Ana Sayfa Blog Sayfa 2246

Çin’e virüs komplosunu kim kurdu? – Cemal Tunçdemir

1 Aralık 2019 günü, Çin’in Wuhan kentinde bir hastanede doktorlar zatürre teşhisi yaptıkları bir hastanın akciğer iltihaplanmasına neden olan virüsü araştırmaya başladıklarında, sadece birkaç hafta sonra dünyanın dört bir köşesinde, henüz bilinmeyen yeni bir virüsün bulaştığı kayda geçecek on binlerce kişinin birincisi ile karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Sonraki günlerde, kuru öksürük, nefes darlığı, yüksek ateş gibi benzeri şikayetlerle Wuhan hastanelerine başvuranların sayısı artmaya başladı. Doktorların bu zatürre vakalarına hangi virüsün neden olduğunu henüz bilmemeleri, Ocak ayı ortalarına kadar sürecek ‘gizemli hastalık‘ efsanesinin de başlangıcı oldu. Ta ki 7 Ocak günü, SARS ve sonrasında Ortadoğu ülkelerinde MERS hastalığına da neden olan korona virüsü ailesinin yeni bir türü ile (2019-nCoV şeklinde adlandırıldı) karşı karşıya olunduğu ilk kez kayda girinceye kadar.

Henüz Wuhan halkının ve dünyanın bu salgından hiç haberinin olmadığı, Aralık ayı sonuna kadar sayısı 27’i bulacak vakalar, özel hazırlanmış bir hastanede sessizce karantina altına alınmıştı. Komünist Partisi Wuhan kent yönetimi, bütün otoriter rejimlerin karakteristik özelliğinin bir yansıması olarak bu gelişmeyi kamuoyundan gizlemeyi tercih ettiler.

Henüz aşısı ve tedavisi olmayan, ölümcül bir viral bir salgının oluşturduğu açık ve yakın tehlikenin boyutunu doktorlardan iyi kim bilebilir ki? Komünist Partisi’nin kamuoyuna hiçbir bilgilendirmede bulunmaması, devlet yetkililerinin bu ciddi tehlikeye karşı önlem almak yerine, yönetimin, ‘ülkemizde her şey şahane, her işimiz mükemmel‘ propagandasını korumaya öncelik vermesi, Wuhan’da gelişmeden haberdar doktorlar arasında tedirginliği daha da artırdı.

Kaldı ki Çin devletinin 2003 yılı SARS salgını sırasındaki gizleme, örtme, önemsizleştirme politikasının hastalığın yayılmasına nasıl yardımcı olduğu da hâlâ hafızalarında tazeydi.

SARS salgınını da saklamışlardı

2002 sonunda SARS virüsü salgını başladığında Pekin kent yönetimi ve Çin Komünist Partisi, bunu, Çin halkından ve Dünya Sağlık Örgütü‘nden aylarca saklayacaktı. Öyle ki Pekin’deki hastanelerdeki SARS virüsü hastalarından Dünya Sağlık Örgütü’nün haberi olmaması için bu hastalar, hastanelerin bulaşıcı hastalıklar bölümleri dışındaki bölümlere yatırılacaktı. Ta ki bir doktorun, ‘vatan haini’ damgası yeme pahasına, devletin resmi açıklamalarına aykırı gerçeği medyaya sızdırmasına kadar…

Çin’in en prestijli hastanelerinden biri olan askeri hastane 301’in başhekimi Jiang Yanyong‘un 4 Nisan 2003 günü Çin devlet televizyonu ve Hong Kong televizyonlarına gönderdiği ve gerçek durumu aktardığı e-mail bu iki yayın organınca da haberleştirilmeyecekti. Fakat e-mail’in bu iki kurumdan Hong Kong yerel medyasına oradan da dünya medyasına sızması da çok sürmemişti. 8 Nisan 2003 günü Wall Street Journal ve bir kaç saat sonra da Time dergisi doktor Jiang Yanyong’a ulaşarak bu e-mail’in gerçek olup olmadığını soracaktılar. Acilen bir şeyler yapılmazsa salgının sadece Çin için değil küresel bir felakete yol açacağının farkında olan Doktor Yanyong, devlet yetkililerinin aksine cesaretle gerçekleri konuşacaktı.Bu açıklama, salgının başlamasından aylar sonra hem Çin kamuoyunun hem de dünyanın nasıl bir felaketle karşı karşıya olunduğunu öğrenmesine neden oldu. Çin yönetimi, SARS’ın yaklaşık 3 ay Dünya Sağlık Örgütü ve halktan gizlenmesinin faturasını yerel parti teşkilatlarına kesti. Doktor Yanyong’un açıklamasından bir kaç gün sonra Pekin Belediye Başkanı ve Çin Sağlık Bakanı istifa etmek zorunda kaldılar. Çin devleti, ancak Doktor Yanyong’un ifşasından sonra, bütün enerjisini gerçeğin kamuoyuna sızmasını engellemeye harcamak yerine, virüsün yayılmasını engellemeye harcamaya başlayacaktı. Birçok sağlık uzmanına göre, epidemik SARS salgının pandemiye (küresel salgın) dönüşmemesinde bu cesur doktorun e-mail’i hayati bir rol oynamıştı.

2019 Aralık ayı sonunda yerel yöneticilerin ve devlet görevlilerinin yine tipik refleksle gelişmeleri kamuoyundan gizleme eğilimine girmeleri, Wuhan’daki hastanelerde çalışan sağlık görevlilerinde 2003’ün tekrarı endişesine yol açtı. 2003 Çin medyası görece eleştirel haber ve analizlere de yer verebiliyordu. 2018’de devlet başkanlığında iki dönem sınırını kaldırdığından ve 2022 yılındaki parti kurultayında üçüncü dönemi için kapıyı araladığından beri ülkeyi tek parti otoriterliğinden tek adam otoriterliğine evrilten Şi Cinping’in ülkesinde medya ‘liderin medyası’ haline getirilmiş, bütün araştırmacı gazeteciler susturulmuştu. Ama kamuoyunu bir an önce uyarmak gerektiğine inanan doktorlar için bir şans olarak 2003 yılından farklı olarak WeChat, Weibo gibi sosyal medya platformları vardı. Wuhan’da bir hastanede göz doktoru olan Li Wenliang, SARS benzeri bir virüsle karşı karşıya olduklarını 30 Aralık günü WeChat üzerinde doktorların üye olduğu bir sohbet grubunda paylaşacaktı örneğin. Aynı gece yarısı polis tarafından ifadeye götürülecek, üç gün sonra da, gerçek olmayan bir söylenti yaydığı ”itirafı”, yine polis marifetiyle kendisine imzalatılacaktı. Sonradan 7 doktora daha işlem yapılacaktı.

Doktorların yeni bir viral salgınla karşı karşıya olunduğu uyarıları, ülkenin en popüler sosyal medya platformları olan WeChat ve Weibo üzerinden yayılmaya başladı.

Çin devleti, salgın yerine bunu açıklayanların peşine düştü

Ama, işleri, halkın sağlık ve can güvenliğini sağlamak olması gereken devlet yetkilileri, bu görevlerini yerine getirmek yerine, sosyal medyada salgın ile ilgili paylaşımlar yapanların peşine düştüler. 1 Ocak günü sekiz kişi daha sosyal medya paylaşımlarıyla, halkta panik yaratacak söylentileri yayma ve devlet düzenine karşı güvensizlik yarattıkları gerekçesiyle gözaltına alınacaktı. Sonraki günlerde medyaya yansıyan tutuklama sayısı 47’e kadar çıkacaktı. Kesin rakamı ise kimse bilmiyor.

Aralık ayının ortasından itibaren bir salgınla karşı karşıya olduklarını bilen devlet yetkilileri, bu tehdidi halktan gizlemeyi sürdürdü. Öyle ki, 29 Aralık günü, Wuhan’da toplu yemek dünya rekoru denemesi bile iptal edilmedi ve 40 binden fazla ailenin bir araya gelmesine izin verildi. Milyonlarca masum Wuhanlı, birbirlerine virüs bulaştırdıklarından habersiz günlük tempolarına devam etti. Trenlerde, otobüslerde, kapalı mekanlarda kalabalıklar halinde bulunmayı sürdürdü.

Ocak ayı başında bile bütün resmi devlet açıklamaları, yalanlar üzerine kuruluydu. Wuhan sağlık yetkilisi Wang Guangfa, 10 Ocak günü, Çin Merkez Televizyonu‘na yaptığı açıklamada, Wuhan’da görülen hastalığın kontrol altına alındığını ve fazla bir etkisinin söz konusu olmayacağını söyleyecekti. Yani, 27 Aralık’tan beri 15 gündür hastanede tedavi gören bir hastanın hayatını kaybetmesiyle, koronavirüs’ten dolayı ilk ölümün yaşanmasından bir gün önce. 10 Ocak, Kınama ve uzaklaştırma cezası biten doktor Li Wenliang’ın da hastanedeki işine geri döndüğü gündü aynı zamanda. Sabah işbaşı yapan doktor, o gün glokom hastası bir kadını muayene etti. Kadının koronavirüs taşıdığından habersizdi. Salgını kamuoyuna sızdıran ilk isim olan doktor Wenliang, Şubat ayı başındaki sosyal medya paylaşımında bu kez kendisi ile ilgili bir bilinmeyeni duyuracaktı. Koronavirüs, kendisine de bulaştığı için tedavi altındaydı. Doktor Li Wenliang, 6 Şubat Perşembe akşamı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Wuhan’da Ocak ayının ilk yarısında hasta sayısı her gün artarken bile resmi açıklamalarda, hastalığın daha fazla yayılmasının beklenmediği söylenerek, abartılacak bir durum olmadığı ve devlet aleyhine karalama yapanlara fırsat verilmemesi çağrıları yapılıyordu. Hong Kong, Tayland, Vietnam ve Japonya‘da, Wuhan’dan gelenlerde korona virüsü vakalarının tespit edildiği o günlerde, Çin devletindeki örtbas kültürü yüzünden Wuhan dışında ülkede tek bir korona vakası bile medyaya yansımamıştı. Wuhan dışında ülkede kimseye virüsün bulaşmadığını sanan Çin kamuoyunda, koronavirüs için ‘vatansever virüs’ şakasının yayılmasının nedeni de buydu. Ta ki Hong Kong medyasının, bunun yalan olduğunu, virüsün gerçekte Wuhan dışındaki başka Çin kentlerine de yayıldığını haberleştirmesine kadar…

Balık pazarı hikayesi

Ocak ayı başına kadar hastanelere yatırılan 41 hastanın yarısından fazlasının Wuhan kentindeki Huanan Balık Toptancı Hali‘nde çalışanlar veya müşteri olarak son 10 günde oradan geçenler olması, bu toptancı halini ilk şüpheli nokta haline getirmişti. Hastalığın burada satılan yabani hayvan etlerinden insana geçmiş olabileceği bir olasılıktı. Wuhan Komünist Partisi şehir yönetimi Huanan Balık Pazarı’nı 1 Ocak günü günü kapatacaktı. Yani, Çin’in salgın hastalıktan Dünya Sağlık Örgütü’nü ilk kez resmen haberdar etmesinden 1 gün sonra.

Değişik branşlardan bir grup Çinli tıp araştırmacısının, dünyanın en saygın tıp haberleri kaynaklarından biri olan haftalık The Lancet gazetesinde 24 Ocak günü yayınladıkları detaylı rapora göre (link İngilizce) 1 Aralık günü koronavirüs’ten dolayı hastanelik olan ilk hasta da dahil olmak üzere 2 Ocak 2020 gününe kadar hastanelerde tedavi altına alınanlar arasında ne kendilerinin ne de yakın temas ettiklerinin hiçbirinin yolu söz konusu balık pazarından geçmeyenler de azımsanmayacak sayıdaydı. Bu şu anlama geliyordu: Wuhan balık toptancıları hali hikâyesinin hiçbir kesinliği yoktu. Hatta aynı araştırmacılara göre, enfekte olma ile belirtilerin ortaya çıkması arasındaki süre düşünüldüğünde virüsün, Aralık’ta bile değil kasım ve hatta ekim ayı içinde hayvandan insana bulaşmış olması çok büyük bir olasılıktı.

Wuhan Balık Hali, 31 Aralık’ta artık mızrağın çuvala sığamayacağını gören ve açıklama yapmak zorunda kalan devlet yetkililerinin, ‘her şey kontrolümüz altında‘ ego şovu yapmak için elverişli bir malzeme olacaktı. Hem bu balık hali hikayesi, sonraki günlerde resmi açıklamalarda sıkça tekrarlanacak bir başka yanlış resmi bilgiye (ki onun da gerçek olmadığı bir sonradan görülecekti) zemin oluşturuyordu. Yani, virüsün, sadece hayvandan insana bulaştığı, insandan insana bulaşmadığı, dolayısıyla paniğe gerek olmadığı açıklamasına…

Hastalığın insandan insana geçtiğinin anlaşıldığı ilk vakadan yaklaşık iki hafta sonra 20 Ocak’ta devlet ilk kez, hastalığın insandan insana da bulaştığını resmen açıkladı. Çin’in, virüse karşı topyekün savaşı kamuoyuna açık şekilde başlattığı gündü bu aynı zamanda. Çin sağlık yetkililerinin, devlet televizyonu CCTV‘den halka, Wuhan’a gitmemeleri çağrısı yapmalarına da ancak o gün izin verildi. Üç gün sonra 23 Ocak günü 11 milyon nüfuslu Wuhan’a bütün giriş çıkışlar yasaklandı. Fakat bu güç gösterisinin perdelediği küçük bir sorun daha vardı. Başlayan Çin yeni yıl tatili nedeniyle 5 milyon kişi Wuhan’dan ayrılmıştı bile. İnsanlar sadece bayramı aileleriyle geçirmek için köylerine gitmemişti. Wuhan bir üniversite şehriydi. Ülkenin her yerinden bu şehirde üniversite okuyan bir milyon öğrenci, tatil için ülkenin dört bir yanına çoktan dağılmıştı. Wuhan aynı zamanda bir sanayi şehriydi. Dünyanın 500 büyük şirketinin 300’e yakınının tesisleri ve bu tesislerde çalışan her kıtadan on binlerce yabancı vardı. Onların da önemli bir kısmı tatil nedeniyle ülkelerine gitmişti.

Gerçekler saklanınca insanlar hazırlıksız yakalandı

New York Times köşe yazarı Nick Kristof, devletin bütün bu gerçekleri halktan gizleme çabasının, dünya için yarattığı riskin de ötesinde kendi ülkesine ve halkına maliyetinin de çok büyük olduğuna dikkat çekiyor. En başta Wuhan’dakiler olmak üzere ülke çapında hastaneler, bir salgın tehdidinin kapıda olduğundan habersiz oldukları için gerekli hazırlığı zamanında yapamadılar. İnsanlar Ocak ayının ilk haftasından sonra kitlesel olarak hastanelere akın edince ciddi bir ekipman sıkıntısı başladı. Virüs testi kitlerinde, maskelerde, koruyucu gereçlerde, hasta yatağında, hâlâ giderilememiş büyük bir yetersizlik yaşanıyor. Öyle ki bazı hastanelerde doktorlar, plastik ambalajlardan gözlükler yapmak zorunda kaldılar.

Ülke ekonomisine zarar verir endişesiyle virüsü gizleme ve gerçeği açıklamamanın, Çin ekonomisine hali hazırdaki maliyeti bile çok büyük olmuş durumda. Ülkenin 5.9 olması beklenen ekonomik büyümesinin şimdiden en az 1 puan daha düştüğü tahmin ediliyor.

Yaklaşık bir buçuk milyarlık Çin nüfusunun tek derdi virüsten korunmak da değil artık. Virüsle nerdeyse aynı hızda yayılan ırkçılık ve düşmanlık da ciddi bir sorun olarak karşılarında. Ülke içinde bile insanların birbirlerine güvensizliği tavan yapmış durumda. Çinliler, kürenin her köşesinde de ırkçılığın ana hedefi haline gelmiş durumdalar. Bütün dünyada büyük bir izolasyon yaşıyorlar. Japonya sosyal medyasında ”ÇinlilerJaponya’yaGelmeyin” etiketi trend oldu. Singapur’da devletten Çinlilerin ülkeye girişini yasaklamasını isteyen dilekçeye 10 binlerce kişi imza verdi. Hong Kong’da, Vietnam’da, Güney Kore’de işyerlerinde, “Çinli müşteri kabul etmiyoruz” levhaları asıldı. Fransa’da yerel bir gazete, ”Sarı Alarm” ırkçı manşetiyle çıktı. Toronto’da aileler, Çin’den yakın aylarda dönmüş ailelerin çocuklarının okullara 20 gün boyunca alınmaması isteğinde bulundu. Dünyanın en popüler turizm ülkesi olan Tayland’ta halk, Çinli turistler arasındaki popüler alışveriş merkezlerine gitmemeye başladı.

Tek adamlık sevdasının faturası

Şi Jinping’in otoriter rejiminin ”2025 Hedefi”, dünyaya süper bilgisayarlar ihraç eden büyük bir Çin’di. Tek adamlık sevdası, onun yerine Çin’i dünyaya acil küresel sağlık durumu ihraç eden bir ülkeye dönüştürdü.

Otoriter rejimler, doğaları gereği hata yaptıklarını asla kabullenmez. Yönetimi, resmi açıklamaları, devleti sorgulayabilecek, gerçekleri araştırabilecek bir medya olmadığı için de halktaki imajlarına yardımcı olmayacaklarını düşündükleri her şeyi milletten saklamaları kolay olur. Saklayabildiği sorunu, krizi milletinden mutlaka saklar. Bunun yerine masallar anlatır. Saklayamadığı soruna ise, komplo teorileri uydurur. Gerçek bir anayasal devlette ise basın da halk da sorun gördüğünü yazmakta konuşmakta özgürdür. Gazeteciler, devletin işleyişinde, resmi açıklamalarında bir yasadışılık, usulsüzlük, yalan veya sorun olup olmadığını kendiliğinden araştırır. Bu tür durumlarda medyaya sızdıran ‘ıslıkçılar (whistleblower)’ yasal korumadan yararlanır, kahraman muamelesi görür. Otoriter rejimlerde, ‘halkı devlete karşı kışkırtan vatan haini’ damgası yerler. Yine, otoriter rejimler, dünyadan yardım istemeyi, ‘ego’ problemi yapar. Oysa virüs gibi son derece komplike bir tehdit ile Çin ve ABD de dahil dünyanın hiçbir ülkesi tek başına mücadele edemez. Küresel işbirliği ilk andan itibaren şarttır.

20 Ocak gününe kadar virüs salgını gizlemek, salgını önemsizleştirmek için çaba gösteren ve bu davranışıyla virüslü insan sayısının baş döndürücü şekilde artmasına yol açan Çin bürokrasisi, o günden beri ise bazılarının virüsle mücadeleye katkısı tartışmalı abartılı bir güç gösterisi sergiliyor. Wuhan başta olmak üzere 50 milyondan fazla insanın yaşadığı şehirler, tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde tamamen her türlü ulaşıma kapatılmış durumda. Bu devasa şehirlerde toplu taşımalar durduruldu. Wuhan Balık Hali kameralar eşliğinde ilaçlı sularla yıkandı. Çin’de girişi çıkışa yasak şehirlerden birinde mahsur kalan Ian Johnson, New York Times’ta yayımlanan yazısında, Almancadaki ‘aktionismus‘ kavramına dikkat çekiyor. “Bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için bir şeyler yapma” anlamında. Çin devleti, Wuhan’da iki haftada temel atıp hastane açmak gibi şovlarla, halkta kendisine karşı gelişen güvensizliği yeniden inşa etmeye çalışıyor.

‘Balyozla vurarak sorunu çözmek’

Birçok tıp uzmanı, on milyonlarca insanın yaşadığı kentleri toplu karantina ilan etmenin, o insanları, tıbbi olanaklara ulaşamamaktan gıda kıtlığına bir dizi çaresizlikle baş başa bırakmanın, hali hazırda ülkenin her tarafına ve dünyaya yayılmış bir virüsle mücadele için faydasını sorguluyor. Bu görüşteki uzmanlara göre, bu dev karantinanın zararı, yararından daha fazla olabilir. Georgetown Üniversitesi Küresel Halk Sağlığı uzmanı Alexandra Phelan, sağlık haberleri odaklı web portal Stat‘a verdiği demeçte, Çin yönetiminin tavrını, ‘balyozla vurarak’ sorunu çözmeye benzetiyor. Salgınla mücadele, bir beyin ameliyatının hassasiyetine daha yakın bir iş. Karantinanın, bir yardımdan çok bir cezalandırma gibi görülmesi, hastalığın engellenmesini de zorlaştırabilir. Henüz hiçbir belirtisi görülmediği için hastalık taşımadığını sanan birçok Wuhanlı, ayrımcılık ve dışlanma yaşamamak için kendini göstermiyor.

Georgetown Üniversitesi küresel sağlık hukuku profesörü Lawrence Gostin, Washington Post gazetesine yaptığı açıklamada, Çin hükümetinin 20 Ocak’tan beri yaptığı uygulamalar hakkında, ”Bunları yapıyorlar çünkü politik liderlik konumunda bulunanlar, ancak gözle görülür ve dramatik bir takım adımlar attıklarında halkın desteğini kazanacaklarını düşünürler” yorumu yapıyor. Ona göre de yapılanların bir çoğunun önceliği virüsü engellemekten çok politik faydalara yönelik.

Çin merkezi otoritesi, Ocak ayının son haftasında devreye girdiğinde artık çok geçti. Şi Cinping, yerel teşkilatlara virüs konusundaki her gelişmede şeffaf olmaları talimatı verdi. Dünya Sağlık Örgütü ile her bilginin paylaşılmasını istedi. Hatta WeChat üzerinde, ihmalkar devlet yetkililerini ihbar için, ‘ıslıkçı (whistleblower) hattı bile oluşturuldu. Fatura ise bir kez daha yerel yönetime ve komünist partisi yerel teşkilatına kesildi. Wuhan belediye başkanı Zhou Xianwang‘ın savunması da aslında otoriter rejimlerin doğasına ilişkin bir başka itiraf niteliğindeydi. Xianwang, hastalığı kamuoyuna açıklamak için yukarıdan talimat beklediğini ve üst makamlardan izinsiz bu açıklamayı yapamadığı için gecikmenin yaşandığını söyledi.

”Çin ekonomisini yıkmak için biyolojik savaş” gibi iddiaların hiçbir geçerliliği yok. Virüsü, bir ülkenin nüfusu için silah olarak kullanmak, komplocular açısından virüsler hakkında dev bir cehaletin göstergesi olurdu herhalde. Hele de, her gün dünyanın 700 ayrı noktasına uçuşlar yapılan bir ülkede…

Türümüz, gruplar halinde yaşamaya başladığı 12 bin yıl öncesinden beri yakın aralıklarla virüs salgınlarının kurbanı oluyor. Binlerce yıldır oldukça kalabalık şehirleri ve insanlarının, domuz, ördek, yarasa gibi potansiyel virüs bankalarıyla yakın temasına uygun tarımsal doğası nedeniyle Çin, sıkça bir çok virüs salgının başladığı yer oldu. Birçok virüs salgının başladığı yer olmaya da devam edecek. Kaldı ki Çinli bilim insanları, 2019 ilkbaharında yayımladıkları bir raporda bile, ”yarasa kaynaklı korona virüsünün insana yeniden bulaşmasının çok yüksek bir olasılık olduğunu ve Çin’in de bu riskin en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğu” uyarısını yapmışlardı.

Yeni koronavirüsü de son salgın olmayacak. Türümüz, henüz aşısı olmayan birçok yeni virüs türüyle yüz yüze kalmaya devam edecek. Kaldı ki küresel ısınmanın doğal alanları dışına sürdüğü birçok virüs torbası hayvan da insanlarla daha sık temasa girerek bu riski tarihte görülmemiş oranda artırıyor.

Tıpkı depremler gibi, hazırlığımız, bunların bir felakete dönüşüp dönüşmemesinde belirleyici temel faktör. Doğa konusunda bilinçli, eğitimli ve hazırlıklı toplumlar, şeffaf, hesap sorulabilir devlet gücüyle elbette ki daha şanslı. Geri kalan toplumlar da, yapmaları gerekenleri yapmak yerine, depremler için ‘küresel güçlerin manyetik dalgaları’ veya virüsler için ‘biyolojik saldırı’ gibi zırva komplo teorisi gerekçeleriyle kendilerini kolayca aklayacak beceriksiz çıkarcı yönetimlere mahkum olacak. Fakat sorun şu ki, virüs salgını, eski çağlarda olduğu gibi bölgesel kalmıyor artık. Domuz gribi Meksika’nın bir köyünde başladıktan birkaç hafta sonra dünyanın her yerine ulaşmıştı. Yani, tür olarak virüslere karşı, en hazırlıksız üyelerimiz kadar güçlüyüz. Bize coğrafya olarak ne kadar uzak olurlarsa olsunlar.

”Hedefin Çin ekonomisi olduğu” iddiası ise küresel ekonominin doğası konusunda bir başka cehaletin göstergesi. Çin, üreticileri ve tüketicileri ile dünya ekonomisinin en önemli motorlarından birine dönüşmüş durumda. Çin ekonomisini yıkmanın, Çin’in tarihsel hasmı Japonya ve güncel rakibi ABD de dahil kimseye hiçbir faydası yok. Aksine hem onlar için hem de küresel ekonomi için bu bir felaket demek.

‘Devlet bizi korusun diye bütün haklarımızdan vaz geçmiştik’

Bütün bunların ışığında hâlâ illa ki bir komplodan söz edilecekse bunun, sorunlu devlet kültürünün, otorite tapıcılığının yol açtığı bir komplo olduğunu söylemek mümkün.

Devlet memurlarının anayasaya, açık yasalara, mevzuata değil, sadece ‘yukarıdan’ gelecek talimatlara göre hareket edebildiği bir bürokratik işleyiş… Medyanın özgürce resmi açıklamaları sorgulayamadığı, gazetecilerin, basın toplantılarında devlet yetkililerine ‘ancak açık arayan bir hasmın sorabileceği’ soruları soramadığı, resmi yalanlardan oluşan bir enformasyon iklimi… Hukukun, hakları korumakla değil, düzeni korumakla görevli olmasının yol açtığı kamusal sorumsuzluk… Üniversiteleri, bilim insanlarını, bilimsel raporları küçümseyen bürokratik ve politik kadrolar… Halkına müreffeh ve kaliteli bir yaşamın zeminini kurmak yerine, bütün enerjisini, ”dünyanın hakimi olacağız”, ”en büyük biz olacağız”, ”liderimiz dünyanın lideri olacak” gibi çağdışı, iptidai, nasyonalist rüyalara harcamaya meyilli zehirleyici tarihsel saplantılar ve diğerleri… Bu devlet virüslerinin her biri belli düzeylerde de olsa Çin’de de mevcut.

Çin devleti, 2003 SARS salgınından sonra gerekli dersi çıkardığı ve aynı hataların tekrarlamayacağı sözü vermişti. Buna rağmen, benzeri hataları yeniden yapmaktan kaçınamadı. Çünkü şeffaflık, devlet yönetiminin bunu yapma sözü vermesiyle oluşan bir şey değil, devlet yönetiminin halktan bir şeyi saklamaya cesaret edemeyeceği bir sistem ve kültürde oluşabilen bir şeydir. Yerel devlet ve parti yöneticileri, salgınla mücadele etmek yerine mesailerini parti toplantılarına, propaganda çalışmalarına harcadılar. İstediklerini yazmayan gazetecilere, örtbasa iştirak etmeyen doktorlara, bilim insanlarına düşmanlık sergilediler.

Zamanında müdahale ve halkın desteğiyle kolayca kontrol altına alınabilecek bir salgının, halktan gizlenerek bütün ülkeye veya dünyaya yayılmasına neden olundu. Yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş durumda. 6 Şubat itibarı ile sadece Çin’de 25 binden fazla tedavi gören hasta var. Bu hafta sonunda bu rakamın en az iki katına ulaşması bekleniyor. Bunların 3 binden fazlasının ise hayati tehlikesi bulunuyor.

Weibo’da Çinli bir vatandaş, ”Devlet bizi korusun diye bütün haklarımızdan vazgeçtik. Ama bu nasıl bir koruma?” diye soracaktı. Çin sosyal medyası bugünlerde benzeri yoğun eleştirilerle ve kızgınlıkla dolu.

Peki bu öfkenin bir sonucu olacak mı?

”Sanmıyorum”, diye yazıyor karantina altındaki kentte yaşayan Ian Johnson. Günün sonunda, yine, ”devletin ve liderin kararlığı sayesinde virüse karşı zafer kazanıldığı” hikâyesi hakim olacak ona göre. Kimse, aynı gücün salgının bu boyuta ulaşmasındaki rolünü konuşamayacak. Johnson, Çin toplumunun, büyük çoğunluğu itibarı ile, devletin doktrine ettiği “Çin’in nevi şahsına münhasır bir ülke olduğu ve demir yumrukla yönetilmesi gerektiği” fikrini içselleştirdiğine dikkat çekiyor.

Devlet yetkililerinin, ortaya çıkan bir virüsle mücadele yerine, virüs hakkında sosyal medya paylaşımları yapanlara, gazetecilere yönelmesinin ülkeye büyük maliyeti olduğu konusunda en ilginç itiraf ise Çin Yüksek Mahkemesi‘nden geldi. Mahkemenin kıdemli ismi Tang Xinghua‘nın, WeChat’taki sayfasında 26 Ocak günü, “Yeni salgın hakkında söylentilerle mücadele üzerine” başlığıyla (link Çince) yayımladığı yorumda, “Eğer kolluk güçleri söylentileri yayanları susturmak için bu kadar aceleci olmasaydı bugün bu hastalıkla mücadele konusunda çok daha iyi bir konumda olacaktık” eleştirisi oldukça sıra dışı bir çıkıştı. Şöyle yazdı Yüksek Mahkeme üyesi:

”Eğer halk bu SARS söylentilerini zamanında duysa, panikle, daha erken maske takmaya başlayacak, toplu yerlerde bulunmaktan kaçınacak, söz konusu balık hali gibi yerlere alışveriş için gitmeyecekti. Bu tür ‘söylentilere’ daha hoşgörülü olmak gerekir.” 

Bu itirafın, devletin, medya ve halkın internet paylaşımlarına karşı mücadelesinde çoğunlukla ön safta yer alan ve 2013 yılında bu tür söylenti suçları için 3 yıllık ceza içtihadını oluşturan en yüksek yargı organından gelmesi ise acı bir ironiydi.

Koronavirüs salgını, özgür basın ve şeffaflığın, bir ülkenin güvenliğine tehdit olmak bir yana, güvenliğin gerçek garantisi olduğunu bir kez daha gösterdi.

1971 yılında, Amerikan devletinin Vietnam Savaşı konusunda yıllardır halka yalan bilgi verdiğini ifşa eden Pentagon Belgelerini yayınlama mücadelesiyle, Vietnam Savaşı’nın sona ermesinde rol oynayan Washington Post gazetesinin efsane editörü Ben Bradley, iki yıl sonra Watergate skandalı haberleri ile devlet başkanı Richard Nixon‘un yalan söylediğini de ispatlayan haberciliklerini anlattığı 30 Mayıs 1973 tarihli ünlü mektubunda devletten özgür gazeteciliğin bu hayati varlık sebebine şu şekilde dikkat çekecekti:

Gerçeği yazdığı sürece, gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçları hakkında endişelenmek gazetecinin işi değildir. Bir ülkeye, hiçbir gerçek, resmi yalanlar kadar tehlike oluşturamaz.”

Hiçbir toplum için, devlet yetkililerinin örtbaslarından, resmi yalanlarından, gerçekleri halktan saklamasından daha büyük bir komplo olamaz.

(T24’den alınmıştır)

İklim modelleri küresel ısınmayı doğru tahmin etti

1970 ile 2007 yılları arasında yayımlanan iklim modellerini inceleyen bilim insanları, modellerin gezegenin küresel yüzey ısınmasını doğru tahmin ettiğini ortaya koydu. Zeke Hausfather ve ekibi tarafından yürütülen çalışma Geophysical Research Letters’da yayımlandı.

İklim modelleri, iklimle ilgili süreçleri tanımlayan ve süper bilgisayarlarda çözülen denklemler sayesinde oluşturuluyor. Küresel sıcaklık artışına sebep olan birçok etkenin değerlendirmeye alındığı modeller, hem bilimsel hipotezlerin doğrulanmasında hem de gelecekte yaşanacak durumlar hakkında bilgi sahibi olmada kullanılıyor.

İnsan kaynaklı değişkenler öngörülemiyor

Nature dergisinde Jennifer Kay tarafından kaleme alınan yazıya göre araştırmada vurgulanan önemli bir nokta, iklim modellerinin tahmin yeteneğinin gelecekteki bilinmeyen iklim senaryoları ile sınırlı olması.

Fosil yakıtların sebep olduğu atmosferdeki artan karbondioksit yoğunluğu gibi birçok temel faktör, insan faaliyetleri ve kararlarından kaynaklanıyor. Bilim insanları, dünyanın nasıl sanayileşeceği veya bunun sonucunda ortaya çıkacak karbondioksit emisyonları hakkında bilgi sahibi olmadıkları için bu veriler hakkında sadece tahminlerde bulunabiliyordu.

Son yıllarda iklim modellemesi için kullanılan süper bilgisayarlar

17 modelin 14’ü tutarlı sonuç verdi

Araştırmacılar, bu bilinmeyen faktörler yüzünden modelleri yanlışlamadan incelemenin bir yöntemini geliştirdi. Çalışmada 14 modelin öngördüğü 17 farklı projeksiyon incelendi.

Yazarlar, buldukları yöntemi uygulamadan önce bunlardan 10 tanesinin tutarlı sonuçlar verdiğini buldu. Ancak, bilinmeyen faktörlerin etkisini göz ardı ettiklerinde 14 projeksiyonun gözlemlerinin tutarlı olduğu ortaya çıktı.  Bunlardan tutarlı olmayan ikisi daha yüksek sıcaklık öngörürken bir tanesi ise tahminlerinde daha düşük bir sıcaklık öngördü.

Modeller geliştirilmeye devam ediyor

Her ne kadar yazarların bulguları iklim modellerinin yüzey sıcaklığını doğru bir şekilde tahmin edebileceğini gösterse de, bu tahminlerin devam eden iklim değişikliğinin etkilerini anlamak ve hazırlanmak için yetersiz olduğu belirtiliyor.

Bölgesel iklim değişikliğini tahmin etmek, iklim parametreleri bilinse, 10 yıl gibi kısa bir süre için yapılsa bile büyük ölçüde öngörülemeyen değişkenler yüzünden sınırlı bir şekilde yapılabiliyor. Yine de bu tür çalşmalar, yüzey ısınmasını belirli bir seviyeye getirmek için zaman içinde atmosferde olması gereken maksimum karbondioksit miktarını tahmin etmek için oldukça yararlı.

Bilim insanları modellemeler üzerine çalışmaya ve daha kompleks modeller oluşturmaya devam ediyor. Ancak bir yandan da iklim değişikliğine karşı bir uyarı niteliğindeki çalışmaların başarıya ulaşması, bilim insanlarının olduğu kadar karar vericilerin ve hissedarların çabasına bağlı.

Finlandiya’da babalara annelerle eşit paralı doğum izni

Finlandiya hükümeti çocuk sahibi olan babalara da anneler ile aynı süre ücretli doğum izni verecek yasal düzenlemeyi meclisten geçirdi. 2021 yılından itibaren uygulamaya konulacak tasarıya göre, ebeveynler eşit olarak 164 gün ücretsiz izne, 7 ay ise ücretli izne ayrılabilecek.

Düzenlemeyle ebeveynlere kotalarının 69 gününü birbirine devredebilme hakkı da verilecek. Bekar ebeveynler ise yine daha önce olduğu gibi 328 gün izin alabilecek. Hükümet bu değişikliklerle birlikte çocukları merkeze koyduklarını ve cinsiyet eşitliğine yönelik bir adım daha atmış olacaklarını söyledi.

‘Azalan doğum oranlarını da artıracak’

Sağlık ve Sosyal İşler Bakanı Aino-Kaisa Pekonen konuyla ilgili yaptığı açıklamada bu sayede babaların çocuklarıyla daha fazla vakit geçirebileceğini söyledi. Pekonen, ‘radikal’ olarak nitelendirdikleri reformun amacının hem toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmek hem de azalan doğum oranını artırmak olduğunu belirtti.

Beş kadın lideri olan koalisyon

Finlandiya’nın yeni politikası 34 yaşındaki, dünyanın en geç başbakanı Sanna Marin‘in seçilmesinden sadece birkaç ay sonra hayata geçirildi. Marin, Finlandiya’nın, hepsi kadın liderleri olan ve neredeyse tamamı 35 yaşın altında olan beş partiden oluşan koalisyona başkanlık ediyor.

Dünyada ebeveynlik izni konusunda en geniş hak tanıyan ülke ise İsveç. Ülke, ebeveynlerin her birine 240 gün olacak şekilde toplamda 480 gün doğum izni hakkı tanıyor.

 

Birleşik Krallık kömürü terk tarihini erkene çekti

Birleşik Krallık ülkedeki kömürlü termik santrallerin kapatılma tarihini bir yıl önceye aldı. Açıklama Başbakan Boris Johnson tarafından önceki gün yapılan Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi- COP26 çalışmalarının başlama töreninde yapıldı.

Yeşil Ekonomi’nin aktardığına göre, Johnson açıklamasında 1990’da ülkenin elektrik üretiminin %70’ini kömürden karşılarken, bu oranın %3’e gerilediğini, 2024 yılında ise ülkedeki tüm kömürlü termik santrallerin kapanmış olacağını söyledi.

Ülke yönetimi 2015 yılında Birleşik Krallık’taki tüm kömürlü termik santrallerinin 2025 yılına kadar kapatılması ya da kömür kullanmayacak şekilde dönüştürülmesi kararını almıştı.

 

Güneş ışığını soğuran paneller gece de elektrik üretebilecek

Hakemli bilim dergisi ACS Photonics, ocak sayısının kapağında gece enerji üretebilen güneş pillerinin prototipine yer verdi. Güneş’ten gelen ışınları değil, Dünya’nın uzaya yaydığı kızılötesi ışınları kullanan cihaz, standart bir panelin gündüz ürettiği enerjinin dörtte birini üretebiliyor.

Kızılötesi ısı dalgalarını kullanıyor

Independent Türkçe’nin aktardığına göre Kaliforniya Üniversitesi’nden elektronik mühendisliği profesörü Jeremy Munday, sürecin normal güneş pillerine benzediğini ama ters yönde işlediğini ifade etti.

  1. Geleneksel paneller Güneş’ten gelen görünür ışığın soğurulmasına dayanırken yeni teknoloji, çevresinden daha sıcak nesnelerin yaydığı kızılötesi ısı dalgalarını kullanıyor.

Gündüz Güneş ışınlarıyla ısınan Dünya, gece bu kızılötesi dalgaları uzaya yayarak kendini soğutuyor. Bilim insanları bu yayılan enerjiyi, aslında motorların yaydığı fazla ısıyı yeniden kullanılabilir hale getirmek için çalışan “ısıl ışınım hücresi” isimli cihazlar aracılığıyla elektriğe dönüştürmek istiyor.

Fotoğraf: ACS Photonics

Munday: Güneş ışığını soğurarak güç üretiyor

Üniversitenin internet sitesinde, yeryüzü uzaydan çok daha sıcak olduğu için ısıl ışınım hücrelerinin gece gökyüzüne doğrultuklarında kızılötesi ışınımı soğurabildikleri bilgisine yer verildi. Profesör Munday bunu şöyle açıklıyor:

Sıradan bir güneş hücresi, güneş ışığını soğurarak güç üretir. Işık cihazda bir gerilim oluşturarak elektriğin akmasına yol açar. Bu yeni cihazlardaysa ışık soğurulmak yerine salınıyor ve akımla gerilim ters yönde oluşuyor ancak yine de güç üretmiş oluyorsunuz. Başka malzemeler kullanmanız gerekse de altında yatan fizik kuralları aynı.

Gece de elektrik üretilebilecek

Araştırmacılar ayrıca, doğrudan gelen Güneş ışığını engelleyerek ya da yönünü değiştirerek sadece gece değil, gündüz de çalışabileceğini söylüyor. Yeni tip paneller gün boyu çalışabilme kabiliyetleri sayesinde, güneş enerjisine dayalı elektrik hatlarında yaşanan gece ve gündüz arasındaki denge sorununa da yaratıcı bir çözüm sunabilir.

Profesör Munday ve yeni makalede de imzası bulunan yüksek lisans öğrencisi Tristan Deppe, bu panellerin verimliliğini ve ürettikleri güç miktarını arttırmaya çalışacaklarını açıkladı.

Sapanca teleferik projesinde yürütmeyi durdurma kararı

Sapanca‘nın Kırkpınar Mahallesi yakınında yapılması istenen ve mahallelinin aylar süren direnişine sebep olan teleferik projesine yönelik davada yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

Sakarya’nın yerel gazetesi Haberlisin’de yer alan habere göre Sakarya 2. İdare Mahkemesi tarafından görülen duruşmada kararımn gerekçesi;   ‘Telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabileceği.’

Mahkemenin verdiği kararın ardından şimdi Sapanca Belediye Meclisi teleferik projesini yeniden oylayacak. Meclis üyeleri isterlerse 1/1000’lik imar planında tadilat yaparak, projeyi sona erdirebilecek.

Yap-işlet-devret modeliyle ihale 

Teleferik Projesi Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin yap-işlet-devret modeliyle ihaleye açılmıştı.  Tek şirketin katıldığı ihale sonucunda Bursa Teleferik AŞ-Teleferik Holding AŞ Ortaklığı isimli şirketle 10 Eylül 2018’de 25 yıl süreli gelir paylaşımı sözleşmesi yapılmıştı. Proje ile ilgili bugüne kadar dört dava açılmıştı.

Teleferik yapımına karşı çıkan mahalleli kadınlar

Aylar süren mücadele

Bölge halkı ve pek çok sivil toplum kuruluşu üç binin üzerinde ağaç kesimi yapılacağı ve çevresinde inşaata açılacak alan ile Sapanca Gölü’nün ekosistemini bozacağı gerekçesiyle projeye karşı çıkıyordu. Mahalleli aylar boyunca çadırlı nöbet eylemi gerçekleştirmişti.

Kasım ayında şirketin ağaç kesimine başlaması üzerine alana giden mahallelilere güvenlik görevlilerinin “kafanıza sıkarız” diye tehditte bulunması büyük tepki toplamıştı. Hakkında suç duyurusunda bulunulan görevli gözaltına alınmıştı.

 

CHP, CNN Türk’ü boykot etme kararı aldı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Tuncay Özkan, partisinin CNN Türk televizyon kanalına karşı boykot kararı aldığını açıkladı. “Kanalın 31 Mart yerel seçimlerinden bu yana iktidarın reklam ajansı gibi çalıştığını’ söyleyen Özkan, “Yurttaşlarımıza CNN Türk yayınlarını izlememelerini, çocuklarına izletmemelerini tavsiye ediyoruz” dedi.

Tuncay Özkan’ın açıklamaları şöyle:

“CNN Türk kanalı halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkını ayaklar altına alarak, halkının değil iktidarının menfaatleri doğrultusunda yayınlar gerçekleştirmiştir. Gerçekleri örterek AK Parti söylemleri doğrultusunda adeta bir reklam ajansı gibi çalışan televizyon kanalı yerel seçimlerden bu yana CHP karşısındaki konumlandırmasını sürdürmektedir. CNN Türk kanalının patronundan ve yönetiminden iktidarın saray bataklığından çıkıp özgür tutum takınmalarını ve objektif yayıncılık ilkelerine sarılmalarını talep ediyoruz.

‘İzlemeyin, çocuklara izletmeyin’

“Yerel seçimlerden bu yana tahammül edilemez noktaya ulaşan bu gerçekler ve gerekçeler karşısında değerlendirmeler yapan CHP MYK 3 Şubat 2020 tarihinde yaptığı toplantıda partimize ve partililerimize tuzak kurma, kötü gösterme ve gerçekleri çarpıtma gayretleri nedeniyle CHP’lilerin CNN Türk kanalındaki yayınlara katılmaması kararı alınmıştır. CHP’li hiç kimse, yöneticisinden üyesine hiçbir partilimiz CNN Türk kanalına çıkmayacak, yayınlarına katılmayacak, tuzaklarını boşa çıkaracaktır. Bu kanalın zararlarından korunmak için yurttaşlarımıza CNN Türk yayınlarını izlememelerini, çocuklarına izletmemelerini tavsiye ediyoruz. Saygılarımızla milletimize duyururuz.”

İmamoğlu programını iptal etti

CHP’nin boykot kararının ardından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu da, CNN Türk’te programlara katılmama kararı aldı. Odatv‘nin haberine göre, İmamoğlu 12 Şubat’ta Ahmet Hakan ile yapacağı Tarafsız Bölge programını iptal etti.

Gezi davasında savcılık üç ağırlaştırılmış müebbet istedi

2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarıyla ilgili açılan Gezi davasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünü mahkemeye bildirdi. Savcılık, davanın tek tutuklu tanığı olan iş insanı Osman Kavala ile sanıklar Yiğit Aksakoğlu ve Mücella Yapıcı için ağırlaştırılmış müebbet istedi.

Savcı Edip Şahiner imzalı mütalaada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) derhal tahliyesini istediği Osman Kavala’nın tutukluluk halinin devamına karar verilmesi talep edildi.

Çizim: Tarık Tolunay

TCK 309’e göre yargılama talebi

T24’ten Gökçer Tahincioğlu‘nun haberine göre savcılık üç ismin, halen firari olan sanıklar ile birlikte fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’ suçunu işlediğini belirtti.

Sanıklar Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi için ise bu suçun işlenmesine yardımcı oldukları gerekçesiyle 15 yıldan 20 yıla kadar hapisle cezalandırılmalarını talep etti.

Savcılık, yurt dışında bulunan sanıklar Ayşe Pınar Alabora, Can Dündar, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, Memet Ali Alabora ve İnanç Ekmekçi’nin dosyalarının ayrılmasını istedi ancak bu sanıkların da ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen isimlerle aynı eylemlere imza attıklarına işaret etti.

Gezi Davası kronolojisi

2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarıyla ilgili açılan soruşturmanın üzerinden 78 ay geçti.  18 Ekim 2017 tarihinde Gaziantep’ten uçakla dönerken gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala, 1 Kasım tarihinde “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs, hükümeti ortadan kaldırma” suçlamasıyla tutuklandı. Kavala “Gezi olaylarının yöneticisi ve finansörü” olmak ile itham ediliyordu.

16 Kasım 2018’de aralarında Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür’ün bazı yöneticilerinin de yer aldığı yeni bir gözaltı dalgası yaşandı, aralarından sivil toplum profesyoneli Yiğit Aksakoğlu tutuklandı.

Savcılık iddianameyi tutukluluk kararından yaklaşık 1,5 yıl sonra 19 Şubat 2019 günü açıkladı. 4 Mart’ta da mahkeme tarafından kabul edildi. Bu süre zarfında Kavala, hakkında herhangi bir suçlama olmadan, hakim karşısına çıkartılmadan Silivri Cezaevi’nde tutuldu. Hazırlanan iddianamede 16 kişi hakkında  “protestoları örgütlemek” suçlamasıyla müebbet hapis cezası isteniyordu.

24 Haziran 2019’da davanın ilk duruşması gerçekleşti. Tutuklu sanık Yiğit Aksakoğlu tahliye edildi. 24 Haziran, 18 Temmuz ve 9 Ekim’deki duruşmalarda mahkeme Osman Kavala için tahliye taleplerini reddetti.

10 Aralık 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AIHM), Osman Kavala’nın tutukluluğunda hak ihlali olduğuna karar verdi. Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin 1. ve 4. fıkraları ile 18. maddenin ihlal edildiğine karar vererek Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmetti.

 

Yeni iklim gerçekliğine yönelik tasarımlar

İklim krizinin etkileri her geçen gün daha da hissedilir olmaya başladı. Yağış rejimindeki değişiklikler, artan seller ve deniz seviyelerinin yükselmesi gibi felaketler doğrudan günlük yaşamımızı etkiliyor. Bilim insanları ise art arda yaptıkları uyarılarda karbon emisyonlarını biran önce sıfırlamazsak bu felaketlerin, ileride yaşanabileceklerin yalnızca küçük bir bölümü olduğunu söylüyor.

Guardian, mimarların bu yeni iklim gerçekliğine uyum gösteren tasarımlarını fotoğraf galerisinde bir araya getirdi. Yüzen köyler ile hem karada hem suda var olan evler mimarların, deniz seviyelerinin yükselmesine ve artan sel felaketlerine bulduğu çözümlerden yalnızca birkaçı.

Okyanus Şehri

Bjarke Ingels Group (BIG) mimarları tarafından tasarlanan yüzen köyler, bildiğimiz dünyanın artık değiştiğini ve yeni bir gerçeklikle karşı karşıya kaldığımızı gözler önüne seriyor. Dünyanın ilk esnek ve sürdürülebilir yüzen topluluğu, 10 bin kişiyi ağırlayacak şekilde tasarlandı.

Fotoğraf:  Bjarke Ingels Group (BIG)

Üçlü set

KCAP & Felixx tarafından geliştirilen “üçlü set stratejisi”, Shayuchong’daki  Shenzhen Körfezi sahilinde iklim adaptasyonuna göre yeniden düzenlemeye yönelik bir yaklaşım sağlıyor.

Fotoğraf: KCAP+Felixx

Yerden yüksek

Kuzey Norveç’teki Steigen takımadalarında, Stinessen Arkitektur tarafından tasarlanan kabinler, hem normal hem de aşırı hava koşullarındaki dalga yüksekliğini ve iklim değişikliğinden dolayı deniz seviyesindeki öngörülen artışı dikkate alacak şekilde konumlandırıldı.

Fotoğraf: Adrien Giret/Stinessen Arkitektur

Yüzen evler

Marlies Rohmer mimarları Amsterdam limanı çevresinde yüzen evler tasarlamış. Evler limanın kıyı hattı ve iç denizin bir bölümüne yayılacak şekilde inşa edilmiş.

Fotoğraf: George Steinmetz/Hollandse Hoogte

Tırmanış

Teksas’ın Bolivar yarımadasında evler için getirilen yeni şartlara uymak üzere bir ev inşa ediliyor. Federal, eyalet ve yerel ajanslar, Ike Kasırgası sırasında harap olan toplumu geri kazanmak için birlikte çalışıyor.

Fotoğraf: Patsy Lynch/FEMA

Kademeli yapılaşma

HafenCity’deki Marco Polo Terasları suya kademeli olarak iniyor. Taşkın bölgesinde bulunan Elbe Nehri’nin taşkın önleme tedbirleri en başından itibaren yapıya entegre edildi.

Fotoğraf: Tim Corvin Kraus

Bolsonaro’dan yerlilerin topraklarını madenciliğe açan tasarı

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, pek çoğu Amazon’da bulunan yerli halkın yaşadığı toprakları madenciliğe, tarım faaliyetlerine ve hidroelektrik santrallere açan tartışmalı tasarıyı çarşamba günü Ulusal Kongre’ye sundu.

AFP’nin haberine göre, aşırı sağcı devlet başkanı, yürürlüğe girmesi için Kongre onayını gerektiren tasarıyı “rüya” olarak nitelerken yerliler tasarıyı “soykırım teklifi” şeklinde adlandırıyor.

Henüz yayımlanmamış tasarı, hem yerlilere hem de üçüncü kişilere sözkonusu faaliyetlere katılma imkanı tanıyor. Tören sırasında Bolsonaro, “Bu rüyanın gerçek olmasını umuyorum” dedi. Önceki hükümetlerin bu tip düzenlemeleri yapmayı “ihmal etmesi” nedeniyle yasal belirsizliğin ve “yasadışı madenciliğin” teşvik edildiğini söyleyen Bolsonaro, “Büyük adımın atılması Kongre’ye bağlı” diye konuştu.

Ocakta yaklaşık 600 Brezilyalı yerli lideri Mato Grosso’da hükümetin bu tür hamlelerini kınamak için bir araya gelmişti.

Brezilya Adalet Bakanlığı ise Ricardo Lopes Dias’ı Ulusal Yerli Vakfı’nın (FUNAI) başına getirdiğini duyurdu. New York Times’ın aktardığına göre, Dias’ın atanması yerli halkın sağlığına ve kültürüne tehdit oluşturabileceği konusunda endişe yaratıyor.