Ana Sayfa Blog Sayfa 2317

İş işten geçtikten sonra ‘müeyyide’

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü tarafından Ankara’daki bir otelde gerçekleştirilen “Aile Hukuku Çalıştayı”na katıldı.  Gül, Eskişehir‘de eski eşi tarafından öldürülen Ayşe Tuba Arslan‘ın ölümüne ilişkin yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Bir ilimizde defalarca kolluğa, emniyete, yargıya ve ilgili kurumlara ihbar ve şikayette bulunmasına rağmen ve tüm hikayesi bütün birimlerce bilinmesine rağmen bir kadın eski eşi tarafından katledildi. Bir kadının yaşam hakkı feryat figanlar arasında gasp edildi. Herkesin iki elini başının arasına alıp düşünmesi gerekir. Kolluk makamlarının olayı ne için önleyemediği, savcılık makamları hangi aşamada ne gibi eksiklikler var hepsini masaya getirmesi gerekir. Ayşe Tuğba Arslan, bugün aramızda olabilirdi. Onun gibi nice kadınlar, anneler, eşler aramızda olabilirdi. ’Bu can kurtarılabilirdi’ dediğimiz nice canlar zalimce cinayetlere kurban gitti. Artık bu çığlığın son bulması gerektiğine hepimiz inanıyoruz. Adalet son bir ümitle, son bir çareyle kapısına gelen kadının feryadına sessiz kalamaz, kulağını kapatamaz. Bu feryadı işitmeyen bir uygulama HSK tarafından denetlenmektedir. Bu konuda yargısal boyutuyla da en ufak bir ihmal dahi tespit edilmesi halinde HSK titizlikle takip ederek gerekli her türlü müeyyideyi yapacaktır.”

Ne olmuştu?  

Şiddet gördüğü eşi hakkında 23 kez suç duyurusunda bulunan Ayşe Tuba Arslan, ölmeden 2.5 ay önce Eskişehir 2. Aile Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda, “Defalarca şikâyet etmeme rağmen hiçbir sonuç alamadım, başvurmadığım hukuki işlem kalmadı. Bu şahıstan ölüm tehdidi alıyorum. Benim ölümüm gerçekleşince mi bana yardım edeceksiniz? Çok mağdurum” demişti. Ancak Arslan’ın son çığlığı da yargı tarafından duyulmadı.

2 çocuk annesi Ayşe Tuba Arslan, 11 Ekim’de sokak ortasında eski eşinin kasap satırıyla saldırısına uğradı. Kafasına, kollarına ve ellerine darbeler alan Arslan, 44 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitirdi.

Sahile vuran balinanın midesinden 100 kilo çöp çıktı

İskoçya‘nın Harris Adası‘nda karaya vurduktan sonra ölen İspermeçet balinasının midesinden 100 kilogram plastik ve çöp çıkarıldı. Geçen hafta Seilebost sahilinde bölge halkı tarafından bulunan balina üzerinde, hafta sonu sahil güvenlik ve Batı Adaları Konseyi çalışanları tarafından inceleme yapıldı.

BBC’nin haberine göre, incelemede balinanın midesinden balık ağı, halat, paket bandı, poşet ve plastik bardak dahil 100 kilogram çöp çıkarıldı. Uzmanlar, midesindeki çöpün, İspermeçet balinasının ölümüne etkisi olup olmadığını henüz bilmiyor

Bölge halkından Dan Parry, hemen hemen her gün sahillerde dolaşarak çöp topladıklarını belirterek, balinanın midesinden çıkanların, denizlerdeki kirlenmenin boyutunu ortaya koyduğunu söyledi.

Balinayı gömmek için sahilde devasa bir çukur açıldı.

Tayland‘da da geçen ay sonunda Khun Sathan Ulusal Parkı’nda ölen bir geyiğin midesinden 7 kilogram çöp çıkmıştı.

 

Bakan Kurum: İklim değişikliği finans paketi, Türkiye’nin hassasiyetlerini karşılamıyor

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Dünya Bankası liderliğinde BM, Almanya ve Fransa’nın katkılarıyla hazırlanan iklim değişikliği finans paketine temel sağlayacak Mutabakat Zaptı’nın Türkiye’nin haklı duruşuna ve hassasiyetlerine cevap veremediğini söyledi.

İspanya’nın başkenti Madrid’de başlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’na (COP25) katılan Kurum, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile yaptığı ikili görüşme sonrasında “BM Genel Sekreteri Guterres, Türkiye’nin iklim değişikliği müzakerelerindeki haklı pozisyonunu destekliyor” dedi.

Türkiye’nin, Dünya Bankası Grubu, Fransa ve Almanya ile iklim eylemi konusunda ihtiyaç duyduğu finansmanın uygun koşullarla karşılanması için bir mutabakat zaptı üzerinde çalıştığını anlatan Kurum, “Ülkemizin benzer gelişmişlik düzeyindeki ülkelerle eşit muamele görmesini istiyoruz. Bunu sağlamak için Paris Anlaşması’nın öncesinde ve sonrasındaki süreçte son derece yoğun bir müzakere sürecini devam ettiriyoruz” şeklinde konuştu.

‘Ülkemize uygun pozisyon’

Bakan Kurum, İklim Değişikliği Zirvesi’nin Fransa, Fas, Fiji ve Polonya başkanlıkları döneminde de Türkiye’nin müzakerelere devam ettiğini fakat istenilen sonucu alamadıklarını hatırlattı. Türkiye’nin kendisiyle benzer gelişmişlik düzeyine sahip ülkelerin imkanlarına erişim talep ettiğine dikkati çeken Kurum şöyle konuştu: “Aksi halde 2020 sonrası, Paris Anlaşması’nın adil ve uzlaşmacı ruhuna aykırı bir biçimde Türkiye’nin geride bırakıldığı bir dönem olacaktır. Ülkemizin, iklim rejiminde geri bırakılmasına kati surette izin vermeyeceğiz. Ülkemiz ulusal koşullarına ve kalkınma düzeyine uygun bir pozisyona yerleştirildiğinde, yani Ek-1 listesinden çıkarıldığında sözleşme ancak o zaman bize adil bir işbirliği ortamı sağlayacaktır.”

Avukatı duyurdu: Demirtaş’ın cezaevinde bilinci kapandı

Edirne Cezaevi’de tutuklu bulunan Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kardeşi ve avukatı Aygül Demirtaş ağabeyinin 26 Kasım’da bilincinin kapandığını söyledi. Aygül Demirtaş, Demirtaş’ın yedi gündür hastaneye sevk edilmediğini de duyurdu. Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman, “Demirtaş’ın tedavi hakkı engelleniyor” diye konuştu

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Aygül Demirtaş, “26 Kasım Salı günü 05.30 sıralarında müvekkilimiz ve ağabeyim Selahattin Demirtaş’ın, göğüs sıkışması ve nefes alamaması nedeniyle bilinci kapanmıştır. Uzun süre bilinci kapalı şekilde hücresindeyken kendisine ilk müdahaleyi, hücre arkadaşı Sayın Abdullah Zeydan yapmıştır” dedi.

Aygül Demirtaş şunları anlattı: “Sonrasında ambulans çağrılmış, kendisine sadece EKG yapılmıştır. Müvekkilimiz acil servis yerine, kapsamlı bir müdahale ve tedavi için kliniğe sevkini talep etmiştir. Cezaevi doktoru da Demirtaş’ın kardiyoloji, nöroloji ve gastroenteroloji olmak üzere üç ayrı bölüme sevk edilmesini istemiştir. Biz de avukatları olarak cezaevi idaresiyle yaptığımız görüşmede derhal hastaneye sevkini talep ettik. Ancak Demirtaş, aradan yedi gün geçmesine rağmen hastaneye sevk edilmemiştir. Böylesi hayati önemdeki bir sağlık sorununa rağmen hastaneye sevk edilmemesi, açıkça hayati risk altında tutulduğu anlamına gelmektedir”

Demirtaş’ın durumunu yakından izlediklerini belirten Aygül Demirtaş, yaşananları yaşam hakkına yönelik müdahale olarak nitelendirdi:

 “Selahattin Demirtaş’ın siyasi rehineliği, neredeyse yaşam hakkına yönelik bir müdahaleye dönüştürülmek istenmektedir. Demirtaş’ın sağlığıyla ilgili en küçük bir olumsuzluğu düşünmek dahi istemiyoruz. Bunun sorumluları, bu vebalin altından kalkamazlar.Durumu yakından izliyoruz. Avukat arkadaşlarımız Edirne’de, 24 saat süreyle gelişmeleri takip ediyorlar.”

Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman da “Cezaevi doktorunun ‘İleri tetkik gerekir’ raporuna rağmen güvenlik gerekçesiyle oyalama taktiği uygulanıyor. Çok kaygılıyız, 7 gün önceki nefes darlığı ve bilinç kaybı semptomları yeniden yaşanabilir. Demirtaş’ın tedavi hakkı engelleniyor” açıklamasını yaptı.

Daha önce de cezaevinde kalp spazmı geçiren Demirtaş, 17 Kasım 2015’te üst solunum yolunda yaşadığı rahatsızlık nedeniyle ameliyat olmuştu.  Dönemin HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, 2016 yılında Demirtaş’ın Edirne Cezaevi’nde kalp spazmı geçirdiğini duyurmuştu.

İmamoğlu: Kanal İstanbul felaket projesidir, kenti bitirir

İstanbul Deprem Çalıştayı’nda konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Kanal İstanbul” projesini eleştirdi. Kanal İstanbul’un sadece bir deniz yolu ulaşımı projesi olmadığını vurgulayan İmamoğlu, projenin kentin hem karadaki hem de denizdeki ekolojik denge sistemini değiştirebilecek riskler içerdiğine dikkat çekti. İmamoğlu, “Resmen bir cinayet projesidir. İstanbul için gereksiz bir felaket projesidir. Bu proje bittiğinde İstanbul bitmiş olacak” dedi.

İstanbul Boğazı ile yeni açılacak kanal arasına oluşacak olan adaya 8 milyonluk bir nüfusun hapsedileceğini ifade ederek, “Deprem anında bu denli yüksek bir nüfusu başka bir coğrafyaya nakledecek hiçbir devlet yoktur dünyada. Bu nasıl bir projedir Allah aşkına? Bu neyin aklıdır? ” diye konuştu.

‘Ben değil, biz’ yaklaşımı

İstanbul’un önündeki en büyük felaketlerden deprem konusunun ele alındığı “Deprem Çalıştayı”, İstanbul Kongre Merkezi’nde başladı. Tüm bileşenlerin katılımıyla gerçekleştirilen ve iki gün sürecek çalıştayda ilk konuşmayı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman yaptı. Kahraman’ın ardından konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul’un, etkilediği yerleşimler nedeniyle dünyanın en fazla risk oluşturan deprem fay hatlarından birinin üzerinde kurulmuş olduğunu vurguladı. İmamoğlu, bu çalıştayda kentin net bir yol haritası çıkarmak için bir araya geldiklerini belirtti.

Geçmiş dönemde İstanbul’da işlerin ya hiç yürümediğini ya da olması gerektiği gibi yürümediğini kaydeden İmamoğlu şunları söyledi: “İşlerin durmasının veya durma noktasına gelmiş olmasının elbette çeşitli nedenleri var. Ama en önemli neden ‘Biz’ değil ‘Ben’ diyen yönetim şekli, ‘Ben bilirim’ yaklaşımıdır… Bu nedenle, yönetime geldiğimiz günden beri ortak aklı harekete geçirecek bir yönetim için yola çıktık. Hayatın her alanıyla ve İstanbul’un her ihtiyacıyla ilgili çalıştaylar yapmaya başladık.”

‘Siyasetçiler, küresel ısınmayı önemsemedikleri gibi…’

Şehrin yapboz alanı olmaması gerektiğini ifade eden İmamoğlu, çalıştayın bugüne kadar yaptıklarının en önemlisi olduğunu kaydetti:

“Çünkü, bir belediye yönetiminin ve bir belediye başkanının birincil görevi, o şehirde yaşayan her bir yurttaşın can ve mal güvenliğini sağlamaktır.Diğer bütün alanlardaki ihtiyaçlar, projeler ve hizmetler ancak ondan sonra gelebilir. Öte yandan öyle bazı alanlar vardır ki, o alanlarda ne yaptığınız, ne kadar çaba harcadığınız veya neleri başardığınız çoğu kez anlaşılmaz. Doğrusu o alanlarda harcadığınız emeğin, zamanın ve kaynağın siyasette oya tahvil edilmesi de mümkün değildir. Deprem ve afete hazırlık alanı da işte o alanlardan biri. Ancak ve ancak bir depremle veya afetle karşılaştığınız zaman, daha önceki hazırlıklarınızın ne denli önemli, ne denli stratejik olduğu ve ne denli hayat kurtarıcı olduğu anlaşılır. Belki de bu yüzden siyasetçiler, özellikle de popülist siyasetçiler bu alanları pek önemsemezler, pek çaba harcamazlar. Aynen küresel ısınma ve karbondioksit salınımı meselesini de önemsemedikleri gibi. Biz o tür siyasetçilerden değiliz.”

“Başımızı kuma sokmayacağız”

Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminde deprem konusunda yaptıkları çalışmalara değinen İmamoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Biz başımızı kuma sokamayız. Sokmayacağız. Bu şehrin en önemli riski depremdir. Üstelik bu risk sadece İstanbul’un de riski değildir. Tüm Türkiye’nin riskidir. Hayatın duracağı, ekonominin büyük hasar alacağı bir büyük kaos ve ulusal felaket ihtimalinden bahsediyoruz. Hali hazırdaki 1.2 milyon yapının karşı karşıya olduğu büyük bir riskten bahsediyoruz. 48 bin binanın ağır hasar göreceği ve on binlerce civarında vatandaşımızın hayatını kaybedebileceği bir riskten bahsediyoruz. Bu nedenle yeni yönetim olarak, İstanbul’u afetlere ve özellikle depremlere dayanıklı bir şehir haline getirmek bizim öncelikli hedefimiz. Uluslararası ve ulusal ölçekteki tüm bilimsel çözüm önerilerini dikkate alarak bir yol haritası üretmek en somut amacımız. Bilimsel veriye dayanan ve ilgili tüm paydaşların görüşlerini dikkate alan bir yaklaşım bulmak ve harekete geçmek istiyoruz.”

İstanbul’a deprem konusunda çok zaman kaybettirildiği saptamasında bulunan İmamoğlu, “Bir toplum bu denli büyük bir riskin altındayken nasıl bu kadar vurdum duymaz olunur, aklım almıyor” dedi.

‘Sınırlı bütçeyi nasıl harcarsınız?”

Deprem gibi yakıcı bir konu varken, “Kanal İstanbul” projesinin gündeme getirilmesini eleştiren İmamoğlu hükümete şu soruları yöneltti: “Tüm İstanbullulara sormak isterim: Sınırlı bir bütçeniz varsa, o bütçeyi nasıl harcarsınız? Aile fertlerinizi doyuracak gıdayı almakta zorlanıyorsanız. Çocuklarınızı iyi ve sağlıklı bir biçimde beslemeye ve okutmaya yeterli geliriniz yoksa. Evinize gereksiz ve lüks bir mobilya almak için borca girer misiniz veya bankadan borç alıp tatile gider misiniz? Bir aile, bir baba, bir anne olarak kendi bütçenizi harcamayı planlarken neleri önemsersiniz? Eğer esnafsanız, tüccarsanız, iş adamıysanız nasıl davranırsınız? Akıllı birer esnaf, tüccar veya akıllı iş adamı olarak kazandıklarınızla yat kat mı alırsınız? Yoksa şirketinizin hayatta kalmasını sağlayacak yatırımlara mı yönelirsiniz?”

Bu sorulara verilecek cevapların belli olduğunu belirten İmamoğlu, şunları söyledi:

‘Önceliğimiz Kanal İstanbul değil’

“Bütçeleri kısıtlı sorumlu ebeveynler, sorumlu iş insanları her bir kuruşu harcamadan önce on kere düşünür. Ayranı yok içmeye diye başlayan sözdeki insan tipi gibi hareket etmez. Peki ama akıllı bir kamu yöneticisi, akıllı bir siyasetçi kamusal bütçenin harcanmasını nasıl planlamalıdır? Öncelik milletin hayata kalitesinin yükseltilmesi, istihdam, üretim, eğitim ve sağlık değil midir? Ekonomi darda ise, yakın gelecekte ise, çok daha darda olacağı aşikarsa ne yaparsınız? Milletin kaynaklarını bir ham hayale harcar mısınız? Bu şehirde bir süredir bir Kanal İstanbul projesidir konuşuluyor. Bize sordular mı hiç? Bizim görüşümüzü aldılar mı? Bunca millet evladı yüz binlerce genç, 4 milyon yetenekli insan işsizken ve umutsuzken. Bunca insan yoksulken. Bunca üretim ihtiyacı ortadayken. Bunca fabrika kurma ihtiyacı varken. 16 milyonluk bu şehrin, bu koca şehrin geleceği olan çocuklar yeterince beslenemezken. Çok ağırlıklı bölümü okul öncesi eğitim alamazken. Kalabalık sınıflarda eğitim görürken bizim önceliğimiz Kanal İstanbul olabilir mi?”

Kanal İstanbul’un sadece bir deniz yolu ulaşımı projesi olmadığını vurgulayan İmamoğlu, projenin kentin hem karadaki hem de denizdeki ekolojik denge sistemini değiştirebilecek riskler içerdiğine dikkat çekti.

İmamoğlu, konuşmasında bu riskleri şöyle sıraladı:

‘Bu ucube projeyle, ülkenin deprem riski yüksek bir alana 8 milyon hapsedilecek’

“Göller, havzalar, tarım alanları, yaşam alanları, yer altı suyu sistemi ve şehrin tüm ulaşım sistemi projeden kritik şekilde etkileniyor. Tarım arazilerinin yok olması bir yana, İstanbul Boğazı ile yeni açılacak kanal arasına oluşacak olan adaya 8 milyonluk bir nüfusun hapsedilmesi gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu ucube projeyle, ülkenin deprem riski en yüksek bölgesine 8 milyon hapsedilmiş olacak. Deprem anında bu denli yüksek bir nüfusu başka bir coğrafyaya nakledecek hiçbir devlet yoktur dünyada. Bu nasıl bir projedir Allah aşkına? Bu neyin aklıdır? Bakın konuşulan projedeki kanal yaklaşık 45 kilometre uzunluğunda, 20,75 metre derinliğinde ve en dar yeri 275 metre genişliğinde bir kanal. Sazlıdere ve Terkoz Havzaları içinden geçen bir kanal. Yani proje Sazlıbosna ve Terkos havza alanlarını yok ediyor. Yer altı suları ve Terkos Gölü’nün tuzlanması riski taşıyor. İstanbul’un içme suyu ihtiyacı için müthiş bir tehdit oluşturduğu net olarak anlaşılıyor. Tek başına bu bile, bu projenin yapılmaması için yeterli bir gerekçedir! İstanbul halkı deniz suyu mu içecek? Öte yandan proje bölgeye 1,1 milyon yeni nüfus getirecek. Yani altı adet Beşiktaş veya beş adet Bakırköy ilçesi nüfusu büyüklüğünde yeni nüfus eklenecek. Bu proje yüzünden 3.4 milyon yeni yolculuk oluşacak. İstanbul trafiği en az yüzde 10 artacak. 23 milyon metrekare orman alanı, 136 milyon metrekare tarım alanı yok olacak. Sazlıdere Barajı kalmayacak. Devlet Su İşleri (DSİ) bu yüzden projeye olumsuz raporu verdi. Rapora göre su ihtiyacını karşılayan havzaların yüzde 29’u yok olacak. Kanal inşaatı ile birlikte devasa hafriyat oluşacak. TMMOB raporuna göre 2.1 milyar metreküp hafriyat çıkacak. İstanbul trafiğine günlük 10 bin hafriyat kamyonu katılacak. Hafriyatın nereye döküleceği belirsiz! Çıkan hafriyat, örneğin; Güngören-Esenler-Bağcılar ilçelerinin üzerine dökülse bu ilçeler yaklaşık 30 metre yükselecek.”

‘Boğaz  trafiğinde azalış var’

Projenin 1., 2., ve 3. derece deprem bölgelerinde kaldığını belirten İmamoğlu, “11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fayı, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fayı geçiyor. Bilim insanları Kanal İstanbul Projesi’nin, yeryüzü ve yeraltı gerilme dengelerini bozacağını, aşırı yüklemelerin yeni depremleri davet edeceğini söylüyor. Boğazın tarihi dokusunun korunması proje için gerekçe olarak gösteriliyor. Oysa ki projeyle birlikte, 17 milyon metrekare SİT alanını etkilemektedir. Küçükçekmece Gölü kıyısında yer alan Bathenoa Antik Kenti ve ilk yerleşmelerden biri olan Yarımburgaz Mağaraları proje alanında. Boğaz trafiği ile ilgili olarak da dikkatinizi çekmek isterim. ÇED başvuru dosyasında Boğaz trafiğinde iddia edildiği gibi, yıllara göre bir artış değil, tam tersine özellikle son 10 yılda yüzde 22,46 oranında bir azalış gözlenmektedir” dedi.

‘Tek yanlı akıntı Marmara Denizi’ni aşırı kirletecek’

Olumsuzlukların İstanbul’la sınırlı kalmayacağını ifade eden İmamoğlu, Marmara Denizi ve Bölgesi’nin de ciddi tehlike altında olduğunu vurguladı:

“45 kilometre uzunluğunda ve ortalama 150 metre genişliğinde çok verimli tarım ve orman alanı sonsuza kadar ortadan kaldırılmış olacak. İstanbul Yarımadası Trakya’dan ayrılacağı için yeni bağlantı köprülerine ihtiyaç duyulacak. Proje dolayısıyla Karadeniz’den Marmara’ya oluşacak tek yanlı akıntı dolayısıyla Marmara Denizi aşırı kirlenecek. Bu durum Marmara’daki canlı yaşamını tehlikeye attığı gibi balıkçılığı ve bu işle geçinen insanları da zor duruma sokacaktır. Kanal aynı zamanda iklim değişikliklerine de yol açacak. Yok edilen arazi ile birlikte oradaki yaban hayatı da yok edilmiş olacaktır.”

‘Proje bittiğinde, İstanbul bitmiş olacak’

Kanal İstanbul’a harcanacak para ile ülkede birçok cazibe merkezi şehir, fabrika, okul ve iş imkânları yaratılabileceğine dikkat çeken İmamoğlu konuşmasını şöyle bitirdi:  “Açlık sınırındaki milyonlarca yurttaşımızın kendi yaşadıkları kent ve köylerinde istihdam edilebileceği bir diğer konudur. Özetle bu proje İstanbul’a bir ihanet projesi bile değildir. Resmen bir cinayet projesidir. İstanbul için gereksiz bir felaket projesidir. Bu proje bittiğinde İstanbul bitmiş olacak. Bu şahane şehir yaşanamaz bir kent olacak. Ne boğaz geçişi, ne deniz trafiği geçişi, ne de ekonomik olarak böyle bir ihtiyaç söz konusu değildir. Sadece yeni rant alanları yaratmak uğruna hazırlanmış, yol açacağı yıkıcı sonuçlar hiç düşünülmemiştir. Birileri para kazanacak diye bu kadim şehrin doğal çevresinin, yaşam alanlarının ve su havzalarının yok edilmesine izin veremeyiz, vermeyeceğiz. Sizlerin uzmanlığı, duyarlılığı ve cesareti ile yanlışları önleyeceğiz”

İzmir’den karbon emisyonlarını azaltma sözü

11. Küresel Isınma Kurultayı’nda konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, İzmir’in karbon emisyonunu 2030’a kadar yüzde 40 azaltacaklarını duyurdu. Ekonomi Gazetecileri Derneği tarafından (EGD) İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlenen kurultay Havagazı Fabrikası’nda gerçekleşti.

Kurultaya, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Muhsin Dönmez, Ekonomi Gazetecileri Derneği Başkanı Celal Toprak ve Toyota Türkiye CEO’su Ali Haydar Bozkurt’un yanı sıra yurdun dört bir yanından gazeteci, akademisyen, belediye başkanları ve sektör temsilcileri katıldı.

‘Flamingoların da belediye başkanıyım’

İzmir’in iklim değişikliğinden en çok etkilenecek şehirler arasında yer aldığını vurgulayan Soyer, insanın havayla, suyla, iklimle ve doğanın tüm bilişenleriyle dost olduğu bir kent yaratmayı hedeflediklerini söyledi. Bu nedenle flamingoların da belediye başkanı olduğunu belirten Başkan Soyer, “Çünkü yaşamın olduğu her yerde, tüm canlıların yaşamı parçalanmaz bir bütün olduğunu biliyoruz. Bu nedenlerle doğaya uyumlu bir yerel yönetim anlayışını inşa etmek için strateji hazırlıyor ve adım atıyoruz” dedi.

Karbon emisyonları yüzde 40 azaltılacak

İzmir’in karbon emisyonlarını 2030’a kadar yüzde 40 azaltacaklarını duyuran Soyer, bu doğrultuda gerçekleştirdikleri projeleri şöyle anlattı:

 “İlk olarak İklim Değişikliği Daire Başkanlığı’nı kurduk. Sera gazı emisyonumuzu yüzde 20 azaltma taahhüdümüzü, İklim ve Enerji İçin Başkanlar Sözleşmesiyle 2030’a kadar yüzde 40 oranında emisyonumuzu azaltacağımız yönünde yeniledik. Yaşanabilir İzmir için güneş enerjisinden elektrik üretimini artırmayı önceliklerimiz arasına koyduk. Bu doğrultuda, Menderes’deki Solar Çamur Kurutma Tesisinin, Bayraklı Ekrem Akurgal Yaşam Parkı ve Spor Salonu’nun, Seyrek Hayvan Barınağı’nın Selçuk Katı Atık Transfer İstasyonu’nun çatılarına güneş santralleri kurduk. ESHOT filomuzda bulunan 20 elektrikli otobüsü, yılbaşında 40’a çıkarıyoruz. ESHOT’un Buca’daki atölye binalarına bunların elektrik ihtiyaçlarını karşılamak için güneş santralleri kurduk.”

Toprak: Gazeteciler iklim krizi için bir araya geliyor

Kurultay’da konuşan Ekonomi Gazetecileri Derneği Başkanı Celal Toprak gazetecilerin iklim krizi konusunda bir şeyler yapmak için bir araya gelmeye başladığını söyledi. Açıklamasında “Biz bu dünyayı gelecek kuşaklar için emanet aldık, bu yüzden yarınlarımıza daha iyi bir dünya bırakmak zorundayız. Bu nedenle bir araya geliyoruz” ifadelerini kullandı.

Dönmez: Sorumluluğumuzun farkındayız

Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Başkan Yardımcısı Muhsin Dönmez ise “Doğaya zarar vermeden ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz. İzmir yenilebilir enerjide çok büyük avantaja sahip. Ege Bölgesi Sanayi Odası olarak sorumluluğumuzun farkındayız” açıklamasını yaptı.

 

TTB: İklim değişikliğini desteklemek, UCM nezdinde insanlığa karşı suç sayılmalı

Ekim ayının son haftasında Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te toplanan Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) Genel Kurulu’nda Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) önerisi görüşüldü. “Gelecek Nesillerin Sağlıklı Çevrede Yaşam Haklarının Korunması ve iklim değişikliğini destekleyen politikaların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) insanlığa karşı suç olarak sayılması başlıklı politika belgesi, WMA genel kurul üyelerince olumlu karşılandı ve ulusal tabip birliklerine gönderilerek önerinin gelecek toplantıda yaşama geçirilmesi için görüş alınmasına karar verildi. Ayrıca Genel Kurul’da yine TTB’nin önerisi doğrultusunda  “İklim Krizi Acil Bildirgesi” ile hekimlere, çevre krizinin yaşamı tehdit eden etkilerini önleme konusunda baskı yapılması çağrısında bulunuldu.

WMA, dünya çapında doktorları temsil eden uluslararası ve bağımsız bir organizasyon. Örgüt ilk kez Paris’te çok sayıda ülkeden hekim temsilcilerinin katılımıyla 18 Eylül 1947’de, hekimlerin bağımsızlığını sağlamak ve her zaman mümkün olan en yüksek etik davranış ve bakım standartları için çalışmak üzere kuruldu. 1948’den günümüze kadar 113 Ulusal Tabip Birliği WMA’ya üye oldu. Örgüt günümüzde Dünya üzerinde 10 milyondan fazla hekimi temsil ediyor.  Yılda iki kez yönetim toplantıları gerçekleştiren WMA, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) toplantılarına da resmi gözlemci olarak katılıyor; önerilerini sunabiliyor. Örgütün finansmanı, üye hekim birliklerinin yıllık katkılarıyla (aidat) sağlanıyor. TTB ise uluslararası düzeyde; WMA, Avrupa Tıp Eğitim Birliği, WHO ile Avrupa Tabip Birliklerinin oluşturduğu forumun üyesi olup, toplantılarına aktif üye olarak katılıyor.

Uzun bir zamandan bu yana küresel iklim değişikliği ve hava kirliliği konusunda çalışan TTB’nin önerisi ise bu uzun çabaların sonunda hazırlandı ve TTB’nin genel kurulunda onaylandı.

WMA’nın Tiflis’teki Genel Kurulu’na TTB Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Gülriz Erişken ile birlikte katılan Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu WMA’ya taşınan öneriyi şöyle özetledi:  

“TTB adına hazırladığımız önerinin birinci ayağı, WMA başta olmak üzere ulusal hekim birliklerine gelecek nesillerin sağlıklı çevrede yaşam haklarının korunması için önemli sorumluluklar yüklüyor. İkinci ayakta ise milyonlarca insan üzerinde büyük sağlık etkileri olan iklim krizi için etkili bir uluslararası yaptırıma acilen ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ‘fosil yakıt kullanımı veya ormansızlaşma gibi insan faaliyetleri -iklim suçunu işlemek- insanlığa karşı ekosit suçu olarak değerlendirilmelidir’ deniyor. Öneride çevresel iklim suçlarını yargılayacak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) altında “Uluslararası Çevre Mahkemesi” kurulması ve derhal harekete geçilmesi gerekliliğine vurgu yapılıyor ve WMA’dan kendi ulusal tıp dernekleri aracılığı ile hekim kamuoyu oluşturması;  Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla hükümetler ve politika belirleyiciler üzerinde baskı yapması bekleniyor”

Varol Saraçoğlu, TTB’nin talebinin gerçekleştirilebilme olasılığıyla ilgili de şunları söyledi:

“Hukukçu arkadaşlarımızın yaptığı çalışmaya göre UCM’nin kuruluş belgesi niteliğindeki, mahkemenin yargılayacağı suç tiplerini düzenleyen UCM Roma Statüsü’ne göre bu mümkün. UCM Roma Statüsü’nün 7. maddesine göre; insanları öldürmek, kitlesel soykırım uygulamak, bir nüfusu bulunduğu yerden göç ettirmek ve insanlık dışı veya benzer eylemlerle bir insan topluluğunun büyük acılar çekmesine sebep olmak ‘insanlığa karşı suç’ olarak düzenlenmiş. İklim değişikliği de insanlığa karşı suç olarak sayılan bu sonuçları doğuruyor ve küresel bağlayıcılığı olan bir sistem uygulanmadığı takdirde insanlığa karşı suç, gezegendeki 8 milyar insana karşı yönelebilir. Hali hazırda iklim değişikliği nedeniyle önemli sayıda insan, aşırı hava sıcaklıklarının orman yangınları, kuraklıklar, kıtlık nedeniyle yaşanamaz hale getirdiği bölgelerden göç etmeye başladı. Kısacası iklim değişikliği tüm insanlığın sağlığını, geleceğini ve yaşama hakkını tehdit ediyor. Bu tehlikelerin bir kısmı gerçekleşmeye başladı ve WMA başta olmak üzere tüm hekim örgütlerinin iklim değişikliğine neden olmayı insanlığa karşı suç kapsamına alınmasını savunmak için vicdani, etik ve yasal sorumlulukları, görevleri var. Hukukçularımız belirttiğine göre, UCM’nin bir suçu insanlığa karşı suç kapsamında yargılayabilmesi için ya suçu işleyenin Statü’yü imzalayan ülke vatandaşı olması ya da suçun gerçekleştiği yerin UCM Roma Statüsü’nü tanıyan ülke toprakları olması gerekiyor. Bu durumda iklim değişikliğinde suçun gerçekleştiği alan dünyanın tamamı ve suç mahalli küresel olduğundan dolayı UCM’nin hukuken yargı yetkisi de var.”

Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu bundan sonraki süreci şöyle özetledi:

“WMA teklifi beğendiğini bildirdi ve bu haliyle üye ülkelere gönderilmesini kabul etti. TTB olarak bundan sonraki beklentimiz WMA’nın Nisan ayında Cordoba‘daki Genel Kurulu’da yapılacak oylamada önergemizin karar altına alınması ve WMA’nın gelecek nesillerin yaşama hakkının korunması için iklim değişikliğine neden olmanın UCM’de insanlığa karşı suç kapsamına alınması için baskı unsuru oluşturmasıdır. WMA, UCM üzerinde baskı unsuru oluşturursa, sera gazı emisyonlarının sınırlanması yönünde bir türlü konsensüs sağlayamayan ulusal hükümetlerin ve şirketlerin üzerinde bağlayıcılığı olan bir yaptırım mekanizması için ilk ve en önemli adım atılmış olacaktır.”

Sonuç olarak TTB’nin önerisinin ilk bölümü WMA Genel Kurulu tarafından kabul edildi; “İklim Krizi Acil Bildirgesi” üye hekim birliklerine dağıtıldı. Hekimler artık yeni nesilleri küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden korumak için daha fazla sorumluluk alacaklar. İkinci bölüm için ise üye hekim birliklerinden görüş istendi; önümüzdeki toplantıda karar verilecek muhtemelen… Küresel iklim krizini önlemek için 2015’de imzalanan Paris İklim Antlaşması’nın başarı şansının giderek azaldığı; önümüzdeki günlerde 25’incisi yapılacak olan COP toplantılarının ise bugüne kadar hiçbir somut çözüm üretemediği dünyamızda belki de son umutlardan biri olacak WMA Genel Kurulu’nun alacağı karar… Eğer bu karar onaylanırsa; örgüt Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) “Uluslararası Çevre Mahkemesi” kurması için Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla hükümetler ve politika belirleyiciler üzerinde baskı aracı haline gelecek.

Yeşil Yeni Düzen Türkiye’nin aradığı yeni vizyon olabilir mi?

Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var.

2012’de şaşaalı hedeflerle duyurulan Vizyon 2023 çöktü. Hatırlayalım, neler yoktu ki vaatler arasında: 2023 ‘te en büyük 10. Ekonomi olmak, kişi başı gelirin 25 bin dolara yükselmesi…

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, bırakın bu hedeflere yaklaşmayı, 2012’deki şartları bile arar hale geldi Türkiye.

Gencinden yaşlısına Vizyon 2023 bir gelecek vaat edemiyor. Ömürlerinin en güzel çağını okul-kurs-sınav üçgeninde geçiren gençlerin çoğunu bekleyen işsizlik, şansları varsa belki bir memurluk.

Türkiye çok büyük bir ekonomik krizin içinden geçiyor. Bir yandan artan işsizlik bir yandan hızlanan enflasyon her geçen gün artan sayıda kişiyi yoksulluk sınırı altına itiyor. Umutsuzluk giderek artıyor. 2003’te halkın %45’i bir sonraki yıldan daha umutlu olduğunu belirtirken 2018’de bu oran %29’a düşmüş vaziyette (Kaynak: TÜİK Yaşam Memnuniyeti Anketleri).

Krizin bir de ekolojik boyutu var. İklim değişikliğine bağlı olaylar, ekonomik kayıplar bir yana artan sayıda cana mal oluyor. Yerelde doğa yıkımı tüm hızıyla sürüyor.

Türkiye bu üçlü krizle başetmek adına ne yapıyor? Kocaman bir hiç! Üstüne üstlük, çoktan çökmüş, geçmişi aratır hale getirmiş Vizyon 2023’ün içi boş retoriği devam ediyor. Bu değişmedikçe krizin daha da derinleşeceğinden şüpheniz olmasın.

Türkiye ekonomisinin, o bilindik tabirle, yeni bir hikayeye ihtiyacı var. O da, kanımca, Yeşil Yeni Düzen’dir.

Nedir Yeşil Yeni Düzen?

Yeşil Yeni Düzen’i anlamak için ona ilham vermiş Yeni Düzen’den bahsetmek gerekir. 1929 Büyük Buhran’ı önce ABD ekonomisini sonra dünya ekonomisini vurdu. ABD’de sanayi üretimi %50 düşerken işsizlik oranı %30’lara dayandı. Ekonomik kriz toplumsal bir krizle beraber yaşanıyordu. Krizin temelinde, devletin tüm denetimini reddeden finans ve reel sektörün dev şirketlerinin spekülatif davranışları yatıyordu. Bedelini yine halk mı ödeyecekti?

1932’deki ABD Başkanlık yarışında F. D. Roosevelt ABD halkına bu “düzeni” değiştireceğine söz verdi. Yeni bir düzen önerdi. “Yeni Düzen” (New Deal) önce ABD’yi, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyayı dönüştürdü. Sosyal devlet 1980’lerde yıkılana kadar insanlık göreli barış içinde yaşadı.

Yeni Düzen, üç ayak üzerinde yükselmişti. İşsizliğe ve yoksulluğa acilen bir çare bulunması gerekiyordu. ABD çapında kurulan bir teşkilat bu işi üstlendi. Ekonominin toparlanması, tekrar iş üretmesi için kamu devreye girdi, büyük altyapı projeleri yapmaya başladı. O güne kadar kamu hizmetlerinde mahrum kalan büyük toplum kesimleri temel hizmetlere erişir hale geldi. Ekonominin demokratikleşmesi adına bu büyük bir adımdı. Örneğin, özel dağıtım şirketleri tarafından karlı bulunmadığı için elektriksiz faaliyet gösteren çiftlikler bu yatırımlar sayesinde elektriğe kavuştu ve gelirlerini arttırabildi.

Yeni Düzen’in başarısında bence en önemli ayağı ise reformcu ruhuydu. Reformlar “oyunun kurallarını” halktan yana değiştirdi. ABD çapında asgari ücret uygulamasına geçildi, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırıldı. Bankaların spekülatif faaliyetleri sınırlandırıldı. Bankacılık ve emek alanları başta olmak üzere hayata değen her alanda yapılmış reformlar olmasa sosyal refah devleti kurumunun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Bir yanda vergi gelirleri ile fonlanan kamu yatırımları, öte yanda toplumcu bir reform hamlesiyle ABD ekonomisi ekonomik ve toplumsal krizden çıkmayı başardı. 2. Dünya Savaşı sonrası bu çerçeve diğer dünya ülkelerine yayıldı. Ülke yönetimlerinin kendi ihtiyaçlarına göre politika belirleyebilme güçleri, manevra alanları genişledi. Refah toplumun dünya çapında kurumsallaşması 1980’lerdeki neoliberal saldırıya kadar devam etti.

Sağdan sola tüm partilerin ortak noktası

Dünya 1980’lerin neoliberal saldırısı ardından yeniden serbestleşme ve denetimsiz küreselleşme evresine girdi. Buna ayak uyduramayan ülkeler, bölgeler birbiri ardına krizler yaşadı (1997 Asya Krizi, 1994/2001 Türkiye vd.). Denetimsiz küreselleşme ve serbestleşme kapitalist merkez ülkeleri 2008’de vurdu. Ekonomik ve finansal ilişkiler kısa sürede krizi küresel boyuta taşıdı.  Çöken üretim, artan işsizlik 1929’ları hatırlatıyordu. İşin kötüsü bir de iklim değişikliği denilen yepyeni bir sorun çıkmıştı ortaya.

O günlerde, ilkin ABD’li ünlü gazeteci Thomas Friedman, New York Times’daki kösesinde yeni düzenden ilhamla, krizin ancak yeşil bir yeni düzenle aşılabileceğini yazdı. Ve Yeşil Yeni Düzen kavramı hayatımıza girdi.

2009’da sadece Yeşiller’in seçim manifestosunda bahsedilen Yeşil Yeni Düzen, 10 yıl içinde gerçekçi tek alternatif olarak sağdan sola bütün siyasi hareketlerin politikası haline geldi.

AB Komisyonu’na başkan olarak seçilen Hıristiyan-Demokrat Ursula von der Leyen’in seçimlere girerken açıkladığı yol haritasının ana ekseninin Avrupa için Yeşil Yeni Düzen olması oldukça önemli. 2020 ABD başkanlık seçimlerinde de Demokrat partili adaylar sıkça ABD için Yeşil Yeni Düzen’i anmakta.

2009’da kaçan fırsat

2009’a geri dönelim. Ekonomik kriz büyük hızla dünyaya yayılırken aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok devlet, krizle mücadele için programlar/paketler açıkladı. Duran çarkları tekrar döndürmek için merkez bankaları para basmaya, maliye bakanları teşvik paketleri açmaya başladı. Kimi ülkeler krizi ekonomilerini dönüştürmek için bir fırsat olarak gördü, mali kaynakları enerji altyapılarını karbonsuzlaştırmaya hasrettiler. O dönemde Türkiye ne yaptı?

Büyük bir fırsatı kaçırdı desek, yalan olmaz. Alınan önlemler, sığ bir yaklaşımla tüketimi canlandırmaktan öte gitmedi. Onun da ne kadar işe yaradığı tartışılır. Sonra, Vizyon 2023 adı altında, güya enerjide dışa bağımlılığı bitirmek adına fosil enerji teşvik edilmeye başladı. Ekonomi inşaatla da olsa büyüyor, bu yapının ekonomik (artan cari açık), toplumsal (Soma gibi artan denetimsizliğe bağlı iş kazaları) ve ekolojik (imara açılan ormanlık alanlar, dereler, maden izinleri vd.) maliyetleri gözardı ediliyordu. Vizyon 2023, Türkiye’yi enerji ve kirlilik yoğun bir yapıya dönüştürdü.  Ne var ki gün geldi, finansman zorlaştı. Oyun bitti. Bugün Türkiye’de başta enerji ve inşaat olmak üzere birçok sektör batık durumda.

Geriye dönüp baktığımızda, 2009’da oransal olarak benzer paralar harcayan, aralarında Çin, Kenya, Ekvator, Tunus gibi ülkelerin bulunduğu bir grup ise ekonomilerinin hiç olmazsa bir kısmını yeşil dönüşüme tabi kılmayı başardılar. Ekonomilerini düzlüğe çıkarırken, istihdamlarını artırabildiler. Ve çevreden feragat etmeden bunu başardılar. 2009’da girilen yanlış yol 10 yıl sonra büyük bir krize sebep oldu. Aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Zaten krizle fakirleştik ama korkarım bu kafayla devam edilmesi halinde kayıplar bunlarla sınırlı kalmayacak. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye elinde olanı korumak istiyorsa iklim değişikliğini daha ciddiye almalı.

Bir sonraki yazımda iklim değişikliğinin Türkiye ekonomisine neden çok ciddi bir tehdit içerdiğini anlatmaya çalışacağım.

Türkiye EK1’den çıkma talebini geri çekti

İspanya’nın Madrid kentinde gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 25. Taraflar Konferansı‘na (COP25) katılan Türkiye her konferansta ilettiği Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi EK-1’den çıkma talebini bu yıl geri çekti. Gerekçe, “yoğun gündem nedeniyle sonuç alınamayacağının belli olması”

EK1, Paris İklim Anlaşması kapsamında emisyon azaltımına daha fazla katkı vermesi beklenen gelişmiş ülkeler listesi. Hali hazırda bu listede olan Türkiye, Ek-dışı ülkeler de denen “gelişmekte olan ülkeler” arasına girerek, Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanmak istiyor.

Türkiye de, COP’a taraf olan diğer ülkeler gibi, Madrid’de üst düzeyde temsil ediliyor. Rusya’nın Eylül ayında Paris Anlaşması’nı onaylaması ile G20 üyeleri içerisinde bu anlaşmayı onaylamayan tek ülke konumunda bulunan Türkiye’nin anlaşmayı onaylayıp onaylamayacağına dair pozisyonunda ise herhangi bir değişiklik bulunmuyor.

‘Yoğun gündem’ nedeniyle

Zirve öncesinde yine, taleplerinin gündeme girmesini talep eden Türkiye’nin geçmiş yıllarda olduğu gibi bu talebinin kabul edilmesi ve konunun Zirve resmi gündemine girmesi isteğinin kabul görmeyeceği anlaşıldı. Bunun üzerine, açılış oturumunda söz alan ve Türkiye delegasyonu adına konuşan İklim Müzakereleri ve Uluslararası Politikalar Şube Müdürü vekili Ayşin Turpancı, “COP25’in yoğun gündemi içinde taleplerimizin tartışılması için yeterli zaman olmadığını gördüğümüz için talebimizi geri çekiyoruz” dedi. Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede önemli çalışmalar yaptığını söyleyen delegasyon sözcüsü, EK1’den silinme taleplerinin gerçekleşmesi halinde, bu çalışmaların güçleneceğini kaydetti.

Turpancı, önümüzdeki yıl Glasgow’da yapılacak olan COP26’da Türkiye’nin talebini tekrar gündeme getireceğini bildirdi.

Gayri resmi müzakerelere devam

Buna rağmen, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi gayriresmi müzakere kanalları açılabileceği belirtiliyor. İki yıl önce düzenlenen COP24’te Başkanlık, Almanya’yı Türkiye’ye arabuluculuk yapmak konusunda görevlendirmişti.

Türkiye’nin anlaşmanın dışında olduğu mevcut durumda bir değişiklik olmaz ise Paris Anlaşması, Türkiye taraf olmadan uygulanmaya başlayacak.

Merkez geri çekilirken, yereller çalışıyor

Türkiye’nin talebini geri çekmesine rağmen, belediyeler iklim değişikliği konusunda giderek artan bir biçimde harekete geçiyor. İklim değişikliğinin Türkiye için de büyük bir sorun olduğunun farkına varan belediyeler, emisyonlarını azaltmak ve kentlerini iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı korumak için bir araya geliyor. 3 – 5 Aralık’ta İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek İklim için Kentler Çalıştayı ve İklim Eylem Planı Eğitimi’ne katılacak en az 17 belediye, 5 Aralık’da belediye başkanlarının da katılımı ile İklim için Kentler Deklerasyonu’nu kamuoyu ile paylaşacaklar. Bu deklerasyon Türkiye için bir ilk olacak.

BM İklim Konferansı COP 25 başladı

İspanya’nın Madrid şehrinde iki hafta boyunca sürecek müzakerelerin yer alacağı Birleşmiş Milletler İklim Konferansı (COP25), geçtiğimiz sene düzenlenen COP24’ün başkanlığını üstlenen Michał Kurtyka’nın açılış konuşması ile başladı.  “Bu gezegeni ailelerimizden miras aldık ve gelecek nesillere teslim etmeliyiz” diye konuşan Polonyalı Kurtyka,  başkanlığı Carolina Schmidt’e devretti.

COP25’te bizi neler bekliyor?

Tam ismi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 25. Taraflar Konferansı olan zirveye, anlaşmaya taraf olan 197 ülkenin delegeleri ile uluslararası kurumlar ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri katılıyor.

Zirve aynı zamanda, Paris Anlaşması’nın uygulanmaya başlayacağı yıl olan 2020 yılı öncesinde düzenlenen son iklim zirvesi olduğu için büyük öneme sahip. Diğer taraftan ülkeler, yine 2020 yılında Paris Anlaşması’na göre 2015 yılında verdikleri hedefleri yenilemekle de yükümlüler. Bu açıdan, bügün Madrid’de başlayan zirve, bu sürecin başlayacağı ilk etkinlik olduğu için de büyük öneme sahip.

Türkiye üst düzeyde temsil ediliyor

Türkiye de, COP’a taraf olan diğer ülkeler gibi, Madrid’de üst düzeyde temsil ediliyor. İklim Müzakereleri ve Uluslararası Politikalar Şube Müdürü vekili Ayşin Turpancı‘nın başkanlığını yaptığı Türkiye delegasyonu, ‘gelişmiş ülkeler’ kategorisi olan EK1‘den çıkma taleplerini bu yıl yinelemeyeceklerini söyledi. Türkiye, Rusya’nın Eylül ayında Paris Anlaşması’nı onaylaması ile G20 üyeleri içerisinde bu anlaşmayı onaylamayan tek ülke konumunda.

IPCC Raporları sonrası ilk zirve

Bilimsel çalışmalar iklim krizinin her geçen gün derinleştiğini ve durumun artık bir acil durum olduğunu gözler önüne seriyor. Paris Anlaşması imzalanırken ülkeler, sözleşmenin bilimsel kuruluşu olan IPCC’ye üç konuda, 1.5°C ısınma için yapılması gerekenler, iklim değişikliği toprak ve arazi kullanımı arasındaki ilişki ve iklim değişikliği ile okyanuslar ile ilişkisi üzerine, rapor hazırlama yetkisi vermişti. Madrid’te yapılan zirve, bu raporların tamamlanmasından sonra düzenlenen iklim zirvesi olmasından dolayı da büyük önem taşıyor.

Hassas Ülke Liderleri Etkinliği- COP25

Raporlar, küresel emisyonların arttığını, 2030 yılına kadar 1.5°C sınırını tutturmanın hayati öneme sahip olduğunu ve bu sınırı tutturmak için hemen harekete geçmemiz gerektiğini ortaya koymuştu. Bu çalışmaların, zirve sonuç bildirgesine yansıması oldukça önemli. Daha önce Suudi Arabistan, İran, Kuveyt ve ABD 1.5°C Raporu’nun zirve metinlerine girmesine karşı çıkmıştı.

Raporlar derinleşen iklim krizine karşı uyarıyor

Bir yandan küresel sıcaklıklar artmaya, ve iklim değişikliğinin etkileri gün geçtikçe daha yoğun ve derin bir biçimde hissedilmeye devam ederken, küresel emisyonlar da artmaya devam ediyor. İklim krizini önlemek için atılan adımlar her geçen gün artsa da henüz yeterli seviyede değil. Özellikle BM Çevre Programı’nın yayımladığı son iki rapor, bu uygunsuz gerçeği gözler önüne serdi.

Üretim Açığı raporuna göre, ülkeler yeni fosil yakıt tesisleri planlamaya halen devam ediyor, bu planların ortaya koyduğu “Üretim Açığı” da giderek derinleşiyor ve küresel ısınmayı geri dönülemez noktaya doğru itiyor.

Emisyon Açığı Raporu’na göre ise küresel emisyonlarda son on yılda, yıllık ortalama yüzde 1.5 artış kaydedildi. Rapora göre küresel ısınmayı 2030 yılına kadar 1.5°C sınırında tutmak için ise yılda yüzde 7.6 oranında emisyon azaltımı yapılması gerekiyor ve buna bugünden başlamak dışında başka çaremiz yok.

İki önemli gündem

Zirve’nin müzakere gündemini bir yandan ülkelerin vereceği bu iklim planları ve giderek derinleşen iklim krizi oluştururken, diğer bir yandan ise iki önemli teknik konuda, kayıp-zarar ve karbon piyasaları konularında, ülkelerin ilerleme kaydetmesi bekleniyor.

Kayıp ve zarar tartışması gündemde olacak

Giderek derinleşen iklim krizi, daha fazla ekonomik ve sosyal hasar demek. Kriz yüzünden can ve mal kayıpları artıyor, özellikle gelişmekte olan ve gelişmemiş coğrafyalar, başedilmesi giderek güçleşen sorunlar ile yüz yüze kalıyor. İklim krizinin bu yıkıcı etkilerinin nasıl karşılanacağı halen büyük bir soru işareti. Bu konuda, küresel toplum henüz önemli bir ilerleme kaydedemedi. Kayıp ve Zarar tartışması COP25’in en önemli gündem maddeleri arasında yer oluyor. Delegeler, Varşova Uluslararası Kayıp Zarar Mekanisması’nı tartışacak ve desteğe ihtiyacı olan ülkeler ve coğrafyaların iklim krizi karşısında direncini arttırmak için mekanizmayı uygulamaya başlamanın yollarını arayacaklar.

Uzlaşılamayan karbon ticareti tekrar gündemde

2018’de Katowice’de düzenlenen zirvede Paris Anlaşması’nın kural kitabı kabul edilmiş ancak, kitaptaki önemli başlıklardan biri olan Karbon Piyasaları konusu çözüme kavuşturulamamıştı. Ülkeler, nasıl bir küresel emisyon ticareti sistemi kurulacağını ve nasıl bir uygulama olacağı konusunda henüz anlaşabilmiş değiller. Bu yüzden, Karbon Piyasaları ve Paris Anlaşması’ndaki ilgili madde – Madde 6- COP25’in önemli tartışmalarından biri olacak. Adil bir ticaret sistemi, küresel iklim eylemini hızlandıran bir unsur olabilir, diğer bir yandan da iyi kurgulanmamış bir sistem ise yarardan çok fayda getirebilir.

Neden Madrid’te yapılıyor?

Zirve aslında, Şili’nin başkenti Santiago’da yapılacaktı, ancak ülkede devam eden karışıklıklardan dolayı, Şili Devleti’nin zirveyi yapamayacağını bildirmesi üzerine, İspanya ev sahipliği yapmayı kabul etti. Zirve’nin halen başkanlığı Şili’de. Yani, COP25 Şili Devleti Başkanlığı’nda Madrid’de yapılıyor. Benzer durumlar daha önce de yaşanmıştı, örneğin iki önceki zirve, Fiji Başkanlığı’nda Bonn, Almanya’da yapılmıştı.