istanbul’daki önemli altı meydan için yapılan çalışmaların devam ettiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, Taksim Meydanı’nda yapılacak çalışmayı halka soracaklarını söyledi. İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının belediyeye verilmesi talebini de tekrarladı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Taksim Meydanı’nda yapılacak çalışmanın halka sorulacağını söyledi. İmamoğlu, kentteki önemli altı meydanda çalışmalarının devam ettiğini ifade etti. “Özellikle Taksim Meydanı halka sorulacak, onların önerilerini alacağız” diyen İBB başkanı, gelecek yaz inşaata başlanacağını dile getirdi.
‘Garları bize devredin’
Sözcü gazetesini ziyaretinde konuşan Ekrem İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının bazı bölümlerinin ihaleye çıkarılmasını da değerlendirdi; ihalenin iptal edilmesini, alanların kendilerine verilmesini istedi. İBB başkanı, TCDD’nin “İş sarpa sarıyor, biz bu ihaleyi iptal edelim, başka bir yöntemle başka birine vermeye çalışalım” arayışında olduğunu savunarak “Ben Haydarpaşa ve Sirkeci Garı’nın kapısının önünde bekleyeceğim. Bu süreç mühimdir” dedi.
İki garın depo alanlarının kültür sanat etkinlikleri için kullanılmasına ilişkin ihalede İBB ile Okçular Vakfı’nın eski müdürüne ait Hezarfen Danışmalık Limited Şirketi sona kalmıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sürece müdahale etmesi gerektiğini aktaran İBB başkanı, rakip firmanın ihaleye devam etmesinin çok yanlış olduğunu kaydetti.
Borç alınacak
Göreve geldiğinde İBB bütçesinde 10 milyar liranın üzerine cari açığın olduğunu belirten İmamoğlu, bütçenin yönetilmesinin tek şansının borçlanma olduğunu, bunu geçen yıl bütçeyi hazırlayan İBB yönetiminin söylediğini kaydetti. Buna göre, 1,5 miyar lira borç alan İBB, 700 milyon daha isteyecek. İmamoğlu, borçlanma kaleminin 3.6 milyar lira olarak belirlendiğini de aktardı.
‘Projeler durmuş’
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, projelerin durumuna dair de şu bilgileri verdi: “Daha önceki dönemde 100 şantiye kurulduysa bugün yüzde 75-80’i durmuş durumda. Ben AKP’li, CHP’li, her ilçeyi geziyorum. Hangi ilçeye gidersem gideyim 10 işin sekizi durmuş durumda. Kapalı otopark, metro, park, okul, yurt ya da teknik alan adına ne derseniz deyin yüzde 80 duruyor. Projeleri toparlayıp bitirmek zorundayız, mevcut cari borçları ödemek zorundayız. Bütçe açığı ve borç yönetimi söz konusu.”
Greenpeace Akdeniz16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde yaptığı açıklamayla “Çiftçiyi Koru Tarımı Kurtar” projesini tanıttı. Proje, belediyelerin ürünün tarladan sofraya uzanan yolculuğunda aracıları ortadan kaldıracak üretici pazarları kurmasını sağlamayı amaçlıyor. Böylece, üreticinin emeğinin karşılığını almasını ve tüketicinin sağlıklı gıdaya ulaşmasını hedefliyor. Bunlara ek olarak, ekolojik tarım uygulamalarının iklim kriziyle mücadeleye katkı sunacağı da vurgulanıyor.
Üretici pazarı talep etmek
Üretici pazarlarının kurulması ve denetlenmesi yasaya göre belediyelerin sorumluluğu altında. Dolayısıyla yerel yönetimlere çok önemli bir rol düşüyor. Proje sayesinde tüketiciler ve üreticiler form doldurarak bölgelerinde “semt pazarı” olarak da bilinen üretici pazarları için talepte bulunabiliyor.
Bozuk bir gıda sistemiyle yaşıyoruz
Greenpeace’in yayınladığı “Ekolojik Tarım Raporu”na göre bozuk bir gıda sistemiyle yaşıyoruz. Hem insanların hem de gezegenin iyiliği için bu sistemin acilen değiştirilmesi gerekiyor; bunun çözümü de ekolojik tarımdan geçiyor. Raporda tanımlandığı şekliyle ekolojik tarım, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için güvenli ve sağlıklı gıdanın yetiştirildiği; tarım ve gıda üzerindeki kontrolün uluslar ötesi işletmelerin değil yerel toplulukların elinde olduğu bir sistem. Bu sistemin merkezinde de insanlar ve çiftçiler yer alıyor.
Gıdaların üçte biri israf ediliyor
Rapordan öne çıkan başlıklar şöyle:
Yaklaşık bir milyar insan her gece yatağa aç giriyor. Öte yandan bir milyarinsan ise aşırı kilolu ya da obez.
Dünyadaki gıdaların yüzde 30’u israf ediliyor.
Gıda sistemi, toplam küresel emisyonun yaklaşık yüzde 25’inden
Tarım, tatlı su kaynaklarının yüzde 70’ini kullanarak su kıtlığının ve su kirliliğinin önemli kaynaklarından biri haline geldi.
Tarım zehiri olarak bilinen pestisitler bitkilere uygulandığında sadece küçük bir yüzdesi hedeflenen haşerelere ulaşıyor. Geri kalan kısmı ise çevreye yani toprağa, suya ve havaya karışıyor.
Dünyadaki akarsuların yüzde 43’ünün pestisite maruz kaldığı tahmin ediliyor.
Ekolojik tarım konvansiyonel tarımdan hektar başına yüzde 30 daha fazla gıda üretebilir.
Berkan Özyer: “Üreticiler doğrudan tüketiciyle buluşmalı”
Proje hakkında açıklama yapan Greenpeace Akdeniz Gıda ve Tarım Proje Sorumlusu Berkan Özyer şu değerlendirmede bulundu:
“Bugün artık çıkmaza girmiş tarımdaki sorunlardan en çok etkilenenler kuşkusuz çiftçiler. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı son 15 yılda, 600 bin azaldı. Üreticileri müreffeh halde tarlada tutmak, Türkiye’nin gıda ve tarım sorunlarına çözüm için olmazsa olmaz bir adım. Bunun yolu da üreticilerin aracısız şekilde doğrudan tüketicilerle buluştuğu üretici pazarlarından geçiyor. Belediyeleri üretici pazarları kurmaya, mevcutların sayısını artırmaya ve her türlü denetimi yaparak bu pazarları sürdürülebilir kılmaya çağırıyoruz. Böylece hem üretici kazanacak, hem de tüketici daha sağlıklı gıdaya ulaşacak.”
Tunceli’deki Munzur Vadisi Milli Parkı üzerinde yapımı planlanan Kaletepe Hidroelektrik Santrali (HES) projesi 10 yıldır süren mücadele sonunda iptal edildi.
Munzur Vadisi Millî Parkı sınırları içerisinde Munzur suyu üzerinde yapımı planlanan dört Hidroelektrik santralinden biri olan Kaletepe Hidroelektrik Santrali (HES) projesinin iptali için 10 yıl önce açılan davanın sonuna gelindi. Ankara 3. İdare Mahkemesi Anayasa’nın 56’ncı maddesini örnek göstererek, ‘Milli Park Kanunu’na aykırılık’, ‘ekosistem dengelerinin bozulması’ ve ‘yaban hayatının tahrip edilmesi’ gerekçeleriyle oybirliğiyle projenin iptaline karar verdi.
10 yıl süren mücadele
Enerji Piyasası Denetleme Kurumu, 2010’da Konaktepe Elektrik Üretim A.Ş.’ye Konaktepe barajı ile Konaktepe HES I – Konaktepe HES II için 49 yıllığına enerji üretim lisansı vermişti. Bunun üzerine bölgedeki avukatlar ve çevre örgütleri tarafından Danıştay’a dava açmıştı. Milli Park Kanunu‘nu, mülkiyet hakkını, anayasanın orantılılık ve ölçülülük ilkesi uyarınca Bakanlar Kurulu’nun 2017’de verdiği “Acele kamulaştırma” kararına karşı yürütmeyi durdurma kararı verilmişti.
Davanın ardından sekiz yıl süren ve valiliğin de dahil olduğu hukuki süreç çevreciler lehine sonuçlanmış, 2018 Aralık ayında Çevre ve Orman Bakanlığı’nın ‘üstün kamu yararı’na ilişkin kararı Ankara 3’üncü İdare Mahkemesi’nce iptal edilmişti.
Avukat Ulaş Kaplan: Diğer projelere emsal olabilir
Davayı açan avukatlardan Özgür Ulaş Kaplan bu kararın Munzur Vadisi’nde yapılması planlanan diğer üç barajın iptal edilmesine emsal karar olabileceğini söyledi ve ekledi: “Tunceli halkı yılladır kutsal saydığı Munzur Vadisi’nde HES ve baraj yapılmaması için her türlü mücadeleyi veriyordu. Munzur Vadisi milli parkına yapılması planlanan dört HES ve baraj projesi mevcut. Bu projelerden biri olan Kaletepe barajı ve HES projesi artık tümden iptal oldu.”
Kaplan, diğer üç HES ve baraj projesi için de açılan davaların sürdüğünü belirttiği açıklamasında “Bu üç baraj ve HES aynı bölgede olduğu için Ankara 3’üncü İdare Mahkemesi’nin bu kararı, onlar için de emsal olacak. Bu karar bölge halkı ve ülkemiz için çok olumlu bir karar olmuştur. 10 yıllık hukuk mücadelesinde zaferle çıktık ve halk bu karara çok sevindi” ifadelerini kullandı.
‘Soyu tehlike altında olan bitki ve hayvanlar da kurtuldu’
Av. Kaplan, bölgedeki kutsal alanların ve soyu tehlike altında olan bitki ve hayvanların da kurtulduğunu belirtti: “Munzur Vadisi’nde birçok kutsal mekan vardı. 500 civarında endemik bitki türü ve onlarca yaban hayvan türü yaşıyordu. Soyu tükenme ile karşı karşıya olan Vaşak özellikle bu bölgede yaşıyor. 1500’den fazla bitki türü var ve inanılmaz bir doğal güzellik var. Mahkemenin bu kararı ile bütün bu saydığımız durumlar kurtulmuş oluyor.”
Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı’nda bulunan 90 kurum, 16 Ekim Dünya Gıda Günü nedeniyle ortak bir açıklama yaparak pestisitlerin doğa, gıda üretimi ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekti. Açıklamada Dünya Sağlık Örgütü tarafından en tehlikeli ve muhtemel kanserojen olarak sınıflandırılan pestisitlerin Türkiye’de yasaklanması ile doğa dostu üretim yöntemlerinin desteklenmesi talep edildi ve #sıfıraçlık için zehirsiz sofralara davet edildi.
Dünya Gıda Günü’nün bu yılki teması #SıfırAçlık
16 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) kuruluş tarihi, her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutlanıyor. FAO bu yılki Dünya Gıda Günü temasını #sıfıraçlık (#ZeroHunger) sloganıyla “sağlıklı ve sürdürülebilir beslenmeyi herkes için ulaşılabilir kılma” olarak belirledi.
“Pestisitler biyolojik çeşitliliğe zarar veriyor”
Türkiye’de pestisit kullanımını azaltmak için kurulan Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı’nın Dünya Gıda Günü nedeniyle yaptığı açıklamada “Pestisit kullanımını bir halk sağlığı problemi olarak görüyoruz. Pestisitler başta arılar ve kuşlar olmak üzere canlı türlerinde ciddi bir yıkıma yol açıyor, bir başka deyişle biyolojik çeşitliliğe büyük zarar veriyor. Bu sorunların çözümü için bir an evvel adım atılması gerektiğini savunuyoruz” denildi.
16 Ekim Dünya Gıda Günü’nün zehirsiz sofralar hedefi için bir başlangıç olması talep edilerek, “Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere tüm karar verici devlet kurumlarını; sivil toplum kuruluşlarını ve inisiyatifleri, tüm çiftçilerimizi, tüm tüketicileri harekete geçmeye çağırıyoruz. Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı’nın taleplerine el verin, sesimize ses, gücümüze güç katın; zehirsiz gıda için birlikte yola çıkalım” çağrısı dile getirildi.
Tüm canlılar için zehirsiz sofralar!
Açıklamada tarım alanlarına, orman veya bahçelere uygulanan pestisitlerin havaya, su ve toprağa, oradan da bu ortamlarda yaşayan diğer canlılara ulaştığına dikkat çekilerek bitkilere uygulanan pestisitlerin sadece yüzde 2’sinin uygulandığı alanda kaldığı vurgulandı:
“Bazı pestisitler, türlerin doğrudan zehirlenmesine yol açıyor ve nadir bulunan türlerde ciddi kayıplara neden oluyor. Diğer pestisitler ise besin zincirinde yavaş yavaş birikerek yine pek çok türü etkiliyor ve ekosistemin dengesini bozuyor. Üstelik pestisit kullanımı, endüstriyel tarımdaki yoğun fosil yakıt kullanımı ile birlikte iklim krizini tetikliyor. Pestisit kullanımının tüm bu olumsuz sonuçları ve insan sağlığına olan etkileri göz önüne alındığında, başta insanlar olmak üzere, tüm canlıların yaşam hakkını tehdit ettiği görülüyor. Herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama; sağlıklı, zehirsiz gıdaya ulaşma hakkını korumak için başta karar vericiler, sivil toplum kuruluşları ve tüketiciler olarak her birimize önemli bir rol düşüyor.”
Pestisit nedir?
Endüstriyel tarımda mantar, böcek, yabani ot vb. gibi bir tarımsal arazide yetiştirilen ürün dışında kalan çeşitli etkenlere karşı kullanılan zehirli kimyasallar için pestisit ismi kullanılıyor. Türkiye’de kullanılan türleri arasında difenacoum, ethoprophos, cyfluthrin, beta-cyfluthrin, zeta-cypermethrin, fenamiphos, formetanate X formetanate hydrochloride, methiocarb, methomyl, omethoate, tefluthrin, zinc phosphide, glyphosate ve malathion yer alıyor.
Pestisitlere karşı Zehirsiz Sofralar
Zehirsiz Sofralar projesi, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu Programı kapsamında finanse ediliyor ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) ortaklığıyla yürütülüyor. Proje, pestisitlerin olumsuz etkileri ve pestisitlere alternatif yöntemler hakkında üretici ve tüketicilerde farkındalık yaratmayı amaçlıyor.
Saygın edebiyat ödüllerinden Booker, bu yıl Margaret Atwood ve Bernardine Evaristo’ya verildi. Evaristo ödüle layık görülen ilk siyah kadın olurken, Atwood’un ikinci Booker Ödülü.
Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olarak kabul edilen Booker Edebiyat Ödülü, bu yıl iki yazara verildi. Damızlık Kızın Öyküsü‘nün devam kitabı ‘The Testament‘ı kısa bir süre önce çıkaran Margaret Atwood ile ‘Girl, Woman, Other’ kitabının yazarı Bernardine Evaristo ödüle layık görüldü.
Jüri başkanı Peter Florence, yaklaşık beş saat süren toplantıda tek bir isim üzerinde uzlaşamadıklarını ve ödül komitesinin karşı çıkmasına rağmen ödülü iki kişiye vermek istediklerini açıkladı.
Londra’daki Guildhall salonunda düzenlenen ödül töreninde konuşan Atwood ise favoriler arasında gösteriliyor olmasına rağmen, “İkimiz de bu ödülü beklemiyorduk” dedi. Booker Ödülü 1974 ve 1992 yıllarında da ikişer yazara verilmiş, ardından kurallar değiştirilerek ödülün tek yazara verilmesi zorunluluğu getirilmişti.
Atwood’un ikinci ödülü
Jürinin, kurallara karşı gelerek ödülü iki yazara vermesinin dışında bu yılki ödüller ‘enleri ve ilkleri’ de getirdi. 79 yaşındaki Margaret Atwood, ödülü kazanan en yaşlı yazar unvanını aldı. 2000 yılında da ‘The Blind Assassin’ kitabıyla Booker Ödülü’nü kazanan Atwood böylelikle ödülü ikinci kez kazanan dördüncü yazar oldu.
Evaristo ödüle layık görülen ilk siyah kadın
Bernardine Evaristo ise ilki 1969’da verilen ödülü kazanan ilk siyah kadın ve ilk siyah İngiliz yazar oldu. Evaristo’nun ‘Girl, Woman, Other’ romanı, İngiltere’de yaşayan, 12 ile 93 yaşları arasında, çoğunluğu kadın ve siyah 12 karakterin hayatını anlatıyor.
Booker Edebiyat Ödülü, her yıl İngilizce yazılan ve İngiltere ya da İrlanda’da basılan kitaplar arasından seçilen biri yazara veriliyor. Kazanan yazar 50 bin sterlin (yaklaşık 62 bin 800 dolar) para ödülünün sahibi oluyor. Kısa listeye kalan altı yazar arasında ‘On Dakika Otuz Sekiz Saniye’ adlı kitabıyla Elif Şafak da vardı.
UEFA, Türkiye A Milli Takım futbolcularının Arnavutluk ve Fransa maçlarında “politik provokasyon içeren davranışlar sergilediği” iddiasıyla TFF hakkında disiplin soruşturması başlattı.
UEFA, 2020 Avrupa Şampiyonası (EURO 2020) Elemeleri’nde, Arnavutluk ve Fransa maçlarında Türkiye A Milli Takımı futbolcularının “potansiyel politik provokasyon içeren davranışlar sergilediği”ni öne sürerek disiplin soruşturması başlattığını açıkladı. Yapılan yazılı açıklamada, Türkiye Futbol Federasyonu’na (TFF) yönelik soruşturma için UEFA Etik ve Disiplin Kurulu’ndan bir müfettişin görevlendirildiği aktarıldı.
Türkiye’nin Arnavutluk’u 1-0 mağlup ettiği ve Fransa’yla 1-1 berabere kaldığı maçlarda, Türkiyeli futbolcular Suriye’nin kuzeydoğusundaki Barış Pınarı Harekatı’na destek için asker selamı vermişti.
Türkiye’den tepki: Siz de yaptınız
Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu, “Türk oyuncuların asker selamı yapması spor ruhuna aykırı. UEFA’nın yaptırım uygulamasını talep ediyorum” diyen Fransa Spor Bakanı Maracineanu’yu eleştirdi. Kasapoğlu, “Sahadaki başarısızlığı masa başı bir takım oyunlarla başka yöne çekmek isteyenlerin bu çalışmalarını dünya spor kamuoyunun yemeyeceğini ifade etmek istiyorum” dedi.
2018 FIFA Dünya Kupası’nı kazanan Fransa Milli Takımı’nın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ziyaretinde Antoine Griezmann’ın asker selamı verdiği hatırlatan Kasapoğlu, “Çifte standardın olduğunu ifade ettim. O gün Griezmann’ın asker selamına ses çıkarmayanlar, milli futbolcularımızın güzel selamından başka anlamlar çıkarmaya çalışıyor. UEFA’yı da kendilerine ulaşan soruşturma talebi nedeniyle basiretli olmaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.
Mersin şehir merkezinden 160 kilometre uzaklıkta zeytin, nar, limon bahçeleri içinde, dere etrafında U çizerek yürünebilen planlanan nükleer santral sahasına 2 kilometre mesafede şirin küçük güzel bir köy Büyükeceli. Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) için yer lisansı 1976 yılında alınan köyde bugüne dek nüfusun üçte ikisi başka ilçe ve şehirlere göç etmiş. Ancak geçen yıl Akkuyu NGS’nin birinci reaktörünün inşaatına başlanmasını takiben, projede yer alan taşeron şirketlerin işçilerini getirmesiyle özellikle son dört aydır köyün nüfusu beş katına çıkmış bulunuyor.
Büyükeceli aşağı kamp alanı
Santralin inşaatında çalışanlar kampta 5-8 kişilik odalarda diğer bir deyişle koğuşlarda kalırken, Rus personel Erdemli ve Silifke‘de tutulan evlerde barınıyor ve her gün geliş gidişleri 60 servis aracıyla sağlanıyor. Trafiği ve gürültüsü servis araçları, sevkiyat tırları ve hafriyat kamyonlarıyla bol olan Büyükeceli’de, köyün girişindeki ağacın altında oturuyoruz. Çayımızı yudumlayıp gürültü ve toz duman arasında konuşmaya çalışırken neredeyse beş dakikada bir duran otobüsten inenleri izliyoruz. İşte biri daha geldi ve elinde bavuluyla Akkuyu NGS inşaatında çalışan işçilere katıldı.
Türkiye hükümeti tarafından dört defa tekrarlanan acele kamulaştırmalara ek olarak en son 2015 yılında Gülnar‘da meydana gelerek 250 hektarlık alanın küle dönmesine yol açan yangındaki tahliyelerle bugün Büyükeceli Köyü’nün nüfusu 1141 kişiden ibaret. Buna rağmen kahve yine köyün erkekleriyle dolu. Zira, farklı farklı şehirlerden çalışmaya gelen işçi nüfusunun yalnızca 100’ü bu köyden. Bu durum, Akkuyu NGS’nin iş ve aş vaatlerine inanlar açısından hayal kırıklığı yaratmış. Köylüler hayal kırıklığının yanısıra bir de dışarıdan gelen yoğun nüfusun kendine has “kültürü”ile tanışıyor. Nüfus artarken işçilerin günlük yaşamı köydeki yaşam da değiştirip dönüştürüyor. Akkuyu NGS’de çalışanların günden güne artan sayısı ve altyapısal sorunlar, çimento iş makineleri ve hafriyat kamyonları nedeniyle gürültü ve kirlilikten muzdarip olan köylüler gittikçe yaşanmaz bir yer olan Büyükeceli Köyü için hayli endişeli.
Oturduğumuz yerin yanıbaşında tırlar
Kanalizasyon altyapı sistemi yok, atıklar dereye bırakılıyor!
Köyde kirlilik konusu hastalıklara yol açabilecek kadar önemli. Köylüler köyün içinden geçen dereden gelen lağım kokusundan bezmiş, isyan ediyor. Santral inşaatında çalışan işçiler iki alanda inşa edilen kamplarda barınıyor. Bunlar biri deniz kıyısında diğeri ise yolun diğer tarafında kalan köyün içinden geçilerek çıkılan tepede kurulu. Her ikisi de köyün içinden akarak yolun altından denize kavuşan Çağlayık deresine paralel kurulan kamplar olması nedeniyle kanalizasyon alt yapı sistemi olarak bu derenin kullanıldığı ve ordan da foseptiğin Akdeniz’e bırakıldığı anlaşılıyor. Yani Akkuyu NGS daha kurulmadan Akdeniz’i kirletiyor!
Çağlayık deresi
Musluk suyundan ayrı bağ bahçe sulamak için kullandığı dere suyundan vazgeçmek zorunda kalan yöre halkı kirliliğin hastalıklara yol açacak olmasından da endişeli. Köylüler sorunu Gülnar belediyesine taşıdığında ise atığın temiz olduğu, insan sağlığı açısından her hangi bir sorun teşkil etmeyeceği cevabını almışlar. Özellikle de köyün kadınlarını bezdiren diğer bir konu da Akkuyu NGS alanında patlatılan dinamitlerle, milyonlarca ton hafriyatın tozu dumanının 2 kilometre ötedeki köyün üzerine yağması. Kadınlar”Çamaşırlarımızı dışarı asamaz olduk” diyorlar.
“Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmak
Köydeki tek sorun kirlilik değil. Santralde çalışan ve kamplarda barınan işçiler için köy, hem tepedeki kampa ulaşmak amacıyla geçilen yol hem de yegane sosyalleşme imkanı sunuyor. 2023 yılında ilk reaktörün, bir yıl arayla da diğer reaktörlerin devreye girmesi hedeflendiği için iki vardiya halinde yürütülen inşaat süreci boyunca tüm gidiş ve dönüşlerde yüzlerce kişi Büyükeceli’den geçiyor. Köylüler , akşamları alkol alan işçilerin taşkınlıklarının arttığını, köyün içinden geçerken çıkardıkları gürültüye ek olarak uygunsuz davranışlarla etrafı rahatsız ettiklerini anlatıyor. Yaptıklarının hesabını sormak istediklerinde ise aldıkları cevap çoğunlukla “Erdoğan’ın Atom Santrali”nde çalışmanın onlara bahşettiği güçle ilişkili oluyor.
Köydeki kadınlara taciz…
Santral işçilerinin kendilerinde vehmettikleri bu “güç ve iktidar alanı” anlatılanlara bakılırsa köyün kadınlarını olumsuz etkiliyor. Bu hal, yıllar içinde Akkuyu NGS nedeniyle artan göçlere bağlı olarak daha çok yaşlı nüfusun kaldığı köyde, kadınlara yönelik çok sayıda taciz vakasının yaşanmasının da tetikleyicisi. Köylüler, atom santralinde çalıştıkları için işçilerin etraftaki insanların yaşamını ufak birer teferruattan ibaret gördüklerini anlatıyor. Köyde halı yıkayan kadınları fütursuzca izlemek, köylünün evinin damında içki içmek, hatta sıcaktan bunalıp kendi evinin damında yatan kadının arkasına yatmak gibi tacize varan olaylar yaşanmış. Örneğin doğma büyüme Büyükeceli’li 88 yaşındaki Ahmet Amca karısını bakkala dahi göndermek istemediğini söylerken karısı da onaylayarak dertli dertli başını sallıyor; arkadaşlarıyla köyde eskisi gibi yürüyüş dahi yapamadıklarını, işçilerin tacizlerinden bıktıkları için artık eve kapandıklarını anlatıyor.
Ahmet Amca’nın güzel bir köy evi ve geçimlik yetiştirdiği nar, limon, elma ağaçlarıyla sebze ektiği bir bahçesi var. İşçilerin “göz hakkı”diyerek bahçeleri talan etmesinden muzdarip olan Ahmet Amca geçimini sağladığı bahçesini de koruyamadığı için evini satabilirse dört kızının taşındığı Bodrum’a yerleşmek istiyor. Büyükeceli’den okurlarımıza bir mesajı olup olmadığını sorduğumda bana son sözleri “Biz talim ettik. Bu fakir halk düştü, düşenin dostu olmaz çocuğum”oluyor…
Hırsızlık vakaları
Köyde yaşanan bir diğer sorun ise hırsızlıklar… 6 yıldır Büyükeceli Muhtarı olarak görev yapan Serdar Sarı tacizlere ek olarak ortaya çıkan hırsızlıklar nedeniyle güvende hissetmediklerini anlatıyor. Daha önce kapılarını kilitleme ihtiyacı bile duymazken son dört aydır huzurlarının kaçtığını, iki cep telefonu çalınması nedeniyle temkinli yaşamak zorunda kalmaktan bunaldıklarını ekliyor. Köyde olur olmaz her yere giren işçilerin camide yatıp kalkmaları Büyükeceli Camii imamının dahi tepkisini çekmiş. Köydeki nüfusun böyle ani ve sorunlu şekilde artmasından rahatsız olmayan bilakis mutluluk duyan yegane yerler ise köyün girişinde ve yolun karşı tarafındaki bakkal dükkanları, zira içki ve sigara satışı her geçen gün artıyor.
4000 çift “göz hakkı”!
Roinworld değil sanki Ruinworld!
Kuşkusuz bu yaşananlar; işçilerin kişilik ve kimliklerinden çok barındıkları kamplardaki altyapı hizmetlerinin insanca yaşam koşulları sunmaktan uzak oluşuyla, dahası onların psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayamamasıyla ilgili. Kamp yerleşkesini kuran ve işletme hakkına sahip olduğu anlaşılan Roinworld şirketi, kamptakilerin insan olduğundan bihaber göründüğü için adı Türkçe dünyayı “mahvetmek” anlamına gelecek şekilde ruinworld olarak değiştirilse yeridir. Web sitesinde yazdığına göre İspanyol menşeili olan ve 2007 yılında kurularak İspanya, Rusya, Bangladeş ve Türkiye’deki projelere barınma desteği sağladığından bahsedilen şirketin, her nasılsa tüm destek projeleri yalnızca Rosatom tarafından kurulan nükleer santrallerle ilgili. Üstelik web sitesinde istihdam şıkkı tıklanınca sayfa otomatikman İngilizceden Rusça sayfaya geçiyor. İngilizce butonuna basarak daha fazla bilgi almaya çalışırken hata/error”veren web sitesinde, Türkçe bilgi ise yok denecek kadar az.
Küreselleşme maskesiyle İspanyol taklidi yapan ve işçilerde toplumsal ve psikolojik sorunlara yol açan şirketin yine bir Rosatom iştirakı olduğu açık. Çalışanların Rusya’da votkaya sığındığı gibi Türkiye’de de alkole sığınmasını beklediği de. Ancak gerek Rosatom gerekse Rosatom’a faaliyet alanı açan hükümete hatırlatmak isteriz ki Rusya’nın tundralarından farklı olarak maki bitki örtüsünün hakim olduğu, ortalama sıcaklığın yaz aylarında 25-30, kış aylarında ise 20 derecelere vardığı Büyükeceli yukarıda bahsettiğim olanaksızlıklarla birlikte işçileri delirtebilir. Yerelin iklimsel ve kültürel özellikleri gözardı edilirse dünyanın ilk alkol çarpması kaynaklı reaktör kazası Türkiye’de yaşanabilir.
Sinop Abalı köylülerine ders
Büyükeceli’de yaşananlar Türkiye ve dünyaya olağanüstü güvenlik gerektiren nükleer santrallerde işçilerin askeri düzen ortamında, nasıl çalıştırıldıklarını göstermesi açısından önemlidir. Japonya’nın nükleer santral projesinden vazgeçmesiyle Rosatom’un Sinop projesiyle de ilgilenebileceğine işaret eden haberler bağlamında bu yaşananların İnceburun Mevkiindeki Akliman’a bağlı Abalı Köyü yakınına kurulmak istenen nükleer santralde çalışmayı hayal edenlere örnek olması ümit edilebilir. Köylüler kendilerine verilen iş ve aş vaatlerinin tutulmayacağını şimdiden görebilmeli ve köylerine, toprağına, havasına, suyuna sahip çıkmalı; nükleer beladan uzak durulması için uğraşan nükleer karşıtlarıyla dayanışma göstermelidir.
Büyükeceli’nin ölmez ağacı nam-ı diğer “zeytin”
Kuşkusuz Büyükeceli’de yaşananları salt Sinop’a ve diğer potansiyel projelere örnek olması için anlatmadım . Türkiye genelinde Akkuyu NGS projesinin daha fazla ilerlememesi için ulusal ve uluslararası düzeyde birlik oluşturarak geleceği geri dönüşü olmayan şekilde karartma ihtimalinin önüne geçilmelidir. Zira aylar önce haberini aldığımız Akkuyu’daki çatlak sandığımızdan çok daha derin olmasa santral şimdiden sorun yaratıyor olmazdı.
İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mark Carney, iklim krizinin yaratacağı finansal çöküş konusunda finans sektörünü ve bankaları uyardı: Krize adapte olamayanların batması kaçınılmaz.
Bank of England (İngiltere Merkez Bankası), sıfır karbon emisyonu ilkesi doğrultusunda ilerlemeyen sektör ve şirketlerin, yatırımcılar tarafından cezalandırılacağı ve iflas edebilecekleri konusunda uyarı yaptı. The Guardian’a konuşan Bankanın Başkanı Mark Carney de iklim kriziyle mücadele adına gereken küresel dönüşümün finansal bir çöküşle sonuçlanabileceğini söyledi. Carney, emisyonların azaltımı adına gereken eylemlerin geciktirildiğine dikkat çekti; iklim krizine adapte olmayanların batmasının kaçınılmaz olacağını belirtti.
İklim krizinin şirketlere yarattığı risk beyanının, yatırımcıları kazanmak adına sıfır karbona rahatça geçişte kilit bir rol oynadığını kaydeden Carney, özellikle İngiltere ekonomisi için büyük bir potansiyel sunan, seragazı emisyonlarını sıfırlama yönündeki çalışmaların büyük kazançlar yaratabileceğini ifade etti.
‘İklim eylemliliği ekonomik büyümeyi destekliyor’
İngiltere Merkez Bankası uzmanları, iklim krizine yönelik ciddi önlemler alınmadığı takdirde, 20 trilyon dolarlık mal varlığının yok olabileceğini söylüyor. ABD’li kömür şirketleri şimdiden mal varlıklarının %90’ını kaybetti ve bankaların da durumu risk taşıyor. Carney, “Birçok büyük yapısal değişiklikte olduğu gibi, uzun zamandır getirisi yüksek olan ancak günümüzde eskisi kadar kar etmeyen sektörlerle (sunset sectors) çalışan bankalar bu geçişte zorlanacak” dedi: “Bazı varlıklar değerlenirken bazıları değer kaybedecek. Asıl soru bu geçişin kolay mı olacağı yoksa geç mi kalındığı. Gerekli ayarlamalar ne kadar geciktirilirse, ekonomide yaratacağı riskler de o ölçüde tehlikeli olacaktır” diyor.
Bank of England Başkanı Mark Carney.
Carney’ye göre iklim eylemliliği küresel ekonomiye vereceği zarardan ziyade ekonomik büyümeyi destekliyor: “Sıfır emisyon hedefine ulaşmak için eyleme geçmeliyiz. Eylemsizlik beraberinde hoş olmayan sonuçları da getirebilir. Bankacıları genelde alıntılamam; ancak Morgan Stanley’nin CEO’su James Gorman, ‘Eğer gezegenimiz olmazsa, pek de iyi bir finans sektörümüz de olmaz’ demişti. Ve haklıydı”
Geçtiğimiz salı günü Carney büyük şirketlere, küresel regülatörlerin kendi kurallarını belirlemeden ve şirketleri bu kurallara tabi tutmadan önce, iklim risklerini bildirmek adına kendi kurallarını belirlemek için iki yılları kaldığını söylemişti.
Türkiye’nin Suriye operasyonu nedeniyle silah ambargosu uygulayan Avrupa ülkeleri kervanına Britanya da katılıyor. Dışişleri Bakanı Raab, Türkiye’ye tüm silah ihracatı izinlerini gözden geçirdikleri, yeni ihracat izinlerini askıya aldıklarını açıkladı.
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna düzenlediği Barış Pınarı Harekatı’na uluslararası tepkilerin bazısı yaptırım halini alırken, silah ambargosu uygulayan Avrupa ülkeleri kervanına Britanya da katılıyor. Dışişleri Bakanı Dominic Raab, hükümetin Türkiye‘ye tüm silah ihracatı izinlerini gözden geçirdiğini, bu süre boyunca yeni silah ihracatı izinlerinin askıya alındığını açıkladı.
Parlamentoya hitap eden Raab, “Biz gözden geçirmeyi yürütürken, Suriye’deki askeri operasyonlarda kullanılabilecek kalemler için Türkiye’ye yönelik daha fazla ihracat izni çıkarılmayacaktır” dedi.
‘Nüfus değişimi dayatmayın’
“Türkiye’nin meşru endişelerini kabul ediyoruz” diyen Britanya Dışişleri Bakanı, diğer yandan “Suriye‘ye tek taraflı olarak nüfus değişimi dayatılmasına izin vermeyeceğiz” uyarısında bulundu.
New York Times gazetesi, ABD’li yetkililerin incirlik Üssü’ndeki nükleer silahlar için tahliye planı üzerinde çalıştığını yazdı.
‘Müttefik bildiğimiz Türkiye, Rusya’ya çalışıyor’
Türkiye’nin eylemlerinin ‘pervasız ve ters etki yaratarak zarar verici’ olduğunu, bunun bir müttefikten beklenecek bir eylem olmadığını söyleyen Raab, ‘doğrudan Rusya‘nın işine yaradığı’ vurgusunu yaptı. Türkiye konusunda ABD ve diğer müttefiklerle işbirliğine her zamankinden çok ihtiyaç olduğunu ifade eden Raab, NATO’nun her zamankinden daha önemli olduğunu, ittifakın zayıflatılmak yerine güçlendirilmesi gerektiğini savunarak şu uyarıyı yaptı: “Türkiye’yi Rusya ve Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in kollarına itmekten kaçınmamız lazım.”
Britanya Dışişleri Bakanı, “IŞİD savaşçılarının bu ülkeye geri döndüğünü görmek istemiyoruz, ama reşit olmayanlarla yetim-öksüzlerin dönüşünü değerlendireceğiz” açıklamasını da yaptı.
Liste uzuyor
Daha önce Finlandiya, Norveç, İsveç, Hollanda, Fransa, Almanya ve Çekya‘dan Türkiye’ye silah ve mühimmat satışlarının askıya alınması kararı gelmişti. Ardından Türkiye’ye geçen yıl en çok silah satan ülke konumundaki İtalya silah ambargosu kararına katıldı. İspanya aynı kararı almaya hazırlandığı işaretini vermişti.
Diğer yandan dün Lüksemburg’da düzenlenen Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanları toplantısında, Britanya’nın muhalefeti nedeniyle AB çapında Türkiye’ye silah ambargosu uygulanması konusunda uzlaşma sağlanamadı. Ancak ortak bildiride üye ülkelere Türkiye’ye silah satışlarının durdurmaları çağrısı yapıldı.
Kirazlı altın madeni için ruhsatın yenilenmeyerek, inşaatın ertelenmesini aktivistleri tatmin etmedi. Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyon Kurulu, “Ruhsatların yenilenmemesi umut verici olsa da gerçek talebimiz iptal edilmesi”dedi.
26 Temmuz’da başlayan Su ve Vicdan Nöbeti 82. gününde devam ederken, Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyon Kurulu, Alamos Gold ve Doğu Biga Madencilik‘in ruhsatlarının yenilenmemesinin umut verici olduğunu belirtse de gerçek taleplerinin ruhsatların iptal edilmesi olduğunu aktardı.
Nöbete başladıkları ilk günden beri öne sürdükleri talepleri gerçekleşene kadar nöbeti bırakmayacaklarını söyleyen koordinasyon, yenileme için verilen iki aylık sürede Kirazlı Balaban’daki sahada tek bir kazma dahi vurulamayacağını, şirketlerin yapacağı her işlem hakkında yasal süreç başlatacaklarını ifade etti.
Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyon Kurulu’nun açıklaması şöyle:
“26 Temmuz’da başlayan “Su ve Vicdan Nöbeti”miz 82.gününde kararlılıkla devam etmektedir. Nöbete başladığımız ilk gün dile getirdiğimiz gibi taleplerimiz;
Kaz Dağları ve yöresindeki metalik madencilik ruhsatlarının İPTAL edilmesi,
Kirazlı Balaban’da yapılan çalışmaların son bulması,
Kirazlı Balaban’daki orman ekosisteminin en az 200 bin orman ağacı kesilerek bir cehenneme dönmesini sağlayan kararlara imza atanların yargı önünde yargılanması,
Ağaç kesiminin durdurulması ve kesilen ağaç sayısının tespiti.
Bu taleplerimiz gerçekleşene kadar nöbetimize devam edeceğimizi yaptığımız her basın açıklamasında dile getirmiştik. Bugün geldiğimiz noktada şirketin işletme ruhsatının ertelendiğini gerekli onayın verilmesi için yapılacak işlemler için 2 aylık ek süre verildiğini öğrendik.
Alamos Gold ve yerli görünümlü Doğu Biga Madencilik şirketi resmi web sitelerinden ruhsat süresinin süresi içinde uzatılmadığını belirterek, Kirazlı Balaban için inşaat sürecini askıya aldıklarını açıklamışlardır. Bu arada, “her ne kadar ruhsat bu tarihten sonra alınabilecek olmakla birlikte” diyerek küstahlık etmekten de geri durmamışlardır. Bizler bu mücadelenin yıllardır içinde olanlar “Kaz Dağları Kolay Lokma”, “En Düşük Maliyetle En Yüksek Karı Elde Edeceğiz” şeklindeki şirket beyanlarının cevabını bir nebzede olsa verdiğimizi düşünüyoruz.
Geldiğimiz nokta yüz binlerce insanın haklı mücadelesinin bir karşılığıdır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın beklenen süre içerisinde ruhsatı yenilememiş olması, bizler için umut vaat edici bir gelişme de olsa gerçek talebimiz ruhsatların iptal edilmesidir. Kaz Dağları ve yöresi “önemli korunması gereken alanlar” olarak kabul edilmeli ve bir bütün olarak “dünya mirası” ilan edilmelidir.
Sürece ilişkin pek çok izni ve ertelemeleri şirketin websitesindeki açıklamalarından öğrenmiş olmakla birlikte, bilgi edinme yasasına dayanarak Ruhsatı Yenilememe Gerekçesini Enerji Bakanlığı’nın kamuoyu ile paylaşılmasını talep ediyoruz.
Şirketin 2 aylık bu süre içinde Kirazlı Balaban’daki sahada tek bir kazma dahi vuramayacağını, yapacağı her işlem ile ilgili yasal süreci başlatacağımızı ve gözümüzün üzerlerinde olduğunu yineliyoruz. Topraklarımızı terk edip gitmelerini talep ediyoruz. Çanakkale’de yaşam için gerekli olan suyun tek bir damlasını dahi “vahşi madenciliğe” vermeyeceğimizi bir kez daha dile getiriyoruz. Suyumuz, toprağımız, havamız yaşam içindir, yaşam adına sahip çıkmaya devam edeceğiz. Dünya’da ve Ülkemizde ekolojik yıkımlara neden olan tüm madencilik uygulama ve çalışmaları durdurulmalıdır.”