Ana Sayfa Blog Sayfa 2525

Gelinen yer çok endişe verici: Tarım haberlerine yasak – Eser Karakaş

Bu öneri tarım sektörümüz için bir facia ama daha da fecisi yasaklama kültürünün her platformda nasıl yaygınlaştığı konusu.

Önce 8 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir haber:

“Geçtiğimiz günlerde Ukrayna 38 ton domatesi insan sağlığına zararlı maddeler olduğu gerekçesiyle geri gönderdi. Daha önce de 29 ton domates benzeri gerekçelerle geri gönderilmişti. Rusya da 20 tonu aşkın çileği ‘Tehlikeli madde’ ve ‘zararlı haşere’ gerekçesiyle 2019 yılı içerisinde geri göndermişti. Geçtiğimiz yıl da başta Rusya olmak üzere ihraç edilen domatesler benzeri gerekçelerle Türkiye’ye iade edilmişti.

Art arda gelen iade haberlerinin ardından harekete geçen İYİ Parti, söz konusu iadelerin gerekçelerinin ve nedenlerinin araştırılması için Meclis’e araştırma önergesi verdi. İYİ Parti Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Yavuz Ağıralioğlu’nun imzasını taşıyan önergede, ‘İhracattan geri dönen tarım ürünlerimizin geri gönderilmesinin nedenleri ve sonuçlarının araştırılarak aynı sorunların tekrarlanmaması için gerekli önlemlerin alınması ve iade edilen tarım ürünlerinin ne yapıldığının kamuoyu ile paylaşılması amacıyla Anayasa’nın 98, İçtüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz’ denildi.”

Şimdi de Ahval’de yayınlanan bir haber, konu yine Rusya’dan dönen yaş meyve ve sebze:

“Konuyu Tarım Dünyası’ndaki yazısında ele alan gazeteci Ali Ekber Yıldırım, yeni pazar arayışlarında çözüm bekleyen önemli sorunlar olduğunu ifade etti ve ekledi:

‘Uzakdoğu’ya Yaş Meyve Sebze İhracatını Geliştirme Komitesi bu konuda uzun bir süredir çalışmalarını sürdürüyor. Ticaret Bakanlığı bünyesinde faaliyetlerini sürdüren komitenin daha efektif çalışması için ayda en az bir kez Tarım ve Orman Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, ihracatçı birliklerinden katılacak temsilcilerle toplanılması kararlaştırıldı.

Yaş Meyve Sebze Sektör Kurulu Çalıştayı’nda dile getirilen sorunlar ve talepler ise şöyle:

— Özellikle Rusya Federasyonu’na yapılan ihracatlarda geri dönen ürünlere, ürünlerin tekrar ihracata gönderilebilmesi için sürecin hızlandırılarak bitki sağlık sertifikaları çıkarılması gerekliğinin kaldırılmasıveya sertifikaların ürünün geri döndüğü gümrüğün bulunduğu ilden çıkarılabilmesi,

— Çin’e kiraz ihracatı izninin genişletilerek soğuk hava uygulamasının kaldırılması için prosedürlerin değişmesi,

— Taze meyve sebze ihracatçılarının hale kayıt ve ticaret borsasına bildirim zorunluluğunun kaldırılması,

— Taze meyve sebze üreticisi ve ihracatçıları için önemli bir problem haline gelen, medyada son zamanlarda yayınlanan meyve sebze ürünleri hakkındaki olumsuz haber ve propagandaların denetlenmesi ve önüne geçilmesi, gerekirse bu haberleri uygulayan kuruluşlara ceza uygulanması,…

Yukarıdaki öneriler Ticaret Bakanlığı bünyesinde kurulan bir komitenin getirdiği önerilerden bir bölümü, bu tür komitelerin resmî bir yanı yok ama her şeye rağmen unutmayalım bir bakanlığın şapkası altında getirilen öneriler.

Öneriler listesi çok daha uzun, tam listeye Tarım Dünyası sitesinden ulaşabilirsiniz ama ben bu yazıma seçtiğim bazı önerileri aldım.

Bendeniz çok uzun süredir, yaklaşık yirmi sene, ihracata konu olan ama Rusya’dan AB ülkelerinden kamu sağlığı açısından zararlı görüldüğü için geri çevrilen yaş meyve ve sebzenin akıbetini merak ediyorum, yetkililerden bu çileklere, domateslere ne olduklarının nafile açıklanmasını talep ediyorum.

Anlaşılan, bizler, çocuklarımız, torunlarımız Rusların, Avrupalıların kendi çocuklarına yedirmedikleri bu yaş ve meyve sebzeyi kemal-i afiyetle yiyoruz.

Bu komite işi biraz ileri de götürmüş, benim gibi bu konuya kafa takanlar hakkında işlem yapılmasını bile istiyor, aynı cümleyi (Komite önerisi) bir kez daha yazıyorum: “Taze meyve sebze üreticisi ve ihracatçıları için önemli bir problem haline gelen, medyada son zamanlarda yayınlanan meyve sebze ürünleri hakkındaki olumsuz haber ve propagandaların denetlenmesi ve önüne geçilmesi, gerekirse bu haberleri uygulayan kuruluşlara ceza uygulanması.”

Bu öneri tarım sektörümüz için bir facia ama daha da fecisi yasaklama kültürünün her platformda nasıl yaygınlaştığı konusu; bu öneriler demetine, bu yasaklama önerisine, Ticaret Bakanlığı yetkilileri de anlaşılan bir şey dememişler.

Bu konuyu “Tarım Dünyası” sitesine taşıyan gazeteci Ali Ekber Yıldırım da bu anormal yasaklama önerisine bir eleştiri getirmemiş yazısında.

Anlaşılan tarımcılar daha etkin, kamu sağlığına daha uygun üretim yapma yerine, mesela bitki sağlık sertifikası zorunluluğunu kaldırtarak, yayınları yasaklayarak ya da ürünlerini standartların çok daha düşük olduğu (Çin gibi) ülkelere kaydırarak iç piyasada zararlı yaş meyve ve sebze pazarlamasını sürdürmek istiyorlar.

Bakalım İYİ Parti’nin bu konuda verdiği Meclis Araştırma önergesinin sonucu ne olacak?

Benim sorum da biraz anlamsız galiba değil mi?

(Artı Gerçek’ten alınmıştır.)

 

Klorpirifos zehri meselesinde TBMM’de neler oldu – Bülent Şık

Ulaşabildiğim kadarıyla klorpirifos sorunu hakkında son iki yıl içinde verilmiş altı soru önergesi var. Bazı soru önergeleri yanıtlanmış bazıları ise yanıtsız bırakılmış.

2018 Ocak ayı ile 20 Mayıs 2019 tarihi arasında Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen ve pestisit yani tarım zehri kalıntısı içerdiği için ülkemize iade edilen (ya da orada imha edilen) 121 parti üründen 23 tanesinin nedeni klorpirifos. Geçen haftaki yazımda da bu konuyu işlemiştim zaten.

Klorpirifos tarımda kullanılması 2016 yılında yasaklanan çok zararlı bir kimyasal madde. Bebek ve çocuk sağlığına ve ayrıca yaban hayatta yaşayan canlı türlerine zarar veriyor.

Ülkemizde 2016 yılı Nisan ayından beri klorpirifos satışı yasak, piyasada bulunan klorpirifos içeren tarım zehirlerinin de toplatılmış olması gerekiyor.

Ancak ülkemizden ihraç edilen yeşilbiber, limon, nar gibi gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısı tespit ediliyor hala.

Bu konuda bianet’e çok sayıda yazı yazdım son iki yıl içinde. Bu konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de gündeme getirilmiş, çok sayıda soru önergesine konu olmuş sorunlardan biri.

İki yıldır Meclis’te de gündeme getirilen gıdalardaki klorpirifos zehri kalıntısı hakkındaki soru önergelerine ne yanıt verildi?

Bu konuda kısa bir özet yapmak fikri takip içinde olmak için bir gereklilik.

Önergelere verilen yanıtlara bakmak son iki yıldır sürekli gündemde olan gıda ürünlerindeki klorpirifos zehri kalıntısı gibi somut bir sorun hakkında ülkemizdeki gıda ve beslenme sorunlarına çözümler oluşturma konusunda yetkileri ve sorumlulukları olan kamu kurumlarının ne yaptığına da bir parça ışık tutacak.

Ulaşabildiğim kadarıyla klorpirifos sorunu hakkında son iki yıl içinde verilmiş altı soru önergesi var. Bu önergeler CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından verilen önergeler. CHP ve HDP tarafından verilen iki ya da üç soru önergesi daha olması gerek diye hatırımda kalmış ancak o önergelerin linklerine ulaşamadım.

Bazı soru önergeleri yanıtlanmış bazıları ise yanıtsız bırakılmış.

Ulaşabildiğim önergelerin ve önergelerde sorulan sorulara ilgili kişilerce verilen yanıtların linkleri aşağıda.

Soru önergelerinin muhatapları Başbakan, Sağlık Bakanı ve şimdiki adıyla Tarım ve Orman Bakanı.

Soru önergeleri

Aşağıdaki üç bağlantılı linkte yer alan soru önergeleri Meclisin bir önceki çalışma dönemine ait. 2017 ve 2018 yılları içinde sorulmuş sorular

Tarım ve Orman Bakanı Faruk Çelik’e sorulan soru.

Tarım ve Orman Bakanı Eşref Fakıbaba’ya sorulan soru.

Başbakan Binali Yıldırım’a sorulan soru.

Bu önergelere verilen yanıtlardaki çelişkileri, yanıtsız bırakılan soruları daha önce bianet’teki bir yazımda ele almış ve verilen yanıtların klorpirifos zehrinin piyasadan toplatılması girişiminin başarısız olduğuna ve klorpirifos kullanımının yaygın bir şekilde devam ettiğine işaret ettiğini o yazıda açıklamıştım.

Ancak soruların muhatabı sadece Tarım ve Orman Bakanı değil.

Aşağıdaki bağlantılı linkte yer alan soru önergesi dönemin Sağlık Bakanı Ahmet Demircan’a sorulmuş.

Önergede gıdalardaki klorpirifos zehrinin çocuk sağlığına olan olumsuz etkilerini önlemek ve çocukların klorpirifos zehrine ne düzeyde maruz kaldıklarını belirlemek için Sağlık Bakanlığı tarafından bir çalışma yürütülüp yürütülmediği sorulmuş.

Dönemin Sağlık Bakanı Ahmet Demircan bu soruya bir yanıt vermemiş. Sağlık Bakanlığı’nın en asli görevlerinden biri çocuk sağlığını korumak olmasına rağmen çocuk sağlığı açısından son derece önemli bu sorunun neden yanıtsız bırakıldığını bilmiyoruz.

Sorun Meclis’in yeni çalışma döneminde de devam etti

Klorpirifos sorunu hakkında Meclis’in yeni çalışma dönemine ait iki soru önergesi ve bir de Meclis araştırması yapılsın önerisi var. Soru önergelerinin sadece birinin linki var ve onu da aşağıda bağlantılı linkte bilgilerinize sunuyorum. Önergede Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a soru yöneltilmiş:

Bu soru önergesine de bir yanıt verilmemiş.

Geçen hafta verilen soru önergesi ve Meclis Araştırması yapılmasına dair önerinin linkleri ise henüz sisteme girilmemiş.

Soru önergelerinin muhatapları olan bakanların verdiği içi boş, sorulan sorulara bir yanıt olma özelliği taşımayan açıklamalar ve bazı önergelerin ise bütünüyle yanıtsız bırakılması ne anlama geliyor? Aşağı yukarı üç yıldır gündemde olan bu sorun hakkında bazı tespitler yapmak olanaklı.

 Gerek ülke içinde tüketilen ve gerekse ihraç edilen gıda ürünlerinin bir kısmında klorpirifos zehri kalıntısı olduğu kesindir. Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen ürünlerde bu oran yüzde 20 civarında çıkıyor. Bir başka deyişle ihraç ettiğimiz ülkelerin gümrüklerinde yapılan kontrollerde tarım zehri içerdiği için ülkeye sokulmasına izin verilmeyen her beş gıdadan biri klorpirifos kalıntısı içeriyor. Ülke içinde tüketilen ürünlerdeki oranı ise bilmiyoruz.

 Tarım ve Orman Bakanlığı klorpirifos sorununu çözme konusunda hem başarısız ve hem de isteksizdir.

 Sağlık Bakanlığı çeşitli yaş gruplarındaki çocukların beslenme yolu ile klorpirifos zehrine ne düzeyde maruz kaldıklarını belirlemeye yönelik bir çalışma yürütmemiştir.

 Klorpirifos zehri içerdiği için ihracattan geri dönen gıda ürünlerinin akıbetinin ne olduğu belirsizdir.

 Görevleri itibariyle topluma karşı sorumlu olan siyasetçiler çocuk sağlığı gibi önemli bir konuda bile toplum adına sorulan soruları yanıtsız bırakmakta hiçbir beis görmemektedirler.

 Meclis toplumsal sorunların çözüm yeri olma niteliğini yitirmiştir.

Meselenin sadece klorpirifosla sınırlı olmadığını belirtmem gerekiyor. Dünya genelinde tarımda kullanılan 1000 civarında tarım zehri var.

Ülkemizdeki mevzuat gereği kullanılmasına izin verilen tarım zehirlerinin sayısı 300 ile 400 arasında değişiyor. Dolayısıyla meselenin sadece klorpirifos olmadığını aslında bu tekil sorunun bütünün işleyişine dair olumsuz bir şeyler söylediğini, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğuna işaret ettiğini hatırlatmak isterim.

Ne yapacağız sorusu ise tek başımıza değil ancak bir araya gelerek yanıtlarını bulabileceğimiz bir soru. Ve evet bu tip halk sağlığı ve çevre sağlığı sorunlarının kamusal çözümleri vardır.

(bianet.org’dan alınmıştır.)

AYM raportörü: Kavala’nın tutukluluğunda hak ihlali var

Anayasa Mahkemesi, ‘Gezi eylemlerinin organizatörü olduğu’ suçlamasıyla tutuklanan iş insanı Kavala’nın bireysel başvurusunu yarın görüşecek

Anayasa Mahkemesi, Gezi eylemlerinin organizatörü olduğu gerekçesiyle hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle dava açılan iş insanı Osman Kavala’nın 1 Kasım 2017’de tutuklanmasının ardından yaptığı bireysel başvuruyu yarın gerçekleştireceği toplantının gündemine aldı.

T24’ten Gökşen Tahincioğlu’nun haberine göre, dosya raportörünün Kavala’nın “haksız tutukluluk” başvurusu ile ilgili olarak, “hak ihlali” tespitinde bulunduğu ve ihlalin giderilmesi gerektiği görüşünü bildirdiği öğrenildi. Yüksek Mahkeme, raportörle aynı yönde karar verirse, Kavala, 24 Haziran’da başlayacak Gezi davası öncesinde özgürlüğüne kavuşabilecek.

1 Kasım 2017’de tutuklanan Kavala hakkında hem 15 Temmuz hem de Gezi eylemleri nedeniyle soruşturma yürütüldü. Bu süreçte Kavala, hakkındaki suçlamalarla ilgili bilgilere erişemedi, dosyadaki kısıtlılık nedeniyle suçlamaları öğrenemedi. Kavala hakkındaki 15 Temmuz dosyası ile ilgili işlem yapılmadı ancak Gezi eylemlerinin organizatörü olduğu iddiasıyla yürütülen soruşturmadan dava açıldı. Kavala, diğer Gezi sanıkları ile birlikte 24 Haziran’da mahkeme önüne ilk kez çıkacak.

İddianamede, Gezi’nin organizatörü olduğu belirtilen Kavala hakkında bu iddiayı destekleyecek nitelikte kanıtların bulunmaması eleştiri konusu oldu. Kavala’nın, telefon konuşmalarında Gezi’ye masa, sandalye götürülmesi gerektiği yönündeki sözleri, yaptığı birkaç yurtdışı seyahat iddiaların kanıtı olarak gösterildi.

İki yıldır bekletiyorlardı

Kavala, tutuklu olarak soruşturulurken, “tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluk incelemelerinin hakim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” iddialarıyla ilgili Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.

Yüksek Mahkeme, yaklaşık iki yıldır bu başvuruyu görüşmedi. Bireysel başvuruyu inceleyen Anayasa Mahkemesi raportörünün raporunda, “Hakkında uygulanan tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasıyla ilgili Kavala’nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerektiği” değerlendirmesini yaptığı öğrenildi.

Anayasa Mahkemesi 1. Bölüm, dosyayı 3 Nisan’da görüştü ve Genel Kurul’a sevkine karar verdi. Genel Kurul da sürpriz biçimde dosyayı yarınki gündemine aldı.

‘Sur’ yıkıldı

Game of Thrones dizisindeki ünlü ‘Sur’a ilhan veren Hadrian duvarının bir kısmının, selfie meraklısı turistler yüzünden yıkıldığı iddia edildi. Duvar UNESCO Dünya Mirası listesinde.

Game of Thrones dizisindeki ‘sur’a da ilham veren, UNESCO Dünya Mirası listesindeki ünlü Hadrian Duvarı’nın bir bölümünün selfie meraklısı turistler nedeniyle yıkıldığı iddia edildi. ‘Dünya üzerindeki en önemli setlerden biri’ olarak bilinen ve İngiltere’de bulunan yaklaşık 1900 yıllık duvarın, uyarı levhalarına aldırış etmeyen turistlerin tırmanması nedeniyle zarar gördüğü belirtildi.

​Yerel bir fotoğrafçı olan Pete Savin, duvarın yaklaşık üç metrelik bir bölümünün yıkıldığını gösteren kareyi Twitter hesabından paylaştı. Bir başka fotoğrafta ise, ‘duvardan uzak durulması’ gerektiğine dair uyarı levhasının hemen yanındaki taşların yerinden çıktığı görüldü. Savin, “Zarar, daha önce görmediğim bir boyuttaydı. Görünüşe göre Hadrian Duvarı üzerinde selfie çekmek her şeye bedel, istemeden neden olacakları zararı bile önemsemiyorlar” dedi.

Fotoğrafların paylaşılmasının ardından olay yerel medyada yankı buldu. Çevre ve kültürel mirasın korunması amacıyla kurulan National Trust adlı örgüt, bölgede temmuz ayında çalışmalara başlayacaklarını duyurdu.

UNESCO Dünya Mirası listesinde

‘Roma Duvarı’ adıyla da bilinen Hadrian Duvarı, ‘Roma İmparatorluğu ile barbarları ayırmak’ amacıyla milattan sonra 122 yılında inşa edildi. Modern İngiltere’yi doğu-batı doğrultusunda ikiye ayıran bu taştan bu set günümüzde İngiltere-İskoçya sınırını oluşturan bölgenin yakınlarında yer alıyor.

Duvarın önemli bir kısmı, özellikle orta bölümü, halen ayakta. Duvar 1987’de UNESCO Dünya Mirası Alanları’na dahil edildi.

 

AB Konseyi’nden tek kullanımlık plastik ürünlere yasak

AB Konseyi, atıklarla mücadele için en sık karşılaşılan tek kullanımlık plastik ürünleri 2021 yılından itibaren yasaklayacak düzenlemeye onay verdi.

Avrupa Birliği (AB) Konseyi, denizler ve kıyılarda atıklarla mücadele konusunda en büyük problemlerden birini yaratan tek kullanımlık plastik ürünlerin kullanımını yasaklamaya yönelik düzenlemenin kabul edildiğini açıkladı. Buna göre, uygun alternatiflerin bulunduğu tek kullanımlık plastik ürünler, 2021 yılından itibaren piyasalardan kaldırılacak. Plastik kulak pamukları, çatal-bıçak setleri, tabaklar, pipetler, içecek karıştırıcılar, balon çubukları ve gıda kapları AB ülkelerinde kullanılmayacak.

Karara göre, AB üyesi ülkeler, 2029 yılına kadar da tek kullanımlık plastik şişelerin yüzde 90’ını toplama hedefi koyacak. Söz konusu düzenleme, daha önce Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından da onaylanmıştı.

Greenpeace Türkiye kampanya başlatmıştı

Greenpeace, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik, tek kullanımlık plastiklerin Türkiye’de yasaklanmasını talep eden bir kampanya başlatmış; plastik pipek, tabak, çatal, kaşık, kulak çubu, şişe gibi alternatifi olan bu ürünlerin yasaklanması istenmişti. Örgütün çağrı metninde şu ifadeler yer almıştı:

Akdeniz’den alınan derin deniz örneklerinin yüzde 92,8’inde plastik saptandı. Akdeniz Havzası’nda 4 metrekareye 1 plastik atık düşüyor. Sorunun en büyük kısmını da 2 dakika kullanıp attığımız tek kullanımlık plastikler oluşturuyor.

Avrupa Birliği, plastik pipet, kulak çubuğu, tabak, çatal, bıçak, kaşık, içecek karıştırıcıları ile köpük gıda kapları ve içecek bardaklarının yasaklanması konusunda anlaşmaya vardı.Alternatifi olan bu ürünler Türkiye’de de yasaklanmalı. Üç tarafı plastiklerle değil, denizlerle çevrili bir Türkiye için bunu yapmalıyız. Plastiksiz bir gelecek mümkün!

Plastik kirliliğiyle mücadelede kararlı olmak ve birlikte hareket edebilmek çok önemli. Bunun için, bireylere, şirketlere ve devletlere ayrı ayrı görevler düşüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan talebimiz, en gereksizlerden başlayarak tek kullanımlık plastikleri yasaklaması.”

Almanya’da ırkçılık karşıtı gösteri: Herkes için bir Avrupa

AP seçimleri öncesi, Almanya’nın çeşitli kentlerinde kıta genelinde yükselen aşırı sağ ve ırkçılığa karşı binlerce kişinin katıldığı gösteriler düzenlendi. Göstericiler, “Nasyonalizme karşı herkes için bir Avrupa’ sloganını kullandı.

Avrupa Parlamentosu seçimleri içim geri sayım sürerken AB’nin lokomotifi konumundaki Almanya’nın çeşitli kentlerinde, kıta genelinde yükselen ırkçılığa karşı gösteri düzenlendi. Sağ popülizme karşı çıkan birlik yanlılarının eylemine çok sayıda sivil toplum örgütü ve sivil inisiyatif destek verdi. “Herkes için bir Avrupa” sloganıyla düzenlenen gösteriler, başkent Berlin başta olmak üzere Frankfurt, Köln, Leipzig, Münih, Hamburg ve Stuttgart şehirlerinde gerçekleştirildi.

Berlin’de Alexander Meydanı’nda toplanan göstericiler, Leipziger Caddesi ve 17 Haziran Caddesi üzerinden Zafer Anıtı’na yürüdü. “Nasyonalizme karşı herkes için bir Avrupa”, “Bölünmez” yazılı döviz ve pankartlar taşıyan göstericiler, Avrupa’da ırkçılığın yeri olmadığı yönünde sloganlar attı. Avrupa Birliği bayraklarının taşındığı yürüyüşe on binlerce AB yanlısı vatandaş katıldı.

Yürüyüş sırasında yapılan konuşmalarda, AP seçimlerinde aşırı sağcı ve popülist partilere oy verilmemesi çağrısında bulunularak, “Avrupa’da ayrımcılığın, İslam ve Yahudi düşmanlığının yeri yok. İnsan hakları özellikle azınlık haklarıdır.” ifadesi kullanıldı.

Köln’de de 5 farklı noktadan başlayan yürüyüşün sonunda yaklaşık 25 bin gösterici, Ren Nehri kıyısındaki Deutz Werft Meydanı’nda toplandı. Göstericiler, “Avrupa birleş”, “Irkçılığa karşı sesinizi yükseltin” ve “Irkçıları seçmeyin” yazılı dövizler taşıdı. Gösteriye Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanı Andreas Nahles ile Federal Adalet Bakanı ve AP seçimlerinde SPD’nin liste başı adayı Katarina Barley de katıldı.

Seçmenlerden mutlaka sandığa gidip oy kullanmalarını isteyen politikacılar ve aktivistler, Avrupa Birliği kazanımlarının aşırı sağcılar tarafından yok edilmesine imkan verilmemesini talep etti.

Maas: Sinyal için teşekkürler

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas da Twitter’dan yaptığı paylaşımda, gösterilere yoğun katılımdan duyduğu memnuniyeti ifade ederek, “Bu sinyal için teşekkürler. Biz, birkaç kişinin değil, çoğunun Avrupa’sını, birbirlerine karşı olanların değil beraberliğin Avrupa’sını istiyoruz. Bunu 26 Mayıs’ta sandıklarda göstermemiz lazım” dedi.

Bu arada Avusturya’daki aşırı sağcı FPÖ lideri ve Başbakan Yardımcısının Rus bir oligark ile yaptığı skandal ‘yardım karşılığı devlet ihalesi’ pazarlığının kamuoyuna yansımasının ardından Avrupa genelinde popülist partilerin ciddi oy kaybı yaşayabileceği belirtiliyor. Avusturyalı siyasetçi her ne kadar görevinden istifa etse de yaşanan skandalın etkisinin uzun süre devam edeceği sanılıyor.

Mayıs’ın 23’ü ile 26’sı arasında düzenlenecek Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce yapılan protestolar, aşırı sağcı ve milliyetçi partilerin parlamentoya girmesini önlemeyi amaçlıyor.

Küresel iklim lideri 43 kent seçildi, Türkiye ‘boş geçti’

CDP, 596 kent arasından küresel iklim lideri olmaya hak kazanan 43 kent seçti. Kentlerin çevre performansına göre notlandırıldıkları çalışmada Türkiye’den hiç bir kent yok

%100 yenilenebilir enerji hedefini tam anlamıyla başaran tek kent İzlanda’dan Reykavik.

CDP (Carbon Disclosure Project) 596 kent arasından küresel iklim lideri olmaya hak kazanan 43 kent seçti. En yüksek not alan kentlerden 24’ü Kuzey Amerika’da, dokuzu Avrupa’da, sekizi Asya ve Okyanusya’da bulunuyor. Cape Town, Afrika kıtasından bu sıralamaya giren tek kent olurken Latin Amerika’dan Buenos Aires de listeye girmeye hak kazandı. İklim İçin Kentler’de yer alan habere göre kentler çevre performansına göre A ve D- arasında not alıyorlar.

Kurum bu sene ilk defa bir ‘Şehirler A Listesi’ oluşturdu. Listede yer alan 43 şehir karbon emisyonlarını azaltma, iklim değişikliği risklerine adapte olma ve su kaynaklarını yönetme konularında çevresel aksiyonları göz önüne alınarak belirlendi. Bunların ayrıca düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinde vatandaşlarını koruyan ve refah içinde çalışıp yaşamalarına önem veren, buna uygun alanlar da yaratmakta olan şehirler olduğu belirtildi.  Ancak söz konusu A Listesi, CDP’ye yanıt veren şehirlerin yalnızca %7’sini oluşturuyor ve içlerinden yalnızca 14’ü 2050 yılı için net sıfır emisyon hedefi belirlemiş durumda.

CDP’den Kyra Appleby  ‘A’ notunu alan kentlerin, salımlarını azaltıp iklim değişikliği bağlantılı risklere karşı önlem almak için hırslı ve istekli bir şekilde eyleme geçtiklerini belirtti. “Kentler ölçemediklerini yönetemezler” diyen Appleby, iklim krizine karşı harekete geçmek isteyen kentlerin ilk adım olarak salım envanterlerini çıkarıp etki ve kırılganlık analizlerini yapabileceklerinin altını çizdi.

Cape Town, Afrika kıtasından sıralamaya giren tek kent oldu.

Halihazırda 14 kent, 2050’ye kadar iklim nötr veya karbon nötr olmak için çalışmalarını hızlandırmış durumda. Canberra, Paris, Minneapolis ve San Francisco da %100 yenilenebilir enerjiye geçmek için net hedeflerini belirledi. Şu ana kadar %100 yenilenebilir hedefini tam anlamıyla başaran tek kent İzlanda’dan Reykavik.

Çalışmada ‘A’ alan 43 kentin tamamına CDP’nin sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.

Paris ve Barcelona’nın iklim değişikliğiyle nasıl mücadele ettiklerini ve iklim eylem planlarını nasıl uygulama koyduklarını öğrenmek için 350.org Türkiye’nin hazırladığı İklim İçin Kentler: Yerel Yönetimlerde İklim Eylem Planı rehberine bakabilirsiniz.

CDP nedir?

Londra merkezli uluslararası bir kuruluş olan CDP, halka açık şirketlerin doğal kaynakları ve doğal sermayeyi nasıl kullandığı, faaliyetleriyle sınırlı kaynakların yeniden üretimini nasıl etkiledikleri ve bu alandaki riskleri nasıl yönettiklerini izliyor ve raporluyor. CDP aracılığı ile 6000 civarı kurum sera gazı emisyonları, iklim değişikliği stratejileri ve sürdürülebilir su kullanımı ile ilgili verileri kamuoyuna ve yatırımcılara açıklıyor. Asıl olarak yatırımcılar adına toplanan veriler, CDP’nin analizleri ve raporlarının da eklenmesiyle iş, yatırım ve politika yapım süreçlerinde kullanılıyor.

Baraj gölünün yanındaki çöp alanı Meclis’te

CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere, katı atık işleme tesisleri bulunmayan Adıyaman’da ‘vahşi çöp depolama’ yöntemi kullanıldığını belirterek Meclis Araştırması istedi

Adıyaman merkez ve ilçe belediyelerine ait katı atık depo alanı olmadığı için şehrin çöpleri açık alana boşaltılıyor ve herhangi bir bertaraf işlemi uygulanmıyor. Bu durum başta tarımsal sulamada büyük öneme sahip olan Atatürk Barajı’nın ve derelerin kirlenmesine neden oluyor. Ayrıca kentteki sanayi tesisleri de dereleri kirletiyor. Adıyaman’daki bu katı atık sorunu CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere tarafından Meclis’e taşındı.

Abdurrahman Tutdere konunun araştırılması için TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. Tutdere önergesinde, kentte “katı atık depo alanı olmadığı için vahşi çöp depolama yöntemi” kullanıldığını belirtti; bu durum halk sağlığını tehdit eder hale geldiğine dikkat çekerek, “ildeki çevre kirliliği ve halk sağlığına etkilerinin anlaşılması için Anayasanın 98. ve İç Tüzüğün 104 ve 105. Maddeleri gereğince Meclis Araştırması yapılmasını” istedi.

Adıyaman Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nin hazırladığı Adıyaman ili 2017 Çevre Durum Raporu’ndan veriler aktaran Tutdere, rapora göre, il genelinde yer altı suyu kirlenmesinin en büyük sebebinin, evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmadan alıcı ortamlara verilmesi olduğunu anlattı. Tutdere, kentin evsel ve endüstriyel atıklarının arıtılmadan alıcı ortamlara verildiğini, katı atıkların düzensiz olarak alıcı ortama bırakıldığını, ayrıca bilinçsizce yapılan zirai ilaçlama ve gübrelemeden dolayı bölgenin en büyük içme, kullanma ve enerji alanında yararlanıldığı Atatürk barajını kirlettiği tespit edildiğini aktardı.

CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere.

Adıyaman il merkezinin mevcut katı atık depolama alanının Atatürk Baraj gölüne yaklaşık 1000-1500 metre mesafede olduğu bilgisini veren Tutdere, önergede özetle şunları kaydetti:

“İlimiz genelinde merkez ve ilçe belediyelerine ait düzenli katı atık depo alanları ile bertaraf tesisi mevcut değildir. Bu Adıyaman’daki en büyük ve öncelikli çevre sorununu oluşturmaktadır. Bulunan katı atıklar (çöpler) düzensiz olarak uygun olmayan şartlarda toplanmakta ve herhangi bir bertaraf işlemi yapılmamaktadır.

Bu alanda çöplerden oluşan sızıntı suları yüzeysel akım göstermemekle birlikte; sızma yolu ile yaklaşık 500 metre ileride İncesu Deresine ulaşmakta buradan da baraj gölüne akmaktadır. Bu tesis aynı zamanda 400 Yataklı Hastane (Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ile yapılacak olan 300 Yataklı Kadın Doğum Hastanesi’nin 1 km. yakınında bulunmaktadır. Ayrıca Adıyaman’da yapılan Beşpınar Vadi Projesi (Marina) adlı dinlence mekânına da aşağı yukarı uzaklığı 1 km. civarındadır. Katı atık depolama tesisinin halkın sağlık ve dinlence için kullandığı alanlara çok yakın olması, sağlık ve hijyen alanında ciddi sorunlara sebep olmaktadır.  

Yukarıda bahsedilen bu durumlardan dolayı özellikle yaz aylarında artan koku ile birlikte mevcut durum sivrisinek, karasinek ve çeşitli haşerelerin üremesine uygun bir ortam teşkil etmekte, insan ve çevre sağlığı sorunlarına ve telafisi zor çevre kirliliğine neden olmaktadır.”

Tutdere, önergesinde Adıyaman’daki diğer çevre sorunlarını da göndeme getirdi:

  • Adıyaman’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED Müdürlüğü tarafından 2016 yılı ve öncesinde 309 ÇED Gerekli Değildir Kararı, 870 ÇED Kapsam Dışı Kararı verilmiştir. 2017 yılında ise toplamda 40 proje için ÇED Gerekli Değildir Kararı, 175 proje için ise ÇED Kapsam Dışı Kararı verilmiştir. Yine 2017’de ÇED Gerekli Değildir Kararı verilen projelerin yüzde 72’si maden projeleridir. 2018 yılında ise maden alanında 29 proje için ÇED Gerekli Değildir Kararı verilmiştir.

  • Sanayii ve Diğer alanlarda 111 proje ÇED Kapsamı dışında tutulmuş, 24 proje için ise ÇED Gerekli değildir kararı verilmiştir. 176 maden projesi ÇED Kapsamı dışında tutulmuş, 199 proje için ise ÇED Gerekli Değildir Kararı alınmıştır. Enerji ve Sulama Projelerinin 60 tanesinde ÇED Gerekli Değildir Kararı, 360 tanesi ise ÇED Kapsamı Dışında tutulmuştur. Hazır beton tesislerinin 37’sinde ÇED Gerekli Değildir Kararı, 36’sında ise ÇED Kapsam Dışı kararı verilmiştir.●  Adıyaman ilimizde Adıyaman Belediyesi ve Gölbaşı Belediyelerine ait sadece 2 adet Atıksu Arıtma Projesi vardır.

  • Adıyaman’ın 2014 yılında hazırlanan Temiz Hava Eylem Planı’na göre Adıyaman’da hava kalitesi üzerine etkisi olan başlıca kaynakların Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi, Çimko Çimento Fabrikası ile Konutlar ve Motorlu taşıtlar olduğu görülmektedir. Öte yandan bu eylem planının hedeflerinden bir diğeri de şehirdeki emisyon salımını azaltmak, bunun için de “ÇED raporlarının inceleme ve değerlendirilmesinde hava kalitesi sınır değerlerinin göz önünde bulundurulması” hedef olarak konmuştur fakat kentteki projelerde ağırlıkla verilen ÇED Kapsamı dışında tutulması ya da Olumlu Kararı bu hedefi tartışmaya açık hale getirmektedir. “

Halfeti’de gözaltında işkence: Çok sayıda kişinin kol ve bacakları kırıldı

Urfa Barosu, Halfeti’de yaşanan çatışmanın ardından gözaltına alınan 60 kişiye emniyette işkence yapıldığını ve birçok kişinin bedeninde kırıklar oluştuğunu açıkladı.

Urfa’nın Halfeti ilçesine bağlı Dergili Mahallesi’nde, geçtiğimiz Cumartesi günü  yaşanan çatışmada, 1 özel harekat komiser yardımcısı ve HPG’li oldukları iddia edilen 2 kişi hayatını kaybetti, iki polis yaralandı.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, olayın ardından mahalleye giriş çıkışlar yasaklandı ve F. A. adlı kişinin evine gece saat 02.00 sıralarında asker ve polis tarafından operasyon düzenlendi. Haberde, evin içine el bombası atıldığı ve PKK’li olduğu söylenen iki kişinin öldürüldüğü, cenazelerin dışarı çıkarıldığı ve sonrası evin ateşe verildiği ifade edildi. Çatışmanın ardından Halfeti ve Bozova ilçelerinde düzenlenen ev baskınlarında, 60’ı aşkın kişi gözaltına alınarak Urfa Emniyet Müdürlüğü, TEM Şubesi’ne götürüldü.

Urfa Barosu, emniyette yapılan işkencelerin ve avukatların müvekkilleriyle yapmak istediği görüşmelerin engellenmesine tepki göstererek, bu uygulamalara son verilmezse CMK sitemini kapatacaklarını belirtildi. Urfa Baro Başkanı Abdullah Öncel, Cumhuriyet Başsavcılığı ile görüştü. Şanlıurfa Barosu İnsan Hakları Merkezi de, olayla ilgili Twitter hesabından yaptığı açıklamada, gözaltına alınanların işkence gördüğünü ve buna dair somut emareler olduğunu belirtti. Gözaltına alınanlar arasında çocukların da olduğu bilgisi verildi. Açıklamada, işkence ihbarlarıyla ilgili Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’na çağrı yapıldı.

Müvekkilleriyle görüşmelerine getirilen sınırlamaların yasalara aykırı olduğu vurgulanan açıklamada, gözaltına alınanların kelepçelendikten sonra yüzüstü şekilde yere yatırıldığını gösteren bir fotoğraf paylaşan merkez, fotoğrafın Bozova Jandarma Karakolu’nda çekildiğini belirtti.

‘Hastaneye götürülmüyorlar’

Bozova ilçesinden gözaltına alınanların tamamının vücutlarında kırıklar olduğu ancak buna rağmen hastaneye götürülmedikleri; 24 saatlik avukat kısıtlama kararının bitmesine rağmen birçok avukatın müvekkiliyle görüştürülmediği de öğrenildi. Avukatlar, müvekkillerinin tanınmayacak durumda olduğunu kimisinin dişleri, kimisinin kafa kısmında kırık olduğu ve kanlar içinde kaldığını yine bacağında problem olanların da yürüyemediklerini belirtiyor.

Mahalle hala ablukada

Öte yandan çatışmanın yaşandığı Dergili Mahallesi’ndeki ablukası da bölgedeki operasyon da devam ediyor. İlçenin Dergili, Sırataşlar, Kosarda ve Kantarma kırsalında ise askeri hareketlilik devam ediyor. Mahalleye giriş ve çıkışlar sağlanmazken, ilçeye ise giriş ve çıkışların kontrollü şekilde yapıldığı belirtildi.

Sosyal medya kullanıcıları #HalfetideNelerOluyor diye seslenirken Halkların Demokratik (HDP) Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Artık işkenceyi gizleme gereği bile duymuyorlar. Bu görüntü nerede olsa İçişleri Bakanı bir dakika görevde kalmaz” dedi.

Meslektaşları, Müzeyyen Boylu cinayetini unutturmayacak

Diyarbakır Barosu, boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından öldürülen avukat Boylu için soruşturma ve kovuşturma sürecinin takipçisi olacağımız, failin en ağır şekilde cezalandırılması için tüm gücümüzle çalışacağız” dedi. Cinayet Meclis gündemine de taşındı.

Yaklaşık 1,5 yıldır boşanma davası devam eden eşi tarafından öldürülen avukat Müzeyyen Boylu için Diyarbakır Barosu basın açıklaması düzenledi. Diyarbakır Adliyesi önünde yapılan açıklamaya Baro Başkanı Cihan Aydın, Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanı Mehmet Kaya, Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Şerif Demir, STK temsilcileri ile çok sayıda avukat katıldı.

 ‘Cinayetleri kanıksar hale getirildik’

Grup adına basın açıklamasını yapan Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Hakları Merkezi Üyesi Habibe Danışman Değer, aynı gün içerisinde Gizem Tabak ve Nergis Yavaş adlı iki kadının da erkek şiddeti nedeniyle katledildiğini söyledi. Değer, “Boşanma davalarının bu denli uzun sürdüğü, kadının her durum ve şartta başkasına ait sayıldığı, kadına yönelik şiddet ve cinayetin hak olarak görüldüğü bu dönemde toplumsal, yasal, yönetsel ve yargısal tüm durumların kadın cinayetlerinin nedenleri olduğunu belirtmekteyiz. Yaşamın her alnında eril zihniyet kadınlara yaşam hakkı tanımamaktadır. Bu eril zihniyet ve beraberindeki erkek şiddeti bir gün içerisinde üç kadını daha katletmiştir” dedi.

“Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri maalesef Türkiye’nin rutin bir gündemi haline gelmiştir” diyen Değer, “Daha doğrusu rutin hale gelen cinayetleri kanıksar hale geldik, getirildik. Toplumun önde gelenlerinin, politik ve inanç önderlerinin ve daha da önemlisi medyanın kurduğu dil bu şiddet ve cinnet halini körüklemektedir. Geniş bir hukuksal yorumla bu aktörler, aynı zamanda kadına yönelik şiddetin azmettiricisidir de” ifadelerini kullandı.

‘Kanunun şiddeti ve cinayetleri önleme kapasitesi var’

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un, kadına yönelik şiddeti ve cinayetleri önleme kapasitesi olduğu belirten Habibe Danışman Değer, “Kanunun ‘aile karşıtı ve yuva bozan’ bir kanun olarak lanse edilmesi, kadına karşı şiddeti meşrulaştıran diğer bir temel nedendir” diye konuştu. Değer, yasanın eksiksiz şekilde uygulanmamasını teşvik edenlerin de cinayetlerden sorumlu olduğu kaydetti

Diyarbakır Barosu olarak taziyeleri baronun hizmet binasında kabul edeceklerinin bilgisini veren Değer, soruşturma ve kovuşturma sürecinin takipçisi olacaklarını, failin en ağır şekilde cezalandırılması için tüm güçleriyle çalışacaklarını belirtti.

Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Şerif Demir de asıl görevi yaşatmak olan bir hekimin cinayete karışmasından dolayı üzgün olduklarını söyledi.

‘Kimseden yardım isteyememiş’

Bianet’e konuşan baronun Kadın Hakları Merkezi’nden avukat Hatice Demir de zanlının planlı şekilde hareket ettiğine dikkati çekti: “Silahı yanında getirdiğine göre daha önceden bunu planlayarak tasarlamış. Kaç baba çocuğunun yılsonu gösterisine silahla gider?

“Öldürülen kadın arkadaşımız, bir siyasi partinin Çınar İlçe örgütünde çalışıyor, kadın hakları alanında çalışmaları olan, sahadan gelen bir kadın. İki kez koruma kararı aldırdığını biliyoruz. Koruma kararına rağmen kadınların korunmadığını hep söylüyorduk. Bunun en net örneği bu son cinayet oldu.”

Öldürülen kadın avukatın barodan ya da başka yerlerden destek istemediğini belirten Demir, şunları söyledi: “Demek ki, avukat olan arkadaşımız büyük bir çaresizlik içinde ve kimseden yardım isteyemiyor. Yargının nasıl işlediğini, etkisiz ve yetersizliğini biliyor. Sonuç alacağına inanmıyor mevcut durumda. Zira Türkiye’nin erkek şiddeti çetelesi vahim boyutta. Diğer taraftan kadının statüsü, çalışma alanı, içinde yasadığı toplum, geleneksel yargılar, annelik ve çoklu kimliği nedeniyle sorgulanmak, yargılanmak da istemiyor. Yakın bir meslektaşından bile yardım istememiş olması üzerinde hepimizin düşünmesi gerekiyor. Fail olan erkeğin doktor olduğunu biliyoruz. Bu durum bize sınıfsal konumun, yaşın, sosyal statünün, siyasi görüş veya etnik aidiyetin erkek şiddetini sınırlamada bir etken olmadığını yeniden gösteriyor.”

Türkiye’deki tüm baroların erkek şiddetine karşı ortak eylemlilikler düzenleyeceğini açıklayan Demir, tüm avukatları da desteğe çağırdı.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi de basına gönderdiği açıklamada, “kadın cinayetleri bireysel değildir” dedi, Türkiye’yi uluslararası sözleşmelerde taahhüt ettiği görevleri yerine getirmeye çağırdı. Açıklamada özetle şu ifadeler kullanıldı:

“Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının ne kadar önemli olduğu her cinayette yeniden ortaya çıkmaktadır. Türkiye ‘ Kadına Karşı her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi – CEDAW’ ve ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi – İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamış ve birtakım taahhütler altına girmiştir.

“Bunlardan en önemlisi ‘toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, kadına yönelik şiddetin önlenmesi, cinsler arası her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması, kadının ekonomik, sosyal ve siyasi olarak güçlendirilmesi’ için her tür düzenlemeyi yapmak ve önlemi almaktır.

“Dolayısıyla devlet kadına yönelik şiddeti durdurmak için kadını her alanda güçlendirmek gerekiyor.

“Devletimizi taahhüt ettiği görevleri yerine getirmeye çağırıyor , kadın cinayetlerini önlemek, kadın cinayetlerinde asla ceza indirimi yapılmaması için her türlü yasal düzenlemeyi yapmak ve uygulamaya geçirmek üzere bir an önce gereğini yapmasını bekliyoruz.”

Cinayet Meclis gündeminde

Avukat Boylu’nun öldürülmesini Meclis gündemine taşıyan HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş, Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Beştaş, “Son bir yıl içerisinde kaç kadın koruma talebi ile yargı mekanizmalarına başvurduğu halde şiddete maruz kalmıştır? Bu şekilde kaç kadın yaşamını yitirmiştir?” sorusunun yanıtını istedi. Müzeyyen Boylu ile aynı gün Aydın Çine’de Nergis Yavaş’ın ve İzmir Ödemiş’te Gizem Tabak’ın erkek şiddetine maruz kalarak yaşamlarını yitirdiğini belirten Beştaş önergesinde şu ifadeleri kullandı:

“Mesut Issı’nın eşini daha önce de iki kez öldürme teşebbüsünde bulunulduğu ve uzaklaştırma kararı olduğu bilgisi mevcuttur. Bahse konu elim olay, uzaklaştırma ve koruma kararlarının ne denli etkisiz olduğu ve yargının mevcut yasaları uygulama noktasında şiddeti engelleyecek kararlar almaktan uzak olduğunu bir kez daha gösterirken, erkek şiddetinin her yerde yaşandığına, kişilerin sosyo-ekonomik durumları, statüleri, mesleklerinden azade bir şekilde her kesim açısından bir vakaya dönüştüğüne bir örnektir.”

Kaç kadın öldürüldü? 

Beştaş’ın yönelttiği sorular şöyle:

  • AK Parti iktidarı müddetince kaç kadın, erkek şiddeti neticesinde yaşamını yitirmiştir? Kadın ölümlerinin yıllara, illere ve yaşa göre dağılımı nasıldır?”
  • Bakanlığınızın kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine ilişkin yürüttüğü çalışmalar var mıdır? Kademe kademe ifade etmeniz mümkün müdür? Şayet bir çalışma yürütülüyorsa neden şiddet ve cinayet giderek artmaktadır?
  • Son 17 yıllık süreçte kadın ölümlerinin azalan değil artan bir çizgide seyretmesinin sebepleri üzerine çalıştınız mı? Bu nedenlere ilişkin etkin bir çalışma neden yürütmediniz?
  • Kadına yönelik şiddet eylemlerine dair kolluğa yapılan şikâyetlerin sonuç vermemesinin sebep ve gerekçesi nedir? Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet ile ilgili emniyette ayrıca bir birim kurulması yönünde bir çalışma yürütülecek midir? Ya da kolluk görevlilerine toplumsal cinsiyet temelinde eğitim çalışmaları yapılacak mıdır? Kolluk görevlilerinin kadının maruz kaldığı şiddet eylemleri karşısında etkisiz kalmasının nedenlerine dair bir çalışma yürütülmüş müdür? Yürütülmemiş ise bu konunun değerlendirmeye alınması gündeminizde olacak mıdır?
  • Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ile biten olaylarda yargı mekanizmasının tutumunu nasıl değerlendirmektesiniz? Başvuru yapılan mahkeme yahut savcılıkların önleyici tedbir almamalarının sebep ve gerekçeleri nedir? Yargıya başvuru yapıldığı halde koruma kararı alınmaması nedeniyle birçok kadının öldüğü hususu çokça tartışılmış olmasına rağmen bu konuda etkin bir çalışma yürütülmemesinin izahı nedir?
  • Hâkim ve savcılara toplumsal cinsiyet eğitimi verilmesi yönünde bir çalışma neden hayata geçirilmemektedir? Bakanlığınız döneminde böyle bir çalışma yürütülmesi gündeminizde olacak mıdır?
  • Son bir yıl içerisinde kaç kadın koruma talebi ile yargı mekanizmalarına başvurduğu halde şiddete maruz kalmıştır? Bu şekilde kaç kadın yaşamını yitirmiştir?
  • Erkek şiddeti ve erkek şiddeti neticesinde kadınların yaşamını yitirdikleri vakaların üzerinin örtülmesine ilişkin Bakanlığınız özel bir çalışma mı yürütüyor? Olayların üzeri kapatılarak yok sayma eğiliminin sebebi nedir?
  • Erkeklerin şiddet eylemlerini meşru görmesinin ve uygulamasının nedenleri tespit edilmiş midir? Bu konuda çalışma yapılması için daha kaç kadının ölmesi gerekiyor?
  • Müzeyyen Boylu’nun ölümü, erkek şiddetinin, meslek ve sosyo-ekonomik koşullardan azade bir şekilde toplumun her kesiminde mevcut olduğu gerçeğini bir kez daha deşifre etmekle birlikte erkek şiddeti iktidarınızın icraatları ve dilinin bir yansıması olabilir mi?

İstanbul Sözleşmesi

  • İstanbul Sözleşmesi’nin gerekleri neden yerine getirilmemektedir? Türkiye bu sözleşmeye ev sahipliği yapmış olmanın dışında neden meselenin çözümü noktasında hiçbir faaliyet yürütmemektedir? İstanbul Sözleşmesi’nin gerekleri yerine getirilecek midir? Bu hususta yasal düzenleme yapılması yahut yasa hükümlerinin uygulanmasındaki eksikliklerin giderilmesi yönünde bir çalışma yürütülecek midir?

  • Avukat Müzeyyen Boylu cinayeti konusunda bir açıklama neden yapmadınız? Bu davaya müdahil olacak mısınız?

Ne olmuştu?

Diyarbakır Barosu’na kayıtlı avukat Müzeyyen Boylu İssi, Pazar günü akşam saatlerinde eşi Mesut İssi tarafından sokak ortasında 14 kurşunla vurularak öldürülmüştü. Olay, çocuklarının gözleri önünde gerçekleşti. Boylu’nun Mesut İssi’ye bir buçuk yıl önce boşanma davası açtığı, ayrıca iki kez koruma kararı çıkarttığı belirtildi. Eşini öldüren Mesut İssi’nin çocuklarını ailesine bıraktıktan sonra polise teslim olduğu öğrenildi. Müzeyyen Boylu’nun cenazesi de Çınar’a bağlı Şükürlü Köyü’nde toprağa verildi.