Avustralya’da dört aydır etkisini sürdüren, yaklaşık yarım milyar canlının ölmesine, birçok insanın evinden olmasına, onlarca kişinin yaşamını yitirmesine sebep olan yangınların 12 yıl önce yapılan bir araştırmada öngörüldüğü ortaya çıktı.
Ekonomist Ross Garnaut tarafından yazılan iklim değişikliğinin Avustralya ekonomisine etkisini araştıran makale 2008 yılında yayımlandı. Climate Change Review’de yayınlanan raporda yangın sezonlarının daha erken başlayacağı, daha geç biteceği ve çok daha yoğun olacağı konusunda uyarıda bulunuluyor.
‘Etkiler 2020 yılında doğrudan gözlemlenebilecek’
SBS News’ten Nick Baker’ın haberine göre raporda “Etkiler zamanla artacak ancak 2020 yılında doğrudan gözlemlenebilecek” ifadeleri de yer alıyor. Araştırma bilimsel kanıtların Avustralya’nın iklim değişikliğinden çok fazla zarar göreceğini belirtirken şu çözüm önerilerinde bulunuyor:
“Risk, tüm büyük ekonomilerin güçlü, etkili ve erken eylemleri ile önemli ölçüde azaltılabilir. Avustralya’nın küresel eylemde tam orantılı rolünü oynaması gerekiyor. Gelişmiş ülkelerden biri olarak, sorumluluğu da büyük olmalı ve ekonomik yapıda büyük ölçüde ve erken değişiklikler yapılmalı.”
Yangınlarda 8 bin koalanın öldüğü tahmin ediliyor
Garnaut: Krizi engellemede etkisiz kaldığım için üzgünüm
Dört aydır söndürülemeyen orman yangınlarından sonra durumu nasıl değerlendirdiği sorulan araştırmacı Ross Garnaut, bu krizi engellemede etksiz kaldığı için üzüntü duyduğunu belirtti. Avustralyalıları iklim krizine karşı küresel mücadeleye destek olmanın ülkenin de çıkarlarına olduğunu ikna etmekte sıkıntı yaşadığını belirten Garnaut şu ifadeleri kullandı:
Her ne kadar durum şu anda kötü gözükse de atmosferdeki sera gazı emisyonunun artması durumu daha da kötüleştirecek. 2067 yılına kadar artış bu hızda devam ederse yangınların süresi yüzde 300 oranında artacak. Karbon emisyonlarının bir an önce sıfırlanması tüm insanlığın çıkarına olacak.
Yeni yılın ilk Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) ve Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantıları Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında gerçekleşti.
Toplantıdan edinilen bilgiler ile Türkiye’nin, ilk etapta Libya’ya koordinasyon görevini üstlenmek üzere 35 asker gönderdiği öğrenildi. Toplantılarda AKP yönetimi, önümüzdeki sürece ilişkin yol haritasını belirlerken, gündemdeki konulara ilişkin kapsamlı değerlendirmeler yaptı. Ancak toplam gönderilecek asker sayısı konusunda net bilgi verilmedi.
Erdoğan: Peyder pey asker göndereceğiz
Libya‘ya asker gönderilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi 2 Ocak günü TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmüş, tezkere 184’e karşı 325 oyla kabul edilmişti. Tezkerenin kabul edilmesinin ardından açıklama yapan Erdoğan ise Libya’ya “peyder pey asker gönderileceği” açıklamasını yapmıştı.
Meclisten geçen tezkerenin kullanım amacı ise “Milli çıkarlara yönelik her türlü tehdide karşı önlem almak, Libya’daki gayrimeşru grupların Türkiye’nin menfaatlerine yönelik, saldırılarını bertaraf etmek, Kitlesel göç gibi risklere karşı önlem almak, Libya halkına insani yardımların ulaşmasını sağlamak” olarak belirtiliyor.
Sera gazı emisyonlarının sebep olduğu iklim krizi Türkiye’nin farklı bölgelerinde tüm dünyada olduğu gibi etkisini göstermeye başladı. Kriz; sıcaklıkların yükselmesi, sel ve hortum gibi felaketlerin sıklığında ve şiddetinde artış, su varlıklarının azalması gibi pek çok değişikliği de günlük hayatlarımıza taşıdı. Bütün bu ortaya çıkan sorunlar da yıllar içinde yürütülen ve tarımın endüstriyelleşmesine sebep olan neoliberal politikalar sebebiyle hâli hazırda zor günler geçiren tarımsal üretimi doğrudan etkiliyor. Araştırmalar ve raporlar ise bu etkilerin giderek artacağının habercisi.
Peki, Türkiye tarımında neoliberalizm-iklim değişikliği ilişkisi nasıl şekilleniyor ve tarımsal üretimde rol oynayan farklı aktörler bu sorunlardan nasıl etkileniyor? Bu soruları cevaplamak üzere yola çıkan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adaman, Dr. Duygu Avcı, Hollanda International Institute of Social Studies’de Politik Ekoloji alanında doktora öğrencisi Umut Kocagöz ve Barselona Autònoma Üniversitesi’nde Politik Ekoloji alanında Master yapan Gökçe Yeniev kapsamlı bir araştırma yürütüyor. Araştırmacılar, “İklim Değişikliği Bağlamında Türkiye’de Tarımın Politik Ekolojisi” isimli çalışmada iklim değişikliğinin tarımdaki etkisini anlarken olayların politik arka planının bu etkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini iddia ediyor. Dört araştırmacının sorularımıza verdikleri yanıtlar şöyle:
Avcı: Tarım sadece ekonomik bir sektör olarak düşünülüyor
Türkiye’nin tarım politikalarında nasıl bir dönüşüm yaşandı? Neoliberal politikaların tarım üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Duygu Avcı: Piyasanın serbestleşmesi tarımsal üretimde bir şirket egemenliğine sebep oldu. Şirketler, hem ürün fiyatlarının belirlenmesinde hem girdi fiyatlarının belirlenmesinde etkili oluyor. Aynı zamanda devlet desteklerinin azalması, tamamen ortadan kalkması değil ama istikrarsızlaşması tarımda yaşanan dönüşümlerden. Devlet hem gıda üretimini hem de üreticiyi desteklemek yerine piyasaları önceleyen bir politika yürütüyor. Tarımın gıda ihtiyacını karşıladığı, köylülük ve çiftçiliğin bir yaşam biçimi olduğu gibi bakış açıları yerine tarım ekonomik bir sektör olarak düşünülüyor. Ve tarımsal üretimin, kar maksimizasyonu alanı haline gelmesinin önünü açan politikalar yürütülüyor.
Dr. Duygu Avcı
Mesela, en son 2006’daki tohum yasası en ciddi etkileri olan yasalardan biri. Orada sertifikasız tohum satamıyor olmak bir sorun. Çiftçilerden bize “biz o zaman tohum yasasının bize ne getireceğini anlamadık. 10 yıl sonra tohumlarımız elden gitti, şu anda pişmanız” diyen oldu.
Bu sorunların yanı sıra bir de içinde bulunduğumuz iklim krizi tarımı doğrudan etkiliyor. Peki, tarımsal üretimdeki bu dönüşümün iklim krizine katkısı oluyor mu?
Fikret Adaman: Bunun çok mühendislik hesabını yapmadık ama dönüşüm daha ziyade endüstriyel tarıma geçiş demek. Endüstriyel tarım da monokültür demek. Yüksek girdili, pestisit kullanan, gübre kullanan üretim demek. Bunların da sera gazına ciddi etkileri var. Oradan bakarsak bu tür üretim biçiminin mevcut iklim değişikliğine yönelik olumsuz katkıları olduğunu söyleyebiliriz. Bir de tabii olayın diğer yönü var. Hem tarım bu işe katkı yapıyor hem de iklim değişikliğinin etkilerinden zarar görüyor. Bu gördüğü zarar ve ileride artacak olan zarar farklı bölgelere, farklı üreticilere, farklı ürünlere ne şekilde yansıyacak? Burada kırılganlıklar çok önemli. Özellikle maddi gücü düşük kesimlerin iklim değişikliğine yönelik uyum göstermede ciddi sıkıntılar yaşamasını öngörüyoruz maalesef.
Yeniev: Endüstriyel tarım, kaynakların yüzde 80’ini kullanıyor
Gökçe Yeniev: İklim adaleti konusunda istatistiki olarak dile getirecek olursak endüstriyel tarımın, kaynakların yüzde 80’ini kullandığı ve buna karşılık dünya nüfusunun yüzde 30’unu beslediğini söylüyor raporlar. Köylü tarımı ise küresel ölçekte geri kalan yüzde 70’i besliyor ve bunu yaparken kaynakların yüzde 20’sini kullanıyor. Bu neoliberal politikalar endüstriyel tarımın yayılmasının önünü açtığı için giderek bu dengesizlik, eşitsizlik açılacak demektir.
Adaman: Çalışmaların çoğu patinaj
Şu anda iklim değişikliğine adaptasyon konusunda herhangi bir çalışma var mı?
Fikret Adaman: Yönetimin bu konuda yaptığı çalışmalar var ama bunların büyük bir kısmı patinaj çekme. Yani dönüyor da pek bir yere gitmiyor. Hatta mesela Konya bölgesinde şeker pancarı, mısır gibi çok su isteyen ürünlere destek veriyor olmasıyla da kötü adaptasyon yapıyor. Kimi yerel yönetimlerin bu konuda çabaları var. Kimi üreticiler bu konuda daha bilinçli. Genel olarak baktığımızda gereklilik hissedilmeye başlanmış durumda. Bazı çalışmalar yapılıyor ancak daha kapsamlı, daha bütüncül bir çalışmadan bahsedebilmek mümkün değil.
Prof. Dr. Fikret Adaman
‘Tarım politikası yok ki iklime adaptasyonu olsun’
Duygu Avcı: Sahada, üretici olsun bu işin içine girmiş farklı aktörler olsun, bir çok farklı insanın söylediği şey şu: “Burada tarım politikasından söz edemeyiz ki tarımda iklime adaptasyon politikasına gelelim.” Önce havza bazlı destekleme modeli, ardından Milli Tarım, son olarak Tarımda Milli Birlik diye farklı isimlerle tarım politikalarında değişiklikler yapılıyor. Yani tarım politikaları alanında bir istikrarsızlık ve belirsizlik var. Dolayısıyla çiftçi devletten beklediğini şu aşamada alamamış durumda. En ciddi beklenti ise, “Girdi maliyetlerini ne yapacağız?” sorusunun yanıtı. Orada bile bir cevap alamamış durumdalar. Yani bu kadar kaotik, olmayan bir tarım politikası içerisinde uyum da yok. Güya iklim eylem planları var, su yönetimi planları, kuraklık yönetim planları hazırlanmış durumda ama bunlar kağıt üzerindeki planlar sadece. Uygulama ne yönde oluyor, tam bir soru işareti.
Saha çalışması yaptığınızı söylediniz nerelere gittiniz?
Umut Kocagöz: Çanakkale Bayramiç’e gittik. Orada daha çok yeni köylülük pratikleri vardı. Hem şehirden yerleşen tarımsal üreticilerle hem de yerleşik köylüler ile görüştük. Bunun dışında İzmir, Aydın, Bilecik, Konya, Eskişehir, Ankara, Dersim, Rize, Antalya ve Adana’ya gittik. Köylülerle derinlemesine mülakatlar yaptık. Görüşmeleri, altı aylık bir sürede yaptığımız için nicelik olarak çok da fazla değil. Ancak burada amacımız tarımın genel bir resmini çıkarmaktı.
Umut Kocagöz
‘Sıcaklık sıfırın altına düşmeyince zararlılar artıyor’
Çiftçiler kendi deneyimlerinden neler anlattı? İklim değişikliğinden bahsediyorlar mı?
Gökçe Yeniev: İsmine iklim değişikliği diyen var, demeyen var. Ama genel olarak hava olaylarındaki dalgalanmaların geçmiş senelerden farklı olduğunu anlatıyorlar; ekstrem hava olaylarının arttığından ve buna bağlı kayıplardan bahsediyorlar. Mesela Adana bölgesinde hava sıcaklıklarının sıfırın altına düşmemesinden kaynaklı zararlılarda artış yaşanıyor. Bu da üreticiye mücadelede daha çok tarımsal zehir kullanmayla birlikte girdi maliyetlerinin artması şeklinde yansıyor. İklim değişikliğini bu şekilde tecrübe etme söz konusu. Yine kuraklık, üreticilerin bahsetiği problemler arasında.
Fikret Adaman: Dolu da sıkça bahsedilen sorunlar arasındaydı. Özellikle seracılık yapanlarda çok etkili.
İklim dostu, iklime adapte tarım mümkün mü?
Fikret Adaman: Bizim çalışmamızın çıktılarından biri analitik bir çerçeve aslında. Bu çerçevede üreticileri ekolojik tarım-endüstriyel tarım, ve üretim süreçlerinde üretici kontrolüyşirket kontrolü olarak iki eksende konumlandırarak bir değerlendirme yapıyoruz. Burada şunu gözlemliyoruz. Uyum için ekolojik tarıma ve üreticinin üretim süreci üzerinde kontrolü olan bir sisteme doğru bir dönüşüm önemli
Ekolojik tarımdan kastınız ne?
Doğaya az müdahale eden veya etmeyen, yerel tohum kullanan, monokültür yerine polikültür yapan bu tarz üretim pratiklerini ifade ederken ekolojik tarım kavramını kullanıyoruz. Genel ismine agroekoloji dediğimiz; onarıcı kültür, permakültür, köylü tarımı gibi çeşitler var. Agroekolojik modelin iklimle ve doğayla dost, gezegeni soğutan bir tarım pratiği olduğu söylenebilir.
‘Yüksek verim ekolojiye tercih ediliyor’
Bunu destekleyecek ekonomi modeli nedir?
Fikret Adaman: Genelde neoliberal sistem endüstriyel tarımı önceliyor. Yüksek verim her ne kadar ekolojiye ciddi maliyetler getiriyorsa da bu maliyetlerin büyük kısmı ileriki yıllarda ortaya çıkacağı için bunlar hesaba katılmıyor. Mesela toprağın kaybı, sera gazı salımlarıyla iklim değişikliğine sebebiyet gibi sonuçlar iki üç ay sonra ortaya çıkan maliyetler değil maalesef. Yüksek verim ve ekonomik kazançlar, ekolojiye tercih ediliyor.
‘Yerel yönetimler devreye girmeli’
Sistem bu şekilde kurgulandığında alternatif yapıların da biraz alternatif pazarlama yöntemleri, kooperatifler gibi yeni pazar ağları bulmaları gerekiyor ki elindekini tüketiciye ulaştırabilsin. Burada da başarılı örnekler var ama genel resme baktığımızda etkileri çok düşük. Bunların bir basamak yukarıya taşınması yerel yönetimlerin devreye girmesiyle mümkün olabilir. Bu konuda da son yıllarda İzmir Seferihisar’dan, Dersim’e kadar örnekler var. Bunların iyi incelenip çoğaltılmasında yarar görüyor ekip.
Umut Kocagöz: Üretici kontrolünün daha da yoğunlaşması ve kolektifleşmesi ve bunun planlı bir şekilde ölçek büyüterek yaygınlaşması benim gördüğüm en temel yaklaşımlardan.
‘Sorunu sadece sera gazına indirgememek gerek’
Neoliberal sistem içerisinde bir çözüm bulmak mümkün mü?
Duygu Avcı:Sorunu ne olarak tanımladığımıza bağlı . Eğer sera gazı emisyonlarını azaltmak olarak tanımlarsanız o zaman teknolojik çözümlerle ne yapılabilir tartışması yürütülebilir. Bizim burada derdimiz neoliberal sistemin yarattığı adaletsizliklere, eşitsizliklere dikkat çekmek ve evet neoliberal sistem kaçınılmaz olarak eşitsizlik yaratıyor. Derdimiz sadece sürdürülebilirlik değil adalet ve sürdürülebilirlik.
İklim değişikliğinin etkilerine uygun gıda üretimleri dünyada konuşulmaya başladı. Ürünler genetiği değiştirilerek sıcaklığa, kuraklığa karşı dayanıklı hale getiriliyor. Sizce bu çözüm olabilir mi?
Fikret Adaman: Bunları da uyumun bir parçası olarak görmek mümkün. Ama eğer bu monokültür, endüstriyel tarım fikrini radikal bir şekilde değiştirmeyecek, bunun içerisinde bir takım oynamalar yapacaksak gidebileceğimiz mesafenin çok fazla olmadığını düşünüyoruz. Dolayısıyla bunu toptan reddetmek yerine, resmi genel değerlendirmekte ve olayı salt sera gazına indirgemeden bakmakta yarar var.
Çalışmanızda ‘akıllı tarım’ gerekliliğinden de bahsediyorsunuz. Nedir akıllı tarım?
Gökçe Yeniev: İklime duyarlı hassas teknolojilerin geliştirilmesinden, Endüstri 4.0‘ın tarımda uygulanmasından bahsediyoruz. Meteorolojideki gelişmeleri aktarmada, topraktaki nemi ölçmede, zararlıların erken tespitinde bu teknolojiden faydalanılabilir. Türkiye’de şimdiye kadar akıllı tarım konusunda üreticilerin direk katılımından söz etmek mümkün değil. Bu alanda çalışanlar genellikle tarım konusunda çalışan yazılımcılar.
Gökçe Yeniev
Son olarak, yaptığınız çalışmayı diğer çalışmalardan ayıran en önemli özellik ne? Devamında nasıl ilerlemeyi hedefliyorsunuz?
Fikret Adaman: Tarım meselesi üzerine yapılan aslında onlarca çalışma var. Bugüne kadar yapılan çalışmaların tamamına yakını modelleme üzerine kurulu. Yani 2030’da, 2050’de Türkiye’de ne olacak? Akdeniz, Karadeniz Bölgesi’nde ne olacak? Buğday, pamuk, ayçiçek üretimi nasıl etkilenecek gibi projeksiyonlar üzerinden yapılan çalışmalar var. Buradaki derdimiz iklimle ilgili yapılan çalışmalara politik bir boyut eklemekti.
Yaşananlara politik süreçlerle birlikte bakmadığımızda çok teknik ayrıntıda kalan, iklim değişikliğini dışarıdaki bir parametre olarak değerlendiren bir yaklaşım oluyor. Halbuki özellikle 2000’li yıllardan sonra yaşanmakta olan neoliberal politikaların bu değişimin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekiyor.
İkinci boyut da bu işi yaparken politik ekoloji dediğimiz bir gözlükle bakmak. Yani homojen bir tarım kesimi yok aslında. Küçük ve büyük çiftçisi, teknolojiyi kullananı, endüstriyel tarımı, agroekoloji işinin içinde olanı, vahşi tarım yapanı gibi birçok farklı özellikte üretim modeli mevcut. İklim değişikliğinin de bu kesimler üzerinde farklı farklı etkileri olacağını öne sürüyoruz. Çalışmamız henüz tamamlanmadı. Sahadan elde ettiğimiz bilgileri değerlendirip araştırmayı Haziran’da sonuçlandırmayı planlıyoruz.
Ukrayna Hava Yolları’na ait Boeing 737 tipi yolcu uçağı, İran’ın başkenti Tahran’ın 40 kilometre güneyindeki İmam Humeyni Havalimanı’ndan, Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitmek üzere kalkış yaptıktan kısa süre sonra düştü.
Mürettebatla birlikte 176 kişiyi taşıdığı açıklanan uçak, kalkıştan kısa süre sonra Tahra’na yakın Parand bölgesinde düştü. İran’daki Ukrayna Büyükelçiliği, kazanın terörle ilişkili olmadığını açıkladı.
Uçağın, ilk belirlemelere göre ‘teknik bir arıza sonucu düştüğü’ duyuruldu. Bölgeye itfaiye ve sağlık ekipleri sevk edildi. Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy açıklamasında uçaktan kurtulan olmadığını söyledi.
ABD’nin, İranlı general Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesine İran’dan yanıt dün gece geldi. İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD’nin Irak’taki el-Esad ve Erbil üslerini balistik füzelerle vurdu. Pentagon’dan, el-Esad ve Erbil üslerine 10’dan fazla balistik füzeyle saldırı düzenlendiği açıklandı. İran devlet televizyonu ise iki üsse 15 füze fırlatıldığını ve 80 ABD öldürüldüğünü öne sürdü. Haberde, ABD’nin olası misillemesine karşılık vurmak için 100 hedefin belirlendiği ifade edildi.
İran’ın yarı resmi Fars Haber Ajansı saldırıyla ilgili görüntüleri paylaştı:
Devrim Muhafızları Ordusu, saldırıya ABD’nin yanıt vermesi halinde, “çok daha sert ve ezici” karşılık verileceğini açıkladı. Yapılan yazılı açıklamada, bölgede ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler de uyarıldı: “Her durumda İran’a karşı düşmanca ve saldırganca eylemlerin kaynağı hedef alınacaktır. İşledikleri suçta siyonist rejimi de suçlu ABD rejiminden ayrı tutmuyoruz.”
Açıklamada, ABD halkına bölgedeki askerlerini daha fazla zarar görmemeleri için ülkelerine çağırmaları tavsiye edildi. ABD Başkanı Donald Trump, 28 Aralık’ta Irak’a gelerek, Ayn el Esed Hava Üssü’ndeki ABD askerlerini ziyaret etmişti.
Beyaz Saray’da ulusal güvenlik toplantısı
Saldırıların hemen ardından Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik toplantısı gerçekleştirdi. Toplantıya Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Savunma Bakanı Mark Esper katıldı.
Beyaz Saray Sözcüsü Stephanie Grisham da yazılı bir açıklama yaparak , “Irak’taki ABD tesislerine yönelik saldırı haberlerinin farkındayız. Başkan konuyla ilgili bilgilendirildi, durumu yakından takip ediyor ve ulusal güvenlik ekibiyle temas halinde” dedi.
Pence’in ofisi de Başkan Yardımcısının, söz konusu saldırılar hakkında Kongre’yi bilgilendirdiğini açıkladı.
Trump: Her şey yolunda, tespit çalışmaları sürüyor
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’daki toplantının ardından Twitter’da “Her şey yolunda! İran’dan Irak’taki iki üsse füze atıldı. Can kaybı ve zarar tespit çalışmaları sürüyor. Şu ana kadar her şey iyi. Dünyanın, açık ara en güçlü ve en donanımlı ordusuna sahibiz. Yarın sabah açıklama yapacağım” yazdı.
Pentagon: 12’den fazla füze ile saldırıldı
Pentagon Sözcüsü Jonathan Hoffman da bir yazılı açıklama yaptı. Pentagon’un açıklamasında şunlar kaydedildi: “7 Ocak’ta ABD Doğu Yakası saatiyle akşam 5.30 sularında İran, Irak’taki ABD ve koalisyon kuvvetlerine bir düzineden fazla füze ile saldırı düzenledi. Bu füzelerin İran’dan fırlatıldığı ve ABD ve koalisyon askerlerinin konuşlandırıldığı El Esed üssü ile Erbil üslerini hedef aldığı açıktır. İlk hasarları değerlendirmeye çalışıyoruz.”
Hoffman, İran’ın muhtemel saldırılarına karşı Pentagon’un tüm tedbirleri aldığını ve söz konusu iki üssün de İran’ın saldıracağına yönelik belirtiler üzerine teyakkuza geçirilmiş olduğunu kaydetti.
İran’ın yanıtının ardından brent petrolün varil fiyatında yüzde 3.5’ten fazla artış yaşandı.
Amerikalı yetkililer: Ayn el Esad’da ABD’li yok
CNN televizyon kanalına konuşan bir ABD askeri yetkilisi, ordunun saldırılardan önce uyarılmak için yeteri kadar vakti olduğunu söyledi. Yetkili, bu sayede tehlikeden etkilenebileceklerin sığınaklara gitmek için yeteri kadar süresi olduğunu aktardı. Yine kanala konuşan başka güvenlik yetkilileri ise Irak’taki Ayn el Esad Hava Üssü’nde ABD’lilerin olmadığını aktardı.Iraklı yetkililer ise kendilerinden saldırılar sırasında hayatını kaybeden birilerinin olmadığını söyledi.
İran: ABD’ye orantılı karşılık verildi ve tamamlandı
Irak’taki ABD üslerinin vurulması sonrası İran’dan ilk açıklama Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’den geldi. Zarif, İran’ın vatandaşlarına yönelik saldırıya karşı kendisini savunmak için Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51’inci maddesi kapsamında girişimde bulunduğunu ifade etti. İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Danışmanı ise “ABD müdahalesi topyekün savaşa neden olur” dedi.
Zarif, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada “Biz gerginlik veya savaş istemiyoruz, ancak herhangi bir saldırı olursa buna karşı kendimizi koruyacağız” ifadelerine yer verdi.
Verdikleri karşılığın uluslararası yasalara uygun olduğunu belirten Zarif “İran, vatandaşlarına ve üst düzey yetkililerine yönelik korkakça silahlı saldırıya karşı kendini savunmak için, BM Sözleşmesinin 51’inci maddesi uyarınca tedbirler aldı ve sonuçlandırdı” açıklamasını yaptı.
Irak ordusu: 22 füzenin beşi Erbil’e atıldı
Irak ordusundan yapılan açıklamaya göre, bombardımanda 22 füze atıldı. Irak ordusu, bombardımanın 1.45-2.15 arasında yapıldığını açıkladı.Bu na göre, füzelerin beşi Erbil’e, 17’si El Esad Üssü’ne düştü. Füzelerin tamamının koalisyon güçlerini hedef aldığını duyuran Irak ordusu, kendi saflarından kayıp olmadığını açıkladı.
Flydubai ve Emirates uçuşları iptal etti
Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Flydubai ve Emirates havayolları İran’ın saldırıları ardından bugünkü Bağdat seferini iptal etti. Flydubia, Basra ve Necef uçuşlarının yapılacağını duyurdu.
Süleymani saldırıların ardından defnedildi
Bu arada İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin cenazesi, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun, gerçekleştirdiği ABD hava üslerine düzenlenen saldırıların ardından, Kirman‘da toprağa verildi. Cuma günü Bağdat’ta öldürülen Süleymani’nin defin işlemine binlerce kişi katıldı.
Kirman’da dünkü törende çıkan izdihamda 56 kişi hayatını kaybetmiş, 213 kişi de yaralanmıştı. Yaşanan bu olaydan sonra defin işleminin ertelendiği açıklanmıştı. Ancak açıklamaya rağmen cenaze İran’ın, ABD askerlerinin konuşlandırıldığı Irak’taki üslere füze saldırılarının ardından toprağa verildi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ, tüm dünyayla birlikte İstanbul’u da tehdit eden ‘susuzluk’ konusuyla etkin mücadele için İstanbul’un su kaynaklarını masaya yatırıyor.
İklim Değişikliği ve Su Yönetimi başlığıyla düzenlenecek sempozyumda, küresel iklim değişikliğinin İstanbul’a ve su kaynaklarına etkileri, bilim insanları ve konunun uzmanlarınca tartışılacak. Konuyla ilgili 300’e yakın paydaşın katılacağı sempozyumda, kentin su kaynaklarına ilişkin risklerin değerlendirilmesi, iklim senaryolarının oluşturulması, fırsat ve tehditlerin belirlenmesi ve bu konuda farkındalık yaratılması amaçlanıyor.
Baltalimanı Portaxe Etkinlik Merkezi’nde
İki gün sürecek sempozyumda, Prof. Dr. Derin Orhon, Prof. Dr. Erdoğan Yüzer ve Prof. Dr. Naci Görür çağrılı konuşmacılar olarak bilgilerini paylaşacaklar. Sempozyumun ikinci gününde ise “Su Yönetimi Açısından Kanal İstanbul” konulu bir oturum düzenlenecek.
Etkinliğin programı şöyle:
YER: Baltalimanı Portaxe Etkinlik Merkezi
TARİH: 8-9 Ocak 2020
SAAT: 08.30-17.30
***
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve SU YÖNETİMİ SEMPOZYUMU
Program Akışı
8 OCAK 2020 (1.GÜN)
08.30 – 09.30 | Giriş – Kayıt
09.30 – 10.20 | Açılış Oturumu
İSKİ Tanıtım Videosu
Protokol Konuşmaları
Raif Mermutlu – İSKİ Genel Müdürü
Ekrem İmamoğlu – İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
10.50 – 11.20 Çağrılı Konuşmacı I:
Prof. Dr. Derin Orhan – İstanbul’da Su Yönetimi – Tehditler ve Fırsatlar
11.20 – 12.40 | 1.OTURUM: İstanbul’da Su Kaynakları Yönetimi
MODERATÖR: Prof. Dr. Seval Sözen – İTÜ
Çağrılı Konuşmacı II: Prof. Dr. Erdoğan Yüzer – Su Kültürü ve İstanbul’un İçme Suları
Dursun Yıldız – Su Politikaları Uzmanı “Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinde Su Politikaları
Prof. Dr. İzzet Öztürk ( İSKİ Yönetim Kurulu Üyesi) – İklim Değişiminin İstanbul Su Kaynaklarına Etkileri
14.00 – 15.15 | 2. OTURUM: İklim Değişikliğinin Su Yönetimine Etkisi
MODERATÖR: Prof. Dr. Erdoğan Yüzer
Prof. Dr. Ayşegül Tanık (İTÜ) – Su Havzalarının Bütünleşik Yönetimi
Prof. Dr. Murat Türkeş Boğaziçi Üniversitesi) -Ülkemiz İçin İklim Değişikliği Projeksiyonları: ‘Kuraklık ve Su Yönetimi’ Açısından Bizi Neler Bekliyor?
Prof. Dr. Yurdanur Ünal (İTÜ) – Şehirlerde İklim Değişimi Etkilerinin ve Beklentilerinin Değerlendirilmesi: İstanbul Örneği
Prof. Dr. Levent Kurnaz (Boğaziçi Üniversitesi) -İklim Değişikliğinde Havza Yönetimi
Doç. Dr. Çolpan Polat Beken / Ersan Kuzkaya (TÜBİTAK MAM) – Marmara Denizi ve Haliç’te Su Kalitesinin Değişimi
Adem Şanlısoy (İSKİ Havza Koruma ve Kontrol Dairesi Bşk.) – Su Havzaları Koruma Uygulamaları
17.00 – 17.15 Değerlendirme ve Kapanış
*
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve SU YÖNETİMİ SEMPOZYUMU
Program Akışı
9 OCAK 2020 (2.GÜN)
09.30 – 10.15 | 1. OTURUM: İçme ve Kullanma Suyu Temini – Kaynaktan Kullanıcıya
MODERATÖR: Prof. Dr. Ahmet Samsunlu
Prof. Dr. Ahmet Mete Saatçi (MÜ Su Enstitüsü Başkanı) – İçme Suyu Arıtma Sistemleri İçin Tavsiyeler
Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya (İstanbul Şehir Üniversitesi) – Geçmişten Günümüze Su Yönetimi
Dr. Murat Sarıoğlu – Esra Giresunlu (STANTEC) – Su Arıtımında Yenilikçi Teknolojiler
10.45 – 12.00 | 2. OTURUM: Su Yönetiminin Enerji Boyutu
MODERATÖR: Dr. Selda Murat Hocaoğlu – TÜBİTAK MAM
Doç. Dr. Kemal Güneş (TÜBİTAK MAM) -İklim Değişikliğinin Büyükçekmece Gölü Su Bütçesi Üzerine Uzun Vadeli Olası Etkileri
Selami Taşer (İSKİ Genel Müdür Yardımcısı) -Su ve Enerji
Emel Tüfekçi (İSKİ Kâğıthane İçme Suyu Tesisi) – Arıtma Tesislerinin Enerji Verimli İşletimi
13.30 – 15.00 | 3. OTURUM: Su ve Altyapı Güvenliği
MODERATÖR: Prof. Dr. Naci Görür
Çağrılı Konuşmacı III: Prof. Dr. Naci Görür –İSKİ Sistemlerinin Deprem Güvenliği
Selami Oğuz –Melen Barajı ve Kanal İstanbul Projesi, İçme Suyu Sistemine Etkileri
Dr. Akgün İlhan (Sabancı Üniversitesi, İstanbul Politikalar Merkezi) – Su Yönetimi Açısından Kanal İstanbul
Halit Alphan (İSKİ Plan Proje ve Yatırım Dairesi Bşk.) -Kanal İstanbul Projesinin İSKİ Tesisleri Yönünden İncelenmesi
15.30 – 17.00 | 4. OTURUM
PANEL: Su Dostu Kent Olarak İstanbul’da Su Yönetimi Nasıl olmalı?
Prof. Dr. Derin Orhon, Prof. Dr. Erdoğan Yüzer, Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya (İstanbul Şehir Üniversitesi), Dursun Yıldız – Su Politikaları Uzmanı, Raif Mermutlu – İSKİ Genel Müdürü
Tüm Türkiye’de tepki ile karşılanan Kazdağları’ndaki orman katliamına dikkat çekmek için Ankara’ya yürüyüş yapmak isteyen 10 ekoloji aktivisti hakkında açılan davanın ilk duruşması gerçekleştirildi.
5 Ekim 2019’da Alamos Gold’un Türkiye’deki iştiraki olan Doğu Biga Madencilik’in Kirazlı-Balaban bölgesindeki siyanürlü altın madenciliği ruhsatının iptali için Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndan ‘Kazdağları ve Gelecek Yürüyüşü’ adıyla Ankara’ya doğru yürüyüşe geçen aktivistler, Maltepe sahilinde durdurularak gözaltına alınmıştı.
Ertesi gün serbest bırakılan aktivistler, 10 Ekim 2019 Perşembe sabahı, 5 yıl önce Ankara Garı katliamında hayatını kaybedenler için yaptıkları basın açıklamasının ardından tekrar gözaltına alınmışlardı.
“Kazdağları ve Gelecek Yürüyüşü”ne katılan Baran Doğan, Canan Hakko, Cenk Usta, Harun Özgür Turgan, Koray Türkay, Murat Akbaş, Onur Akceylan, Önder Yılman ve Ulvi Kaan Meriç’in davası dün İstanbul Kartal Anadolu Adliyesi, 27. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İlk savunmalarını yapan aktivistler, bütün yurttaşlara temiz çevrede yaşama hakkı ve bunu koruma yükümlülüğü veren Anayasa’nın 56. Maddesi çerçevesinde, Kazdağları’nda ve diğer illerde gerçekleşen doğa katliamlarına dikkat çekmek için yürüyüş yaptıklarını belirtti. Anayasa’nın 34. maddesinden doğan haklarını kullandıklarının altını çizen eylemcilerin ifadesinin ardından duruşma 4 Mart 2020, saat 10:30’a ertelendi.
Duruşmaya katılan CHP Milletvekili Ali Şeker, davanın savunma avukatlarından Onur Cingil ve yargılanan doğa savunucularından Murat Akbaş duruşma sonrasında bir açıklama yaparak, davanın takipçisi, savunucusu olacaklarını ve mücadelenin süreceğini ifade ettiler.
Nöbet altıncı ayında sürüyor
Kazdağları’nda 26 Temmuz 2019 tarihinde başlayan nöbet eylemi de kış koşullarına rağmen sürdürülüyor. Kazdağları İstanbul Dayanışması’ndan yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:
“Türkiye’nin ve dünyanın en önemli doğal bölgelerinden olan Kazdağları, siyanürlü altın madenciliği ve diğer madencilik faaliyetleri ile büyük bir tehdit altındadır. Tüm Türkiye’nin yaşanan orman katliamına gösterdiği tepki ve süren direniş sayesinde Alamos Gold firmasının madencilik ruhsatı yenilenmedi ama iptal de edilmemiştir. Süreç sürüncemede bırakılarak, direnişin bitmesi, konunun unutulması için beklenilmektedir. Bizler, her koşulda, Kirazlı’daki siyanürlü madencilik projesinin iptali için mücadelemize devam edeceğiz.
Tüm kamuoyunu Kazdağları’ndaki direnişi unutmamaları ve desteklerini sürdürmeleri için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.”
Uluslararası Af Örgütü‘nün eski genel sekreterlerinden, insan hakları savunucusu Martin Ennals onuruna verilen Martin Ennals Ödülü’nün 2020 finalistleri üç önemli kadın oldu. Ödül jürisi 2020’de ilk kez, üç finalisti de kadın olarak seçti.
Yemen’den Hüda El Sarari, ülkedeki gizli cezaevlerini ve çok sayıda işkence vakasını ortaya çıkardı. İşkence ve kötü muamele ile mücadele etti. Meksika’dan Norma Ledezma kadın cinayetlerine ve zorla kaybetmelere karşı savaştı. Güney Afrika’dan Sizani Ngubane kadınların eğitime ve toprağa erişiminin sağlanması için mücadele etti.
Martin Ennals Ödülü her yıl dünyanın dört bir yanında, insan hakları mücadelesine derin bağlılığıyla öne çıkan ve çoğunlukla kendi hayatını tehlikeye atma pahasına hak mücadelesi veren insan hakları savunucularına veriliyor.
‘Dünyanın dört bir yanında artan güçlü mücadele’
Martin Ennals Vakfı Direktörü Isabel de Sola ödüle ilişkin yaptığı açıklamada Martin Ennals Vakfı olarak bu üç kadının cesaretle sürdürdüğü çalışmaları ödüllendirmekten gurur duyduklarını ifade ederek şunları söyledi:
“Jürimizin 2020 ödülü için belirlediği adaylar, kendilerini insan haklarına, özellikle de kadın haklarına saygı gösterilmesine adayan kişilerin, dünyanın dört bir yanında giderek daha güçlü bir şekilde mücadele ettiğini gösteriyor.”
Jüri Başkanı Hans Thoolen ise “2020 Martin Ennals Ödülü’nün finalistleri farklı kıtalarda mücadele ediyor, fakat üçünün de ortak noktası sergiledikleri direnç, kararlılık, muazzam bir dayanıklılık ve çalışmalarının olumlu ve somut değişimler yaratması” dedi.
Ödül, 19 Şubat 2020’de canlı yayınlanacak törende bu üç finalistten birine verilecek. Uzun yıllardır Martin Ennals Ödülü’nü destekleyen Cenevre Kent Konseyi ödül törenine ev sahipliği yapıyor.
Hasankeyf Koordinasyonu, bugüne kadar 35 köyü su altında bırakan Ilısu Baraj Gölü’nün sularının Hasankeyf ilçe merkezine ulaştığını açıkladı. Evrensel düzeyde en önemli kültürel ve doğal miras alanları arasında yer alan Hasankeyf için, bu durumun bir ‘kıyamet’ olduğu kaydedilen Koordinasyon’un açıklamasında barajın tüm eleştiri ve protestolara karşın su tutma işleminin devam ettiği vurgulandı.
Açıklamada özetle şu ifadeler kullanıldı:
“Özellikle Siirt ilinde çok sayıda insan hızla yükselen sular karşısında bazı eşyalarını alamayarak köylerinden acil şekilde çıktı.
Tamamen veya kısmen su altında kalan çok sayıda köy için Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından sadece dört yeni yerleşim yerinin yapılması sonucu on binlerce insan, aldıkları yetersiz miktarda tazminatla Siirt, Batman, Diyarbakır ve diğer büyük kentlere göç etmeye başladı. On binden fazla ‘topraksız’ insan ise hiçbir tazminat alamayarak göç etti. Bu insanlara ne DSİ ne de kayyımlı belediyeler destek veriyor.”
‘İlçe merkezine yaklaşan sular yükseliyor’
Aralık ayının son günlerinden Hasankeyf ilçe merkezine yaklaşan sular Temmuz ayından beri yükseliyor. Buna karşın 40 ailenin ,gidecek bir yerleri olmadığı için, evsiz kalmış bir halde hayvanlarıyla halen bölgede olduğu belirtilen açıklamada, “”Günde sadece 1 saat su verilen Hasankeyf’te kalan aileler şimdi zorla çıkarılmayla karşı karşıyadır. Eski Hasankeyf’te sadece bir çayevi ve bir bakkal kalmıştır” denildi.
Açıklamada, iş makineleri ile tarihi dokunun tahrip edildiği, taşınan Hasankeyflilerin ise işsizlik ve yoksullukla karşı karşıya olduğu kaydedildi; “Hasankeyfliler hep su içinde yaşarken artık içecek su bulmakta zorlanıyorlar. İnsanlara iş olanağı yaratılmazsa ve içme suyu sorunu bu şekilde devam ederse insanlar Yeni Hasankeyf’ten de göç etmek zorunda kalacak.” İfadeleri kullanıldı.
Açıklama bir çağrıyla sona erdi:
“Neredeyse bütün bölge halkı Ilısu Projesi’nin kendileri açısından büyük bir kayıp ve zulüm olduğunu görüyor. “Dicle Vadisi’nde yaşanan kıyameti tüm yaşanan tahribatlara rağmen durdurabiliriz.
“Hasankeyf ve Dicle Nehri için hiçbir zaman geç olmadığını tekrar dile getirmekten yorulmuyoruz. Ilısu Projesi’nin neresinden dönersek dönelim bu bize ve gelecek kuşaklara kazançtır! Tepki bugünlerde tekrar güçlendirilmeli ve hükümetten Ilısu Barajı’nda su tutmanın durdurulması talep edilmelidir. Durum acildir, kaybedecek zamanımız yok.”
Hatay‘ın İskenderun ilçesinde Berfin Özek‘e asitli bir sıvı atarak yüzünün bir bölümünün yanmasına, sağ gözünü de kaybetmesine neden olan Casim Ozan Çeltik , ‘kasten yaralama’ suçundan 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Adliye çıkışı açıklama yapan Özek, “Çektiğim acıların karşılığı bu değil” dedi.
İskenderun’da 15 Ocak’ta, dershaneden çıkıp evine giden Berfin Özek’in yolu, eski erkek arkadaşı Casim Ozan Çeltik tarafından kesildi. Çeltik, Berfin Özek’in yüzüne asit benzeri sıvı atıp kaçtı.
Özek, İskenderun Devlet Hastanesi’ndeki ilk müdahalenin ardından Adana Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Yanık Ünitesi’nde tedaviye alınan Özek, gördüğü uzun tedavinin ardından taburcu oldu, ancak yüzünde ağır yanık izleri kaldı. Bodrum’da tedavisine devam edilen Özek, sağ gözünü kaybetti, geçirdiği ameliyat ile göz kapakları ve dudağı yeniden yapıldı.
Savcı: Öldürme kastı yok
Saldırının ardından tutuklanan Çeltik hakkında, yargılandığı İskenderun 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi‘nde, iddianameyi ‘kasten adam öldürmeye teşebbüs’ suçlamasıyla hazırlayan savcı, yeni mütalaasında ‘öldürme kastının olmadığına’ dair hukuki değerlendirme yaptı. Çeltik’in ‘kasten yaralama’ suçundan ceza alması talep edildi. Bugün görülen duruşmada,mahkeme heyeti tutuklu sanık Casim Ozan Çeltik’i ‘kasten yaralama’ suçundan 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.
“Çektiğim acıların karşılığı değil”
Mahkeme çıkışında açıklama yapan Berfin Özek, verilen cezanın çektiği acıların karşılığı olmadığını söyledi. Sanığa verilen cezanın yetersiz olduğunu söyleyen Özek, “Beklediğimiz bir karar değil. Çektiğimiz acıların karşılığı bu değil. Sanığın cezaevinde çıkma ihmali var. Biz bu korkuyla nasıl yaşayacağız? Hukuki mücadelemize devam edeceğiz. En ağır cezaya çarptırılmasını istiyorum” dedi.
Berfin Özek’in avukatları da karara itiraz edeceklerini söyledi.