ceza infaz kurumlarında tutuklu bulunan ve taksirli suçlardan hükümlülerden ilk ikamet yeri cezaevi olan ve İstanbul dışı olanlar karşısına “oy kullanamaz” şerhi düşülecek.

-18 yaşına giren kişiler bu seçimde oy kullanamayacak. Sonradan İstanbul’a taşınanlar da kullanmayacak. Seçmen listesi 31 Ocak’ta kesinleşen listeye ekleme çıkarma yok.

 

Kadın kuruluşlarından Orman’a: Maçlarda ‘kadınlardan özür dilerim’ pankartı aç

Beşiktaş’in önceki gün yeniden seçilen başkanı Fikret Orman’ın Genel Kurul toplantısında sarfettiği sözler kadın kuruluşlarını kızdırdı. Rakibine “delikanlı değiller, karı gibi arkadan konuşurlar’ diyen Orman, tepkiler üzerine oruçlu olduğunu, istemeden söylediğini belirtmişti. Ancak, istanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) bu mazeretten tatmin olmadı. Bir açıklama yayımlayan Birlik, Orman’ı kınadı; yapılacak ilk üç Beşiktaş maçında “Kadınlardan Özür Diliyorum” pankartının stadyuma asılmasını talep etti. Birliğin, koordinatör Nazan Moroğlu imzasını taşıyan açıklaması şöyle:

“Ülkemizin en büyük spor kulüplerinden olan Beşiktaş Kulübü Başkanı bir genel kurul toplantısında rakibini eleştirirken “delikanlı değiller, onlar karı gibi arkadan konuşurlar“ sözleriyle kadınları aşağılamış ve sonrasında oruç olduğu gerekçesine sığınarak sözde özür dilemiştir.

KINIYORUZ: Özürü kabahatinden büyük olan, sade vatandaştan farklı olarak, geniş kitleleri ve toplumu etkileyici konumda olan Beşiktaş Spor Kulübü Başkanı’nı kadınları aşağılayıcı, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet içeren sözleri nedeniyle kınıyoruz.

HATIRLATIYORUZ: Öncelikle, kadın erkek eşitliğinin Cumhuriyetimizin kurucu değerlerinin başında geldiğini, Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Kadınlarını geri bırakan milletler geri kalmaya mahkumdur” sözleriyle hatırlatıyoruz.

Türkiye, kurucu değerlerine sahip çıkarak daha sonraki yıllarda kadınlara karşı ayrımcılıkların kaldırılması ve kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi konusundaki uluslararası sözleşmeleri onaylamış, “kadınların aşağı bir cins olduğuna dayanan önyargıları…” kaldıracağını ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan şiddetin her türünü önleyeceğini taahhüt etmiştir.

Kadın erkek eşitliği bir ülkede demokrasinin, sürdürülebilir kalkınmanın ve   çağdaşlığın temel kriteridir.

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği olarak, cinsiyete dayalı ayrımcılık içeren bu sözler hakkında Futbol Federasyonu’nu ve ilgilileri göreve çağırıyoruz. Beşiktaş Kulübü Başkanı’nı, sözlerinin yanlış anlaşılmaya yol açılmasını önlemek üzere, yapılacak ilk üç Beşiktaş maçında “Kadınlardan Özür Diliyorum” pankartı açmaya davet ediyoruz. “

 

Avrupa’nın gündemi iklim değişikliği ve göç

AP seçimlerine iki hafta kala açıklanan ankete göre, Almanlar AB’nin gelecekte çözmesi gereken en büyük sorunun çevrenin korunması ve iklim değişikliği olduğu görüşünde. AB genelinde de yanıtlar çok farklı değil.

Almanya’da öğrenciler sık aralıklarla iklim değişikliğine karşı hükümetlerini harekete geçirmek üzere eylemler düzenliyor.

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine iki haftadan az bir süre kaldı. Yapılan bir ankete göre, Alman seçmenler için Avrupa’yı ilgilendiren en önemli konuların başında çevre sorunları ve iklim değişikliği geliyor.

Anket, Die Welt gazetesinin de aralarında bulunduğu Leading Newspaper Alliance (LENA) mensubu sekiz Avrupa gazetesi tarafından kamuyou araştırma kuruluşu YouGov’a yaptırıldı. Sekiz Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkede yaşayan yaklaşık 8 bin kişiye, 16 alandan hangisini AB’nin geleceği için en büyük sorun olarak gördükleri sorusu yöneltildi. Katılımcılara üç tercih yapma şansı verildi.

İklim değişikliği ve göç ilk iki sırada

Almanya’dan ankete katılanların yüzde 34’ü, çevrenin korunması ve iklim değişikliğinin Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğini ilgilendiren en önemli konu olduğu görüşünde olduklarını bildirdi. Göç konusu ise yüzde 32’lik oranla ikinci sırada geldi.

Sekiz ülkedeki katılımcıların verdiği yanıtların ortalamasına göre ilk iki sıralama değişiyor. Tüm katılımcıların görüşlerinin ortalamasına göre çevre ve iklim konusu ikinci sıraya düşüyor, çoğunluk Avrupa’nın gelecekte çözmesi gereken en önemli sorunun göç olduğunu ifade ediyor. Ancak iklim değişikliğinin yol açtığı sorunlar yüzünden bulundukları yerlerden Avrupa’ya doğru göç edenlerin sayısının giderek artması, bu iki sorunun birbirinden ayırt edilmesini zorlaştırıyor.

 

Anneler ve çocukları iklim değişikliğine karşı sokağa çıktı

Anneler Günü’nde  iklim değişikliğine karşı hükümetin politikalarını eleştiren binlerce kişi, yanlarına aldıkları çocuklarıyla birlikte Londra ve Brüksel’de protesto yürüyüşü düzenledi.

İngiltere’nin başkenti Londra’da iklim değişikliğine karşı hükümetin politikalarını eleştiren binlerce ebeveyn, çocuklarını da yanlarına alarak sokaklara çıktı. Belçika’nın başkenti Brüksel’de benzer bir gösteri düzenlendi.

Binlerce ebeveynin çocuklarını da yanlarına alarak gerçekleştirdikleri eylemin Londra ayağını ‘Anneler Yükseliyor’ adlı grup örgütledi. Theresa May’in liderliğini yaptığı Muhafazakar Parti hükümetinin çevre ve iklim politikalarını eleştiren göstericiler ellerinde “Benim dünyam benim geleceğim” yazan pankartlar taşıdı.

Yürüyüşe katılan anneler çocuklarının geleceğinden endişeli olduklarını, bu nedenle de hükümetlerini bir an önce iklim değişikliğine karşı harekete geçmeye çağırdıklarını belirtti. Bir protestocu “Bu bir öncelik. Politikacılar bunun önemli olduğunu anlamalı. Şimdi harekete geçmeliyiz” dedi.

Bir diğer gösterici ise, “Bence pek çok kişi bu benim hayatımda zaten olmayacak, bu yüzden önemli değil diye düşünüyor. Aslında bu 11 yıl içerisinde olacak. Bu yalnızca bizi değil gelecekte çocuklarımızı da etkileyecek” şeklinde konuştu.

Hyde Park’ta başlayan yürüyüş Londra’nın merkezindeki Parlamento Meydanı’nda sona erdi. Belçika’da ise iklim değişikliğine karşı farkındalık yaratmak için binlerce kişi başkent Brüksel’de toplandı.“Brüksel çevre için yürüyor” adlı etkinliğe katılan yaklaşık 15 bin kişi hükümetin iklim değişikliğine karşı politikalarını etkili olmamakla eleştirdi; bir an önce harekete geçmeye çağırdı.

 

Soma: Adalet hâlâ göçük altında

Soma’daki maden katliamında yaşamını yitiren 301 işçinin ailesi bir kez daha adalet istedi.

Soma’daki maden faciasının beşinci yıldönümünde, yaşamını yitiren 301 maden işçisi anıldı. İşçilerin ölümünden sorumlu olan maden sahibinin serbest bırakılmasıyla sonuçlanan dava sürecine tepki gösteren aileler, Soma 301 Madenciler Derneği önünde buluşup Madenci Anıtı’na yürüdü. Yürüyüş sonrası anıt önünde yapılan basın açıklamasını, madende oğlu Uğur Çolak’ı kaybeden İsmail Çolak okudu.

Katliamın ardından dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, “Kusuru ve suçu olan kim varsa babamın oğlu bile olsa adalet önünde hesabını verecek” sözlerini hatırlatan Çolak, o dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Madencinin kaderinde madenciliğin fıtratında böyle ölümler vardır” sözlerini de unutmadıklarını söyledi.

Çolak, aradan geçen 5 yılda adil bir yargılama olmadığına dikkat çekti: “Katliamdan tam 11 ay sonra 13 Nisan 2015’te başlayan ve geçen sene 11 Temmuz 2018’de karara bağlanan yargılama boyunca siyasi iktidar tarafından pek çok engelle karşılaştık. Nihayet çıkan karar patronlara ödül gibi olmuştur. Geçtiğimiz günlerde davanın bir numaralı sanığı maden sahibinin oğlu Can Gürkan’ın tahliye edildiğini hatırlatan Çolak, “Üstüne bir de mahkeme kendisine hediye verdi. Birkaç yıllığına iptal edilen maden işletme yetkisi de iade edildi” dedi.

Sistem güçlüden yana

Çolak sözlerine şöyle devam etti: “Karar, Türkiye’de adalet sisteminin güçlüden ve zenginden yana olduğunu, adaletin bir kez daha göçük altında kaldığını doğruladı. Katliamdan sonra maden işçileri için yapılması gerekenler de yapılmadı. Geçici çözümlerin yeni ölümleri engellemeyeceğini biliyoruz. Sorumlu müfettişler yargılanmadığı için denetimlerin yetersiz kalmaya devam edeceğini de biliyoruz. Eve ekmek götürmek için toprağın altında ömür tüketen madenciler kelle koltukta çalışmaya devam ediyor. Soma Katliamı davası Yargıtay’a kaldı. 301 madenci aileleri olarak adalet yerini bulana kadar mücadele edeceğiz. Kaybettiğimiz 301 canımız için en ağır cezayı almalarını istiyoruz. Bunun için mahkemeden olası kasıttan ceza vermelerini bekliyoruz.”

Açıklama sonrası aileler, yakınlarının mezarlarını ziyaret ederek karanfiller bıraktı. Madende hayatını kaybeden işçiler, Ankara, İstanbul ve Adana’da da anıldı; adalet talepleri yinelendi.

Göz göre göre…

-13 Mayıs günü Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’ye bağlı madende meydana gelen yangında resmi rakamlara göre 301 işçi hayatını kaybetti, çok sayıda işçi yaralandı.

Eynez bölgesindeki maden önce Ciner Grubu’na geçti ancak firma, 2006’da Türkiye Kömür İşletmeleri’ne (TKİ) yolladığı “ileride telafisi mümkün olmayan problemlerle karşılaşılacağı anlaşıldığı için mevcut sözleşmenin ihale şartlarına haiz olarak Türkiye Kömür İşletmeleri’ne devir edilmesi talep edilmektedir” yazısıyla sahadan çekildi.

– Ciner’in uyarıları kulak arkası edildi, maden Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’ye verildi. Bir yılda üretim 10 kat artırıldı, şirkete alım garantisi verildi

-Faciadan hemen önce, 29 Nisan 2914’te CHP’nin maden ocaklarında meydana gelen iş kazalarını araştırmak amacıyla araştırma komisyonu kurulması önerisi AKP’nin oylarıyla reddedildi.

-Faciadan sonra; taşeron işçi çalıştırıldığı, bu işçilere üç gün eğitim verildiği, kaza durumunda ne yapacaklarının öğretilmediği; 50 ppm’yi aşmaması gereken karbonmonoksit miktarının defalarca bu sınırı geçtiği, 30 dereceye geçmemesi gereken sıcaklığın kaza günü 46 derece olduğu ortaya çıktı. İşçileri zehirli gazlardan koruması gereken maskeler de çalışmıyordu.

Katliam değil fıtrat

-Facianın ardından Soma’ya giden dönemin Başbakanı Erdoğan “Bunun yapısında fıtratında bunlar var” dedi.

-Protesto edenlere polis saldırdı, Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel polislerin yerde yatar halde tuttuğu bir madenciyi dakikalarca tekmeledi.

İki yıl sonra 2 Mart 2015’te Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi hazırlanan iddianameyi kabul etti. 13 Nisan 2015, 8’i tutuklu 45 sanığın yargılanmasına başlandı.

-Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Genel Müdürü Ramazan Doğru, İşletme Müdürü Akın Çelik, Teknik Müdür İsmail Adalı, Teknik Nezaretçi Ertan Ersoy ve Emniyet Teknikeri Mehmet Ali Günay Çelik tutuklandı.

-Bilirkişi raporu, olayın önlenebilecekken “olumsuz ocak alt yap uygulamalar nedeniyle facia boyutuna ulaştığını” ortaya koydu; Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ihmali ve kusuruna dikkat çekildi.

-Dava devam ederken, sanıklar katliamın FETÖ tarafından yapılan bir sabotaj olduğunu iddia etti. Sanıkların bu iddiası araştırılırken davayı yürüten mahkeme heyeti değiştirildi. Yeni hakim olarak, Afşin Elbistan’da 11 işçinin yaşamını yitirdiği, 9 işçinin halen toprağın altında olduğu davada, sanıklara sadece cezası veren Salih Pehlivanoğlu atandı.

-Davanın savcısı da değişti. Yeni savcı mütaalasında, olası kast değil, bilinçli taksirden ceza istedi.

-3 yıl süren davada, 11 Temmuz 2018’deki karar duruşmasında 5 tutuklu sanığın 15 yıl ile 22 yıl 6 ay arasında değişen hapisle cezalandırılmasına, 9 sanığın adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına, aralarında Alp Gürkan’ın da olduğu 37 sanığın ise beraatine karar verildi.

-Patron Can Gürkan, ‘taksir’den sadece 15 yıl ceza aldı ve 3 yıl maden işletme işinden men edilmesine karar verildi.

-Dava sürerken işçi ailelerinin avukatı Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı tutuklandı.

Bir yıl sonra tahliye

-İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Ceza Dairesi, 18 Nisan’da, şirketin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan’ın yurt dışı yasağı konularak tahliye edilmesine karar verdi. Ailelerin avukatları ise Yargıtay’a başvurmaya hazırlanıyor.

‘Hem tahliye ettiler hem de maden yasağının kaldırdılar’

Mağdur ailelerin hukuk mücadelesini sürdüren Sosyal Haklar Derneği’nden avukat Evren İşler “5 yılda Soma’da hiçbir şey değişmedi. İşçiler güvenliksiz ortamlara mahkum edilmiş şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Alınan önlemlerle de bir şey değişmedi ” dedi. Dava süreciyle ilgili konuşan İşler, Danıştay kararına rağmen kamu görevlilerinin yargılanmasına izin verilmeyerek faciada sorumluluğu bulunan kamunun suçunun örtbas edildiğini belirtti. İşler , katliama giden yolu açanlardan Alp Gürkan’ın beraat etmesinin ve oğlu Can Gürkan’ın en alt düzeyden ceza alıp beşinci yıla gelmeden tahliye edilmesinin aileleri derinden yaraladığını anlattı. İstinaf mahkemesinin bu insanların maden iş kolunda çalışması yasağını da kaldırdığını belirten İşler, “Yani hem tahliye etti hem de ‘git madenin başına yeniden otur’ dedi mahkeme. Bu kararla adaletin Soma’ya gelmediğini görmüş olduk” diye konuştu.

Her şey çok güzel ‘olmasın’

İstanbul Kadıköy’de facianın yıldönümünde yapılan yürüyüşte polisler “Her şey çok güzel olacak” pankartının İstanbul Valiliği tarafından yasaklandığı söyledi. Polis, eylemcilerin pankartı kaldırmasını istedi. “Her şey çok güzel olacak pankartını kaldırın yürüyün lütfen” diyen emniyet yetkilisi, soru üzerine yazılı talimat olmadığı fakat talimatın İstanbul Valiliği tarafından verildiğini söyledi. “Bugünden itibaren valilik ‘Her şey çok güzel olacak’ pankartını yasakladı diyoruz, öyle mi?” sorusuna da yetkili “Evet” yanıtı verdi.