Ana Sayfa Blog Sayfa 2392

IPCC: Emisyonlar azaltılmazsa, yüzyıl bitmeden ağır bedeller ödeyebiliriz

IPCC’nin bugün yayımlanan raporuna göre, iklim değişikliği yüzünden okyanuslarda meydana gelen ısınmanın deniz seviyesinde olağanüstü yükselme, denizel yaşamda önemli kayıplar ve şiddetli siklonlarda artış yaşanacak. Rapor, bir an önce harekete geçilmezse, yüzyılın sonuna gelmeden çok ağır bedeller ödenebileceğine dikkat çekiyor.

Dünyanın iklim bilimi konusunda en yetkin kurumu olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli –IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC), bugün iklim değişikliğinin okyanuslar ve kriyosfere etkilerini inceleyen, ‘Değişen İklimde Okyanuslar ve Kriyosfer Raporu’ başlıklı özel raporunu yayımladı. Bilim insanlarının Monaco’daki dört günlük özel oturumunun ardından açıklanan rapor; iklim değişikliğinin, gezegenin buz tabakaları, buzullar, permafrost, buz sahanlığı ve kar örtüsü gibi donmuş alanlara etkisinin yanı sıra emisyonların hızla azaltılmadığı durumda bu bölgelerde neler olabileceğini inceliyor ve son derece çarpıcı verileri içeriyor.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 195 ülke tarafından onaylanan IPCC, raporunda emisyonların hızla azaltılmadığı durumda, bu yüzyılın sonunda deniz seviyesinde yükselme, dağ buzullarında çöküş, denizel yaşamda önemli kayıplar ve şiddetli siklonlarda artış gibi sonuçlar öngörüyor.

Raporun temel bulguları şöyle: 

  • Dünya’nın okyanus, buz ve kar örtüsü iklim değişikliğine bağlı olarak değişiyor.
  • Deniz seviyesi hızla yükseliyor ve emisyonlar azaltılmazsa okyanuslar 2100 yılı itibarıyla geçen yüzyıla göre 10 kat hızlı yükselecek.
  • Emisyonların artmaya devam etmesi durumunda buzullar, kütlelerinin üçte birinden fazlasını kaybedecek. Bu durum insanların tatlı suya erişimini olumsuz etkileyecek. 2100 itibarıyla bazı dağlar üzerindeki buzulların %80’i kaybolabilir, birçok buzul ise tamamen yok olabilir.
  • Deniz yaşamı halihazırda okyanusların ısınmasından olumsuz etkileniyor. Emisyonların azaltıldığı durumda oluşan hasarı sınırlamak mümkün. Denizlerdeki sıcaklık dalgalarının %84-90’ı direk iklim değişikliğine bağlamak mümkün.
  • Okyanustaki değişim, aşırı hava olaylarını artırıyor ve emisyonlar azaltılmazsa durum daha da kötüleşecek.
  • Permafrostun çözülmesi ve kar/buz örtüsünün erimesi, küresel ısınmayı artırarak iklim değişikliğini hızlandırabilir.
  • Emisyonların hızlıca azaltılması riskleri büyük ölçüde azaltabilecekken iklim değişikliği konusunda harekete geçmemenin bedeli bu yüzyıl sonuna kadar çok ağır olabilir.

Dünya’nın okyanus, buz ve kar örtüsü iklim değişikliğine bağlı olarak değişiyor.

  • Grönland ve Antartika buz tabakası yılda 400 milyar tondan fazla suyu okyanusa bırakmak suretiyle eriyor.
  • Arktik’in karla kaplı bölgesi yaz aylarında her on yılda %13 oranında küçülüyor.
  • Okyanuslar değişiyor: Deniz suyu bir yandan oksijen kaybına uğrayıp daha asidik hale gelirken denizde yaşanan sıcaklık dalgaları iki kat daha sıklaştı, sıcaklaştı ve iki kat daha uzun sürüyor. Okyanus sıcaklığının artış hızı 20.yüzyılın sonlarından beri ikiye katlandı.
  • Denizlerdeki sıcaklık dalgalarının çok büyük bir kısmı (%84-90) insan kaynaklı iklim değişikliğine direk bağlanabilir.

Okyanuslar 2100 yılı itibarıyla geçen yüzyıla göre 10 kat hızlı yükselecek.

  • Deniz seviyeleri insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının sonucu olarak şu ana kadar 16 cm yükseldi ve yükselmeye devam ediyor.
  • Emisyonların artmasıyla deniz seviyelerindeki yükselme hızlanabilir; günümüzde yılda 3,6 mm’lik bir yükselmeden söz ederken, 2100 yılında yılda 15 mm’lik bir yükselmeyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu rakam geçen yüzyılda deniz seviyesinde yaşanan yıllık yükselmenin 10 katından fazla (1,4 mm). Bu 2100 itibarıyla deniz seviyesinde 84 cm’lik bir yükselme anlamına geliyor (bu rakamın 1,1 metreye çıkma ihtimali de söz konusu). Arktik buz örtüsünün artık öngörüldüğünden daha hızlı erimesi beklendiğinden bu projeksiyon IPCC’nin 5.Değerlendirme Raporu’na göre 10 cm daha yüksek. Emisyonların hızla düşürülmesi sonucunda deniz seviyesindeki yükselme 43 cm ile sınırlanabilir; bu da kabaca aslında yarıya indirilebileceğini gösteriyor.

  • Bu yükselme oranı, yüzyılda bir görülen aşırı deniz seviyesi yüksekliklerinin bu yüzyıl sonu itibarıyla her yıl (2050 itibarıyla da birçok farklı yerde) görülmeye başlaması anlamına gelecek. Bazı ada ülkelerinin deniz seviyelerinin yükselmesi ve okyanusta yaşanacak değişimler sonucunda yaşanamaz hale gelmesi kuvvetle muhtemel.
  • Emisyonlar azaltılmazsa, deniz seviyelerindeki artış 2100 sonrasında da devam edecek. Rapor, emisyonların artması halinde 2300’de 5,4 metreye kadar bir yükselme olabileceği konusunda uyarıyor.

Buzulların erimesi tatlı suya erişimi engelleyecek

  • Eğer emisyonlar azaltılmazsa buzullar kütlelerinin 3’te 1’inden fazlasını kaybedecek; emisyonların azaltılmasıyla bu kaybın yarısı önlenebilir.
  • Emisyonlar azaltılmazsa 2100 itibarıyla bazı dağlık bölgeler üzerindeki buzulların %80’i kaybolabilir, birçok buzul ise tamamen yok olabilir.
  • Sonuç olarak, yüzyıl bitmeden dağ buzullarının sağladığı tatlı su seviyesi önce tavan yapacak sonra düşmeye başlayacak.

Okyanusların ısınması balık popülasyonunu düşürdü 

  • Deniz canlıları yaşam alanlarını yılda 5 km gibi bir hızda değiştirirken, okyanusların ısınması ve aşırı avlanma da balık popülasyonlarını düşürdü.
  • Okyanustaki değişimler yüzyıl sonuna kadar devam edecek: Emisyonlar azaltılmazsa pH seviyesi halihazırda düşen 0,1 oranına ek olarak 2100 itibarıyla 0,3 daha düşebilir. Farklı bir araştırmaya görebu okyanuslardaki asit oranının %150 artması anlamına geliyor. 2050’ye gelene kadar okyanusların üst tabakasının %80’inde oksijen kaybı meydana gelecek. Emisyonların azaltılmaması yüzyıl sonuna kadar tüm dünyada okyanuslarda yaşayan hayvanların %15 azalmasına ve balık avlama potansiyelinin %24 düşmesine yol açabilir.

  • Mercanlar özel olarak risk altında. Denizdeki sıcaklık dalgaları şimdiden büyük ölçekli mercan ölümlerine yol açıyor ve küresel ısınmayı 1,5°C’de sınırlayacak hızlı emisyon azaltımında bile tüm ılık su mercanlarında belirgin bir kayıp yaşanacak ve hatta bazı yerlerde soyları tükenecek. Kabuklu deniz canlıları ve midyeler de tehdit altında.

Okyanustaki değişim, aşırı hava olaylarını tetikliyor

  • İnsan kaynaklı emisyonların bir sonucu olarak kasırgalar şimdiden daha şiddetli yağış, daha güçlü rüzgar ve daha yüksek deniz seviyelerine sebep oluyor. Emisyonların artmasıyla birlikte bu etkilerin daha da kötüleşmesi ve fırtına dalgalarıyla özellikle deniz seviyelerindeki yükselmenin daha da artması bekleniyor.
  • Küresel ölçekte şiddetli yağış ve kuraklığa neden olan Pasifik Okyanusu’ndaki sıra dışı yüzey sıcaklıklarını betimleyen El Niño ve La Niña’nın etkilerinin çok daha ciddileşeceği düşünülüyor.
  • Gezegen çevresinde sıcaklığın dağıtılmasında ve iklimi yumuşatmada hayati rol oynayan bir okyanus akıntı sistemi olan Atlantik Meridyonel Devinim Dolaşımı’nın (AMOC) bu yüzyılda zayıflaması bekleniyor. Bu durumun da Kuzey Avrupa’daki fırtınaları artıracağı, Güney Asya ve Sahel’e (Orta Afrika) düşecek yağış miktarını azaltacağı ve Kuzey Amerika’nın kuzeydoğusunda deniz seviyelerinin yükselmesine sebep olabileceği düşünülüyor.

Permafrostun çözülmesi ve kar/buz örtüsünün erimesi, küresel ısınmayı artıracak.

  • Permafrostun çözülmesi çok büyük miktarda karbondioksit ve metan gazının atmosfere salıverilmesine yol açabilir. Emisyonların azaltılmadığı durumda, permafrost bu yüzyılın sonuna kadar onlar hatta yüzlerce milyar ton karbondioksitin açığa çıkmasına ve küresel ısınmanın hızlanmasına sebep olabilir (insanlar şu anda yılda 11 milyar ton karbon salınmasına sebep oluyor).
  • Kar ve buz örtüsünün kaybı Dünya’nın sıcağı yansıtma özelliğini de azaltarak ısınmayı artırıyor. Arktik deniz buzu her on yılda %13 küçülüyor ve küresel ısınma 2°C’yi bulursa bazı yaz mevsimlerinde tamamen yok olması bekleniyor.

Hızlı harekete geçilmezse bedeli ağır olur

  • Bugün emisyonları hızlıca düşürmemenin bedeli, bu yüzyılın ikinci yarısında çok daha belirgin hale gelebilir.
  • Ancak önceki IPCC Özel Raporları’nın (1,5°C raporu, arazi raporu ve biyoçeşitlilik raporu) ortaya koyduğu gibi bugün emisyonların hızlı bir şekilde azaltılması tüm bu riskleri azaltabilir ve gecikmenin sebep olacağı bedellerden kaçınmayı sağlayabilir.

Raporun Yönetici Özeti şu sözlerle sonlanıyor: “Bu; zamanında, iddialı, koordineli ve dayanıklı bir şekilde harekete geçmeyi önceliklendirmenin ne kadar acil olduğunun altını çiziyor.”

Türkiye için olası sonuçlar

Denizlerle çevrili bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’de, ısınan denizler, denizel yaşamda önemli kayıplara yol açarken, deniz seviyesinin yükselmesi kıyıları aşındırıyor, kıyı bölgelerinde yer alan kentlerde su baskınları yaşanıyor ve tuzlanmaya neden oluyor. Güney Avrupa’nın ve Akdeniz havzasının iklim değişikliğinin etkilerine karşı kırılganlığı, Avrupa’nın diğer kısımlarına kıyasla daha yüksek ve bu bölgelerde yaşanacak ekonomik zararın daha fazla olması bekleniyor.

Oslo Üniversitesi araştırmacılarından Dr. Yeliz A. Yılmaz IPCC raporunun Türkiye için olası etkilerini şöyle değerlendirdi:

“Türkiye’nin kıyı kesimleri yükselen su seviyeleri nedeniyle risk altındayken, iç ve dağlık kesimleri ise azalma eğiliminde olan kar örtüsü nedeniyle iklim değişikliğinin etkileri ile yüzleşebilir. Dağlarda tutulan kar ve buz örtüsü bahar döneminde eriyerek nehirleri besler ve ekosistemler için hayati önem taşır. Öngörülen sıcaklık artışı ve yağış rejimindeki düzensizlikler sebebiyle, yarı kurak bölgelerdeki tarımsal sulama uygulamaları için su temininde problemler yaşanabilir. Keza hidroelektrik üretiminin de bu değişkenlikten etkilenmesi kaçınılmazdır. Su kaynaklarının azalması özellikle Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerindeki sınıraşan suların diğer ülkelerle paylaşılması ile alakalı geçmiştekilere benzer potansiyel anlaşmazlıkların çözümünü daha da zorlaştırabilir. Bu kötüye giden tabloyu değiştirmenin yolu ise fosil yakıt kullanımını durdurmak, emisyonları hızla azaltmak, az tüketmek ve sürdürülebilir kalkınma modellerini uygulamaktan geçiyor.”

İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden Dr. Noyan Yılmaz  da deniz ve kıyı bölgelerin yüksek karbon tutma potansiyeline vurgu yaptı:

 “Denizler, tuz bataklıkları, deniz çayırları, su basar ormanlar, dalyanlar ve benzeri mavi karbon ekosistemleri olarak adlandırılan kıyısal alanlar, atmosferdeki karbonu tutma ve saklama konusunda ormanlardan 40 kat daha hızlılar. İklim değişikliğine sanayileşme ve yapılaşma baskısı da eklenince bu alanların özelliklerini yitirmesi başka birçok soruna davetiye çıkarıyor.

İklim değişikliğiyle denizlerin daha sıcak ve asidik hale gelmesi; derin deşarj, aşırı gübre kullanımı, kıyı erozyonu gibi etkilerle birleşince Marmara Denizi başta olmak üzere denizlerimizde oksijen hızla azalıyor. Isınma ayrıca istilacı türlerin yayılımını hızlandırıyor. Akdeniz ve Güney Ege kıyılarımızda istilacı türler ekonomik olarak önemli yerel türlerimizin yerini çoktan aldı. Ekosistemdeki bozulma aşırı balıkçılık ile birleştiğinde balıklardan boşalan alanı denizanası türlerinin doldurduğunu görüyoruz ve bu geri dönüşü oldukça zor olan bir değişim. Günümüzde artık bu kadar bilimsel kanıt sunulmuşken iklim değişikliğini sınırlamak için fosil yakıtların kullanımını azaltmayı değil, bir adım ötesine geçerek iklimdeki bozulmayı yavaşlatmak için ne gibi önlemler almamız gerektiğini konuşuyor olmamız lazım.”

Rapor hakkında

  • Rapor, hükümetlerin iklim değişikliğinin okyanuslara ve kriyosfere (gezegenin tüm donmuş alanları; buz tabakaları, dağ buzulları, permafrost, buz sahanlığı ve kar örtüsü gibi) etkileri üzerine bir rapor talep etmeleri üzerine hazırlandı.
  • 36 farklı ülkeden 104 yazar ve yayımcının katkısıyla yaklaşık 7000 bilimsel çalışma değerlendirildi.
  • IPCC’nin 6.Değerlendirme Raporu döngüsünde hazırlanan üç özel raporun sonuncusu. Yeni Değerlendirme Raporları 2021’de yayımlanacak.

Kazdağlarından bakanlığa çağrı: Alamos Gold’un ruhsatını yenileme!

Kazdağları’nda altın arama projesi yüzünden büyük tahribat yapan Alamos Gold’un ruhsat süresi 31 Ekim’de doluyor. Aktivistler ve yöre halkı ruhsatın yenilenmemesi için hazırladıkları dilekçeyi tüm Türkiye’nin imzalayarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na göndermesini istedi.

Çanakkale’nin merkeze bağlı Kirazlı Köyü Balaban Mevkii’nde maden faaliyetleri kapsamında ağaç katliamına devam eden Alamos Gold’un ruhsat süresi 13 Ekim’de doluyor. Maden alanının hemen önünde haftalardır Su ve Vicdan Nöbeti tutan çevre aktivistleri ve yöre halkı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ruhsatın yenilenmemesini talep etti. Proje için 10 yıl önce verilen ruhsatın süresinin dolmasına az kala, ruhsatın yenilenmemesi taleplerini içeren dilekçenin bir örneğini paylaşan aktivistler, herkesin dilekçeyi imzalayarak  cimer.gov.tr üzerinden bakanlığa ulaştırmasını istedi.

Türkiye’deki taşeronu Doğa Biga Madencilik eliyle Kirazlı/Balaban bölgesinde yapılan ağaç katliamı halen sürüyor, ancak 13 Ekim 2019’da Enerji ve Tabi Kaynakları Bakanlığına bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından ruhsat yenileme işlemi gerçekleşmezse, Kanadalı şirket Çanakkale topraklarını terk edecek.

Bu arada Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin ruhsat süresinin uzatılıp uzatılmadığına yönelik sorusunun ise ‘ticari sır’ denilerek yanıtlanmadığı ortaya çıktı. Sivil toplum örgütleri, aktivistler ve yöre halkının gözü şimdi Bakanlığın kararında.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne hitaben yazılan dilekçe örneği şöyle:

 ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI MADEN VE PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NE

Çanakkale’de Kirazlı Köyü yakınlarında gerçekleştirilmek istenen Kirazlı Altın ve Gümüş Madeni Kapasite Artış ve Zenginleştirme Projesi’nin sahibi olan Doğu Biga Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. (Alamos Gold İştiraki)’ne ait 82225 No’lu IV. Sınıf İşletme Ruhsatının süresi 13.10.2019 tarihinde dolacaktır.

Proje kapsamında bugüne kadar proje alanı tel çitlerle çevrilmiş, ağaç kesimleri yapılmış, üst bitkisel toprak sıyrılmış, iç yollar inşaa edilmeye başlanılmıştır.

Bilim insanlarınca yapılan tespitlere göre, Kirazlı ÇED Raporu’na aykırı olarak ruhsat alanı dışında ve ayrıca ruhsat alanı içinde de taahhüt edilenden fazla ağaç kesimi yapılmıştır. Basına ve sosyal medyaya yansıyan görüntülerden de görüleceği üzere bir orman ekosistemi yok edilmiştir.

Proje devam ettiğinde, kırma eleme, siyanür liç tesisleri, atık havuzları yapılmaya, cehennem çukurları açılmaya başlanıldığında alanda gerçekleştirilecek doğa tahribatının boyutları çok büyük olacaktır.

Proje alanı Çanakkale’ye içme suyu sağlayan Atikhisar Barajının uzak mesafe koruma alanında kalmaktadır. 185.000 insanın içme suyu tehlikededir.

Çanakkale ve Yöresinin birinci derece deprem bölgesinde olması ve projenin fay hatlarına çok yakın olması ve kaza riski de dikkate alındığında, Projenin kabul edilemez olduğu aşikardır.

Doğu Biga Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş.’ne ait 82225 No’lu İşletme Ruhsatının yenilenmemesini talep ediyorum.”

Kanadalı şirket, devletin ‘ticari sırrı’ymış

Bu arada Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin ruhsat süresinin uzatılıp uzatılmadığına yönelik sorusunun ‘ticari sır’ denilerek yanıtlanmadığı ortaya çıktı. Dernek Başkanı Süheyla Doğan, “Bakanlığın bu yaklaşımı bizde kaygı uyandırdı. Ruhsatı yenilememeye çağırıyoruz” dedi.

Evrensel’in aktardığına göre, Dernek 16 Eylül’de Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde, dilekçesini bakanlığa iletti. Dilekçede, Doğu Biga Madencilik AŞ’ye ait Kirazlı Altın ve Gümüş Madeni Kapasite Artışı ve Zenginleştirme Projesi’nin ÇED Raporu incelendiğinde işletme ruhsat süresinin 13 Ekim 2019 tarihinde dolacağının anlaşıldığı, bu nedenle söz konusu ruhsatın yenilenip ya da süresinin uzatılıp uzatılmadığının bildirilmesini istedi. Dilekçede ayrıca, ruhsat süresi uzatılmış ise ruhsat örneğinin kendilerine gönderilmesi talep edildi.

Süheyla Doğan.

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ise Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü aracılığıyla dilekçeye verdiği yanıtta, Kanadalı şirketin Çanakkale topraklarındaki faaliyetlerini “ticari sır” olarak nitelendirdi ve söz konusu bilgilerin üçüncü şahıslarla paylaşılamayacağı ifade edildi. Yanıtta, talep edilen bilgilerin, “açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgelerin” Bilgi Edinme Kanunu kapsamı dışında olduğu bildirildi.

Doğan: Kaygılıyız

Dernek Başkanı Süheyla Doğan konuyla ilgili bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Biz zaten ruhsatlar ne zaman başladı, ne zaman bitecek bunları Bakanlığın internet sitesinden görebiliyoruz. Ancak bunu ‘ticari sır’ ya da ‘devlet sırrı’ gibi argümanları kullanarak şimdiden söylememeleri tuhaf bir durum yarattı. Ruhsat yenilendiğinde internet sitesinden zaten açıklanacak ve kamuya açık bilgi haline gelecek. Şimdi bunu söylememiş olmaları, gizlemeleri bizde kaygı uyandırıyor. Ayrıca, ÇED dosyasında şirketin bütün işlemleri yer alıyor, ruhsatı da yer alıyor. Bakanlığı ruhsatı yenilememeye çağırıyoruz.”

 

Saray’ın günlük harcaması 4.5 milyon lirayı aştı

Sayıştay raporuna göre ‘Saray‘ın günlük harcaması 4.5 milyon lirayı aştı. 2018’de ‘Saray’, ödeneğinin iki katını harcarken bütçesine yıl içinde 1 milyar 9 milyon lira ekleme yapıldı.

Sayıştay’ın denetim raporunda 2018’de başlangıç ödeneği 845 milyon lira olan, Ankara, Beştepe‘deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı harcamalarını katlayarak kamu kaynaklarından yıl içinde 1 milyar 648 milyon 678 bin lira bütçe kullandı.

Cumhuriyet’ten Ozan Çepni’nin haberine göre, personeli için yılda 181 milyon, temsil ve tanıtma için 48 milyon, mutfak için 5.3 milyon, giyecek için 10 milyon, temizlik için de 3.8 milyon lira harcandı.

Erdoğan 12 ayda 708 bin TL maaş aldı

Sayıştay’a göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ‘Cumhurbaşkanlığı Ödeneği’ kaleminden 12 ayda toplam 708 bin TL maaş aldı. 2017’de ayda devletten 53 bin 300 TL maaş alan Erdoğan, 2018’de maaşını 59 bine yükseltti. Ek kurullar, danışma kurulları ve danışmanların danışmanlarıyla tartışılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yıllık personel gideri de 106 milyon TL’den, 181 milyon TL’ye yükseldi. Memur giderlerinde ciddi bir artış olmazken, sözleşmeli personel gideri ikiye katlanarak 107 milyon TL olarak açıklandı.

705 milyon liralık ‘ayrıntısı açıklanmayan’ harcama

Sayıştay’ın ‘Faaliyet Sonuçları Tablosu’ na göre 2018’de 305 milyon TL gelir gösteren ve 943 milyon 646 bin 861 TL harcadığını belirten Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı 637 milyon 805 bin TL ekside göründü. Raporlara göre, toplam harcaması 1.6 milyar TL olan Saray’ın geride kalan 705 milyonluk harcamasının ayrıntısı faaliyet raporlarında yer almadı.

Esir yunusların kaderi bu hafta çiziliyor

TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu, Hayvanları Koruma Kanunu’da yapılacak değişiklikler için bu hafta toplanıyor. Yunuslara Özgürlük Platformu, Oscar’lı The Cove’un yaratıcısı ve Filipper’ın eğitmeni O’Barry’nin 2014’te gönderdiği mektubu, komisyon üyelerine yeniden yollayarak, yunus parkları ve sirklerin kapatılmasını istedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılması planlanan değişikliklere dair raporlarını sonlandırmak için bu hafta yeniden toplanıyor. Yunuslara Özgürlük Platformu’nun 2014’te Çevre Komisyonu’nda reddedilen yunus parkları ve hayvanlı sirklerin yasaklanması talebi, beş yıl sonra diğer pek çok konu başlığıyla birlikte bu kez bu komisyonca değerlendirilecek. Komisyon üyelerinin hazırlayacağı rapor 4 Ekim’de kamuoyuyla paylaşılacak.

Flipper’ın eski eğitmeni,Oscar ödüllü Koy ‘The Cove’ adlı belgeselle Japonya’nın Taiji Koyu’nda her yıl gerçekleştirilen yunus katliamını ve yunus ticaretini gözler önüne seren deniz memelisi uzmanı, aktivist Richard O’Barry, 2014’deki görüşmeler sırasında Komisyon Başkanı’na bir mektup yazmış ve Türkiye’nin dünya ülkelerine örnek olacak bir karar alarak yunus parkları ve hayvanlı sirklerdeki hayvan esaretine son vermesini talep etmişti.

Platform, Dolphin Project’ten O’Barry’nin 28 Ağustos’ta şahsen komisyon başkanına gönderdiği mektubu, bu hafta başında diğer ek belgelerle birlikte milletvekillerinin tamamına yeniden gönderdi.

Geçmişte Flipper dizisinde oynatılan yunusların eğitmenliğini yapmış olan, Richard O’Barry, bu yunuslardan birinin gözleri önünde intihar girişiminde bulunmasının ardından esaret endüstrisi için çalışmayı geride bırakarak, 40 yıldan fazla süredir dünyanın farklı ülkelerinde yunusların özgürlüğü ve rehabilitasyonu için çabalıyor.

Yunuslara Özgürlük Platformu’yla birlikte 2012 yılında Kaş Yunus Parkı’nın kapatılması için uluslararası kampanya da yürüten O’Barry’nin mektubunda şu ifadeler yer alıyor:

“Sizlere, Türkiye’de sürdürülmekte olan esaret karşıtı mücadelelere yönelik desteğimi bildirmek için yazıyorum. Aynı zamanda sizi, ülkenizdeki tüm yunus parklarının kapatılarak, hayvan köleliğine son verilmesi ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında yunusların koruma altına alınması için yürütülen kapsamlı çabaları değerlendirmeye davet ediyorum. Eğer Türkiye yunus gösterilerini ve yunusla terapi programlarını yasaklarsa, bu yalnızca Türkiye için bir dönüm noktası değil, aynı zamanda tüm dünya ülkeleri için fevkalade bir örnek olacaktır.Bildiğiniz gibi, deniz memelilerinin tutsak edilip turistik etkinliklerde ve sözde terapi seanslarında kullanılması, ülkenizde ve dünya çapında geniş çaplı toplumsal tepkilere neden olmaktadır.

Yunusların ve diğer türlerin bu ticari çıkarlar doğrultusunda, bilime aykırı şekilde kullanılmaları insanlık dışı olduğu gibi, aynı zamanda bireyler için de tehlike arz etmektedir. Özellikle yunus terapisi gibi sözde tedavi seanslarının aldatmacadan ibaret olduğu aşikârdır. Konuyla ilgili olarak uluslararası düzeyde kabul görmüş bilim insanlarının çalışmalarına Türkçe ve İngilizce olarak, Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı‘nın sözde yunus terapileri konusundaki uzman görüşüne verdiği yanıta ve Okyanusları Koruma Derneği‘nin raporuna Türkçe ve İngilizce olarak ulaşabilirsiniz.

Hayatımın önemli bir kısmında yunuslar ile beraber çalıştım ve bu hayvanların neden tutsak edilmemeleri gerektiğini belki de herkesten daha iyi biliyorum. ABD’deki tesislerde esaret endüstrisi için çalıştım, çeşitli yunus parklarında görev aldım ve hatta Flipper isimli televizyon dizisi için yunusları eğittim. Gösteriler, yunuslarla yüzme ve yunus terapisi etkinlikleri sırasında neler yaşandığını bizzat biliyorum.Bu nedenle şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Dünyanın neresinde olursa olsun, esaret hiç iyi bir fikir değil. Ne yunuslar için, ne de morslar, beyaz balinalar, deniz aslanları, foklar veya diğer türler için…

Yıllardır kişisel tecrübelerimi ve bilgimi, ABD’den Filipinler’e kadar dünyanın farklı ülkelerinde devlet başkanlarıyla, bakanlık temsilcileriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla paylaşarak hayvan esareti ve yunus terapisinin perde arkasındaki gerçekleri göstermek için büyük bir çaba sarf ediyorum. Türkiye’deki milyonlarca duyarlı insan gibi, hayvanlar konusunda gelecek kuşaklarımız için yapıcı bir yaklaşımdan başka bir şey istemiyorum.

Bu nedenle Türkiye’deki yunus parklarının da, İsviçre, Yunanistan, Slovenya, Hırvatistan, Hindistan gibi ülkelerde, Kaliforniya, Güney Karolina ve Meksika gibi eyaletlerde olduğu gibi, kapatıldığını ve yasaklandığını görmeyi umuyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve komisyonunuzun bu şansı değerlendirmesini, tüm yunus parklarını ve hayvan sirkleri yasaklayarak esareti sonlandırmasını ve diğer ülkelere olumlu bir örnek olmasını içtenlikle diliyorum.

Koy (The Cove) belgeseli hakkında

“Bir yunusun yüzündeki gülümseme doğadaki en aldatıcı yanılgıdır.” -Ric O’Barry

2010 yılında En İyi Belgesel Film dalında Oscar ödülü kazanan Koy, Japon balıkçı köyü Taiji‘de her yıl Eylül-Nisan ayları arasında düzenli sürek avlarıyla acımasızca katledilen onbinlerce yunusun dramını ve milyar dolarlık bir sektör haline gelen yunus parklarının perde arkasını anlatıyor. Japon balıkçılar, geleneksel olduğunu iddia ettikleri bu kanlı sürek avında, uzun metal sopalarla deniz yüzeyine vurarak yunusların sonar sistemini bozuyor ve sürüleri küçük bir koyda sıkıştırıyorlar. Katliam ve yunus parkları için hayvan ticareti de tam da bu koyda başlıyor.

Eti için avlanan yunuslar, etlerine saplanan kancalar ve nefes aldıkları deliklere sokulan metal sopalarla dakikalarca ölüme terk ediliyor ve kendi kanları içinde boğulmaları sağlanıyor. Canlı yakalanan yunuslar ise Türkiye dahil, dünyanın dört bir yanındaki yunus parklarına satılıyor. Türkiye, geçtiğimiz yıllarda işletmecilerin talepleri üzerine yunus parkları için Taiji’den ithal ettiği 20 yunusla bu kanlı ticarete ortak olan ülkeler arasında yer alıyor.

Bolsonaro: Amazonlar dünyanın değil, bizim

Brezilya lideri Bolsonaro, ‘Amazonlar’ın insanlığın mirası olduğunu söylemek, bizim ormanlarımızın dünyanın akciğeri olduğunu söylemek saçmadır. Bu yalanlara ve hilelere inanmak bizim egemenliğimizin sorgulanmasıdır’ dedi.

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, Amazonlar‘ın küresel mirasın bir parçası ve ülkedeki yağmur ormanlarının dünyanın akciğerleri olduğu söyleminin yanlış olduğunu söyledi.  Amerika Birleşik Devletleri‘nin New York kentinde toplanan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 74’üncü oturumundaki açılış konuşmasını yapan Bolsonaro’nun bu sözleri tepki çekti.

Ormanlar harap olmamış

Amazon’un yüzde 60’ı üzerinde Brezilya’nın egemenlik hakkının bulunduğunu vurgulayan Bolsonaro, konuşmasında yağmur ormanlarında haftalardır süren yangınlarla ilgili “medyanın yalan söylediğini” öne sürdü: “Basın bizim vatansever duygularımıza saldırıyor. Amazonlar’ın insanlığın mirası olduğunu söylemek, bizim ormanlarımızın ‘dünyanın akciğeri’ olduğunu söylemek saçmadır. Bunun bir anlamı yok. Bu yalanlara ve hilelere inanmak bizim egemenliğimizin sorgulanmasıdır”

Amazon bölgesinde çıkan yangınların kuraklıktan kaynaklandığını ve yayılmasında mevsimsel rüzgarların etkili olduğunu savunan Bolsonaro, ayrıca Amazon yerlilerinin günlük yaşam etkinliklerinin de bazı yangınlarda rolü olduğunu ileri sürdü. Ormanların söylendiği gibi yangınlarla harap olmadığını savunan Brezilya lideri, yağmur ormanlarıyla ilgili uluslararası kamuoyundaki endişenin bölgenin biyoçeşitlilik ve mineral zenginliğine olan ilgiden dolayı arttığını iddia etti.

Sivil toplum örgütlerine de yüklenen Bolsonaro bu örgütlerin yerli halkların Brezilya topraklarının yüzde 14’ünü kaplayan tecrit edilmiş alanlarda mağara adamları gibi yaşamasını istediği kaydetti. Bolsonaro bu halkların yaşadığı arazilerdeki altın, gümüş, uranyum, niyobiyum ve nadir toprak elementlerinin işletime açılması ile yerlilerin daha iyi hayat şartlarına kavuşacağını söyledi.

‘Bolsonaro çözümün değil sorunun bir parçası’

Çevreci gruplar, Bolsonaro’nun sözlerini tepkiyle karşıladı. Brezilya İklim Gözlemevi Bolsonaro’nun konuşmasının Brezilya’daki ürünlere yönelik boykotu önlemekten uzak olduğunu vurguladı. Bolsonaro ülkesinde tarımsal ticaretin arttırılmasını destekliyor ve ülke topraklarının yalnızca yüzde 8’ini dünyanın ihtiyaç duyduğu tarım ürünlerini yetiştirmek için kullandığını belirtiyor.

Greenpeace‘in Brezilya kamu politikası koordinatörü Marcio Astini ise “Bolsonaro çözümün değil, sorunun bir parçası” diye konuştu. Örgüt, Bolsonaro yönetiminin çevresel suçlara karşı yaptırım gücünü zayıflatmak ve yabancı maden şirketlerine yerli halklara ayrılan araziler üzerinde izin vermeye dönük planlarının Amazon’daki yangınlar, ormansızlaşma ve şiddetin artmasına neden olduğunu belirtti.

Erdoğan: Nükleer güç ya herkese yasak ya da herkese serbest olmalı

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşan Erdoğan, nükleer güçten Suriye’ye, İsrail’den Keşmir’e pek çok konuya değindi, BM’yi eleştirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu‘nda uluslararası politikaya dair değerlendirmelerde bulundu. Uluslararası camianın geleceği tehdit eden terör, iklim değişikliği gibi sorunlara çözüm üretme kabiliyetini kaybettiğini söyleyen Erdoğan BM’nini işleyişine ve bazı devlet yöneticilerine bir dizi eleştiri sıraladı.

Erdoğan’ın açıklamalarında öne çıkanlar özetle şöyle:

Nükleer güç: Dünya 5’ten büyüktür. Zihniyetimizi de, kurumlarımızı da, kurallarımızı da değiştirmenin zamanı gelmiştir. Nükleer güç sahibi ülkelerle bunlara sahip olmayan ülkelerin varlığı tek başına dünyanın dengesini bozmaya yetiyor. Huzurlu gelecek için bu sorunu adalet temelinde çözelim. Nükleer güç ya herkes için yasak ya da herkes için serbest olmalıdır.

Mülteci sorunu: Suriye krizini sona erdirme zamanı gelmiştir. Bugün Türkiye, milli gelirine oranla dünyanın en fazla insani yardımda bulunan ülkesidir. 5 milyon sığınmacıya  ev sahipliği yapıyoruz. 40 milyon dolar harcama yaptık…. Biz bunlara sadece barınma değil, eğitim, sağlık, hepsini sağlıyoruz. Milyonlarca masumu çok çabuk unuttuk. Aylan bebeği dünya çok çabuk unuttu. Unutmayın bir gün ola ki, aynı durum sizlerin başına da gelebilir. Çünkü Aylan bebekler bir değil, milyonlar…Türkiye’nin yeni bir göç dalgasını daha karşılamaya ne tahammülü ne de imkanı var. Bu konuda herkesi, Türkiye’nin çabalarına destek vermeye çağırıyorum.

Güvenli bölge: Bir önemli husus da Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG yapılandırmasının ortadan kaldırılması. ABD ile güvenli bölge oluşturulması yönündeki çalışmalarımız sürüyor. Niyetimiz öncelikle bir barış koridoru tesis ederek burada 2 milyon Suriyelinin iskanını sağlamaktır. Bu güvenli bölge ilan edildiğinde buraya 1.5-2 milyon Suriyeli göçmeni yerleştirebiliriz. Bu bölgenin derinliğini Deyr-ez Zor – Rakka hattına indirebilirsek Avrupa’nın diğer bölgelerinden de dönecek Suriyeli sayısını 3 milyona çıkarabiliriz. Ülkemizin öncülüğünde Lübnan, Irak ve Ürdün’ün de katılımıyla uluslararası bir konferans düzenliyoruz.. BM öncülüğünde bir bağışçılar konferansı düzenlenebileceğini de düşünüyoruz.

Kıbrıs: Kıbrıs meselesi Rum tarafının uzlaşmaz tavrı nedeniyle çözülemedi. Türkiye Kıbrıs’ta garantördür, Yunanistan garantördür, İngiltere garantördür. Kıbrıs’taki sorunun sıfır garantiyle çözülebileceğini söyleyenlerin kötü niyetli olduğu ortadadır.

İsrail’in sınırları:  Bugün adaletsizliğin en çok yaşandığı yerlerden biri, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıdır. Ben merak ediyorum bu İsrail neresidir? 1947’de neresiydi, 1949-67’de neresiydi ve şu anda İsrail neresidir? İsrail doymuyor. BM’nin İsrail’le ilgili aldığı kararları uygulamıyor. O zaman BM ne işe yarıyor? Türkiye olarak bizim bu konudaki tavrımız nettir, çözüm 1947 anlaşması temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Yüzyılın anlaşması denen girişimin amacı Filistin’i tamamen ortadan kaldırmak mı? Bunlar dünyayı kana mı bulamak istiyorlar? BM başta olmak üzere, uluslararası camianın tüm aktörleri vaatlerin ötesinde somut destek vermelidir.

 Keşmir: Uluslararası toplumun hala yeterince ilgi göstermediği sorunlardan biri de Keşmir ihtilafıdır. Şu anda BM Güvenlik Konseyi’nin, BM’nin almış olduğu karara rağmen Keşmir hala abluka altında ve 8 milyon insan dışarı çıkamıyor. Keşmirlilerin Pakistanlı ve Hintli komşularıyla birlikte geleceğe güvenle bakabilmesi için bu sorunun diyalogla çözümü şarttır.

Volkan Bozkır’ı aday gösterdi

Erdoğan, sözlerine son verirken Türkiye’nin 75. BM Genel Kurul Başkanlığı’na talip olduğunu ve bunun için eski AB Başkanı ve Büyükelçi Volkan Bozkır‘ı aday gösterdiklerini açıkladı.

 

Macron gençlere hak verdi, Trump dalga geçti

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ülkesini BM’ye şikâyet eden genç iklim aktivistlerinin ‘radikal’ diye nitelediği tutumlarını sürdürmelerini ve baskıya devam etmelerini istedi. tutumunu ‘radikal’ diye niteledi. ABD Başkanı Trump ise bir tweet atarak Greta Thunberg’in konuşmasıyla dalga geçti: Çok neşeli bir genç kıza benziyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, BM İklim Eylem Zirvesi sırasında İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg ve çevre eylemcisi arkadaşlarının ‘küresel ısınmayla yeterince mücadele etmediği’ gerekçesiyle ülkesini Birleşmiş Milletler’e şikâyet etmesini ‘oldukça radikal tutum’ diye yorumladı. Macron, bu hamlenin ‘toplumu kışkırtacağını’ savundu.

Europe 1 radyosuna açıklama yapan Macron, “Gençlerimizin – ya da çok da genç olmayanlarımızın- tüm hareketleri faydalı. Ancak şimdi daha da ötede olanlara odaklanmalılar, yolu tıkamaya çalışanlara” dedi. Macron, Fransa’nın da Almanya’nın da ‘yolu tıkayan’ bu hükümetlerden biri olmadığını düşündüğünü söyledi. Ancak Macron, gençlerden bu tipteki hükümetlere baskı uygulamasını ve eyleme geçmesini istediğini de ekledi.

Greta Thunberg ve 12 ülkeden 15 genç arkadaşı, dün küresel ısınmayla mücadelede yeterli ve zamanında çaba göstermedikleri gerekçesiyle Almanya, Fransa, Brezilya, Arjantin ve Türkiye’yi Birleşmiş Milletler’e şikâyet etmişti. .Şikâyet, 2014’te yürürlüğe giren ve çocukların haklarının ihlal edildiklerini düşündükleri durumlarda, Çocuk Hakları Komitesi‘ne şikâyette bulunabilmelerine izin veren ‘isteğe bağlı protokol’ uyarınca yapıldı.

Trump: Çok neşeli bir genç kıza benziyor 

ABD Başkanı Donald Trump ise Zirve’de oldukça öfkeli ve duygusal bir konuşma yapan Thunberg için ‘çok neşeli genç bir kıza benziyor’ dedi. Trump paylaştığı Twitter mesajında Greta Thunberg’in ‘parlak ve güzel bir geleceği’ olduğunu söyledi ve ‘Bunu görmek harika!’ yorumunu yaptı.

Sosyal medyada ABD Başkanı’nın bu sözlerinin alaycı ifadeler olduğu yorumları yapıldı ve “ABD Başkanı 16 yaşındaki asperger sendromu olan bir kızla dalga geçiyor” denildi.

Greta Thunberg, dün gerçekleştirdiği konuşmada “Boş laflarınızla rüyalarımı ve çocukluğumu çaldınız” demişti.

Faruk Bildirici’den RTÜK’ün Fox Life’a verdiği cezaya şerh: Ayrımcılıktır, suçtur

İki kadının öpüşme sahnesi yüzünden para ve yayın durdurma cezası kararına şerh koyan Bildirici, “Uzman raporunda ihlalin konusu olarak eşcinsel ilişkinin konu edinmesi yazılmış. Bu ayrımcılıktır, suçtur. Çoğunluğun ahlak anlayışını dayatamazsınız’ dedi.

Medya Obmudsmanı ve CHP kontenjanından RTÜK üyesi Faruk Bildirici, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu‘nun (RTÜK) dijital platformlarda yayın yapan Fox Life kanalına, “9-1-1” adlı dizide iki kadının öpüşme sahnesinin “milli ve manevi değerlere, genel ahlaka ve ailenin korunması” ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle idari para cezası ve beş kez yayın durdurma cezası vermesine muhalefet şerhi düştü. “Amerikalı insanlardan Türk aile yapısına uygunluğu nasıl beklersiniz?” diye soran Bildirici, “Uzman raporunda ‘İhlalin konusu’ olarak ‘Eşcinsel ilişkinin konu edilmesi’ yazılmış, bu ayrımcılıktır, suçtur” dedi.

RTÜK, dijital platformlarda yayın yapan Fox Life kanalına, 9-1-1 adlı dizide iki kadının saniyelik öpüşme sahnesinin “milli ve manevi değerlere, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle idari para cezası ve beş kez yayın durdurma cezası verdi. Karara karşı oy kullanan Bildirici, RTÜK’ün “Yayıncılık Etik İlkeleri” nin de ayrımcılığa karşı çıktığını vurguladı.

Bildirici, yaptırım kararına ilişkin itirazlarını şu noktalarda topladı:

  • Şifreli kanalda gece yayınlanmış: Rapordaki değerlendirmeler bu yayının çocuk ve gençlerin cinsel eğitimine zarar vereceği gerekçesine dayandırılmış.Dizinin yayınlandığı saat ve mecra çocukların ekran başında olacağı bir zaman dilimi ve mecra değildir. Sözü edilen dizi saat 22.21’de izleyicilerin para ödeyerek abone olduğu dijital platformlardan servis edilen şifreli Fox Life kanalında yayınlanıyor. Yayın ihlali olduğu öne sürülen sahne ise saat 22.30’dan sonra yayınlanmış. Üstelik de programda koruyucu sembol olarak “7 yaş ve üzeri” ile “Şiddet ve korku” sembolleri kullanılmıştır.
  • Seks değil dayanışma görüntüsü: Öyle bile olsa, 9-1-1 adlı dizideki saniyelik bir sahnenin çocukları ve gençleri neden ve nasıl olumsuz etkileyeceği sorusuna da yanıt verilmesi gerekir. Zaten bu yayından çocuk ve yetişkinlerin zarar göreceğinin mantığını anlamak mümkün değil. Zira her ne kadar raporda ‘eşcinsel çiftin öpüşmesi’ denilmiş olsa da bu sahnede iki kadının erotik olarak tanımlanabilecek ya da seksi çağrışımlara neden olacağı söylenebilecek bir öpüşmesinden söz edilemez.
  • Eşcinsellik tercih değil yönelimdir: Çocuk ve gençlerin böyle bir sahneden olumsuz etkileneceği önyargısı, eşcinselliğin böyle örneklerin görülmesiyle tercih edildiği, yayıldığı, örnek alındığı gibi ilkel bir anlayışa dayanıyor. Oysa çağımızda artık bütün bilimsel yaklaşımlarda eşcinselliğin bir yönelim olduğu, eşcinselleri görerek tanıyarak eşcinsel olunmayacağı kabul görmektedir. Eşcinsellik, bir tercih değil bireyin doğasından kaynaklanan bir yönelimdir.

  • Eşcinsellerin görünürlüğü örnek oluşturmaz: Kaldı ki, 9-1-1 adlı bu dizi ve benzer unsurların yer aldığı dizi ve filmler, ABD ve batı ülkelerinde de yayınlanıyor ve böyle sonuçlara yol açtığını söylemek bilimsel ve gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Üstelik Türkiye’de de sanatçı, edebiyatçı ve değişik alanlardan eşcinsel ünlüler sürekli olarak medya ve toplumun gözü önünde. Öyle olsaydı, RTÜK’ün eşcinsel ünlülerin yer aldığı bütün radyo ve televizyon programlarına yaptırım uygulaması gerekirdi.
  • Amerika’da Türk aile yapısı olmaz: ABD kaynaklı bu dizide Türk aile yapısına uygunluk aramak zorlayıcı bir yorumdur. Ama illa Türk aile yapısına uygun olsun diye başka ülkelerin yapımlarının izlenmemesini istemek de akli bir yaklaşım olamaz.
  • RTÜK’teki çoğunluğun ahlak anlayışı dayatılamaz: ‘Toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak ve ailenin korunması’ diye bir toplumu oluşturan bütün bireylerin üzerinde uzlaştığı bir anlayış olamaz. Hiçbir toplumda ‘genel ahlak’ ve her bireyin aynen kabul ettiği ‘milli ve manevi değer’ olamaz. Türkiye’deki bugünkü milli ve manevi değer ile genel ahlak anlayışının 15-20 yıl öncekiyle bile aynı olduğu söylenemez. Durum böyleyken, ‘toplumun milli ve manevi değerleri ile genel ahlak ve ailenin korunması’ ilkesine aykırı diye bir diziye yaptırım uygulamak, RTÜK’teki çoğunluğun ahlak anlayışının tüm topluma dayatılmasından başka anlama gelmez.
  • RTÜK şiddeti görmezden geliyor: RTÜK’teki çoğunluk, rd-tv’lerdeki şiddet ile kadına şiddet konusuna bu dizi örneğindeki kadar önem vermiyor; önlem almaya çalışmıyor.Oysa televizyonlardaki dizilerdeki kadına şiddet görüntüleri, kadına şiddeti sıradanlaştırıyor; katil ruhlu bazı erkeklere kadına şiddetin ve hatta cinayetin olabilirliğini gösteriyor.
  • Uluslararası protokollere aykırı: Hem de Üst Kurul, böyle bir yaptırım uygulayarak üyesi olduğu uluslararası kuruluşlarda kabul edilen yayıncılık ilke ve protokollerine de aykırı davranıyor. Nitekim Türkiye-AB Yenilikçilik Alt Komitesi’nin 26 Mart 2015’te yapılan 5 numaralı hazırlık toplantısında ‘Üst Kurul mevzuatında cinsiyete dayalı ayrımcılık ve bireylerin cinsel yönelimine değinen bir düzenlemeye yer verilmediği’ eleştirisi dile getirilmiştir.

İran’da ‘Beyaz Çarşambalar’ okullara da yayıldı

İran’da kamusal alanda kadınlara yönelik kıyafet kısıtlamalarını protesto amacıyla başlayan ‘Beyaz Çarşambalar’ hareketi okullara da yayıldı.  Ülkedeki yeni eğitim-öğretim yılında bazı öğrenciler okullara başları açık gitti.

‘Beyaz Çarşambalar’ hareketinin öncüsü gazeteci Masih Alinejad‘ın paylaştığı görüntülerde bazı kız öğrencilerin başlarındaki örtüleri çıkardıkları görülüyor. Alinejad sosyal medya paylaşımında “Bugün İran’da okulların ilk günü ve asiler biziz. Bu sene öğrenciler zorunlu başörtüsüne karşı birleşecek. Kimse bize isyanın öğrenilebilecek bir yetenek olduğunu söylemedi çünkü biz 7 yaşından itibaren başörtüsü takmak zorundaydık. Şimdi her gün #BeyazÇarşamba olacak” ifadelerini kullandı.

 

 

Yılın en iyi kadın futbolcusu Rapione: Futbolu dünyayı değiştirmek için kullanalım

Yılın En İyi Kadın Futbolcusu ödülünü alan Megan Rapinoe, kendisine ilham kaynağı olanlar arasında kendini yakan İranlı Seher Hudayari‘yi de gösterdi. Rapinoe, herkesi homofobi ve ırkçılıkla mücadele etmeye çağırdı.

FİFA tarafından 2019 yılının en iyilerinin belirlendiği gala gecesi, İtalya’nın Milano kentindeki La Scala Tiyatrosu’nda düzenlendi. Törende, Dünya Kupası’nda sergilediği aktivist tutumuyla herkesin takdirini kazanan ABD Kadın Milli Futbol Takımının yıldızı Megan Rapinoe, yılın en iyi kadın futbolcusu ödülünü aldı.

Alan Savunması’nda yer alan habere göre, ödülü aldıktan sonra bir konuşma yapan Rapinoe, konuşmasında kendisine ve mücadelesine ilham kaynağı olanlar arasında kendini yakarak hayatına son veren İranlı kadın taraftar Seher Hüdayari’nin de olduğunu söyledi. Herkesi homofobi ve ırkçılıkla mücadele etmeye çağıran Rapinoe’nin konuşması şöyle:

“2019, kadın futbolu için inanılmaz bir yıldı ve ben bu yıl bana ilham veren hikayelerden bazılarını paylaşmak istiyorum: Raheem Sterling ve Kalidou Koulibaly, tribündeki taraftarlar tarafından iğrenç ırkçı saldırılara uğramalarına rağmen sahada inanılmaz bir performans sergilediler -ve muhtemelen bu ırkçılıklara sadece bu yıl değil tüm yaşamları boyunca maruz kaldılar-. Maça gidemediği için bedenini ateşe vererek hayatını kaybeden İranlı genç kadın.. MLS’teki açık kimlikle tek eşcinsel futbolcu Collin Martin ve her gün çeşitli zorluklarla mücadele ederken yaygın homofobiyle savaşan çok sayıda LGBTİ+ sporcu… Onlar sadece sevdikleri bu sporu yapıyorlar. Bunların hepsi bana ilham veren hikayeler ama aynı zamanda beni biraz üzmelerinin yanı sıra biraz da hayal kırıklığına uğrattılar.

‘Dünyayı daha iyi hale getirmek için eşsiz bir fırsata sahibiz’

Herkes, maruz kaldığı ırkçılık karşısında Sterling ve Koulibaly kadar öfkeli olsaydı, LGBTİ+ olmayanlar da homofobi karşısında LGBTİ+lar kadar öfkeli olsaydı ve herkes eşit ücret ve kadınlardan başka kimsenin kadın sporlarına yatırım yapmaması konusunda öfkeli olsaydı her şey benim için daha ilham verici ve güzel olabilirdi. Gerçekten anlamlı bir değişiklik yapmak istiyorsak bunları yapmalıyız. Herkesin benim gibi hissetmesini istiyorum.

Profesyonel futbolcular olarak inanılmaz bir fırsata sahibiz. Maddi ve başka türlü olmak üzere çok fazla fırsatımız ve inanılmaz platformlarımız var. Dünyayı daha iyi hale getirmek için diğer sporlardan farklı olarak futbolda eşsiz bir fırsata sahibiz. Bu güzel oyunu, dünyayı değiştirmek için kullanalım. Umarım bunu kalbinizde hisseder ve harekete geçersiniz.”