Ana Sayfa Blog Sayfa 2255

Rıza Türmen: Türkiye, AİHM’in Kavala kararına gecikmeden uymalı

Türkiye’nin bir önceki AİHM yargıcı, eski büyükelçi Dr. Rıza Türmen, hak savunucusu ve iş insanı Osman Kavala’nın 820 gündür süren tutukluluğuna ilişkin, AİHM’in verdiği ‘derhal serbest bırakılmalı’ kararını değerlendirdi. Kavala’nın halen serbest bırakılmasının yeni bir hak ihlaline yol açacağını belirten Türmen, “AİHM’in 46 madde altında başvurucunun “derhal” bırakılması yolundaki kararını uygulamak için kararın kesinleşmesini beklemek, tutukluluğun hukuka aykırı olarak sürdürülmesinin sonuçlarının giderek büyümesine neden olacaktır” ifadelerini kullandı.

Rıza Türmen’in değerlendirmesi şöyle:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Kavala/ Türkiye davasında verdiği 10 Aralık 2019 tarihli kararında, Sözleşme’nin 5/1 (tutuklamanın makul şüpheye dayanması) ve 18 (sözleşmedeki haklara getirilen sınırlamaların amaçları dışında kullanılamayacağı) maddelerinin ihlal edildiği sonucuna vardıktan sonra, 46. Madde (kararların bağlayıcılığı ve uygulanması) altında şu görüşe yer vermiştir:

 “Mahkeme, içtihadı ışığında başvurucunun tutukluluğunun devamının, 5/1 ve 18 maddelerinin ihlallerinin uzamasına ve aynı zamanda, davalı devletlerin AİHM kararlarına uyma zorunluluğunu öngören 46/1 maddesininin ihlaline yol açacaktır.

Bu koşullar altında, davanın özelliklerini ve ihlal kararlarının dayandığı nedenleri göz önünde tutarak; Mahkeme, hükümetin başvurucunun tutukluluğunun sona erdirilmesi için gereken her türlü önlemi alması ve tahliyesini derhal sağlaması gerektiği görüşündedir.”

Sözleşme’nin 46/1 maddesi gereğince, AİHM kararları devletler bakımından bağlayıcı ve uygulaması zorunludur. Kavala kararında, AİHM kararın nasıl uygulanacağını açıkça belirtmiştir: Osman Kavala derhal serbest bırakılmalıdır.

Anayasa’nın 90/5 maddesi, AİHM kararlarına Türk yasalarına göre öncelik verilmesini öngörerek, Sözleşme’yi Türk hukuk sisteminin bir parçası haline getirmiştir. Bu nedenle AİHM kararlarının uygulanmaması, Anayasa’ya da aykırılık oluşturur. Burada sorun, Kavala davasında AİHM, İkinci Dairesi’nin verdiği karar henüz kesinleşmediğinden, “derhal tahliye” talebinin karar kesinleşmeden geçerli olup olmadığıdır.

Sözleşme’ye göre AİHM’in Daire Kararları üç yoldan kesinleşir:

  1. Taraflar, üç ay içinde Daire kararının AİHM Büyük Dairesi’ne götürülmesini talep edebilirler. Böyle bir talep yapılmazsa, Daire kararlarının verildiği tarihten üç ay sonra karar kesinleşir.
  2. Taraflardan biri, Daire kararının Büyük Daire’ye götürülmesini talep ederse, beş yargıçtan oluşan bir panel bu talebi inceler. Talebi kabul eder ya da reddeder. Talebi reddetmişse, reddedildiği tarihte karar kesinleşir.
  3. Dava, Büyük Daire’de yeniden görülürse, Büyük Daire kararıyla kesinleşir.

Bundan da anlaşılacağı gibi, her üç yol da zaman isteyen prosedürlerdir. İkinci Daire yargıçlarının, kararın kesinleşmediğinin, kararın hangi yollardan kesinleşeceğinin bilincinde oldukları kuşkusuzdur. Buna rağmen, Kavala’nın derhal tahliyesine hükmetmeleri özel bir anlam taşımaktadır. Kararın kesinleşmemiş olmasına rağmen, başvurucunun derhal tahliyesinin öngörülmesi, 5/1 ve 18. maddelerin ihlaline yol açan nedenlerden kaynaklanmaktadır.

AİHM’in 5/1 ve 18 . madde incelemelerini, birbirine bağlı iki aşamalı bir süreç olarak görmek gerekir. Zaten 18. Madde tek başına uygulanamaz. Ancak başka bir madde ile birlikte uygulanır. Birinci aşamada, yani 5/1 incelemesinde, AİHM, tutuklamanın makul bir şüpheye dayanıp dayanmadığını araştırır. Kavala davasında AİHM, tutuklamanın makul bir şüpheye dayanmadığını saptamıştır.

İkinci aşamada, yani 18. Madde incelemesinde, AİHM tutuklamanın gerçek amacının ne olduğunu araştırır. Tutuklama, yasa maddeleri arkasına saklanmış gizli, meşru olmayan bir amaçla gerçekleştirilmişse, bu takdirde 18. Maddenin ihlali söz konusu olur. Kavala davasında AİHM, 18. Maddenin ihlaline karar verirken şu noktalardan hareket etmiştir:

  1. İddianamenin inandırıcı olmaması: İddianameye konulan ve suç delili olarak gösterilen belgelerin pek çoğu Sözleşme’de yer alan hakların kullanılmasına ilişkin yasal eylemlerdir. Avrupa Konseyi organları ile yazışmalar, yabancı bir heyetin ziyaretinin örgütlenmesi gibi. İddianameye konulan çok sayıda telefon konuşmasının atfedilen suçla ilgisi yoktur. Savcılığın davranışı, gerçek amacın bir insan hakları savunucusu ve sivil toplum aktivisti olan başvurucunun susturulmak istendiği iddiasını doğrulamaktadır.
  2. Zaman faktörü: Başvurucu, Gezi olaylarından dört yıl sonra tutuklanmıştır. Bu kadar zaman neden beklendiğine ilişkin olarak Hükümet, inandırıcı bir açıklama getirememiştir.
  3. Cumhurbaşkanı’nın konuşmaları: İddianame hazırlanmadan önce Cumhurbaşkanı yaptığı iki konuşmada başvurucuyu suçlamış, iddianamede de benzer ifadeler yer almıştır.
  4. Davaya müdahil olan İnsan Hakları Komiseri ve sivil toplum örgütlerinin, bu davanın Türkiye’de sivil toplum ve insan hakları savunucuları üstünde artan baskıların bir göstergesi olduğunu ileri sürmeleri de kararda etkili olmuştur.

Bu hususlar bir bütün olarak ele alındığında, AİHM, tutuklamanın başvurucuyu susturmak amacını taşıdığı sonucuna varmıştır. Aynı zamanda, başvurucuya yöneltilen suçlamaların insan hakları savunucuları bakımından caydırıcı bir etki yaratacağı görüşündedir. 18. madde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin önemli bir maddesidir. Maddenin amacı iktidarın kötüye kullanılmasını önlemektir. Bu amacı gerçekleştirmek için, 18 madde devletlerin,temel hak ve özgürlükleri Sözleşme’de öngörülmeyen ve meşru olmayan nedenlerle sınırlandırmalarını yasaklamıştır (Merabishvili / Gürcistan kararı 28.11.2017).

Kararın kesinleşmesini beklemek hak ihlali

Sözleşme’nin hazırlık çalışmalarından anlıyoruz ki, 18. Maddeyi yazanların endişesi, devletlerin, Sözleşme’deki hakları sınırlarken meşru olmayan gerçek amaçlarını bir meşruiyet örtüsü altına saklamaları ve böylelikle Sözleşme’yi kötüye kullanmalarıdır. 18 madde bunu önlemek için yazılmıştır. (Örneğin, Sözleşme’nin yazarlarından Fransız hukuçu ve milletvekili Pierre-Henri Teitgen’in 7.09.1949 tarihinde Avrupa Konseyi Danışma Meclis’inde yaptığı konuşma).

Sözleşme’deki hak ve özgürlüklerin meşru olmayan amaçlarla sınırlanması, insan haklarının ihlaline yol açtığı gibi, Sözleşme’nin temelini oluşturan demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine de aykırıdır. Devletlerin, bu tür davranışlarla hukukun getirdiği sınırlamalardan kurtulup keyfi bir tutum içine girmeleri tehlikesi bulunmaktadır. 18. madde, AİHM’e Sözleşme’nin üzerinde inşa edildiği temel değerleri koruma olanağı vermektedir.

Kavala kararında, AİHM 2. Dairesi, 5/1 ve 18. maddelerinin ihlaline karar vermiştir. Başka bir deyişle, tutukluluğun makul bir şüpheye dayanmadığı, gerçek amacın ise bir insan hakları savunucusu olan başvurucuyu susturmak olduğu sonucuna varmış ve başvurucunun “derhal” serbest bırakılması gerektiğine hükmetmiştir. AİHM’in 46 madde altında başvurucunun “derhal” bırakılması yolundaki kararını uygulamak için kararın kesinleşmesini beklemek, tutukluluğun hukuka aykırı olarak sürdürülmesinin sonuçlarının giderek büyümesine neden olacaktır.

Karar, Büyük Daire kararıyla kesinleşirse, iki yıla yakın, Büyük Daire’ye götürülme talebi olmaması ya da talebin reddedilmesi nedeniyle kesinleşirse, üç-altı ay arası bir süre, başvurucu, meşru olmayan bir amaçla ve hukuksal dayanak olmadan, keyfi bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmış olacaktır. Böyle hukuken kabul edilemez bir durumu önlemek için, 2. Daire kararında “derhal” kelimesini kullanarak kararın kesinleşmesini beklemeden başvurucunun serbest bırakılmasını hükme bağlamıştır. Böyle bir ihlalin sürmesi, aynı zamanda yukarda belirtildiği gibi, Sözleşme’nin dayandığı temel değerlere yönelik bir tehdit oluşturacaktır. Bu nedenle de, AİHM 2. Dairesi Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılarak ihlale son verilmesini öngörmektedir.

Kararda yer alan başka bir husus da şudur: Kavala’nın derhal serbest bırakılmaması ve ihlalin devam etmesi, AİHM kararlarının bağlayıcı ve uygulanması zorunlu olduğunu belirten Sözleşme’nin 46/1 maddesinin ihlalini oluşturacaktır. Başka bir deyişle, başvurucunun derhal serbest bırakılmaması yeni bir insan hakkı ihlali oluşturacaktır.

Ilgar Mammadov/ Azerbaycan kararında (29 Mayıs 2019) AİHM Büyük Dairesi, kararların uygulanması konusunda şöyle demektedir.

“Mahkeme’nin (AİHM) kararlarının uygulanması için taraf devletlerin iyi niyeti gereklidir. … Sözleşme’nin temel yapısı, taraf devletlerdeki resmi makamların iyi niyetle hareket edeceği varsayımına dayanmaktadır. Bu yapının bir parçası olan kararların uygulanması da iyi niyetle ve kararın sonucuna ve ruhuna uygun olmalıdır. İyi niyetli uygulama yükümlülüğü, Mahkeme’nin 18. Maddenin ihlaline karar verdiği durumlarda çok büyük bir önem taşımaktadır. Zira 18. Maddenin amacı, iktidarın kötüye kullanılmasını önlemektir.” (paragraf 214)

Kavala davasıyla da, karar iyi niyetle uygulanmalı ve Osman Kavala derhal tahliye edilmelidir.

Bekçilere silah kullanma ve gösterilere müdahale yetkisi Komisyon’dan geçti

Çarşı ve mahalle bekçilerine kimlik sorabilme, üst arama, gösteri ve yürüyüşlere müdahale ile silah kullanma yetkisi veren kanun teklifi TBMM İçişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi’nde bekçilerin görev tanımı “genel kolluk kuvvetlerine yardımcı olmak” olarak tanımlandı.

Gösteri ve yürüyüşlere müdahale

Çarşı ve mahalle bekçileri görev saatleri içinde görevlendirildikleri bölgede devriye hizmeti yürütecek, ‘şüpheli durum veya kişileri’ bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek.

Ayrıca, bekçiler ‘kamu düzenini bozacak mahiyetteki’ gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar ‘önleyici tedbirleri’ alacak. Kanun teklifinde yer alan ve bekçilerin görev tanımlarını belirleyen diğer maddeler ise şu şekilde:

  • Çarşı ve mahalle bekçileri, görevli oldukları mülki sınırlar içinde halkın istirahat, sağlık ve selametini sağlayacak.
  • Bekçiler, yolda hastalanan, kazaya uğrayan, düşüp kalan ve genel durumu itibarıyla yardıma muhtaç olanlara yardım edecek, yardıma ihtiyaç duyduğu değerlendirilen, şiddet mağduru veya şiddete, istismara uğrama riski taşıyan kadın ve çocukları, kimsesizleri, engellileri ve acizleri en yakın genel kolluk birimlerine teslim edecek.
  • Bir semt, yer, yol veya sokak sormak için başvuranlara gerekli bilgiyi verecek olan bekçiler, doğum, ölüm, hastalık, kaza, yangın veya afet gibi önemli, acele haller sebebiyle, yapılacak yardım isteklerinden gücü dahilinde olanları öncelikle yerine getirecek.

Afetlerde mahalleyi uyaracak

  • Büyük tehlike arz eden yangın ve su baskını gibi afetlerde mahalle sakinlerini derhal uyarmakla görevli olan bekçiler, toplum sağlığını ve güvenliğini tehdit eden bir hayvana rastlanıldığında verebileceği zararları engellemek için kişileri alandan uzaklaştıracak, ilgili genel kolluk ve belediyeyi durumdan haberdar edecek.
  • Çarşı ve mahalle bekçileri; görev saatleri içinde görevlendirildikleri bölgede devriye hizmeti yürütecek, görev bölgeleri içinde bulunan konut, iş yeri ve araçlar gibi malların korunmasında sahipleri tarafından noksan alınan tedbirleri tamamlattıracak, şüpheli durum veya kişileri bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek, kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar önleyici tedbirleri alacak.

‘Uyuşturucu, kumar ve fuhuşu bildirecek’

  • Uyuşturucu madde imal edildiği, satıldığı veya kullanıldığından, kumar oynandığından ya da fuhuş yapıldığından şüphe edilen yerleri bağlı bulundukları genel kolluk birimlerine bildirecek bekçiler, halkın sükun ve istirahatini bozanları ve başkalarını rahatsız edenleri engelleyecek, sokak, geçit ve meydanları tıkayarak trafiğe mani olan taşıtları ve diğer engellerin kaldırılmasını sağlayacak
  • Çarşı ve mahalle bekçileri, görev bölgesi ve çalışma saatleri ile sınırlı olmak kaydıyla kişileri ve araçları; bir suç veya kabahatin işlenmesini önlemek, suç işlendikten sonra kaçan faillerin yakalanmasını sağlamak, işlenen suç veya kabahatlerin faillerinin kimliklerini tespit etmek, hakkında yakalama emri ya da zorla getirme kararı verilmiş olan kişileri tespit etmek, kişilerin hayatı, vücut bütünlüğü veya malvarlığı bakımından ya da topluma yönelik mevcut veya muhtemel bir tehlikeyi önlemek amacıyla durdurabilecek. Durdurma yetkisinin kullanılabilmesi için makul bir sebebin bulunması gerekecek. Süreklilik arz edecek, fiili durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamayacak.

Kimlik sorma hakkı

  • Çarşı ve mahalle bekçisi, görevini yerine getirirken kendisinin çarşı ve mahalle bekçisi olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra, durdurduğu kişiye durdurma sebebini bildirecek, durdurma sebebine ilişkin sorular sorabilecek, kimliğini veya bulundurulması gerekli diğer belgelerin ibraz edilmesini isteyebilecek. Bu kişilere kimliğini ispatlamada gerekli kolaylık gösterilecek. Belgesinin bulunmaması, açıklamada bulunmaktan kaçınması veya gerçeğe aykırı beyanda bulunması dolayısıyla ya da sair surette kimliği belirlenemeyen kişi tutularak durumdan derhal genel kolluk görevlileri haberdar edilecek.
  • Durdurma süresi, durdurma sebebine esas teşkil eden işlemin gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan makul süreden fazla olamayacak. Durdurma sebebinin ortadan kalkmasıyla kişilerin ve araçların ayrılmalarına izin verilecek.

El koyabilecek

  • Bekçiler, durdurduğu kişi üzerinde veya aracında silah veya tehlike oluşturan diğer bir eşyanın bulunduğu hususunda yeterli şüphenin varlığı halinde, kendisine veya başkalarına zarar verilmesini önlemek amacına yönelik el ile dıştan kontrol dahil gerekli tedbirleri alabilecek. Bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılması istenemeyecek.
  • Çarşı ve mahalle bekçileri, zor ve silah kullanma yetkisine sahip olacak, genel kolluk kuvvetlerine yardımcı olacak.
  • Suç işlenirken veya işlendikten sonra, henüz izleri meydandayken; şüphelileri yakalamak, yakaladıkları şüphelilerin kendilerine veya başkalarına zarar vermelerini engelleyici tedbirleri almak, suç delillerinin kaybolmaması veya bozulmaması için gerekli muhafaza tedbirlerini almak, varsa olayın tanıklarının kimlik ve adres bilgilerini tespit ederek genel kolluk birimlerine bildirmekle görevli ve yetkili olacak.
  • Bekçiler, haklarında tutuklama veya yakalama kararı çıkarılmış kişileri gördükleri takdirde yakalayacak ve bağlı bulunduğu genel kolluk kuvvetlerine teslim edecek.

Sincan’da altı köpek ve 14 kuş zehirlenerek öldürüldü

Ankara’nın Sincan ilçesinde kimliği henüz belirlenemeyen kişi veya kişilerce 14 kuş ve altı  köpek, zehirlenerek öldürüldü.

Sokakta yaşayan hayvanları beslemek Yenikent semtindeki bir parka giden  gönüllüler, iki sokak köpeğinin baygın halde yattığını gördü. Gönüllülerin ihbarıyla gelen Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri, iki köpeği tedavi için veteriner hekime götürdü. Akşam saatlerinde tekrar alana gelen gönüllüler, 14 kuş ve altı köpeğin daha zehirlenerek öldüğünü fark etti. Olay yerine gelen ekipler, hayvanların verilen tavuk etinden zehirlendiğini belirledi.

Hayvanların görüntülerinin sosyal medyada gündeme gelmesinin ardından hayvanseverler, olayın yaşandığı bölgeye giderek nöbet tutmaya başladı.

‘Belediyeler ceza kapsamına alınmalı’

Bölgeye gidenler arasındaki Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HayKonfed) Başkan Yardımcısı Haydar Özkan, Twitter üzerinden konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Hayvana şiddete, vahşete, tecavüze hapis cezası gelmeli, belediyeler ceza kapsamına alınmalıdır. Tarım ve Orman Bakanlığının, belediyeler üzerinde idari yaptırım yetkisi olmalıdır. Başka türlü bu vahşetlerin önüne geçilmesi mümkün değildir” dedi.

Özkan, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün personel sayısının artırılmasını da talep etti.

Üç sanığa 10’ar yıl hapis cezası verilmişti

Yine Ankara’nın Yenimahalle ilçesi Batıkent semtinde geçen yılın Nisan ayında 16 köpek zehirli et verilerek öldürülmüştü. Geçtiğimiz günlerde, konuya ilişkin olarak, ‘sahipli hayvanı öldürmek suretiyle mala zarar verme’ ve ‘çevreyi kasten kirletmek’ suçlarından haklarında dava açılan ve tutuksuz yargılanan üç sanık, 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme heyeti, karar ile birlikte üç sanığın da tutuklanmasına hükmetti.

10 bin metal işçisi 5 Şubat’ta grevde!

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş, Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası ile işveren sendikası MESS arasında varılan yüzde 17’lik zam anlaşmasını kabul etmedi ve 5 Şubat’ta greve çıkma kararı aldı. Greve 11 ilde bulunan 41 fabrikadaki 10 bin işçi katılacak.

Sözleşme 130 bin işçiyi ilgilendiriyor

Türk Metal, Özçelik-İş ve Birleşik Metal-İş ile MESS, toplu iş sözleşmesi (TİS) için geçen yılın ekim ayında ilk kez masaya oturmuş, yasal sürede anlaşma sağlanamamıştı. 186 işyerinde 130 bine yakın işçiyi ilgilendirdiği belirtilen sözleşme için zam ve yan haklar konusunda uzlaşma olmamıştı.

Sendikalar, yüzde 26-34 zam isterken, işverenin yüzde 10’luk teklifini reddetti. Uzlaşma olmaması halinde işçilerin 5 Şubat’ta greve gideceği açıklanmıştı. MESS ise metal işçilerinin grev kararına karşı lokavta gideceğini bildirmişti.

Türk Metal Sendikası ile MESS, 29 Ocak’taki görüşme sonucunda toplu iş sözleşmesinde uzlaşmış, işçilere ilk altı ay yüzde 18,49, ilk yıl toplamında ise yüzde 25,50 oranında zam yapılmasını kabul etmişti.

‘Sefalet ücreti dayatmasına hayır’

Türk Metal Sendikası ile MESS arasındaki anlaşmayı kabul etmeyen Birleşik Metal İş açıklama yayınladı. Açıklamada “MESS’le Sendikamız arasında dün gece (28 Ocak 2020) geç saatlerde yapılan toplantıda MESS tarafından verilen yüzde 17 oranındaki ücret teklifini değerlendirmek üzere bugün (29 Ocak 2020) toplanan Merkez TİS Komisyonu MESS’in sefalet ücreti dayatmasını kabul etmedi” dedi. Açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

Merkez TİS Komisyonumuzun önerisini değerlendiren Genel Yönetim Kurulumuz, daha önce 5 Şubat’ta uygulanmak üzere alınan grev kararını arkasında olduğunu bir kez daha vurguladı. Genel Yönetim Kurulumuz, 5 Şubat grevini etkili biçimde hayata geçirmek için çalışmaları yoğunlaştırma kararı aldı.

‘Metal işçileri daha önce de tarih yazdı’

Metal işçileri daha önce defalarca yapılmaz denileni yaptı, olmazı oldurttu, tarih yazdı ve şimdi bir kez daha tarih yazma görevi, metal işçilerinin önünde durmaktadır. Metal işçilerinin uzlaşma çabalarına kulak tıkayan metal patronlarına, metal işçileri örgütlülükleri ile üretimden gelen güçlerini kullanarak en sert cevabı verecektir.

‘Yeni bir destanın ilk adımı’

Eğer, grev ertelemeleriyle, baskıyla, tehditle metal işçilerini korkutacaklarını sanıyorlarsa, onlara ne kadar yanıldıklarını açık bir şekilde göstereceğiz. Nesillerden, nesillere aktarılacak yeni bir destanın ilk adımı bugün atıldı.

Birleşik Metal İşçileri sendikası her zaman olduğu gibi bugün de, tüm metal işçilerinin, Türkiye işçi sınıfının, ekmek ve adalet mücadelesinin bayraktarlığı görevini gururla, onurla sürdürecektir. Metal işçileri 5 Şubat’ta bir kez daha tarih yazacak.

‘Binlerce metal işçisinin taleplerine sahip çıkacağız’

Biliyoruz ki, Türkiye’nin ve Dünya’nın dört bir yanında işçilerin gözü, kulağı ve dayanışması metal işçileriyle olacaktır. Tüm sınıf dostlarını ve tüm metal işçilerini bu destana ortak olmaya, dayanışmaya davet ediyoruz.

Metal işçileri, sorumluluğunu taşıdığı binlerce metal işçisinin taleplerine sahip çıkacak, bu sorumluluğunun gereğini yerine getirecektir. Bugün tüm diğer günlerden daha güçlü, daha kararlıyız.”

Fransa, erkek civcivlerin canlı canlı ‘öğütülmesini’ yasaklıyor

Dünya genelinde her yıl yedi milyar civciv, yumurtlamadıkları veya etleri yenemediği için canlı canlı öğütücülere atılarak, gaz ya da elektrik verilerek veya plastik torbalar içinde boğularak öldürülüyor. Fransa, ‘sektörel atık’ olarak görülen erkek civcivlerin bu yöntemlerden herhangi biriyle topluca öldürülmesini yasaklayan ilk ülkelerden biri olacak.

BBC’ye konuşan Tarım Bakanı Didier Guillaume, yasağın gelecek yılın sonunda yürürlüğe gireceğini açıkladı. Guillaume, yakında tavuk embriyolarının yumurtadan çıkmadan cinsiyetini belirleyecek bir yöntem bulunmasını umduğunu söyledi.

The Guardian gazetesine göre de, araştırmacılar yıllardır böyle bir yöntem geliştirmeye çalışıyor. Mevcut teknoloji, bunun yapılabilmesi için her bir yumurtanın delinerek örnek alınmasını gerektiriyor. Bunun da sektör için ekonomik açıdan uygulanabilir olmadığı belirtiliyor.

Avrupa’da farklı uygulamalar

İsviçre, tavuk çiftliklerinde yaygın bir uygulama olmamasına karşın, erkek civcivlerin canlı canlı öğütülmesini geçen eylülde yasaklamıştı. Yılda 45 milyon erkek civcivin öğütüldüğü Almanya’da ise hükümet uygulamayı yasaklamış; Ancak Yüksek İdare Mahkemesi haziranda aldığı bir kararla, yumurtadaki embriyonun cinsiyetini belirleyecek bir yöntem bulununcaya kadar uygulamanın devam edebileceğine hükmetmişti.

Fransa ve Almanya geçen Kasım’da civciv katliamını önlemek için birlikte çalışma kararı almıştı.

Avrupa Birliği’nin 2009 tarihli bir genelgesi, erkek civcivlerin topluca öldürülmesine izin veriyor. Ancak bunun için ölümlerin “ani” olması ve civcivlerin üç günlükten daha büyük olmaması şartı aranıyor.

Domuz yavrularını uyuşturmadan kısırlaştırmaya da yasak

Fransa Tarım Bakanı gelecek yıldan itibaren domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılamayacağını açıkladı. Erkek domuzlar, semirmeleri için kısırlaştırılıyor. Uygulamanın bir başka amacı da yağlı etlerdeki kokuyu önlemek.

Fransa’da hükümet, et ve tavuk çiftliklerinde kullanılan yöntemlerin değiştirilmesini isteyen hayvan hakları aktivistlerinin baskısı altında. Geçen yıl ülkede bazı kasaplar, diğer canlı türlerinin haklarının ihlal edildiğini söyleyen aktivistlerin saldırısına uğramıştı.

Hayvan hakları örgütleri: Düş kırıklığına uğradık

Dünya Tarımında Merhamet adlı hayvan hakları örgütü, tavuk çiftliklerinde kafeslerde tutulan hayvanlardan yumurta elde edilmesinin ve domuzların kısırlaştırılmasının tamamen yasaklanmasını isteyerek Fransız Tarım Bakanı’nın açıklamalarının düş kırıklığı yarattığını duyurdu.

 

Hasankeyf’in yarısı sulara gömüldü, yöre halkı destek bekliyor

Batman Hasankeyf’te yapılan Ilısu Barajı için su tutma çalışmalarında sona gelindi. Yöre halkı ve Hasankeyf Yaşatma Girişimi yarısı sular altında kalan tarihi kentin, birkaç güne kadar tamamen baraj sularına gömüleceğini belirtti.

Hasankeyf Yaşatma Girişimi’nden Rıdvan Ayhan, bölgedeki durumu şöyle anlatıyor: “Sular Hasankeyf’in evlerini almaya başladı. Karşı tarafta Kesmeköprü1 ve Kesmeköprü 2 adında iki köyde yaşayanlar da yavaş yavaş akrabalarının yanına taşınmaya başladılar. Onlar için henüz ne bir ev yapıldı ne de yer gösterildi. Nereye sığınacaklarını bilemez durumdalar. Suçeken Köyü halkı da aynı durumda.”

Yörede hayvancılık yapanların hayvanlarını alıp götürecekleri bir yer de olmadığını anlatan Ayhan, “Orada, suyun kenarında hayvanlarıyla beraber bekliyorlar. Kimse bir çözüm yolu göstermiyor. Ne hayvanlarını bırakabiliyorlar ne de alıp götürebiliyorlar” diyor.

30 aile açıkta

Hasankeyf gönüllüsü Murat Tekin de özellikle ev ve toprak sahibi olmadıkları için yeni yerleşim yerinde iskan edilmeyen köylülerin durumuna dikkat çekiyor.

“30 aileden oluşan yaklaşık 100 kişi, hak sahibi görünmedikleri için eski Hasankeyf’te bekliyor. İskan Kanunu gereği, ev verilmeyen bu insanların sorununu kimse çözmüyor. Suları kesildi, elektrikleri de kesilmek üzere. Benzer konumdaki bazı köylüler, yeni yerleşimde kiracı olarak taşındı, ancak kirayı karşılayamayacak ailelerin gidecek başka yerleri yok.”

‘Amaç enerji elde etmek değil’

Rıdvan Ayhan barajın yapılış amacını da sorguluyor: “Eğer amaç enerji elde etmek olsaydı, bölge Türkiye’nin en çok güneş gören yerlerinden biri olduğu için güneş enerjisini kullanmayı düşünürlerdi. Rüzgar enerjisiyle de elektrik elde edilebilirdi. Ancak bunun yerine, ömrü 60 yıllık, 1.2 mgw’lık  bir barajı inşa edip, dünya mirası bir uygarlığı sular altında bırakmayı tercih ettiler.”

199 yerleşim yerinin baraj suları altında kalacağını kaydeden Ayhan 80 ila 100 bin insanın yer değiştireceğine, bu denli büyük bir göçün büyük sorunlar yaratacağına dikkate çekiyor.

Ilısu Barajı ile Mezopotamya Ovası’nın en verimli tarım havzasının da yok edildiğine söyleyen Ayhan, Hasankeyf’in restore edilerek turizme açılması halinde, barajdan elde edilecek gelirin 10-15 katı civarında bir gelir elde edileceğini de savunuyor: “Burası sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bütün insanlığın mirası. Dünyanın en önemli uygarlıklarının merkezi. Bunların sular altında gömülmesi değil, yaşatılması ve bütün insanlığın buna sahip çıkması gerekir.”

Ayhan, tarım, yenilenebilir enerji ve turizm yatırımları yerine bölgeyi topyekün suya gömmenin ülke ekonomisine de büyük darbe vuracağını anlatarak, her şeye rağmen hala geç olmadığının altını çiziyor.

‘Mücadeleyi sürdüreceğiz’

“Romanya’da yapılan benzer bir proje, bittiği halde balıkçıların gerçekleştirdiği büyük protestolar sonucunda hükümet geri adım attı ve baraj projesi iptal edildi. Bizde de eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, ‘Bu proje başından sonuna dek yanlış’ demişti. Biz de ısrarla henüz geç değil, diyoruz. Sular hala durdurulabilir. Hasankeyf tamamıyla sular altında kalsa bile mücadelemizi sürdüreceğiz.”

Rıdvan Ayhan, barajın sadece Türkiye’yi değil, Irak’a giden suyu da etkileyeceğini belirtiyor; uluslararası dayanışma çağrısı yapıyor.

 

 

 

 

 

 

Yargıdan YÖK’e: ODTÜ Rektörü Verşan Kök’e soruşturma açılsın

Ankara 11. İdare Mahkemesi, ODTÜ’de kesilen ağaçlarla ilgili YÖK’ün Rektör Verşan Kök’ün soruşturulmaması kararını iptal etti.

Ankara Büyükşehir Belediyesi ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Rektörlüğü arasında imzalanan protokolün ardından 8 Eylül 2017 tarihinde, ODTÜ arazisindeki ağaçlar bir gecede kesilmişti.  Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, ODTÜ Rektörü Verşan Kök hakkında soruşturma açılması için Yüksek Öğretim Kurumu’na (YÖK) başvurdu. Ancak YÖK bu talebi reddetti.

Kararın ardından mimarlar konuyu yargıya taşıdı. Ankara 11’inci İdare Mahkemesi YÖK’ün ODTÜ Rektörü hakkında işlem yapılmaması kararını iptal etti.

Mimarlar Odası: Peşini bırakmayacağız

Mimarlar odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan “ODTÜ’de binlerce ağaç bir gecede katledildi. 110 metrelik yolun açıldığı ormanlık alanda ODTÜ o gece yüksek yoğunluklu bir savaş ortamını yaşadı” dedi.  Candan karara ilişkin olarak da şunları söyledi: :

“Yüzlerce iş makinesi, kamyonlar, çevik kuvvet eşliğinde ODTÜ’yü, ekolojik bütünlüğümüzü kentimizi ve yaşamlarımızı tahrip etti. Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak, kentin akciğeri ODTÜ’de yapılan ağaç katliamına göz yuman ve görevini kötüye kullanan ODTÜ rektörü Verşan Kök hakkında soruşturma açılması için YÖK’e başvurmuştuk. YÖK, ODTÜ rektörü Verşan Kök hakkında işlem yapılmamasına karar verdi. Mimarlar Odası Ankara Şubesi, kararı yargıya taşıdık. Ankara 11’inci İdare Mahkemesi, Yüksek Öğretim Kurumu’nun görevini kötüye kullanan ODTÜ Rektörü Verşan Kök hakkında işlem yapılmamasına ilişkin kararını iptal etti.

ODTÜ’nün geleneğini ve yeşil aksını parçalayan KYK yurdu inşaatı için nöbette olan öğrencilere acımasızca yapılan polis müdahalesi de Kavaklık’ta yapılan ağaç katliamının da hesabını soracağız. ODTÜ’ye telafisi mümkün olmayan zararlar vermeye devam edeceği hal ve tavırlarından belli olan Rektörün de acilen ODTÜ’den uzaklaştırılması ve yönetim yetkisinin yürütülmesinin durdurulması gerekmektedir. ODTÜ yolu ve kavaklık ağaçlandırılmalı, kamu zararı Melih Gökçek ve Verşan Kök’ten tazmin edilmeli. Kök ve Gökçek yargı önünde cezalandırılana kadar sürecin peşini bırakmayacağız.”

Türkiye’den BM’ye savunma: LGBTİ+ eylemleri yasak değil

Türkiye Hükümeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Birleşmiş Milletler’de (BM) 16 devletin LGBTİ+ hakları ile ilgili tavsiye ve eleştirilerine yanıt verdi. Kaos GL’de yer alan habere göre, Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı; Ankara’da iki yılı aşkın bir süredir süresiz LGBTİ+ etkinlik yasağı, İstanbul’da Onur Yürüyüşü’nün 2015 yılından beri yasaklanması, geçtiğimiz sene Mersin, İzmir ve Antalya’da Onur haftalarının yasaklanması, İstanbul’da Queer Olympix spor etkinliğinin yasaklanmasına rağmen Türkiye’de LGBTİ+’ların toplantı ve gösteri özgürlüğü olduğunu iddia etti.

Kaymakçı, “Toplantı ve gösteri özgürlüğü ile ilgili olarak, 2017 yılında LGBTİ’ler 97 faaliyet yaptı. Bunlara 20 bin kişi katıldı. 119 kişi şiddet nedeniyle gözaltına alındı. Sistematik bir yasaklama yok” dedi.

Başvuru yasağı da yok sayıldı

Bakan Yardımcısı, geçen yıl Valiliğin belirlediği toplantı ve gösteri yürüyüşü mekanlarından olan Bakırköy’e İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü başvurusunun dahi reddedilmesini de görmezden gelerek, “Galatasaray Meydanı turistik bir alan olduğu için Cumartesi Anneleri ve LGBT topluluğunun protestolarına izin verilemez” dedi.

Kaymakçı, yasalarda LGBTİ+ haklarının açıkça korunmamasını ise şu ifadelerle savundu:

“Anayasamızın 10. Maddesi ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ diyor. Buradaki “ve benzeri” ibaresi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini kapsıyor. Dolayısıyla cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin diğer yasalarda geçmesine gerek yok.”

Hükümet devlet raporunun hazırlanma ve İnsan Hakları Eylem Planı sürecinde “tüm paydaşlarla” görüşüldüğünü de iddia etti ancak bu süreçlerde LGBTİ+ örgütleriyle hiçbir iletişim kurulmadı.

‘Nefret suçlarıyla mücadele ediliyor’

Nefret suçlarına ilişkin 2014 yılında mevzuat geliştirildiğini söyleyen Kaymakçı, “o tarihten beri nefret suçları ile mücadele edildiğini” de öne sürdü. Ancak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) kriterlerine göre Türkiye’de nefret suçlarına ilişkin birincil mevzuat ve ikincil mevzuat yok. Bakan Yardımcısının ima ettiği mevzuatta ise cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadeleri yer almıyor.

Kaos GL Derneği’nin AGİT kriterlerine göre hazırladığı 2018 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu, cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimlikleri nedeniyle saldırıya uğrayan kişilerin neredeyse hayatları boyunca ve kendi evleri dâhil hayatın her alanında bu saldırılarla yüz yüze kaldıklarını gösteriyor. Mağdurlar önceden tehdit ve taciz ediliyor, saldırıların gerçekleştiği sırada pek çok görgü tanığı yer alıyor ve görgü tanıklarının yarısından fazlası herhangi bir tepki vermiyor ya da olaya müdahale etmiyor.

Karayiplerde 7.7 büyüklüğünde deprem

Karayip Denizi‘nde dün meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki deprem, Küba, Jamaika ve Cayman Adaları‘nda hissedildi. ABD’nin Miami şehrinden de hissedilen depremde halk binaları boşaltarak, sokaklara çıktı.

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu‘na göre, deprem Küba, Jamaika ve Cayman Adaları arasında yerin 10 kilometre derinliğinde gerçekleşti. Depremin merkezinin Jamaika’ya bağlı Montego Körfezi’nin 139 kilometre kuzeybatısında olduğu açıklandı

Uluslararası Tsunami Bilgi Merkezi de depremin ardından yaptığı tsunami uyarısını geri çekerek, tehlikenin geçtiğini bildirdi.

Depremin büyüklüğüne rağmen, bölgedeki yetkililer ilk alınan bilgilere göre herhangi bir can kaybı ya da hasar olmadığını bildirdi.  Miami polisi de deprem nedeniyle can kaybı ya da yaralanan olmadığını açıkladı. ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’ndan jeolog Ryan Gold, Miami Herald gazetesine yaptığı açıklamada, bu büyüklükte bir depremin Florida’dan hissedilmesinin “tamamen akla yatkın” olduğunu söyledi. Gold, “Çok fazla sismik enerji üretebilecek çok büyük bir depremdi” dedi.

Bangladeş’te nehri kirleten 231 fabrika için kapatma kararı

Bangladeş Yüksek Mahkemesi yetkililerden 231 fabrikanın başkentteki ana nehri kirlettiği için kapatılmasını istedi. Mahkemeye müdahale etmesi için dilekçe veren, Bangladeş İnsan Hakları ve Barış grubunun temsilcisi Manzil Murshid, başkent Dakka‘daki nehri kirleten fabrikaların genellikle Çevre Bakanlığı‘nın izni olmadan faaliyet gösteren, küçük çaplı boyama, deri tabaklama ve kauçuk tesisleri olduğunu belirtti. Bu tür fabrikaların etkili politikacıların desteği ya da hükümet görevlilerine verilen rüşvetle işlediği ifade edildi.

Euronews’in aktardığına göre, davacı Murshid, mahkemenin Buriganga Nehri yakınlarındaki fabrikalara ilişkin alınan kararın çevre aktivistleri tarafından memnuniyetle karşılandığını söyledi. “Bu iyi bir karar. Mahkeme yetkililerden Buriganga’yı kirleten fabrikalara verilen su, elektrik ve diğer kamu hizmetlerinin kesilmesini istedi” diyen Murshid, daha önce de bu yönde mahkeme kararlarının verildiğini ancak hükümet yetkilileri tarafından dikkate alınmadığını ifade etti.

Mahkeme kararının, yasa dışı yollarla faaliyet göstererek çevre kirliliğine neden olan 231 fabrika üzerine Çevre Bakanlığı tarafından hazırlanan rapor sonrası geldiği bildirildi. Buriganga, uzun yıllardır büyük tabakhanelerce kirletiliyordu. Ancak çevre aktivistlerinin baskıları sonucu, 2017 yılında Dakka dışına taşındılar.