Şili Devlet Başkanı Sebastian Pinera, ülkesinde yapılacak olan BM İklim Değişikliği Konferansı (COP25) ve Asya –Pasifik Ekonomik İşbirliği Zirvesi’ni, ülkedeki ‘karmışık durum’ nedeniyle ipal ettiğini açıkladı.
Pinera başkanlık sarayından yaptığı açıklamada, “Bu çok zor bir karar, COP ve APEC’in önemini biliyoruz. Fakat sağduyuyla karar vermemiz gerekiyordu” dedi: “Bir başkan halkını her şeyin üzerinde tutmalı.”
APEC Zirvesi’nin 16 ve 17 Kasım tarihlerinde, Cop25’in ise 2-13 Aralık tarihlerinde gerçekleşmesi planlanıyordu.
Reuters‘ın bildirdiğine göre Beyaz Saray, Pinera’nın kararını ‘şaşkınlıkla’ karşıladı. Zirvede ABD Başkanı Donald Trump ve Çinli mevkidaşı Şi Jinping’in, iki ülke arasında devam eden ticaret savaşını aşamalı olarak sonlandırmaya yönelik olarak ikili ticaretle ilgili bir anlaşma imzalaması öngörülüyordu.
Şili’de ulaşım ücretlerine yapılan zam nedeniyle başlayan ve ülke geneline yayılan protestolar kapsamında, yüzbinlerce kişi haftalardır sokakları terk etmiyor.
İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, kendisine layık görülen İskandinav Konseyi Çevre Ödülü‘nü reddetti. İsveç‘in başkenti Stockholm‘deki tören sırasında temsilcileri tarafından okunan mesajla ödülü reddettiğini bildiren Thunberg, bundan büyük onur duyduğunu fakat iklim mücadelesi için herhangi bir ödüle ihtiyaç olmadığını belirtti.
Thunberg sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada da, 75 bin dolar değerindeki ödülü, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda “güzel sözler söylemek” yerine “somut eylemlerin hayata geçirilmesi” gerektiğini ifade ederek reddettiğini söyledi.
Greta Thunberg, mesajında ihtiyaç duyulan asıl şeyin siyasetçilerin ve gücü elinde bulunduran kişilerin en son bilimsel verileri baz almaları olduğunu ifade etti. Kendisini ödüle aday gösteren Norveç ve İsveç hükümetlerinin de iklim mücadelesinde büyük şöhrete sahip olmalarına rağmen emisyon ve diğer çevre meselelerinde yeterli adım atmadıklarının altını çizen Thunberg, ülkesi İsveç’te insanların “sanki dört gezegene sahipmiş gibi yaşadıklarını” kaydetti.
İskandinav jürisi, çevre ve iklim değişikliği konularına yeni bir soluk getirdiği gerekçesiyle Greta Thunberg’i ödüle layık gördüğü belirtmişti.
Almanya’da 73 yıldır Sosyal Demokrat Parti‘nin (SPD) yönetiminde olan Aşağı Saksonya Eyaleti’nin başkenti Hannover‘de, Yeşiller Partisi’nin adayı Belit Onay, Pazar günü yapılan belediye başkanlığı erken seçiminde en fazla oyu alarak ikinci tura kaldı. 38 yaşındaki Onay, iki hafta sonra yapılacak ikinci turda seçilirse Almanya’nın ilk Türk kökenli anakent belediye başkanı unvanına sahip olacak.
DW Türkçe’ye konuşan Onay Almanya’nın ilk Türk kökenli anakent belediye başkanı olmanın kendisine ayrı bir mutluluk vereceğini belirterek şunları söyledi. “Hannover çok farklı bir kent. Burada demokrasi kültürü çok gelişmiş. Göçmen kökenli olmam hiç sorun teşkil etmedi. Elbette seçim sırasında benim Türk kökenli olmam gündeme geldi. İnsanlar bana ailemin nereden geldiğini sordular. Ama bunlar art niyetli sorular değildi. Benim göçmen kökenli olmam burada bir zenginlik olarak görülüyor.”
Seçim çalışmalarında kentin sorunlarını gündeme taşıdığını vurgulayan Onay, “Kentin belli başlı sorunları var. Mesela toplu taşıma, konut, kreşlerdeki sorunlar özellikle dar gelirli aileleri zorluyor. Ailelerin Alman olmaları ya da başka milletten olmaları önemli değil burada. Yoksulsa bu sorunlar herkesi ilgilendiriyor. Tabii göçmenler arasında yoksulluk daha fazla. Belediye olarak sosyal katılımlarını artıracak çalışmalar yapacağız. Ayrımcılığın önüne geçilmesi için çalışacağım” diye konuştu.
İstanbul’dan Goslar’a
Ailesinin 1970’li yıllarda İstanbul’dan gelerek Goslar kentine yerleştiğini anlatan Onay,siyesete olan ilgisinin çocuk yaşlarda başladığını kaydetti: “Solingen‘de ırkçıların kundakladığı evde 5 Türk’ün yanarak ölmesi benim hayatımı değiştirdi. 12 yaşındaydım ve o olaydan çok etkilendim. Siyasi bilincim gelişmeye başladı. Kendime yakın bulduğum için Yeşiller’e katıldım. Belediye meclisinde görevler üstlendim. 2013’te Aşağı Saksonya Eyalet Parlamentosu’na seçildim. Halen eyalet milletvekiliyim. Temmuz’dan bu yana da anakent belediye başkanı seçilebilmek için ekibimle birlikte çok yoğun bir çalıma içindeyim.”
Onay 10 Kasım’da yapılacak seçimde kendisine en yakın oy alan Hıristiyan Demokrat Birlik‘in (CDU) desteklediği bağımsız aday Eckhard Scholz‘a karşı yarışacak. Pazar günkü seçimde Onay oyların yüzde 32,4’ünü, CDU’nun desteklediği Scholz yüzde 32,1’ini, SPD‘nin adayı Marc Hansmann ise yüzde 23,5’’ini almıştı. Böylece SPD 1946’dan bu yana tam 73 yıldır aralıksız yönettiği anakent belediye başkanlığını kaybetmiş oldu.
538 bin nüfuslu Hannover Almanya’nın en kalabalık 15’inci kenti. Seçmen yaş sınırlamasının 16 olduğu kentte 402 bin kişi oy kullanma hakkına sahip.
Climate Central tarafından yapılan araştırmaya göre iklim krizine bağlı kıyı taşkınları tehdidi altında yaşayan nüfusun sayısı daha önce öngörüldüğünden yüz milyonlarca kişi daha fazla. En kırılgan bölgeler ise Güney Asya’da.
Princeton merkezli Climate Central tarafından yapılan ve bugün Nature Communications‘da yayımlanan bir çalışmaya göre deniz seviyesi yükselmesinin etkileyeceği kişi sayısı önceki tahminlerin çok üzerinde. Rapor, 2050 yılından itibaren en az yılda bir kere kıyı taşkını yaşayabilecek kişi sayısının, yeni yükseklik verileriyle dört katın üstünde artarak, yaklaşık 237 milyon kişiye çıktığını söylüyor.
Yüksek gelgit seviyeleri ise, yaklaşık 150 milyon kişinin yaşadığı toprakları kalıcı olarak su altında bırakabilir. Veriler etkilenecek nüfusun büyük çoğunluğunun 6 Asya ülkesinde yaşadığını ortaya koyuyor (Çin, Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Tayland).
Türkiye’de 850 bin kişi tehdit altında
Araştırmada Türkiye’ye dair veriler de bulunuyor. Emisyon azaltımının olmadığı senaryoda Türkiye’de şu anda 850 bin kişinin yaşadığı alan, 2100 itibari ile yılda ortalama en az bir defa taşkına maruz kalacak. Şu anda 790 bin kişinin yaşadığı alan ise gelgitlerde düzenli olarak su altında kalacak.
En kırılgan bölge Güney Asya’da
İyileştirilmiş yükseklik verilerine dayanan değerlendirmelere göre, sera gazı emisyonlarında orta düzeyde azaltım yaşansa dahi, 6 Asya ülkesi 2050 yılı itibarıyla yıllık kıyı taşkınları tehdidine maruz kalabilir. Bu sayı, bugüne kadar kullanılan yükseklik verileriyle elde edilenden 183 milyon daha yüksek.
1: Çin (yeni) 93 milyon – (eski) 29 milyon
2: Bangladeş (yeni) 42 milyon – (eski) 5 milyon
3: Hindistan (yeni) 36 milyon – (eski). 5 milyon
4: Vietnam (yeni) 31 milyon – (eski) 9 milyon
5: Endonezya (yeni) 23 milyon – (eski) 5 milyon
6: Tayland (yeni) 12 milyon – (eski) 1 milyon
250 milyonun yaşadığı yer gelgit çizgisi altında kalacak
Bu değerlendirmelere göre, kontrolsüz emisyonlar ve buz tabakasında erken başlangıçlı istikrarsızlık da hesaba dahil edildiği takdirde, 2100 itibarıyla bu 6 ülkede halihazırda 250 milyon kişinin yaşadığı topraklar gelgit çizgisinin altında kalacak. Bu sayı, SRMT yükseklik verileriyle elde edilen kişi sayısının yaklaşık 5 katı.
1: Çin (yeni) 87 milyon – (eski) 26 milyon
2: Bangladeş (yeni) 50 milyon – (eski) 6 milyon
3: Hindistan (yeni) 38 milyon – (eski) 6 milyon
4: Vietnam (yeni) 35 milyon – (eski) 13 milyon
5: Endonezya (yeni) 27 milyon – (eski) 6 milyon
6: Tayland (yeni) 13 milyon – (eski) 2 milyon
Dr. Scott Kulp: Ülkeler kıyı güvenliğini gündeme almalı
Çalışmanın başyazarlarından Climate Central’dan Dr. Scott Kulp, “Bu değerlendirmeler, iklim değişikliğinin yaşam süremiz içinde şehirleri, ekonomileri, kıyı şeritlerini ve bölgeleri yeniden şekillendirme potansiyelini ortaya koymaktadır” dedi. Ülkelerin kıyı güvenliği sağlama konusunu gündeme alması gerektiğini belirten Kulp, “Gelgit seviyesi, kıyı çizgisinin üstüne çıktığında, ülkeler kıyı tahkimatının kendilerini koruyup koruyamayacağına ve ne kadar ve ne uzunlukta kıyı tahkimatı gerektiğine dair sorularla karşı karşıya kalacak” dedi.
Kıyı şehirler şuanda da tehdit altında
Araştırmanın ortaya koyduğu bu kırılganlıkların bazıları şimdiden yaşanıyor. Yaklaşık 110 milyon kişi deniz duvarları, setleri ve diğer kıyı tahkimatlarıyla gelgit seviyesinin altında kalan topraklarda yaşıyor. Mevcut ve gelecekte kurulacak muhtemel tahkimatların etkileri, veri eksikliğinden dolayı bu çalışmada yer almıyor.
Tehdit seviyesi karbon emisyonu düzeyine bağlı
CoastalDEM‘e dayandırılan değerlendirmelere göre, bugün yaklaşık 420 milyon kişinin yaşadığı bölgelerin, makul düzeyde karbon emisyonu azaltımı yapılsa bile, bu yüzyılın sonuna kadar yıllık kıyı taşkınlarına karşı kırılgan olabileceğini ortaya koyuyor.
Daha kötü bir senaryo mümkün
Araştırmacılar, burada özetlenen tahminlerin muhtemelen muhafazakar kaldığını söylüyor. Çünkü araştırma 2015 Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu standart deniz seviyesi projeksiyonları ve karbon emisyonu azaltımlarına dayandırılıyor. Ve bugüne kadar sürdürülen küresel çabalar Paris hedeflerin gerçekleştirilmesi için oldukça yetersiz.
Kontrol edilemeyen emisyon ve buz tabakasındaki muhtemel erken başlangıçlı kararsızlık projeksiyonlarına göre, 2100 yılı itibarıyla halihazırda 340 milyonun yaşadığı topraklar gelgit seviyesinin altında kalacak ve toplam 640 milyon kişinin yaşadığı yerler de deniz seviyesindeki yükselme riskiyle karşı karşıya kalacak. gösteriyor. Bu senaryoya göre, 8 Asya ülkesinde hali hazırda en az 10 milyon kişinin yaşadığı topraklar gelgit seviyesinin altında kalacak.
Araştırmanın arka planı
Bu bulgular, Climate Central tarafından geliştirilen yeni bir dijital yükseklik modeli olan CoastalDEM‘e dayandırılıyor. Araştırmacılar, kıyısal taşkın risklerinin uluslararası değerlendirmesinde şimdiye kadar kullanılan NASA’ın Shuttle Radar Topography Mission’ın (SRTM) temel yükseklik veri setindeki sistematik hataları düzeltmek için yapay zeka yöntemleri kullandılar. CoastalDEM ile elde edilen tahminler, risk altındaki küresel nüfusun SRTM yükseklik verileri kullanılarak tespit edilenden üç kat fazla olduğunu ortaya koyuyor.
Climate Central tarafından yayımlanan bu çalışma 135 ülkeyi farklı iklim senaryoları ve yıllara göre ayrıntılı olarak değerlendiriyor. Climate Central elde ettiği yeni yükseklik verileri, tehdit altındaki bölgelerin mahalle düzeyinde incelenebilmesi için detaylı bir interaktif haritada dijitalleştirdi.
Brexit sürecininde sıkıntılar yaşanan Birleşik Krallık’ta Avam Kamarası, 12 Aralık’a erken seçime gidilmesi kararı aldı.
Birleşik Krallık Parlamentosu 12 Aralık’ta erken genel seçime gitme kararı aldı. Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma sürecinde çalkantılı bir dönem yaşayan ülkede Brexit‘in bir kez daha ertelenmesinin ardından erken seçime gidilmesi kararlaştırıldı. Avam Kamarası‘nda yapılan oylamada 20’ye karşı 438 oyla erken seçim kararı alındı. Tasarı Lordlar Kamarası’nın ve Kraliçe 2. Elizabeth’in onayıyla yasalaşacak. Avam Kamarası’nın yasama yılı gelecek hafta ortasında sona erecek ve milletvekilli adayları seçim bölgelerinde kampanyalarına başlayacak.
Ancak bazı muhalefet partileri Başbakan Boris Johnson’ın AB ile önceki hafta vardığı anlaşmayı parlamento kapanmadan önce yasalaştırma girişiminde bulunmasından endişe ediyor. Böyle bir durumda ülke seçimden önce AB’den ayrılabilir.
Muhalefetin 9 Aralık teklifi reddedildi
Anlaşma parlamentoda ilk oylanmasında onay almış ancak tüm onay sürecinin 3 günde tamamlanmasını öngören hükümet önergesinin reddedilmesi üzerine Johnson, anlaşmanın yasama sürecini askıya almıştı. Ana muhalefetteki İşçi Partisi seçim tarihini 9 Aralık’a çekerek parlamentonun bu hafta kapanmasını, böylece Johnson’ın elinden bu imkanı almayı denedi. Ancak İşçi Partisinin bu yöndeki değişiklik teklifi parlamentoda reddedildi.
Kim önde?
Ülkede yapılan son anketlere göre Muhafazakar Parti yüzde 37, İşçi Partisi yüzde 22, Liberal Demokrat Parti yüzde 19, Brexit Partisi yüzde 11, Yeşiller Partisi yüzde 7 ve İskoç Ulusal Partisi yüzde 4 oy alıyor.
İngiltere’de uygulanan dar bölge, çoğunluk seçim sistemine göre ülkedeki 650 seçim bölgesinin her birinde en çok oyu alan aday parlamentoya seçiliyor. bir parti her seçim bölgesinde ikinci gelerek ülke genelinde çok yüksek oy alsa bile parlamentoya milletvekili sokamayabiliyor. Bu seçim sisteminin, Brexit’in ana konu olacağı erken genel seçimde taktik işbirliklerini gündeme getirmesi bekleniyor.
16. İstanbul Bienali küratörü Nicolas Bourriaud’un saha raporunda yayınlanan makalesinin ikinci bölümü.
***
Sanatçılar yayılmış bir antropoloji uygular
1975’te Joseph Kosuth, “Praksis Olarak Kuram: Antropolojiyi Yöntem Olarak Benimsemiş Bir Sanata Uygun Rol”(1) adlı makalesini yayımladı. Metinde sanatçıların kendi toplumlarının antropoloğu olduğu fikri savunuluyordu. İncelenen toplumun dışında kalmak, yani bilinmeyenle temas noktalarını kurcalamak ve bu kırılgan bilgiyi geri getirirken bir yandan da onu kendi kültürel kodlarının anlam çerçevesine tercüme etmek, Kosuth’a göre ciddi bir sorun teşkil ediyordu. Ona göre, nasıl etnologlar başkalarının kültürüyle birlikte akıyorsa, sanatçı da “sanatın (dolayısıyla kültürün) işlevsel yapısının statik olmayan bir tasviri”ni elde edebilmek için kendi kültürü içinde “akışkan” olmalıdır. Kosuth’un tezi büyük oranda 20. yüzyıl sanatının “bilim insanı” modeline yönelik bir eleştiriye dayanıyor; burada bilimsellik, gerçekliğe dışarıdan bakma olgusundan kaynaklanıyor. Halbuki sanatçı gözlemlediği gerçekliğin göbeğinde durmalı, betimlediği dünyanın içine dalmalıdır. İnsan ancak kendi yaşam alanının antropoloğu olabilir.
Hal Foster, 1996’da “Etnograf Olarak Sanatçı”(2) adlı makalesini yayımladığında, sanatta bir “etnografik evrim”den söz etmekten çekinmemiş, hatta bunun 1960’ların sonları gibi erken bir tarihte başlamış olduğunu belirtmişti.
Piotr Uklański’nin Doğunun Vaatleri serisinden, isimsiz. fotoğraf: Bahar Topçu
Kullanılan yöntemler olsun, yapılan göndermeler olsun, etnografi müzelerindeki nesnelerin sunumunu andıran sergileme biçimleri olsun, bütün bu bakımlardan bu araştırma modelini hem bilgi biçimlerini dönüştürmenin hem de doğrudan yaşanan gerçekliğe taze bir bakış getirmenin bir yolu olarak gören pek çok sanatçı sayılabilir. Zira bu noktada, antropoloji bir bumerang, sanatçı tarafından ortaya çıktığı yere geri yollanan bilimsel bir paradigma ya da daha doğru bir deyişle, kurumsal eleştiri için bir araç olarak ortaya çıkıyor. Ama 21. yüzyılda antropolojik model klasik çerçevesinin dışına çıktı. Hem doğa-kültür ayrılığı hem de Batı toplumlarının incelenen halklardan üstün olduğu varsayımlarını kuramsal olarak reddeden yeni nesil antropologların katkısıyla,sana tartık insan haricindeki türleri de antropolojik bir bakış açısıyla bünyesine dahil ediyor. Eğer bir pratik olarak antropoloji diyaloğa ve ortak bir bilginin geliştirilmesine dayanıyorsa, günümüzde sanatçılar kimlerle diyalog kuruyor? Doğal olaylarla veya kurumlarla, “yarı-nesneler”le,(3) ırmaklarla, mahallelerle, komşularla, hayvanlarla, bitkilerle, bakterilerle…
Yeni bir sanatçı kuşağı, moleküler antropolojiyi icat ediyor
Düşünür Patrice Maniglier, son yirmi-otuz yılda antropolojik söylemin geçirdiği evrimi değerlendirirken, “jeolojik dönüm noktası” tabirini kullanır. Ona göre antropoloji, “insanlık kültüründe bizimle ötekiler arasındaki farklılıklara dayanarak üretilen bir bilgiden ibaret olamaz. Bu farklılıkların dünyayı işgal etmenin, yani küresel ekolojik felakete yakalanmanın farklı yolları olduğunun derhal kabul edilmesi gerekir.”(4) Burada “felaket” teriminin asıl anlamında anlaşılması gerek. Yunancadaki etimolojik kökeni altüst oluş kadar son, çözümlenme anlamlarını da barındırır. Antroposen’in felaketlerle dolu peyzajında kısılıp kalmış sanatçılar, şimdi dünyayı işgal etme yollarını “farklılıklar” şeklinde sorunsallaştırmakta: Doğal akışlar mı benimsenmeli? Göç mü etmeli, yoksa sürdürülebilir kalkınma alanları mı yaratmalı? Yeni nesneler mi üretmeli, yoksa zaten var olanlar geri dönüşüme mi sokulmalı? Ürünlerle mi uğraşmalı, yoksa bunların yapıldığı maddeleri ve kumaşları analiz etmek için mi çabalamalı? Bu etik düşünceler biçimlerin üretim öncesi aşamasında bulunur ve tek başına bir içerik oluşturamazlar.
Artık “yedinci kıta” denen, okyanusların üzerindeki devasa plastik çöp kütlelerinin simgelediği Antroposen’in neden oldukları sonucunda ekolojik bilinçlenme ve uyanış yaşandı. Bunun doğurduğu ilham, 21. yüzyıl sanatçılarına düşen antropolojik görevin somut imgesi oluyor. Paradoksal olarak daha eski ve giderek yaşanmaz hale gelen bir dünyayı yansıtan yeni, tamamen yaşanmaz bir dünya suretindeki bu insan eseri çöpten kıta, en azından simgesel düzeyde yeni antropolojinin ana konusunu mükemmel bir şekilde oluşturuyor. Yedinci kıtada yaşanamıyor olabilir, ama “ilerleme” ideolojisinin ve sanayi üretimi ile tüketim toplumunun devasa ve uzak sonuçları orada yaşıyor.
Benim bugün “moleküler antropoloji” olarak adlandırdığım şey de, insanın evrende bıraktığı etkilerin, izlerin ve işaretlerin insan olmayanlarla etkileşimlerinin incelenmesi. Yeni kuşak sanatçılar dünyayı nesneler veya ürünler üzerinden değil, bu gerçeklik düzleminden algılamayı önemsiyor. Toplumsal olguların moleküler yapısını ve dünyanın yanıltıcı istikrarını oluşturan atomları gözlemliyorlar.
Marksist düşüncenin ana teması, nesnelerle ilişkilerimizin (metalaştırma) altında yatan toplumsal dengelerin açığa çıkarılmasıydı. Antroposen’de aynı eleştirel şüpheler bütün canlılar âlemine yayılıyor: Açıkça görüyoruz ki bu âlemle kurduğumuz ilişkiler bütün toplumsal dengeleri oluşturuyor. Kapitalizmin temeli, hibrit tohumların satışından bitkilerin, suyun veya yeraltı kaynaklarının özelleştirilmesine kadar ticari amaçlarla canlı organizmalara el konmasıdır. Varoluşlarımızın çerçevesi değişmişe benziyor ve artık bu çerçevede doğal peyzajlar değil, ürün reyonları bulunuyor. Canlılar her yerde geri plana itilirken, biz de ürünlerle giderek daha sürekli ve özel bir temas kurar hale geliyoruz.
Kapitalist dünyada şeyler ve varlıklar birbiri içinde erimeye eğilimli, çünkü değişim değeri bütün varoluş biçimlerinin ortak paydası, fiyat etiketi de gerçekliğin en baskın ve en görünür düzeyi haline gelmiş bulunuyor.
Bununla birlikte, bazı sanatçılar da bakma şeklimizi sarsarak, bakışımızı gerçekliğin moleküler seviyesine, madde, toz, sıvı ve öbeklerin dünyasına yöneltmeyi hedefliyor, kapitalizmin dayattığı soyut düzene meydan okuyan düzenekler kuruyor. İster numune alarak, ister heterojen malzemelerin montajı veya birleşimiyle, hatta maddenin yapısökümüyle, bütün bu sanatçılar psikokimyasal bileşenlere bakış biçimimizi değiştirerek insan topluluklarını sorguluyor. Bu indirgeme ya da tozlaştırma işlemlerinin amacı, görünür gerçekliği parçacıklara ve atomlara çevirmek; böylece kapitalizmin, varlıkları ve şeyleri bir başka birlik haline, para değerine indirgeyen yöntemlerine karşı çıkmış oluyorlar. Buna karşıt olarak, moleküler sanat pratikleri her varlığın ya da her nesnenin eşsiz bileşimine değer vererek gerçekliği yoğunlaştırmayı hedefliyor. Ancak bu düzlemde çeşitli “dünyalar” arasındaki bağlantılar görünür hale geliyor ve canlıların tutarlılığı ortaya çıkıyor. Tozlaştırma ya da ayrıştırma, parçalama ve inceleme eylemlerini şu anda her yerde görmemizin sebebi de bu. Daha önce de söylediğimiz gibi, hammaddeye bir biçimin dayatılması olarak bilinen eski sanat kavramının modası geçmeye başladı. Pek çok sanatçı artık böyle bir ayrım gütmüyor, biçim veya imgenin özelliklerini maddenin özellikleriyle harmanlamaya çaba gösteriyor. İster alaşım olsun, ister kimyasal montajlar, bir sanat yapıtı oluşturulurken de yaşayan bir organizmanın bileşimiyle aynı kurallar geçerli oluyor.
Yedinci kıta, sömürge düzeninin terk edildiği uzamı temsil eder
Turiya Magdelela, “Dört Beş” serisinden.
Kulak temizleme çubukları, şişeler, yerkürenin dört bir yanında suda sürüklenen her tür çöp, son otuz-kırk yılda –1990’lardan bu yana ciddi oranda artarak– akıntılarla bir araya geldi ve “plastik çorbası”, “Büyük Pasifik Çöp Yaması” ya da “Yedinci Kıta” olarak bilinen, doğada çözünemeyen, devasa bir çöp girdabı oluşturdu. Tahminen 7 milyon ton ağırlığındaki ve Türkiye’nin beş, Fransa’nın ise altı katı büyüklüğünde bir yüz ölçümüne sahip bu yeni alanın Antroposen’in somut yansıması olduğu söylenebilir: Tamamen insan faaliyetlerinin bir ürünü ve küresel ekonominin başlıca özelliklerinden birinin göstergesi olan kullan-at nesneleri üretiliyor olması. Sonuçta bu kıta resmen bizim sırtımızdan üremiş, atıklarımızı geri dönüşüme sokmaktaki yetersizliğimizden doğmuş. Dolayısıyla, aslında görmek istemediğimiz yeni bir dünyayı keşfe- diyoruz. Bu somutlaşmış bilinçaltı, Antroposen’in ve küresel iklim değişikliğinin getirdiği bilinçlenmenin ışığında ortaya çıktı.
Alan olarak bakıldığında, yedinci kıta bir negatif uzam; Avrupalı yerleşimcilerin, “telif hakkı olmayan” bir imge misali, bakir ve ıssız bir toprak olarak görmek istediği, Kristof Kolomb’un yarattığı “Yeni Dünya” kavramının tam zıddı. Aşırı üretimden, sanayi fazlasından ve gezegene karşı sorumsuz yaşam tarzlarından doğan yedinci kıta, ekolojik felaketin tarihsel kaynağı olan sömürgeciliğin başlattığı sürecin lanetlenmiş zıt kutbu gibi görünüyor. Bunu bir bakıma organik gübrenin zıddı olarak tarif edebiliriz: Herhangi bir biyokütle dönüştürme işlemiyle taban tabana zıt bir şekilde, tek kullanımlık şeylerden oluşan bu yüzer kıta okyanuslarda sürüklenirken, yedinci kıta insan faaliyetlerinin meşum gölgesi, dolayısıyla Kapitalosen’in en kritik alanı ve ideolojimize karşı ayaklı bir itham olarak öylece duruyor.Hinduların “karma” kavramını düşünelim. Bir bireyin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin toplamı, sonuçta onun reenkarnasyon döngüsüne yön verir. Karma ile benzerlik gösteren yedinci kıta da, geçmişteki eylemlerimizin arkasında bıraktığı görünür etek kuyruğudur. Hiç kimsenin asla sömürgeleştirmek istemeyeceği bir “yeni dünya” – üstüne üstlük, sömürgeciliğin hayaleti olan üretim ideolojisinin dünyayı ele geçirmesinden doğan bir kıta bu.
Atık, proleter bir nesnedir, proleterya da durmadan büyümektedir
Tanımı gereği atık, kimseye ait olmayan ve kimsenin üstünde hak iddia etmediği bırakılmış bir nesnedir. Hem özel hem de kamusal mülkiyet alanının dışında bulunur. Paradoksal olarak bir özgürlük alanı sunar, yeni kullanımlar icat edilmesi için uygundur ve bu şekilde kurtarılabilir. Ama sözlüğe göre atık, aynı zamanda “bir şey yapılırken düşen şey”dir, yani tam anlamıyla üretim sisteminin gerçek bir parçasıdır. Daha önce yazdığım bir kitapta, (5) nesnenin özgül bir durumuna karşılık olarak exform terimini önermiştim.
Dışlanan ile kabul edilen unsurlar arasında, ürün ile atık arasında müzakerelerin gerçekleştiği noktadır bu. Dolayısıyla exform terimi bir dışlanma ya da dahil edilme işlemi içinde bulunan bir biçimi, merkez ile çevre arasında (kalıcı veya geçici) bir geçiş halinde olan ve kâh muhalefete kâh iktidara kayan bir imi belirtir.Atma mekanizmaları, bir toplumun atık üretme yolları, estetik ile siyaset arasında belirleyici önemde bir bağ kuruyor gibidir. Bir yandan, sanatta anlam ifade eden ile anlamsız olan arasında sürekli yeniden müzakere edilen bir pay varken, diğer yandan belli bir toplum içinde, insan bedenlerinin yönetimi demek olan biyopolitiğin çizdiği ideolojik sınırlar da bir o kadar değişkendir.
Atma imgesi, başta ekonomi olmak üzere, insan eylemlerinin bütün katmanlarını bir uçtan bir uca kateder. “Çürük tahvil”lerden “toksik varlık”lara, bütün finans dünyası zarar verici unsurların, tehlikeli malzemelerin, “aklanması” gereken “kirli” paranın istilası altındadır. Verimsiz ve rant getirmeyen şeylerin hayaletinin kol gezdiği kapitalizm, çapı hiç durmadan büyüyen geniş bir çöp öğütme alanıdır ve ekonomik bakımdan hazmedilemeyen her şey atık haline gelir. Bu diğer herhangi bir varlıktan ziyade, en çok proleteryayı ilgilendirir. Sermayenin rahatça bir kenara atabileceği bu toplumsal sınıf, artık toplumun tamamına yayılıyor ve vazgeçilmiş bireylerin oluşturduğu bir topluluğa işaret ediyor; bunların en bariz örnekleri de mülteciler, kaçak işçiler, evsizler ve prekarya.
Kapitalizmin reddettiği bu ticari değeri olmayan unsurları, günümüzde güncel sanat exform’un merkezinde, ön plana çıkarıyor. Çevremizin temel bileşenlerini oluşturan bu maddi unsurların (tozlar, gazlar, sıvılar, mineraller, böcekler, bitkiler, molozlar, lifler) ticari metalar veya kültürel olgular olarak algılanmadan önce kendilerine özgü bir fizikokimyasal, dolayısıyla yaşayan bir gerçekliğe sahip olduğunu unutmuşuz. Artık sanatçılar nesne ve ürünlerin yerine onları oluşturan maddeleri yeğliyor. Piksel alış- verişiyle simgelenen bir “sanal” dünyanın fantezilerine, güncel sanat maddenin rehabilitasyonuyla ve genel olarak her şeyin izini sürme çabasıyla cevap veriyor. Örneğin, iletişimin maddi yanını, ekrandaki bir imgenin hammadde olarak ağırlığını, dijital hale gelmiş ekonominin doğurduğu biçimlerin arkasında yatan somut mantığı gösteriyor. Günümüzde estetiğin başlıca unsuru, çeşitli düzlemler arasında bağlantı kurulması, farklı gerçeklik katmanlarını ya da heterojen alanları bir araya getiren biçimselleştirilmiş devreler yaratılmasıdır.
Antroposen’de yürütme üretimi izler
Antroposen’de sanat eseri, bize tamamen “doğal” görünen bir düşünce biçiminin, yani dünyanın (etkin) özneler ile (edilgin) nesneler olarak ikiye ayrıldığı özne/nesne ilişkisinin ortadan kalktığı, en ideal alan olarak görünüyor. Yaşama dair bu düşünce, görünmez bir “ruh”un bahşedildiği insanların çevreye ve aksesuarlara veya araçlara indirgenmiş dünya üzerindeki egemenliğine dayanır. Katılımı temel alan sanat, özne/nesne ilişkisinin paradigmasını oluşturur gibidir: Sanat deneyimi gerçekten de sergileyen bir özne, sergilenen bir nesne ve bir izleyiciden oluşan bir üçgen olarak özetlenebilir. Oysa bugün, sanatçı Pierre Huyghe’in dediği gibi, sanat “artık birilerine bir şey sunmuyor, birilerini bir şeylerle tanıştırıyor.” Sanatın bir sergi ziyaretçisine güya sunması beklenen bir deneyimin, bir tüketim edimi ile a priori hiçbir alakası yok ve sanat nesnesi basit bir üründen çok daha karmaşık.
Ozan Atalan, “Monokrom” adlı yerleştirme. Fotoğraf: bienal.iksv.org
Zaten bir “üretim”den söz edilebilir mi? “Üretmek”, yani produce kelimesinin Latince etimolojik kökeni, “bir şeyi önünde ilerletmek”tir. Ürettiğimiz şey bizim önümüzdedir, bizim dışımızdadır, bizden çıkar. Eğer dikkatle bakacak olursak, çağdaş pratikler daha çok yönlendirmek, yürütmek (conduct, etimolojik anlamı “birlikte ilerlemek”) eylemini üstün tutar. Doğa-kültür ayrımı siliniyorsa, insanlar kendilerini evrenin merkezi olarak görmeyi bırakıp bütün canlılarla işbirliği yapmanın değerini bilmeye başlıyorsa (6) ve kendi dışındaki güçlerin “çobanlığı”na soyunuyorlarsa, o zaman sanat da üretmekten ziyade yürütmekle ilgili bir meseleye dönüşür. Bu durumda sanat şifre bilimle benzerlik gösterir, yani bir sistemden diğerine tercüme çabasına dönüşür. Zaten evrendeki her şey, DNA’dan başlayarak, kodlardan ibaret değil mi? Genom öyle özgül bir yapıya sahip ki, önceden belir- lenmiş bir içerik, bir iletisi olmayan bir kod oluşturuyor. Bunun tek amacı bir canlının gelişimini ve işlevini yerine getirmesini sağlamak. DNA ile karşılaştırırsak, sanat yapıtı çok daha muğlak bir yapıya sahip. Elbette yaratıcısının niyetlerini, kültürünü ve şahsına özgü niteliklerini kodlanmış olarak barındırıyor, ama izleyiciyi sanatçının dışında kalan pek çok kaynaktan gelme bilgilere de yönlendirebiliyor. Tamamen edilgen, katıksız bir nesne yoktur. Evrende bulunan her nesne (değişen oranlarda) bilgi depolama, işleme, alma ve yayma kapasitesine sahiptir. Bir sanatçı (hem “kültürel” hem de “doğal”) farklı gerçeklik düzeylerinden kaynaklanan malzemeleri genellikle bir kapalı devre biçiminde bir araya getirerek bir sanat yapıtı ürettiğinde, bir orkestra şefi, bir çoban, bir sürücü olur. Örneğin bileşiminde bitkiler ve sanayi ürünü maddeler, dijital imgeler ve geri dönüştürülmüş ürünler bulunan bir sanat yapıtı, her yöne yayılan, birbirine dolanmış dalga boylarından meydana gelir. Bu durumda sanat yapıtının tutarlılığı, tercümesinin tutarlılığına bağlıdır; sanki “çoğul oluş” halindeki sanatçı, dünyayla ilişkisini bütün evrenden toplanmış kod parçalarını temel alarak somutlaştırmıştır.
Notlar:
1 Joseph Kosuth, The Everyday [Gündelik Olan] içinde (Cambridge: MIT, 2008), s. 182.
2 Hal Foster, “The Artist as Ethnographer” [Etnograf Olarak Sanatçı], The Return of the Real: The Avant-Garde at the End of the Century [Gerçekliğin Geri Dönüşü: Avangardın Yüzyıl Sonundaki Görünümü] içinde (Cambridge: MIT Press, 1996).
3 Michel Serres, trafik sıkışıklığı, küresel ısınma veya maçtaki top gibi “yarı-nesne”lere karma süreç adını veriyor.
4 Patrice Maniglier, La philosophie qui se fait [Kendi Kendine Oluşan Felsefe] (Paris: Cerf, 2019), s. 401.
5 Nicolas Bourriaud, The Exform (Londra: Verso, 2016).
6 Çağdaş mutfak sanatında, meyvelerin ve sebzelerin fermantasyonu pek revaçta. Aslına bakılırsa, arzu edilen sonuca ulaşmak için tam da bakterilerle işbirliği yapmak gerekiyor.
ABD Temsilciler Meclisi “Ermeni Soykırımı’nın tanınması” tasarısını ve Suriye askeri operasyonu sebebiyle Türkiye’ye ekonomik yaptırım öngören tasarıyı oy çokluğuyla onayladı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Demokrat milletvekili Adam Schiff tarafından Nisan ayında sunulan Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına ilişkin tasarı, 405 “evet” oyuna karşılık 11 “hayır” oyuyla Temsilciler Meclisi’nden geçti.
Kararda Ermeni Soykırımı‘nın resmi törenlerle anılması; ABD hükümetini Ermeni Soykırımı‘nı ya da herhangi bir soykırımı inkâr etmeye yönelik çabaların reddedilmesi ve Ermeni Soykırımı’na dair gerçeklerin eğitim yoluyla anlaşılmasının teşvik edilmesi maddeleri yer alıyordu.
Tasarı senatoda görüşülecek
Karar ile birlikte ABD Kongresi’nin bir kanadı olan Temsilciler Meclisi ilk defa 1915 yılı ile 1923 yılları arasında yaşanan olayları Ermeni Soykırımı olarak tanımış oldu. Kongrenin diğer kanadı olan Senato’da da yasa tasarısı görüşüldükten sonra oylama için tarih belirlenecek. Burada da onaylanırsa tasarı, ABD Başkanı Donal Trump’a iletilecek. Trump’ın tasarıyı onaylaması ya da veto etmesi için 10 günü olacak.
ABD anayasasına göre, Başkan tarafından veto edilen bir tasarının Kongre’nin hem Temsilciler Meclisi hem de Senato kanadında üçte iki çoğunlukla bir daha kabul edilmesi halinde, veto da geçersiz kılınıyor.
Çavuşoğlu kararı Suriye’deki operasyona bağladı
Karar sonrası Twitter üzerinden açıklama yapan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Barış Pınarı Harekatı’yla büyük oyunu bozduk. Projeleri hüsrana uğrayanlar raflardaki köhne tasarılara sarıldılar. Bizden bu yolla intikam alacaklarını sananlar yanılıyorlar. Tarihi siyasete alet edenlerin bu utanç verici kararı; Hükümetimizin ve Halkımızın gözünde yok hükmündedir” dedi.
#BarışPınarıHarekatı’yla büyük oyunu bozduk. Projeleri hüsrana uğrayanlar raflardaki köhne tasarılara sarıldılar. Bizden bu yolla intikam alacaklarını sananlar yanılıyorlar.Tarihi siyasete alet edenlerin bu utanç verici kararı; Hükümetimizin ve Halkımızın gözünde yok hükmündedir!
Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada ise “İç politika saikleriyle alınmış olan bu kararın tarihi ve hukuki dayanağı bulunmamaktadır… Bu kararın Türk Hükümeti ve halkı nezdinde hiçbir geçerliliği ve hükmü bulunmamaktadır” ifadeleri kullanıldı.
Yaptırım tasarısı oy çokluğuyla kabul edildi
Diğer yandan, Temsilciler Meclisi, Türkiye’nin Suriye‘nin kuzeydoğusuna yönelik operasyonuna ilişkin Türkiye’ye bazı yaptırımlar getirilmesini öngören yasa tasarısını 16’ya karşılık 403 “evet” oyu ile onayladı.
Tasarıda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı YardımcısıFuat Oktay ve birçok bakanana yönelik ekonomik yaptırım öngörülüyordu. Yaptırımlar, Türk Silahlı Kuvvetleri‘ne herhangi bir satış veya destek yapan yabancı unsurları da kapsıyordu.
Tasarının yasalaşması için, tasarının Senatoda da aynı şekilde kabul edilmesi ve sonra Başkan Donald Trump tarafından onaylanması gerekiyor.
Lübnan’da iki haftadır süren hükümet karşıtı protestolar sonucunda Başbakan Saad el-Hariri istifa edeceğini açıkladı. Lübnanlı eylemciler geceyi kararı kutlayarak geçirdi.
LübnanBaşbakanıSaad el-Hariri, Beyrut‘taki evinde düzenlediği basın toplantısında, Lübnan’da 13 gündür süren yolsuzluk karşıtı protestolar üzerine istifasını Cumhurbaşkanı Mişel Avn‘a sunacağını duyurdu. İstifa açıklaması, Beyrut’ta protestocuların kurduğu çadır alanına Hizbullah yanlısı grup tarafından yapılan saldırıdan birkaç saat sonra geldi.
Hariri, krizi önlemek için tüm yolları denemesine rağmen çıkmaza girdiğini ve bunu artık gizleyemeyeceğini söylediği konuşmada tüm Lübnanlılara iç barışı koruma çağrısı yaptı. “Lübnan’ı korumak bizim görevimiz” diye seslenen Hariri “Mevkiler gelip geçicidir. Onur ve ülkenin güvenliği daha önemlidir” dedi.
Hezbollah supporters have attacked protesters and destroyed tents in Martyr's Square, Beirut.
Lübnan’da halk hükümetin tütün ve benzinin ardından sosyal medya ve Whatsapp gibi iletişim platformları için yeni vergi tasarısını duyurmasıyla sokaklara çıkmıştı. 17 Ekim’de başlayan ve şiddetlenen eylemler sonrasında getirilen vergilerin geri alınmıştı.
Başbakan Hariri, bakanlık ve milletvekili maaşlarında yarı yarıya indirime gidilmesi, İstihbarat Bakanlığı’nın kapatılması ve yolsuzlukla mücadele biriminin kurulması gibi maddeleri barındıran bir reform paketi duyurmuştu. Ancak eylemciler daha geniş ekonomik talepleri, eşitsizliği ve yolsuzluğu gündemine alarak protestolarına devam etti.
İçlerinde Avrupa Şirket Gözlemevi (CEO), Avrupa Doğa Dostları (FoEE), Food & Water Europe ve Greenpeace’in yer aldığı kuruluşlar dünyanın en büyük beş enerji şirketinin Avrupa Birliği iklim politikalarını etkilemek için en az 251 milyon Euro harcadığına dair bir rapor hazırladı.
Rapora göre BP, ExxonMobil, Shell, Chevron, Total ile bu şirketlerin sanayi grupları lobicilik faaliyetleri için 2010 yılından itibaren harcadığı miktar 123 milyon Euro. Bu şirketlerin 13 sanayi grubu tarafından aynı dönem içerisinde yapılan ödemeler hesaba katıldığında toplam miktar çeyrek milyar Euro’yu buluyor.
Rakamlar buzdağının görünen kısmı
Araştırmacılar bu rakamların yalnızca buz dağının görünen kısmı olduğu konusunda uyarıyor. Çünkü şirketlerin bazı yıllara ait harcama kayıtlarına ulaşılamıyor. Ayrıca, ulusal meclis ve kurumlara yapılan lobicilik harcamaları da raporda yer almıyor.
Petrol şirketleri ve lobicilik faaliyetlerine yönelik veriler, yaklaşık 200 kuruluşun petrol şirketleri ve onların temsilcileri ile demokratik politika arasına koruma duvarı oluşturarak fosil yakıt endüstrisinin etkisinden korunma talebi üzerine elde edildi.
Haftada birden çok görüşme
Lobiciler faaliyetlerini, halkla ilişkiler uzmanları, hukuk firmaları, düşünce kuruluşları ve ticaret birlikleri aracılığıyla yürütüyor. Ayrıca, çeşitli enerji şirketleri her bölgede kurdukları şubelerle sektörün çatı kuruluşları ve işveren temsilcilikleriyle ortak çalışmalarda yer alıyor.
Avrupa Komisyonu’nun toplantı raporlarını inceleyen araştırmacılar şirketlerin Brüksel’de 200 lobici işe aldıklarını ve bu kişilerin 2014 yılından itibaren Avrupa Komisyonu’nun üst yetkilileriyle 327 toplantı gerçekleştirdiklerini söylüyor. Bu da neredeyse haftada birden çok toplantı yapıldığı anlamına geliyor.
Bir araya gelerek bu araştırmanın sonuçlarını sunan örgütler iklim krizini durdurmak için fosil yakıtlarla ve onların temsilcileriyle lobicilik toplantılarına son verilmesini, fosil yakıt sübvansiyonlarının sona ermesini ve endüstri temsilcileriyle yapılan ortaklık anlaşmalarına veya sponsorluklara son verilmesini talep ediyor.
Şili’den Lübnan’a, Hong Kong’tan İspanya’ya dünyanın dört bir yanında hükümet ve sistem karşıtı protestolar son hız devam ediyor. Halklar eşitlik, demokrasi ve adalet istiyor.
Ekim ayına dünyanın dört bir yanında gerçekleşen hükümet karşıtı protestolar damgasını vurdu. Ekonomik istikrarsızlığı ve hükümetin yolsuzluğunun protesto edildiği Lübnan, Irak ve Şili sokaklarında “eşitlik”, “demokrasi” ve “adalet” sloganları yankılanıyor. Bir yandan da Hong Kong ve İspanya’daki eylemciler özgürlük talebiyle başlattıkları eylemlerini sürdürüyor.
Şili’de göstericiler gelir adaleti talep ediyor
Şili’deki hükümet karşıtı gösterilerin başlangıcı metro ve otobüs ücretlerine yapılan zam oldu. Zammı protesto ederek turnikeden atlayan öğrencilere güvenlik güçlerinin şiddet uygulayarak müdahale etmesi ülkede büyük tepkiye yol açtı ve halk sokaklara döküldü.
Protestolarının şiddetlenmesiyle 19 Ekim’de üç kentte acil durum ilan edildi; ordu, Pinochet diktatörlüğünden beri ilk kez sokağa indi; sokağa çıkma yasakları uygulandı. Gösterilerde şu ana kadar 19 kişi hayatını kaybetti, 500‘den fazla kişi yaralandı, 3 binden fazla kişi de gözaltına alındı.
Şili Latin Amerika‘nın en zengin ülkelerinden biri olsa da aynı zamanda dünyada gelir adaletsizliğinin en yoğun olduğu ülkeler arasında yer alıyor. 36 ülkenin yer aldığı Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) içinde ise gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ülke.
Devlet Başkanı Sebastian Pinera, ekonomik sorunların büyüklüğünü ‘idrak edemediklerini’ belirterek özür diledi yeni ekonomik yardım paketleri açıkladı. Pinera’nın 28 Ekim’de de acil durumu ve sokağa çıkma yasaklarını kaldırdığını duyurmasına rağmen gösteriler büyüyerek devam ediyor.
Lübnan’da halk hükümetin tütün ve benzinin ardından sosyal medya ve Whatsapp gibi iletişim platformları için yeni vergi tasarısını duyurmasıyla sokaklara çıktı. 17 Ekim’de başlayan ve şiddetlenen eylemler sonrasında getirilen vergilerin geri alındığı duyuruldu. Hükümet, bakanlık ve milletvekili maaşlarında yarı yarıya indirime gidilmesi, İstihbarat Bakanlığı’nın kapatılması ve yolsuzlukla mücadele biriminin kurulması gibi maddeleri barındıran bir reform paketi duyurdu. Ancak eylemciler daha geniş ekonomik talepleri, eşitsizliği ve yolsuzluğu gündemine alarak protestolarına devam etti.
Ülkede kamu borcu 2019’un ilk çeyreği itibarıyla 86,2 milyar dolara ulaşmıştı. Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri, 3 Eylül’de ekonomide olağanüstü hal ilan etmişti. Halk ise ekonominin kötü gidişatından hükümeti sorumlu tutuyor ve yolsuzluğa son verilmesini istiyor. Bugün gerçekleştirdikleri eylemde ise Lübnanlılar 170 km’lik insan zinciri oluşturdu.
Irak’ta ise Ekim ayının başında başlayan hükümet karşıtı gösteriler geçtiğimiz hafta başında tekrar hareketlendi. Göstericiler “Başbakan ve yozlaşmış parti sistemi devrilmedikçe protestolara devam” yazılı pankartlarla sokakları doldurdu.
Ülkede işsizlik oranı 2018’de yüzde 7,9‘du. Genç işsizlik oranı ise yüzde 15 civarında. Çalışanların yüzde 17’si ise istediği gibi bir işte çalışmak yerine kendi seviyesinin altında bir işte çalıştığını düşünüyor. Irak’ta kısa zaman önce güvenlik sorunları ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle 10 bin fabrika kapatıldı. Bu da yaklaşık 500 bin kişinin daha işsiz kalmasına yol açtı.
Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, gösterilerin ilk günü açıklama yaparak “üniversite mezunlarına iş sözü” verdi. Petrol Bakanlığı ve diğer devlet kurumlarıyla birlikte bazı yabancı firmalara da çalışanların en az yüzde 50’sinin Irak vatandaşı olması için kota koyulması emri verdiğini duyurdu. Ancak şu ana kadar 100’ün üzerinde kişinin öldüğü binlerce kişinin yaralandığı protestolar hala tüm şiddetiyle devam ediyor.
Irak Komünist Partisi üyeleri ve Sairun Koalisyonu milletvekilleri Raid Fehmi ve Hayfa el-Emin düzenledikleri ortak basın toplantısında, gösterilerde dile getirilen taleplerin hükümet tarafından yerine getirilmemesi nedeniyle görevlerinden istifa ettiklerini duyurdu. Irak Meclisi Basra Milletvekili Muzahim Temimi ile eski Başbakan Haydar el-İbadi liderliğindeki Nasır Koalisyonu Milletvekili Taha Difai de aynı gerekçeyle istifa ettiğini açıkladı.
Hong Kong’ta protestolar beşinci ayında
Dünyanın bir yanında eşitsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk talepleriyle şiddetli eylemler yaşanırken diğer yanında da göstericiler “özgürlük” talebiyle sokakları doldurdu. Hong Kong’ta yazın başlayan gösterileri tetikleyen, bazı zanlıların belli koşullarda Çin‘e iade edilmesine izin verecek yasa tasarısı oldu. Çin’in özerk parçası olan Hong Kong’daki göstericiler, Çin’in bu bölgeye tanıdığı hakları kısıtlamak istediğini düşündüğü için aylar süren protestolar gerçekleştirdi.
Hükümetin geri adım atmasına rağmen protestocular herkes için oy hakkı, polislerin protestoculara karşı işlediği suçlara dair bağımsız bir soruşturma ve gözaltına alınan yüzlerce protestocunun serbest bırakılması gibi talepler ile eylemlerine devam ediyor.
İspanya sokaklarında “özgürlük” sloganları atılıyor
İspanya’daki gösteriler ise 14 Ekim’de İspanya Yüksek Mahkemesi’nin dokuz ayrılıkçı Katalan lidere 2017 yılındaki bağımsızlık referandumunda oynadıkları rolden dolayı dokuz yıldan 13 yıla kadar hapis cezası vermesiyle başladı. O tarihten bu yana Katalonya protesto gösterilerine ve polis ile göstericiler arasında şiddetli çatışmalara sahne oluyor. “Özgürlük” sloganının atıldığı eylemlerde bugüne kadar 367’si sivil, 289’u polis olmak üzere en az 656 kişi yaralandı.