Ana Sayfa Blog Sayfa 2325

Eşeklerin nüfusu Çin talebi nedeniyle tehlikede

Çin’de eşek derisinden yapılan ve bazı hastalıklara iyi geldiğine inanılan jöleye talebin artması nedeniyle dünyada eşek nüfusunun beş yıl içinde yarı yarıya azalabileceği belirtildi. Birleşik Krallık merkezli eşekleri koruma örgütü Donkey Sanctuary, eşek derisi ticaretinin önlenmesi için uluslararası düzenlemeler yapılması çağrısında bulundu.

Örgütün yayımladığı raporda göre dünyada 44 milyon eşek yaşıyor. Ancak Çin tıbbında yaygın olarak kullanılan eşek derisine yönelik talebi karşılamak için yılda 4,8 milyon eşeğin kesilerek öldürülmesi gerekiyor.

BBC’nin aktardığına göre, Brezilya’da eşek nüfusu 2007’den bu yana yüzde 27 azaldı. Bu oran Botsvana’da yüzde 37, Kırgızistan’da yüzde 53. Kenya ve Gana’da da eşek derisi ticareti nedeniyle hayvanlarının nüfusunun hızla azaldığı belirtiliyor.

Çin’e eşek satan ülkeler arasında Pakistan da var.

Donkey Sanctuary, eşek ticareti için zorlu yolculuklara çıkarılan hayvanların aç ve susuz bırakıldığı ve beşte birinin yolda öldüğüne dikkat çekiyor.

‘Hamile ve yaşlılar da öldürülüyor’ 

Raporda “Eşek derisine talep o kadar fazla ki, hamile, yavru ve sakat ve yaşlı eşekler bile kesiliyor. Yaraların derinin kalitesini etkilememesi nedeniyle hayvanlara iyi muamele edilmiyor” ifadeleri yer alıyor.

Eşek derisinden yapılan “E’jiao” adlı jöle Çin tıbbında binlerce yıldır kullanılıyor. Marketlerde satılan bu jölenin kan dolaşımını hızlandırdığı ve kansızlığa iyi geldiği öne sürülüyor.

Çin’de nüfus yüzde 76 oranında azaldı

Çin’de eşek nüfusu 1992’den bu yana yüzde 76 azaldı. Bu nedenle jöle üreticilerin talebi karşılamak için başka ülkelere yöneldiği belirtiliyor.

Donkey Sanctuary’nin araştırma birimi başkanı Faith Burden şimdiye kadar 18 ülkenin eşek derisi ticaretini yasakladığını ancak yasağa rağmen hayvanların kesim için başka ülkelere gönderildiğine ve çalındığına dikkat çekiyor. Birçok ülkede, kırsal kesimlerde yük taşıtılan eşeklerin 500 milyon insanın geçimine katkıda bulunduğu tahmin ediliyor.

 

Wikipedia davası: Türkiye’de orantısız sansür var

Wikipedia’ya erişimin 2017’den beri engellenmesine karşı firmanın AİHM’e başvurması üzerine davaya müdahil olan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic mütalaasını sundu. Mijatovic mütalaasında Türkiye’nin 5651 sayılı İnternet Kanunu’nda 2014’ten beri yaptığı değişikliklerle sansürün kapsamını genişlettiğini belirtti. Soruşturmaya konu edinilen içerikler yerine internet sitesinin tamamına yasak getirildiğini anlatan Mijatovic, Türkiye’de internet sansürü ve sitelere erişim uygulamalarının “son derece orantısız” bir şekilde sürdüğü değerlendirmesini yaptı.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Türkiye’yi terör örgütleriyle iş birliği halinde göstermeye çalıştığı gerekçesiyle Wikipedia’ya erişimi 29 Nisan 2017’de engellemişti. Wikipedia, itirazı yerel mahkeme tarafından reddedilince 29 Nisan 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) giderek Türkiye’den şikayetçi olmuştu. Davaya müdahil olan Komiser Mijatovic mütalaasını sundu.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic.

‘Anayasa Mahkemesi’ne direnç var’

Mütalaada yasaklarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin daha özgürlükçü kararlar verdiğini ancak yerel mahkemelerin Yüksek Mahkeme’nin kararlarına direndiği değişik örneklerle anlatıldı. Bu durumun yargının tarafsızlığına ve Türkiye’deki anayasal düzen ve hukukun üstünlüğüne darbe anlamına geldiği değerlendirmesi yapan Mijatovic, “Anayasa Mahkemesi’nin iç hukuk yolu olarak etkinliğini sorgulatan bu gelişmeden üzüntü duyuyorum. İnternet erişim engellerinden kaynaklı ihlallere karşı mevcut durumda Anayasa Mahkemesi’ne bel bağlanamaz” dedi.

Wikipedia’ya erişim engelini, usulsüz kısıtlamalardan oluşan çok daha büyük bir tablonun parçası olarak gördüğünü belirten Mijatovic, mütalaasında şu ifadeleri kullandı:

“Türk idari yetkilileri ve mahkemelerinin rutin olarak  internete erişim engeline başvurmaları, ayrımcılığa yol açacak şekilde tüm dünyada kabul görmüş değerdeki önemli kaynaklara erişimin toptan engellenmesi, demokratik bir toplumda kabul edilemez ve AİHS’nin 10’uncu maddesiyle bağdaşmaz. Türkiye’deki ifade özgürlüğü konusundaki genel arka plana bakıldığında bu kısıtlayıcı önlemlere başvurulması, bu önlemlerin Türk toplumunu, kamu yararını ilgilendiren konularda  farklı, muhalif ya da eleştirel bakış açılarından mahrum bırakmaya hizmet ettiği tezini güçlendirmektedir. Sorunun sistematik doğası, ilgili Türk yasal mevzuatının tümden revize edilmesi dahil olmak üzere geniş kapsamlı önlemleri gerektirmektedir.”

 

Bolivya’da özeleştiri zamanı: Evo olmazsa her şeyin çökeceğine inanıyorduk – Ahmet İnsel

Bolivya’da, 23 Kasım’da önce Senato’da, ardından Milletvekilleri Meclisi’nde oybirliğiyle kabul edilen yasa, 20 Ekim’de yapılan seçimi iptal edip, yeniden yapılacak seçimde daha önce iki kez üst üste başkan olan birinin yeniden aday olmasını yasaklıyor. Böylece 2006’da başkanın sınırsız kez seçilebilmesini öngören anayasa değişikliğinin halk oylamasında reddedilmesini “uluslararası antlaşmalar ışığında temel insan hakkı ihlali” (!) olarak yorumlayan Bolivya Anayasa Mahkemesi’nin kararı da yok hükmünde sayılmış oluyor. 

Meclisin iki kanadında da oy birliğiyle alınan bu kararda dikkat çekici olan, bir aydır Meksika’da siyasal mülteci konumunda olan Evo Morales’in yeniden aday olması imkânını, iki mecliste de çoğunluğa sahip olan kendi partisi MAS’ın (Movimiento al Socialismo) senatör ve milletvekillerinin oybirliğiyle engellemiş olmaları. Bu oylamadan üç gün önce, MAS’ın seçilmiş tüm yöneticilerinin (başkan, başkan yardımcısı, senato başkanı ve yardımcısı, milletvekili meclisi başkanı) istifa etmeleriyle oluşan iktidar boşluğunda geçici başkan koltuğuna kendi kendini atayan senato ikinci başkan yardımcısı Jeanine Anez ve oluşturduğu hükümetle MAS’ın temsilcileri arasında müzakereler başlamıştı. MAS milletvekili ve meclis başkan yardımcısı Henry Cabrero, “seçimlere katılacağız ve genç adaylar çıkaracağız, özellikle de başkan ve başkan yardımcısı seçimlerinde adaylarımız genç olacaklar” diyordu. MAS müzakere masasına, Evo Morales’in yenilenecek seçimlerde aday olmamasını kabul ederek oturmuştu.

MAS, YSK’ye de aday göstermeyecek

Cabrero bununla kalmıyor, bütün üyeleri azledilen ve haklarında soruşturma devam eden Yüksek Seçim Kurulu üyeliklerine de aday göstermeyeceklerini ilan ediyordu. Bolivya’da YSK üyelerini Meclis seçiyor ve MAS çoğunlukta olduğu için geçen seçimde üyelerin hepsinin partiye yakın kişilerden seçilmesi eleştiri konusu olmuştu. MAS üyesi senatör Omar Agrilera da, YSK’ya aday göstermeme kararını teyit ederken, bunun gerekçesinin “halkta güveni yeniden oluşturma gereği” olduğunu söylüyordu.

Partizan YSK üyeleri yerine gerçekten bağımsız hukukçulardan oluşan bir kurul oluşup oluşmayacağı birkaç gün içinde belli olacak. YSK üyeleri belli olduktan sonra, 23 Kasım’da oylanan ve 24 Kasım’da geçici başkanın onayladığı yasaya göre yenilenen başkanlık seçimleri ve aynı zamanda parlamento ve senato seçimlerinin tarihi belirlenecek.

MAS’ın oybirliğiyle desteklediği bu seçimin yenilenmesi kararının ardından, La Paz’a giden yolları kesen ve başkentte ve belli başlı büyük kentlerde gıda ve yakıt kıtlığına yol açan Morales taraftarları barikatları kaldırmaya başladılar. Geçici başkan Jeanine Anez’in istifa etmesi talebiyle El Alto’dan başkent La Paz’a yürüyenler de eylemlerine devam edip etmemekte kararsızlar. Kararsız olmalarının nedeni, seçimlerin yenilenecek olması değil, hatta Morales’in aday olamayacak olması da değil. Seçimin yenilenmesi yasa tasarısına olumlu oy verilirken, MAS senatörlerinin oyladıkları “başkan Morales’in hiçbir cezai takibata uğrayamayacağını” ilan eden yasanın geçici başkan tarafından onaylanmaması ve yasanın yürürlüğe girmemesi… Ama bu sorunun da ortalık sakinleştikten ve seçim kampanyasından sonra çözülmesi ihtimal dâhilinde. Bolivya’da ortalık göreli olarak sakinleşirken, çoğu genç “32 kişi neden öldü?” sorusunu sormak gerekiyor.

‘Yeni bir kuşak yetiştirmeyi başaramadık’

Evo Morales başkanlığında on dört yıla yakın bir süredir gerçekten son derece önemli toplumsal hamleler gerçekleştirmiş olan MAS yönetiminin yaptığı hataların, ırkçı, faşizan ve intikamcı radikal çevrelere toparlanma, toplumsal muhalefetin önderliğine soyunma ve ayaklanmayı darbemsi bir müdahaleye dönüştürme fırsatı verdiği bir gerçek. Morales’in başkan yardımcısı olan ve onunla birlikte Meksika’ya sığınan Alvaro Garcia Linera kendisiyle Meksika’da yapılan bir söyleşide, “yapılan yanlışlar bu darbeyi kolaylaştırdı” diyerek bu gerçeğe parmak basıyor. “Morales’in kendi yerine birini hazırlamaması yaşanan krize sebep oldu” dedikten sonra, “ama bu yerli düşmanı ırkçı bir darbeydi” diye ilave ediyor. Linera, neden Morales’in üçüncü kez (aslında dördüncü defa) aday olduğunu şöyle izah ediyor: “Bizden daha akıllı yeni liderler var. Taktik olarak bizden daha kabiliyetli liderler var. Ama bunların toplumsal hareketlerde derine salmış kökleri yok. Yeni bir kuşak yetiştirmeyi başaramadık.”

MAS, 2014’te “Evo Morales’ten başka başkan adayımız olamaz” kararı almıştı. Bu kararı uygulamak için 2016’da halkoylamasına sunulan başkanın seçilme sınırını kaldıran anayasa değişikliği önerisinin, “şahsi bir ihtirasla iktidarda kalma saplantısı olmadığını” iddia eden Linera, durumu şöyle izah ediyor: “Evo’nun yerinin doldurulamazlığının dışavurumuydu bu. Referandumu kaybetmemize rağmen, onun aday olabilmesi için bir yol bulduk. Herkes Evo olmadan her şeyin çökeceğine inanıyordu.” Bulunan yol, Morales tarafından atanmışlardan oluşan Anayasa Mahkemesi’ne akıl almaz bir yorumla, referandumun sonucunu çöpe attırmaktı. 2016’da hayır oylarının %51,6 çıkmasının şokunu üzerinden atamayan MAS yönetimi, 2019’da Morales’in adaylığında ısrar edince, seçmen desteğinin bir kısmını kaybediyordu. Memnuniyetsizliği bir tür muhafazakâr karşı-devrim ayaklanmasına dönüştürmeye hazırlananlara beklemedikleri bir fırsatı MAS yönetimi kendi eliyle vermişti. Buna seçimi birinci turda kazanma telaşı içinde seçim ve sayım sırasında sandığa yapılan bazı müdahaleler ilave oldu.

Morales, kendisinin geleneksel destekçileri olan Maden İşçileri Sendikası‘nın (FSTMB) ve kendisine çok yakın bir sendikacının yönettiği Bolivya İşçi Konfederasyonu’nun (COB), ortaya çıkan kaos ve çatışmalara son vermesi için ona istifa çağrısı yapmalarının ardından, seçimin yenileneceğini ilan etmişti. FSTMB’nin çağrısı dokunaklıydı ve emekçilerin bu inat karşısında düştükleri açmazı çok iyi özetliyordu:

“Başkan Evo, Bolivya için çok şey yaptın. Eğitimi, sağlığı iyileştirdin, çoğu Bolivyalı yoksula onurlarını kazandırdın. Başkan, halkının öfkesini körükleme, daha fazla ölümün sorumlusu kılma kendini. Halk takınman gereken tavrı takdir etmeyi bilecektir. Yoldaş Başkan, istifa kaçınılmazdır. Hükümet halkın ellerine teslim edilmelidir.”

Bu ve benzeri çağrıları izleyen saatlerde, polisin bir kısmının da ayaklanmacıların yanında yer almasının ardından Genelkurmay Başkanı, Morales’i istifaya çağırdı. Diğer taraftan şunu da önemle vurgulamak gerekir: Morales de, ayaklanmalar karşısında, 2003’teki başkan Sanchez de Lozado’nun yaptığı gibi orduyu göstericilere karşı harekete geçmeye çağırmadı. MAS militanlarının sokağa çıkmalarını ve “karşı-devrimci güçleri” bastırmalarını bekledi. Bu mobilizasyon çoğu yerde beklenenden çok daha cılız kaldığı gibi, güçlü olduğu yerlerde ise karşılıklı ev yakmalara, ölümlere, özellikle yerli kökenli MAS militanlarına veya seçilmişlere yönelik ırkçı saldırılara ve buna karşı gelişen öfke patlamalarına sebep oldu. 32 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.

Bütün bu olanlara, yapılan hatalara rağmen, Bolivya’da durumun ne Venezuela’ya ne de Brezilya’ya benzemediği açık. MAS yönetimi, otoriter ve giderek güçler ayrılığını fiilen ortadan kaldıran tahakkümcü eğilimlerine rağmen, gene de Güney Amerika’daki sol iktidarlar arasında en demokratik olanıydı. On üç yıldır tek başına güçlü iktidar olmanın yarattığı zaaflara rağmen, yargıyı sistemli bir baskı aracı olarak kullanan, otokrasi sevdalısı bir yol izlememişti. Ağır bir kolonyal mirasa sahip, yerli nüfusun çoğunlukta olduğu ama sistemli bir ayrımcılığa maruz bırakıldığı, yoksulluğun ve gelir dağılımı eşitsizliğinin çok üst seviyede olduğu bir ülkede, yerlilere eşit yurttaşlık tanıyan çokuluslu bir Bolivya devleti kurulmakla kalmadı, sosyal adalet yönünde çok büyük hamleler gerçekleştirildi.

Morales’in kendinin ve/veya MAS yönetiminin, “Evo’nun yerini kimse dolduramaz” saplantısının bütün bu önemli sosyal, iktisadi ve siyasal kazanımları tehlikeye atması ve pusuda bekleyen bir reaksiyoner karşı dalganın yelkenlerini şişirten bir öfke rüzgârına sebep olması, gerçekten üzücü ve düşündürücüdür. Buna karşılık, MAS yönetiminin, hatasını geç de olsa açıkça kabul edip müzakere masasına oturması, parlamentodaki gücüne dayanarak çatışmayı ve kaosu körükleme macerasına kapılmaması Bolivya’da solun yeniden demokratik yollarla iktidara gelmesi ve yarıda bırakılan sosyal ve siyasal dönüşümü devam ettirmesi umudunu canlı tutuyor.

Elbistan’da hava kirliliği bir haftadır ölçülmüyor

Türkiye’nin en kötü havasına sahip merkezleri arasında ilk sıralarda yer alan Elbistan‘da, özellikle akşam saatlerinde nefes almak bile zorlaşıyor. Hava kalitesinin kalorifer ve sobaların yanmaya başladığı 16.00’dan itibaren düştüğü ilçede, gökyüzü adeta sis bulutuyla kaplanıyor.

Bölgedeki termik santrallerden atmosfere verilen gazlar, yerleşim merkezleri arasında kalan sanayi bölgeleri, motorlu araç sayısının artması ve kış aylarında kullanılan kalitesiz katı yakıtlar; yaşanan hava kirliliğinin başlıca sebepleri olarak belirtiliyor.

Ancak Elbistankaynarca.com’un aktardığına göre, hava kirliliği konusunda en önemli kriterlerden biri kabul edilen partikül madde oranı (PM10) değerleriyle ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait Hava Kalitesi İzleme İstasyonu verilerine, son bir haftadır ulaşılamıyor.

İstasyon raporunda, ilçenin havasındaki partikül madde (toz, is, duman) oranını simgeleyen PM10 oranına ilişkin veri girişi, 18 ile 24 Kasım tarihleri arasında gün boyunca yapılmamış. PM10 değerinin, 17 Kasım’da en son saat 17.00’de girildiği istasyon raporlarınca kaydedilmiş. 19 Kasım günü ise sadece 14.00-15.00 saatleri arasında ölçüm yapıldığı görülüyor.

PM10 oranı, Elbistan’da 13 Kasım günü, 811 µg/m3’e ulaşarak rekor kırmıştı. Bu, Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği sınır değer ortalamasının altı kat üzerinde bir rakam.

1.grup kirli ilçeler arasında kabul edilen Elbistan’da, daha önceki dönemlerde de kısa süreli veri girişi yapılmadığı dönemler olsa da yedi gün boyunca ölçümlerin yansıtılmaması, vatandaşların tepkisine neden oluyor. Vatandaşlar bunun normal olmadığını, şüphe yarattığını belirtiyor.

Termik santraller geçen yıl denizden 8 milyar m3 su çekti, 26 milyon ton atık çıkardı

TÜİK, ‘Termik Santral Su, Atıksu ve Atık İstatistikleri Anketi’ sonuçlarını açıkladı. Buna göre, geçen yıl termik santraller tarafından yüzde 98.2’si denizden olmak üzere toplam 7.9 milyar m3 su çekildi. Santraller suyun yüzde 1.8’ini baraj, akarsu, kuyu ve diğer kaynaklardan çekti. Çekilen suyun yüzde 93.4’ü soğutma suyu olarak kullanıldı.

Termik santrallerin 2018 yılında deşarj ettiği 7.5 milyar m3 atık suyun yüzde 96.6’sını soğutma suyu oluşturdu. Toplam atık suyun yüzde 99.5’i denize, yüzde 0.5’i ise kül barajı, düzenli kül depolama sahası, akarsu ve diğer alıcı ortamlara deşarj edildi.

TÜİK’in araştımasında, iki yılda toplam atık miktarında ciddi artış görülüyor.

Açıklanan rapora göre, termik santrallerde 14 bin tonu tehlikeli olmak üzere toplam 26.1 milyon ton atık oluştu. Toplam atığın yüzde 89.2’sini kül ve cüruf atıkları, yüzde 10.7’sini ise metal, kâğıt, plastik atıklar, atıksu arıtım çamurları ile evsel ve benzeri atıklar oluşturdu. Toplam atığın yüzde 87.5’i kül dağı, kül barajı veya düzenli depolama tesislerinde bertaraf edilirken, yüzde 12.4’ü lisanslı atık işleme tesislerine gönderildi ve maden/taş ocaklarının geri doldurulmasında kullanıldı, yüzde 0.1’i ise diğer yöntemlerle bertaraf edildi.

İstatistiklerin kapsamının kurulu gücü 100 megawatt (MW) ve üzeri olan tüm faal termik santraller olduğu kaydedildi.

Geçtiğimiz hafta, kömürle çalışan termik santrallere baca filtresi takma zorunluluğu iki buçuk yıl ertelenmişti.

UNEP: Emisyon azaltımı için dönüşüm hemen başlamalı

Ülkelerin Paris iklim taahhütlerini güçlendirmek zorunda oldukları 2020 yılına sayılı gün kala Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından bugün yayımlanan yeni raporda, 2020 ile 2030 yılları arasında küresel sera gazı emisyonlarında her yıl yüzde 7,6’lık azaltım yapılmadığı takdirde Paris Anlaşması‘nın 1,5°C derece hedefini gerçekleştirme fırsatının kaçacağı uyarısında bulunuldu.

UNEP’in yıllık Emisyon Açığı Raporu, Paris Anlaşması’nın tüm mevcut koşulsuz taahhütleri yerine getirilse bile, sıcaklıkların 3,2°C derece artarak, daha geniş ve daha tahrip edici iklim etkilerine yol açacağını ifade ediyor. Buna göre, 1,5°C derece hedefinin tutturulması için, önümüzdeki on yıl içinde ülkeler küresel azaltım taahhütlerini en az beş kat arttırmalılar.

2020 iklim eylemleri için kritik bir yıl. Glasgow’da yapılacak BM İklim Değişikliği Konferansı, krizi önleme çabalarının gelecekteki seyrini belirlemeyi hedefliyor ve ülkelerin iklim taahhütlerini önemli ölçüde arttırmaları bekleniyor.

UNEP Genel Direktörü Inger Andersen hazırladıkları raporla ilgili şunları söyledi. “İklim değişikliğine karşı erken ve güçlü bir şekilde harekete geçmeyerek gösterdiğimiz kolektif başarısızlığımız, şimdi büyük azaltımlar yapmamız gerekiyor anlamına geliyor; önümüzdeki on yıl boyunca, yılda yüzde 7’nin üzerinde emisyon azaltımı yapmamız gerekiyor. Bu da, ülkelerin yeni iklim taahhütleri konusunda 2020’nin sonuna kadar bekleyemeyeceklerini gösteriyor. Ülkeler – ve her şehir, bölge, işletme ve birey – şimdi hemen harekete geçmelidir.”

2020 yılında emisyonları mümkün olduğunca azaltacak hızlı kazanımlara, ardından da ekonomilerin ve toplumların büyük dönüşümlerini başlatmak için daha güçlü Ulusal Katkılara (NDC’ler)  ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Andersen, “İklim eylemini ertelediğimiz yılların açığını kapatmak zorundayız. Bunları gerçekleştiremediğimiz takdirde, 1,5°C derece hedefini tutturma ihtimalimiz 2030 yılından önce ortadan kalkacak” dedi.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) de 1,5°C derecenin üzerindeki bir ısınmanın son birkaç yılda dünya genelinde meydana gelen sıcak hava dalgaları ve fırtınalar gibi iklim etkilerinin sıklığını ve yoğunluğunu artıracağı konusunda uyardı.

G20 ülkeleri toplam emisyonların yüzde 78’ini teşkil ediyor, ancak sadece beş G20 ülkesi uzun vadeli sıfır emisyon hedefi taahhüdü verdi.

‘Paris’in gerçekleşmesi mümkün ancak yeterince hızlı uygulanmıyor’

Kısa vadede, gelişmiş ülkelerin adalet ve eşitlik nedeniyle emisyonlarını gelişmekte olan ülkelere göre daha hızlı azaltması gerekecek. Ancak, tüm ülkelerin kolektif çabalara daha fazla katkıda bulunmaları gerekecek. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin başarılı çabalarını örnek alabilir, hatta onların önüne geçebilir ve daha temiz teknolojileri daha hızlı şekilde kullanmaya başlayabilir.

Rapor, tüm ülkelerin Paris’in taahhütleri olarak bilinen Ulusal Katkıları’nı (NDC’ler) 2020 yılında büyük oranda güçlendirmeleri ve bunların hayata geçirilmesi için politikalar ve stratejiler izlemeleri gerektiğinin üstünde duruyor. Paris hedeflerinin gerçekleştirilmesi mümkün kılacak çözümler mevcut, ancak yeterince hızlı veya yeterince büyük bir ölçekte uygulanmıyor.

Emisyon Açığı Raporu, her yıl, öngörülen 2030 emisyonları ile Paris Anlaşması’nın 1,5°C ve 2°C derece hedefleri ile tutarlı seviyeler arasındaki farkı değerlendiriyor. Rapor, sera gazı emisyonlarının son on yılda yılda yüzde 1,5 oranında arttığını ortaya koyuyor. Ormansızlaşma gibi arazi kullanım değişikliklerini de içeren 2018 emisyonları, 55,3 gigaton CO2 eşdeğeri (GtCO2e) seviyesine çıkarak, rekor kırdı.

Sıcaklık artışının sınırlandırılması için, yıllık emisyonların 2030 yılında mevcut koşulsuz NDC’lerde 2°C derece hedefi için belirtilen seviyenin 15 GtCO2e, 1,5°C derece hedefi için belirtilen seviyenin ise 32 (GtCO2e) altında olması gerekiyor. Bu da, 2020 ile 2030 arasında 1,5°C derece hedefi için yılda yüzde 7,6 ve ve 2°C derece hedefi için yılda yüzde 2,7’lik emisyon azaltımı yapılması gerektiği anlamına geliyor.

Bu azaltımların gerçekleştirilmesi için NDC’lerin, 1,5°C derece hedefi için en az beş kat ve 2°C derece hedefi için üç kat arttırması gerekiyor.

1.5 derece için hala vakit var

Rapor, iklim değişikliğinin hala 1,5°C derece ile sınırlanabileceğini ifade ediyor. İklim eyleminin, temiz hava ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni desteklemek gibi, ek faydaları artık geniş kabul görüyor. Hükümetler, şehirler, işletmeler ve yatırımcıların başlattıkları çok sayıda iddialı çabanın yanı sıra, çözüm ve bu çözümlerin uygulanmasına yönelik baskı ve irade mevcut.

Her yıl olduğunu gibi, bu yıl da seçilen sektörlerin emisyon azaltım potansiyellerine odaklanan Emisyon Açığı Raporu, enerji dönüşümü ve emisyon açığının kapatılmasına büyük katkı sağlayabilecek olan malzeme kullanımı verimliliği potansiyelini ele alıyor.

Arnavutluk’ta 6.4 büyüklüğünde deprem: En az altı kişi öldü

Arnavutluk bu sabah TSİ 05.54’te on yıllardır yaşadığı en güçlü deprem ile sarsıldı. Başkent Tiran yakınlarında meydana gelen 6.4 büyüklüğündeki depremde, şu ana kadar belirlenene göre altı kişi hayatını kaybetti.

Hasara yol açtığı belirlenen depremde yaklaşık 250 kişinin de yaralandığı bildirildi.

Yerel saatle 03.54’te başkent Tiran’a 32 kilometre mesafede, liman kenti Durres’in kuzeyinde gerçekleşen deprem, Bulgaristan, Bosna Hersek, Hırvatistan, İtalya, Kosova, Karadağ, Sırbistan ve Kuzey Makedonya‘da hissedildi.

Yerin 10 kilometre altında gerçekleştiği bildirilen şiddetli sarsıntı nedeniyle birçok binanın çöktüğü belirtilirken, can kaybının artabileceği kaydediliyor.

6.4’lük depremin ardından en büyüğü 5.3 ve 5.1 olmak üzere birçok artçı sarsıntı yaşandı.

Arnavutluk hükümetinden iki sözcü Reuters haber ajansına yaptıkları açıklamada, en büyük hasarın Durres’te yaşandığını ve başkent Tiran’da birkaç kişinin hastaneye kaldırıldığını söyledi.

Türkiye’nin Tiran Büyükelçisi Ahmet Yörük ise 20 Türk’ün kaldığı bir otelin çöktüğünü fakat herkesin kurtarıldığını duyurdu.

Emmy’de en iyi erkek oyuncu Haluk Bilginer

Aktör Haluk Bilginer, bu yıl 47’inci gerçekleştirilen Uluslararası Emmy Ödül Töreni’nde Şahsiyet dizisindeki performansıyla ‘en iyi erkek oyuncu” ödülüne layık görüldü.

Ödülü almak üzere sahneye davet edilen Bilginer şunları söyledi: “Bu büyük bir onur. Akademi’ye bu kıymetli ödül için teşekkür ederim. Bu güzel insanlarla çalışmak büyük bir zevkti. Şahsiyet dizisi adaleti ve hafıza kaybını konu alıyor, ama bir kişinin hafıza kaybını değil, daha tehlikeli ve zararlı olan toplumun hafıza kaybını konu alıyor.  Bu yüzden içinde yaşadığınız toplumun hafıza kaybı yaşamadığından emin olun.”

Sosyal medyada en çok paylaşılanlar arasında

Bilginer, New York‘ta yapılan törenin ardından da “Çok iyi hissediyorum. Kendimden çok Türkiye’ye bu ödül gittiği için çok mutluyum. Çok severek, beğenerek yaptığımız bir işin başkaları tarafından da uluslararası bir platformda takdir edilmesi ve ödülle taçlandırılması çok mutlu edici bir şey. Çok mutluyum” diye konuştu.

‘En iyi erkek oyuncu dalında Uluslararası Emmy kazanmak için Bilginer ile Come Again‘deki rolü ile Christopher Eccleston, Impuros‘taki rolüyle Raphael Logam ve Beat‘teki rolüyle Jannis Niewöhner yarışıyordu.

Bilginer’in ödülü kazanmasının ardından #HalukBilginer ve #Şahsiyet Twitter’da en çok paylaşılanlar arasına girdi.

puhuTV’de yayınlanan Şahsiyet dizisinde Bilginer, kendisine Alzheimer tanısı konulduktan sonra yıllardır ertelediği cinayetleri işlemeye karar veren Agâh Beyoğlu karakterini canlandırıyordu. Onur Saylak‘ın yönettiği 12 bölümlük dizide Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memilli, Müjde Ar ve Hümeyra gibi isimler de rol almıştı.

2017 yılında Yönetmenliğini Hilal Saral’ın, senaristliğini ise Burcu Görgün Toptaş ve Özlem Yılmaz’ın üstlendiği, Star TV’de yayınlanan Kara Sevda dizisi Uluslararası Emmy Ödülü alan ilk Türk dizisi olmuştu.

Bergama’dan iklim grevlerine, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin seyri: Aktivistler anlatıyor (1)

Dosya Haber: Tuğba Baykal

Türkiye’de ekoloji mücadelesinin tarihine baktığımızda, 1960’larda başlayan çevreci harekette, 80’li yıllarından başından itibaren yükselen bir ivme görülüyor. 1975’te Murgul’da faaliyete geçen Etibank Bakır İşletmeleri’nin bitki örtüsüne zarar verdiğini söyleyen yöre halkının dava açması ilk örnek. 1977’de Akkuyu’da nükleer santralin kurulacağı duyumları üzerine protesto gösterilerinin yapılması, 1984’de Gökova’da Termik Santrali’nin gördüğü tepki, 1986 yılında Çernobil’in yıkıcı etkisinin Türkiye üzerinde hissedilmesi üzerine sokak eylemleri, 1986’da Ankara’da Zaferpark, 1987’de Güvenpark için düzenlenen kampanyalar, 1987’de Dalyan’da yapılması planlanan turistik tesise gösterilen tepkiler, 1989’da Taşkışla’nın otele ve Maçka Kışlası’nın borsa binasına dönüştürülmesine karşı eylemler, 1989 Aliağa Termik Santrali’nin protestosu ilk etkin çevre hareketleri olarak sayılabilir. 90’lı yıllarda ise Bergama’da kurulması planlanan ülkenin ilk altın madenine karşı yürütülen kitlesel protestolar, köşe taşlarından biri olarak tarihe geçiyor.

Uzun yıllardır çevre tahribatlarına karşı mücadele eden aktivistler neleri tartışıyor, nasıl mücadele ediyordu, o dönemden günümüze iklim ve ekoloji mücadelesinin seyri nasıl değişti, Greta Thunberg’in başlattığı iklim grevleri ile dünya geneline yayılan ve gençlerin öncülüğünü yaptığı protestoları önceki mücadeleler ile kıyasladığımızda neler karşımıza çıkıyor; tüm bunları muhataplarıyla konuştuk.

Erol Engel.

‘Greta bizim yıllardır çocukların üzerindeki çatlatamadığımız kabuğun aralanmasını sağladı’

Bergama Çevre Platformu sözcüsü Erol Engel, ekoloji mücadelesine 90’lı yıllarda başlamış. Bergama’da kurulacak olan altın madenini durdurmak için yıllarca mücadele etmişler. Engel o yıllarda Türkiye’deki iklimi şu sözlerle anlatıyor.

“Bizim mücadeleye başladığımız 90’lı yıllar, Türkiye’de çevre mücadelelerinin pek olmadığı, 12 Eylül darbesi sonrası yaprak kıpırdamadığı bir dönem. Altın madenciliği Cumhuriyet’ten sonra ilk defa Bergama’da yapılacak; bunun etkilerini bilim insanlarından öğrendikçe hep birlikte ne yapmamız gerektiği konusunda kafa yoruyoruz.  Asıl sorunun altın madeni kurulduktan sonra ortaya çıkacağını öğreniyoruz ve bunun etkileyeceği insanlar da yöre insanları… Ben de o yörenin insanlarındanım. O zamanlarda internet yok şimdiki gibi, bilgiye erişim kolay değil; bilim insanlarının, akademisyenlerin ağzından çıkanı pür dikkat dinliyoruz. Yapılmak istenen Ovacık Altın Madeni çevresindeki 16-17 Bergama köyünün halkı, bilimsel bir panel yapıldığında, eksiksiz katılıyor. Panellerden sonra da hepsi kendi çapında bir profesör olup gelene gidene siyanürün etkilerini anlatıyor. Polat Dayılar, Bayram Çavuşlar, Sebahat Ablalar; her köyün kendi ağzı laf yapan gönüllüsü, kahramanı adına ne derseniz deyin, sanki geriye baktığımız zaman hepsi birer masal kahramanı gibi… Biir kısmı rahmetli oldu ama hala benim için anılar taze.”

‘Emperyalizm köye geldi’

 Siyaset yapmaya lisedeyken başladığını söyleyen Engel, “O zamanlar karşımızda soyut bir güç vardı: Emperyalizm. Ama Bergama ile o güç köyümüze kadar gelmişti. Adı, Eurogold’du” diyor. Çokuluslu şirketlerin köylüyü ikna etmek için çok çeşitli yöntemleri denediğini söyleyen Engel, köylerde oluşturdukları meclislerde konuyu enine boyuna tartıştıklarını anlatıyor. Altın şirketinin yöntemlerini ve buna karşı oluşturulan direnci de şöyle anlatıyor Engel:

“Karşımızda devasa bir güç, bir anda şehrin bütün resmi dairelerini tepeden tırnağa donatarak, kamyonlarca çikolata ile şehri rüşvete boğan bir çalışma tarzı yürütüyor. İnsanlara oluk oluk para dağıttılar, tarlalarını normal fiyatın 10 katı üzerinde fiyata alarak köylüleri de yanlarına çekmeye çalıştılar. O yıllarda Bergama köylüsünün verdiği mücadele, tamamen yüreğini ortaya koyarak oldu. Özellikle kadınlar, kadınlar kahveden erkekleri elinde tutup zorla eyleme getirirdi, dolayısı ile kadının hem adı, hem yeri vardı. Uzun süre sürdü protestolar, yabancı şirketler, baktılar 700’u aşkın eylem, gerek yörede gerek başka yerlerde, tepkileri aşamayacaklarını anladılar. Bizler o protestolarla 1997’de Danıştay’ın ‘Siyanürlü altın üretiminde kamu yararı yoktur’ kararını çıkartmasını sağladık. Bu mücadele umut taşıdı insanlara, o yargı kararı çok önemliydi o günlerde, Türkiye o yargı kararına sahip çıksaydı bugün altın madeni kıskacında ne Kazdağları ne Cerattepe ne Eskişehir ne Uşak olurdu.  O dönem internet yoktu ama insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak mücadele ettiler. Tabii şimdi ki dönemi küçümsemek anlamında söylemiyorum. Artık Türkiye’de birçok yerde mücadeleler artıyor, tüm bunlar Kazdağları mücadelesi ve benzerleri ile zirveye taşınıyor. Gerek altın karşıtı gerek diğer alanlarda,  insanlar iletişimin gücü ile çok daha kısa sürede organize olup harekete geçebiliyorlar. Bizler basit bir eylem için bile o dönemde köylerde günlerce uğraşırdık. O açıdan bugün ekoloji mücadelesinin hareketliliği ve aktivistlerin yaş ortalamasının aşağılara çekilmesi geleceğe dair şahsen beni çok heyecanlandırıyor.’

‘Ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmine ihtiyacı var’

İsveçli genç aktivist Greta Thunberg’in başlattığı ve tüm dünyaya yayılan iklim grevleri ile ilgili ne düşündüğünü sorduğumuzda Engel, “Greta bizim yıllardır yapamadığımızı yaptı. Biz gençlere ulaşamıyorduk, artık gençler çok daha farkında meselenin” diyor:

‘Greta yüreğimize su serpti. Son yıllarda ülkenin her yeri yağmalanıyor çok acımasız bir saldırı var. Fakat mesela Bergama’da geçtiğimiz günlerde bir atölyede 8-12 yaşlarındaki çocuklarla konuştuk,  Greta’dan bahsediyorlardı ve eylemlerde sorumluluk alabileceklerini söylüyorlardı, beni şaşırttılar. İklim grevi tabana çok yayılamadı henüz, ama çocuklar üzerinde bizim bir türlü yıllardır çatlatamadığımız bir kabuk vardı o kabuğu kırmaya yönelik tetikledi. Yani bir anda gençler oluk oluk gelmediler tabii ama ben o kabuğun çatladığını ve sadece iklim değişikliği değil diğer mücadele alanlarında da bunun tetikleyici olduğunu, olacağını düşünüyorum. En azından bir kapı aralandı,  bu da önemli. Çünkü ekoloji mücadelesinin gençlerin dinamizmiyle birleşmeye ihtiyacı var.’

Süheyla Doğan.

‘Eskiden ekoloji mücadelesi emeklilerin işi gibi algılanırdı’

2007’den bu yana çevre mücadelesi içinde olan Süheyla Doğan şu sıralarda Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin  Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyor. Doğan birçok platformda gençlerle çalıştıklarını ve bundan dolayı umutlu olduğunu söylüyor:

“Biz mücadeleye başladığımızda altın madenlerinin yarattığı tahribatlar ve özellikle Bergama’nın etkisi büyüktü. Hemen hemen her alanda, hem kırsalda hem de kentte yıkımlar 2002’den sonra daha da arttı. Yakın çevremizde de bu tür talanlar başlayınca önce yaşam alanlarımızı savunmak adına daha sonra ise bunu bütüncül bir biçimde ekoloji mücadelesine genişleterek siyaset yapmaya başladık. Kirazlı maden mücadelesinde gördük gençleri, nöbet alanını gençler sürdürüyordu. Bizim kuşak elinden geleni yapıyordu ve bayrağı gençlere devretmemiz gerekiyordu fakat zaten onlar sahip çıktılar.”

Kadınların ekoloji hareketlerindeki  öncülüğüne de vurgu yapan Doğan, kadınların daha korkusuz olduğunu, bunun da gündelik yaşamın içinde, bu sorunlardan daha çok etkilenmelerine bağlı olduğunu söylüyor:

“Kadınlar yaşamın yükünü omuzluyor ve ekolojik yıkımı yakından hissediyor, görüyor. Daha korkusuz ve cesurlar. Mesela madenci firmalar kahveye gidip erkeklere bir sürü sosyal vaatlerde bulunarak onları kandırabiliyorlar ama kadınlar kanmıyor ve direnmeye devam ediyorlar. Böyle çok örnek gördüm köylerde. Ayrıca artık STK’lerde, derneklerde de kadınlar daha aktif, mesela bizim derneğin yönetim kurulunun yüzde 80’i kadınlardan oluşuyor.”

Doğan yeni nesil aktivistlerle ilgili sorumuza ise “Ekoloji mücadelesi artık emeklilerin işi gibi algılanmaktan çıktı çok şükür” diyerek cevap veriyor:

“Önceden gençler çok fazla işin içinde değillerdi, ekoloji mücadelesi daha çok sanki emekli olmuş ve vakti olan insanların işi gibi algılanıyordu. Fakat şimdi görüyoruz ki özellikle iklim grevi ile beraber gençler çok daha fazla aktifler. Bunda özellikle sosyal medyanın da gücünün etkili olduğunu düşünüyorum. Bu durumun bir değişiklik yaratacağına inanıyorum zaten Gezi de bize bunu göstermişti. Şimdi Greta’ları ve onun gibi Türkiye’deki gençleri görünce umutlanıyorum.”

‘Ekoloji mücadelesi çiçek, böcek sevenlerin işi gibi,  hor görülürdü’

HDP Sinop üyesi, ekolojist ve aktivist Ayşegül Demirkol ise ekoloji mücadelesine bakış açısının nasıl geliştiğini şu sözlerle anlatıyor:

“2011 yılında Sinop’un Gerze ilçesinde kömürlü termik santral yapılacağı haberini aldığımda bu mücadelenin ancak bir platform ve bütün itiraz edenlerin bir arada olabileceği bir örgütlülükle mümkün olacağını düşünmeye başladım. Zira ben her zaman ya bir parti, ya dernek, ya sendikalı olarak mücadele ettim ve buna inandım. Bu dönemde Yeşil Gerze Çevre Platformu- YEGEP’i kurduk. YEGEP’in mücadelesi örnek bir mücadele olmuştur tarihte. Ayrıca Sinop’ta da nükleer karşıtlarının birlikte olduğu bir dernek vardı, yıllardır çevre ve nükleer mücadelesi vermekteydiler, YEGEP’in kuruluşunda ve sonrasında büyük destek verdiler, daha sonra ise hep birlikte Sinop Nükleer Karşıtı Platformu oluşturduk.”

Ayşegül Demirkol.

Demirkol, geçmişte var olan mücadelelerin ekoloji alanına yeterince önem vermediğini düşünüyor. “O dönemde sistem karşıtlığı daha ön plandaydı” diyor:

“Geçmişte çevre ve hatta kadın sorunları, ancak sistemin yıkılması ile çözülebilecek gibi düşünülürdü. Ama öncelikle kadınlar, kadın meselesine dair ayrı örgütlenmeye başladılar, daha sonra çevre örgütlerinin de partiler, sendikalar dışında örgütlenmeleri mümkün olmaya başladı. Ben bu yolu da kadınların açmış olduğunu düşünenlerdenim. Çevre yağması, gaspı, talanı geçmişte politik bir mücadele değilmiş gibi algılanır ve çiçek, böcek, ağaç severler olarak antipatik bulunurdu. Ama yağma ve gasp o derece arsız, o derece pervasızca, süratle ilerledi, arttı ki buna yapılan muhalefetin son derece politik olduğu, olması gerektiği de anlaşılmaya başlandı.”

Demirkol Türkiye’ye de yayılan iklim grevleri ile ilgili ise şunları söylüyor:

“Gelecekle ilgili her şey, elbette ki çocukları, gençleri ve yaş almış insanları, gelecekle ilgili sorumluluk duyan herkesi ilgilendiriyor, dâhil ediyor, etmeli de. Bazı çevre hareketlerinin bu grevlerle ilgili hedef saptırdığı şeklinde eleştirileri var. Ben buna inanmıyorum, bu eylemler var olan problemin en azından duyurulduğu, tartışmaya açıldığı platformlara imkân yaratıyor.”

 

[Hayvan Deneyleri] Sıçanların ihtiyacı tatlandırıcı değil, özgürlük!

Stevia, 200 yıldan da fazla bir süre önce Güney Amerika’da tatlandırıcı özelliği keşfedilerek içecek ve yiyeceklerde kullanılmaya başlanmış bir bitki. 1899’da Paraguay’da, İsviçreli bir botanikçi tarafından tatlandırıcı özelliği ilk kez bilimsel olarak açıklanmış ve birkaç yıl sonra da ayçiçeği ile aynı familyadan olduğu saptanmış. 1970 ve 80’lerde Çin’de bu bitkinin yetiştiriciliğinde hız kazanılırken, Japonya’da da ilk kez gıdalarda ticarî olarak kullanılmış. 2011’de ise Avrupa gıda güvenlik otoriteleri tarafından yiyecek ve içeceklerde kullanımı onaylanmış.

Özellikle son yıllarda obezite ve buna bağlı hastalıkların artması sonucunda, hayli revaçta olan kalorisiz yiyecek ve içeceklerle ilgili binlerce çalışma yapılıyor. Bu çalışmalara, ülkemizden bir örnek vermek istiyorum. Bu, bir tıpta uzmanlık tezi çalışması. Amaç; sıklıkla raflarda gördüğümüz, Stevia rebaudiana bitkisinden elde edilen stevia özütü ya da bileşenlerini içeren bu tatlandırıcıları araştırmak.

‘Mide yıkanarak’ şeker yükleme

Bunun için, 26 wistar albino ırkı yetişkin sıçan temin edilmiş. Ve hayvanlar rastgele seçilerek iki gruba ayrılmış. İlk grup kontrol grubu ve 10 sıçandan oluşuyor. Bu grup, bir ay boyunca standart yemlerle beslenmiş. On altı sıçanın bulunduğu ikinci gruba ise (deney grubu) gene aynı süre boyunca standart yemin yanında, günde 22mg stevia özütü içeren bir tatlandırıcı verilmiş. Hayvanın bunu kendi iradesi ile yutmasını sağlamak imkânsız olduğu için de orogastrik lavaj yöntemi kullanılmış. Mide yıkama olarak bilinen bu işlemde, ağızdan sokulup mideye kadar gönderilen bir boru sayesinde mide, borudan ulaştırılan temiz su ile yıkanarak mide içeriği geri çekilir. Daha önce zehirlenme vs sebebiyle midesi yıkananlar bunun ne kadar stres ve rahatsızlık yaratan bir işlem olduğunu, o borunun ağızdan (bazı durumlarda burundan) aşağı doğru mideye kadar indirilmesinin yarattığı sıkıntıyı çok iyi bilirler.

Çalışmaya dönecek olursak, deney grubuna her gün verilen 22mg stevia özütünün neye eşdeğer olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum: Stevia, şekerden 350 kat daha tatlı. Önerilen güvenli günlük kullanım dozu ise vücut ağırlığına göre hesaplanıyor: 12mg x kilo. Yani 50 kiloluk bir insan, bir gün içinde toplamda en fazla 600mg stevia alabilir. Bu çalışma zaten daha önceden defalarca (200 kez) yapılıp, sağlıklı kalmak için uyulması gereken azamî doz bilgisi paylaşılmış. Dişi sıçanların vücut ağırlıkları 250-300gr, erkeklerin ise 300-500gr arasıdır. Çalışmadaki sıçanların cinsiyeti belirtilmemiş, ortalama ağırlığı 350gr kabul edersek, insandan sıçana uyarlanan günlük azamî stevia alımı 4mg kadar olmalıdır. Yani çalışmada bir ay boyunca sıçanlara zorla verilen miktar, güvenli dozun 5 katından fazla. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, günlük şeker tüketimimiz 50mg’yi geçmemeli. Düşünün ki her gün bunun beş katı – bir su bardağından da fazla şeker tüketiyorsunuz. Sıçanlara yapılan tam olarak bu.

Bir ‘hiç’ için, 26 hayvan öldü

Peki çalışmanın devamında ne oldu, buna da bakalım… Bir aylık çalışma sonucunda sıçanlar “sakrifiye edilerek” (hayvan deneylerinde kullanılan tabir budur) yani öldürülerek karaciğer dokuları çıkarılmış ve bu dokularda oksidan ve antioksidan parametrelerin analizi yapılmış (aynı konunun araştırıldığı çalışmalara iki dakikalık bir Google aramasıyla ulaşabilirsiniz). Buna ek olarak da biyokimyasal analiz ve histopatolojik inceleme yapılmış. Sonuç: Yüksek dozda kullanılan stevia, karaciğer dokusunda hasara sebep olabilir.

Şahsen çok etkilendim! Çünkü güvenli dozu belirli olan bir içeriğin bir ay boyunca sıçanlara beş katı dozda zorla vermek ve sonuç olarak “güvenli dozun beş katının güvenli olmayabileceğini” söylemek etkileyici. Sonucu söyleyeyim: 26 sıçan öldü. Bir hiç için. Birileri de “uzman” oldu.