Ana Sayfa Blog Sayfa 2168

Google’dan dünya koronavirüs karnesi: Evde en çok kalan ülke İtalya

Google, dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgınından dolayı sosyal mesafe ve ev karantinası uygulamalarının yoğunlaştırıldığı bu dönemde, insanların hareketlilik aktivitelerini gösteren bir rapor yayımladı.

Covid-19 Topluluk Hareketliliği” raporu, koronavirüs ile mücadele etmeyi amaçlayan uygulamalar sonrası değişen toplumsal hareketliliği gösteriyor. Rapordan öne çıkan bulgular şöyle:

ABD, salgına rağmen dışarıda

Rapora göre, alışveriş ve eğlence alanlarını en az kullanan ülkeler, topluluk hareketliliğindeki yüzde 94’lük düşüş ile İspanya ve İtalya oldu. Salgın nedeniyle alışveriş ve eğlence alanlarına daha seyrek giden Türkiye’nin topluluk hareketliliği yüzde 75 düştü. ABD ise topluluk hareketlerindeki yüzde 47’lik düşüş oranıyla alışveriş ve eğlence alanlarına görece daha çok gidiyor.

İspanya toplu taşıma kullanımına temkinli

Rapora göre, toplu taşıma kullanımını en aza indiren ülke, topluluk hareketliliğindeki yüzde 88 gerileme ile İspanya olurken, hareketlilik oranı yüzde 51 olarak açıklanan ABD pandemi günlerinde toplu taşımayı en yoğun kullanan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye’nin toplu taşıma kullanımındaki hareketlilik oranı ise yüzde 71.

İtalya’nın parklardaki hareketliliği yüzde 90 düştü

Bahar aylarını gelmesiyle park ve bahçelerde vakit geçirmek cazip gibi görünse de mevcut durum bu hevesi bir süre daha ertelemek gerektiğine işaret ediyor. Bu konuya en çok duyarlılık gösteren ülke, salgından en çok etkilenen ülkelerin başında gelen İtalya oldu. Park alanlarındaki hareketliliği yüzde 90 oranında düşen İtalya’yı yüzde 89 ile İspanya ve yüzde 82 ile Fransa takip ediyor.

Hollanda uzaktan çalışmak yerine ofise gitmeyi tercih etti

İş yerlerindeki hareketlilik oranlarının da yer aldığı rapora göre, İspanya’nın işe gitme oranı yüzde 64 düştü. Türkiye’nin iş yerlerindeki hareketliliği yüzde 45 azalırken, Hollanda yüzde 35’lik hareketlilik oranıyla en fazla işe giden ülke olarak raporda yer aldı.

Markete ve eczaneye en az İtalya gidiyor

Karantinada market ve eczanelere gitmek kimi zaman zorunlu hale gelse de mümkün olduğunca az evden çıkmak riski minimuma indirmenin anahtarı durumunda. Bu konuda en temkinli ülke ise market ve eczane kullanımını yüzde 85 düşüren İtalya. Türkiye’nin market ve eczane kullanımında ise yüzde 39 azalma olduğu görülüyor.

#EvdeKal oranları da açıklandı

Rapora göre 16 Şubat-29 Mart tarihlerinde ev karantinasını ve izolasyonu en fazla uygulayan ülke, evde kalma oranı yüzde 24 artan İtalya oldu. İspanya’nın yüzde 22 ile ikamet edilen yerlerde kalma oranı yükselirken Türkiye’nin evde kalma oranı yüzde 17 yükseldi.

Rapor hakkında görüşlerini bildiren Google SMB Premier Partnerı EG Bilişim Teknolojileri CEO’su Gökhan Bülbül, topluluk hareketleri raporunun Covid-19 ile ilgili sosyal mesafe uygulamasına verilen tepkileri anlamlandırmaya yardımcı olduğunu söyledi. Bülbül, Covid-19 ile mücadelede, Google Haritalar gibi servislerin, toplum sağlığını ilgilendiren yeni politikalar ve uygulamalar geliştirmede etkili olabildiğine de dikkat çekti.

EG Bilişim Teknolojileri hakkında

2011 yılında kurulan EG Bilişim Teknolojileri; Google reklamları, SEO çalışmaları ve sosyal medya reklam yönetim hizmetleri konusunda küçük ve orta büyüklükteki kurumlara hizmet veriyor. 2016 yılında Google SMB Premier Partner Programı‘na dahil olan EG Bilişim Teknolojileri, dijital pazarlamayı maliyet olmaktan çıkarıp yatırıma dönüştürme amacıyla çalışıyor.

EG Bilişim Teknolojileri, müşterilerine dijital pazarlamayla ilgili yeni stratejiler sunarken, dijital pazarlama alandaki gelişmeleri değerlendirerek yeni yol haritaları da belirliyor.

Türkiye’de koronavirüs: Toplam can kaybı 908’e yükseldi

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüsün (Covid-19) Türkiye’deki güncel durumuna ilişkin Sağlık Bakanlığı’nın verilerini paylaştı.

Bakan paylaşımında şu ifadelere yer verdi:

Hastalarımızdan 296’sı daha şifa buldu. Taburcu olan toplam hasta sayımız 2.142’ye ulaştı. Günlük 30.000 test hedefimize ulaşmak üzereyiz. Artan test sayımıza rağmen vaka artış hızı düşme eğiliminde. Virüs, gücünü temas ortamından alıyor. Evde kalalım.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 10 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana toplam vaka ve hayatını kaybeden kişi sayıları şöyle:

10 Mart: 1 vaka
13 Mart: 5 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 47 vaka
17 Mart: 98 vaka, 1 ölü
18 Mart: 191 vaka, 2 ölü
19 Mart: 359 vaka, 4 ölü
20 Mart: 670 vaka, 9 ölü
21 Mart: 947 vaka, 21 ölü
22 Mart: 1236 vaka, 30 ölü
23 Mart: 1529 vaka, 37 ölü
24 Mart: 1872 vaka, 44 ölü
25 Mart: 2 bin 433 vaka, 59 ölü
26 Mart: 3 bin 629 vaka; 75 ölü
27 Mart: 5 bin 698 vaka; 92 ölü
28 Mart: 7 bin 402 vaka; 108 ölü
29 Mart: 9 bin 217 vaka; 131 ölü
30 Mart: 10 bin 827 vaka; 168 ölü
31 Mart: 13 bin 531 vaka; 214 ölü
1 Nisan: 15 bin 679 vaka; 277 ölü
2 Nisan: 18 bin 135 vaka; 356 ölü
3 Nisan: 20 bin 921 vaka; 425 ölü
4 Nisan: 23 bin 934 vaka; 501 ölü
5 Nisan: 27 bin 89 vaka;   574 ölü
6 Nisan: 30 bin 217 vaka; 649 ölü
7 Nisan: 34 bin 109 vaka; 725 ölü
8 Nisan: 38 bin 226 vaka; 812 ölü
9 Nisan: 42 bin 282 vaka; 908 ölü

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nden karantina günlerine özel filmler

Her yıl İstanbul’da gerçekleşen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali seçkisinden belgeseller surdurulebiliryasam.tv’de yenilenen arşiviyle karantina günlerinde de izleyicileriyle buluşmayı bekliyor.

surdurulebiliryasam.tv, festival seçkisinden filmlerin çevrimiçi ücretsiz olarak izlenebileceği bir web sayfası.  Aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının ve şirketlerin etkinliklerinde SYFF seçkisi ile gösterim yapmalarına imkan sağlayan bir sosyal girişim.

Sürdürülebilir yaşam için ihtiyacımız olan yaklaşımlar

Telif sahiplerinin özel izinleri ile Türkçe altyazılı olarak yayınlanan filmler, sosyal, ekolojik ve ekonomik sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli alt başlıklardaki etiketlere göre seçip izlenebiliyor.

Belgeseller sosyal girişimcilik, döngüsel ekonomi, sıfır atık, permakültür, yerellik, yenilenebilir enerji, kırsal kalkınma, adil ticaret, kooperatifler, vb. sürdürülebilir bir yaşam için ihtiyacımız olan tüm yaklaşımlara örnekler içeriyor ve izleyicileri harekete geçmeye davet ediyor.

Evde kalınan günlere özel yeni filmler

Koronavirüs sebebiyle imkanı olanların evinde kaldığı bu günlerde evde kalanlara eşlik etmesi için surdurulebiliryasam.tv’ye yeni eklenen filmler ise şu şekilde:

Gerçek Değer

Jesse Borkowski tarafından çekilen bağımsız bir yapım olan Gerçek Değer, günümüzün düşünce liderleri ve sosyal girişimcilerinin iş dünyasını sosyal değişim için bir güç olarovasyon, ak nasıl yeniden tasavvur ettiğini araştırıyor. Bu sosyal girişimcilerin kâr elde etmek yerine öncelikle gezegene ve insanlara odaklanarak nasıl kendi toplumlarında uzun vadeli sürdürülebilir değerler yarattıklarını aktarıyor.

Gerçek Değer (Yönetmen: Jesse Borkowski, 2013)

Sürdürülebilirliğin Yükselişi

Sürdürülebilirlik kavramı, 21. yüzyıl gerçekliğinin tanımlayıcı özelliklerinden biri haline geldiğinden dolayı son 20-30 yıl içinde olağanüstü bir şekilde popülerlik kazandı.Bugün sürdürülebilirlik terimi, dünyaya ve bizim dünyadaki yerimize yaklaşımımızdaki değişikliği de kapsıyor.

Bu yeni sürdürülebilirlik modeli, ekonomimizi her yönden etkileyeceği için 21. yüzyılda sistemleri nasıl yönettiğimiz ve tasarladığımız üzerinde temel ve yaygın bir etkiye sahip olacaktır. Bu film, sürdürülebilir ekonominin yeni bir biçimi ortaya çıktıkça ekonomilerimizin yapısındaki devamlı dönüşümü inceliyor.

Sürdürülebilirliğin Yükselişi (Yapım: Complexity Labs, 2017)

Kapalı Döngü

“Eğer kapalı döngü sisteme geçmezsek bu gezegenin ve toplumun sonu olur.” Kapalı Döngü, sıfır atık ve döngüsel ekonomiyle ilgili bir belgesel; 12 numaralı Küresel Hedef olan “Sorumlu Üretim ve Tüketim”i destekliyor. Antwerp İşletme Okulunda Bütünleşik Değer profesörü olan Prof. Dr. Wayne Visser tarafından Emmy ödüllü yönetmen Graham Ehlers Sheldon işbirliği ile çekildi.

Üç kıtada çekilen ve küresel ölçekte çalışmalar yürüten uzmanların görüşlerini içeren filmde Dünya Ekonomi Forumu, Cambridge Üniversitesi gibi önemli kurumların da görüşleri yer alıyor. Ayrıca birçok yenilikçi döngüsel ekonomi örneği detaylı bir şekilde inceleniyor.

Kapalı Döngü (Yönetmen: Graham Sheldon, 2018)

Gene surdurulebiliryasam.tv’den ulaşılabilen ve karantina günlerini değerlendirmek isteyenler izleyebileceği en çok izlenen filmler ise şu şekilde:

Mutluluğun Ekonomisi

Mutluluğun Ekonomisi, altı kıtadan gelen köklü ekonomik değişim çağrılarını seslendiriyor. Film aynı anda iki zıt yönde ilerleyen bir dünyayı anlatıyor. Bir yanda, devletler ve büyük şirketler ittifak içinde küreselleşmeyi ve şirket gücünün yerleşmesini desteklemeyi sürdürürlerken diğer yandan, dünyanın her yanında bu politikalara direnen insanlar ticaret ve finans alanlarının yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar ve eski güç kurumlarından uzakta, çok farklı bir gelecek oluşturuyorlar.

Topluluklar bir araya gelerek daha insani ölçekli, ekolojik ekonomiler inşa ediyorlar ve bunu yeni bir paradigma üzerine yerleştiriyorlar: yerelleşme ekonomisi. İklim değişikliği ve petrol üretiminin üst sınırının aşılmış olması bize fazla seçim şansı vermiyor: yerelleşmemiz ve ekonomiyi eve getirmemiz lazım.

İyi haber şu ki, bu yönde ilerlediğimiz zaman yalnızca dünyayı iyileştirmekler kalmayacak, kendi refahımızı da geri kazanacağız. Mutluluğun Ekonomisi bizden insanlığa olan inancımızı tazelememizi talep ediyor ve daha iyi bir dünya inşa etmenin mümkün olduğuna inanmaya çağırıyor.

Permakültür Perspektifiyle Yaşamak

Permakültür Perspektifiyle Yaşamak bugün yüzleşmekte olduğumuz çevresel sorunları ve Permakültür denilen ekolojik tasarım süreci sayesinde geliştirilen çözümleri inceliyor. Permakültür, yıkıcı etkilerimizi telafi edebilmek üzere ekosistemlerin kendi prensiplerini kullanan bir tasarım bakış açısıdır. Çoğunlukla Amerika’nın Kuzeydoğu ve Orta Batı bölgelerine odaklanan Permakültür Perspektifiyle Yaşamak, permakültürcülere ve kırdan banliyöye ve kentsel peyzaja kadar samimi bir biçimde bakmamızı sağlıyor.

Permakültür Perspektifiyle Yaşamak (Yönetmen: Costa Boutsikaris, Emmett Brennan, 2015)

Şişelenmiş Suyun Hikayesi

Film, Amerikalıların musluktan bedava akan temiz suya rağmen her hafta yarım milyondan fazla plastik şişede su satın almalarını sağlayan, yapay bir şekilde yaratılmış talebin hikayesini anlatıyor. Sekiz dakikada şişe suyu endüstrisinin musluk suyuna saldırılarını ve baştan çıkarıcı “çevreci” reklamlarının şişe suyu kullanımının neden olduğu plastik atık dağlarını örtbas etmek için nasıl kullandıklarını gözler önüne seriyor.

Film izleyicilere, pet şişede su tüketiminden kaçınmaları ve temiz çeşme suyu için kamu yatırımlarını talep etmeleri ve desteklemeleri için çağrıda bulunuyor.

Şişelenmiş Suyun Hikayesi (Yapım: Free Range Studios, 2010)

Yerli yapımlar

surdurulebiliryasam.tv’de yerli yapımlara da ulaşabilmek mümkün. Festival seçkisinde yer alan ve ücretsiz olarak yayınlanan yerli yapımlardan bazıları ise şu şekilde:

Hey Geçi

Hey Geçi, göçebe çobanların geçim kaynağı haklarını destekleme ve korumaya dair farkındalık yaratma amacı taşırken onların kültürel koruma pratiklerini ve bu pratiklerin bölgenin biyo-çeşitliliğinin geliştirilmesinde nasıl etkileri olduğunu anlamayı da amaçlıyor.

Hey Geçi (Yönetmen: Eda Elif Tibet, 2014)

Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi

Bu, hayatını doğaya adamış bir adamın hikayesi. Üniversiteyi bitirdikten sonra mevcut sistemi reddetmiş, kıyafetlerini ve parayı hayatından çıkartmış bir adam… Kimilerine göre o bir deli, kimilerine göre ise filozoftu. Bu hayatı seçmesinin sebebinin ise bir aşk hikayesi olduğu söyleniyordu. Peki gerçekten öyle miydi?

Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi (Yönetmen: Yusuf Emre Yalçın, 2015)

‘Açlıkla savaşan kesimin virüsle mücadelede donanımları çok kısıtlı’

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), koronavirüs salgını ile ilgili bir FAO Acil Durumlar ve Dayanıklılık Bölümü Direktörü Dominique Burgeon ile gerçekleştirilen bir röportaj yayınladı.

Burgeon, koronavirüsün zayıf toplumlar için yarattığı zorlukları, halen süren üst seviyedeki açlık krizi ile mücadele yöntemlerini ve Örgütün yardım faaliyetlerini anlattı.

Salgının, gıda güvenliği ve geçim kaynaklarına etkisi düşünüldüğünde en çok hangi kesimler/topluluklar risk altında?

COVID-19 hepimizi vurmadan önce bile, dünya genelinde 113 milyon var olan şok ve krizler sebebiyle şiddetli akut gıda güvensizliğiyle savaşıyordu. Halen açlığın pençesindeki bu kesimlerin virüsle mücadelede donanımları da doğal olarak çok sınırlı.

Açlıkla mücadele edenlerin büyük çoğunluğu kırsal alanlarda yaşıyor. Tarımsal üretime, tarımda mevsimlik işlere, balıkçılığa veya çobanlığa bel bağlamış durumdalar. Salgınla mücadele kapsamında alınan tedbirlerden en önemlisi karantine ve hareket kısıtlamaları.

‘Maddi dayanakları yok’

Bu insanlar kısıtlamalar sebebiyle ya da hasta olurlarsa, arazilerinde çalışmaları, hayvanlarıyla ilgilenmeleri, balığa gitmeleri ve ürettiklerini satabilmeleri, gıda, tohum ve başka malzemeleri satın alabilmeleri gibi konularda pazara erişimleri engellenecek.

Maddi açıdan bakıldığında bu insanların pek fazla dayanakları yok. Salgın süresince mecburen üretimi durdurabilirlerler. Geçim ve gıda sıkıntısı nedeniyle de ellerindeki üretim araçlarını satmak zorunda kalabilir, hatta beslenme için saklanan tohumluk üretimleri de tüketmek zorunda kalabilirler. Böyle bir durumda zaten yoksulluk ve açlığın pençesindeki bu ailelerin bir daha toparlanma koşulu oldukça zorlaşır. Hatta bazılarının yardım bulmak için çiftliklerini terk etmekten başka seçenekleri olmayabilir.

Daha önce böyle bir şey oldu mu?

2014 Batı Afrika Ebola salgınında benzer vakalar yaşandı. O da tarımsal piyasa arz zincirlerinde aksamalara neden olmuştu. Çoğu çiftçi ekin yetiştiremedi ya da satamadı. Bu ve buna ek tarımsal iş gücündeki yetersizlikler gıda üretimini etkiledi. Liberya’da çiftçilerin yüzde 47’si tekrar ürün yetiştiremedi.

Kısıtlamalar ve marketlerin kapanması gıda ve ihtiyaçların akışını sekteye uğrattı. Ürünlerdeki kıtlık temel emtiaların fiyatlarında artışa neden oldu. Beslenmeye dair etki ise, daha çok  ailelerin alım gücünde yaşanan düşüş ve buna bağlı azalan ekonomik faaliyetler ile gıdaya erişimde düşüş olarak yaşandı.

‘Ebola salgınından ders çıkarmalıyız’

İnsanlar aç kaldı. Bu sebeple 2014 Ebola salgınından alınan dersler net: Sağlık ihtiyaçları acil iken, konunun geçim kaynakları ve gıda güvenliği taraflarını da göz ardı edemeyiz.

Ayrıca, insanların geçim kaynakları sekteye uğradığında, bu toplumsal tedirginlik yaratır.

Peki, nasıl?

 Eğer gıda tedarik zincirleri aksar ve geçim kaynakları, kırılgan nüfus – hepimizin yapacağı gibi – yardım bulmak için geçim kaynaklarını geride bırakabilir ve bu durum virüsün olası yayılması ve toplumsal huzursuzluğun daha da artması gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilir.

Çobanlık yapanlar için, geleneksel yaylacılık modelleri, bölge sakinleri ile çoban toplulukları arasında huzursuzluklara ve hatta yer değiştirmeler ve yükselen seviyede yoksulluk ile gıda güvensizliği ile sonuçlanabilecek şiddetli çatışmalara dönüşebilir.

En fazla riskte olan kişiler nerede yaşıyor?

 Örnek vermek gerekirse, Etyopya’da Kenya’da Somali’de yaklaşık 12 milyon kişi geçtiğimiz Aralık ve Ocak başında çöl çekirgeleri ekinlerine ve otlaklarına saldırmadan önce de kendilerini uzun dönemli ciddi kuraklık ve verimsiz hasatla sebebiyle zor durumda buldular.

Ayrıca Afrika’da Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Güney Sudan’ın gıda krizi ilan etmelerinden endişeliyiz. Ama hiç bir kıta bu durumdan muaf değil. Afganistan’dan Haiti’ye Suriye’ye ve Myanmar’a kadar COVID-19 riski çatışmaların ve doğal felaketlerin etkilerini daha da şiddetlendiriyor.

İhtiyaç duyulduğumuz her yerde çalışacağız; ama FAO’nun krize yanıt stratejisi Gıda Krizleri Küresel Raporu kapsamında hali hazırda gıda krizi yaşayan ülkeleri önceliklendirecek. İşimiz, şu an krizde olmayan ama yeni bir şoka karşı kırılgan durumda olan ülkelerin artan ihtiyaçlarını salgının gelişimine göre uyarlamak.

‘Kriz içerisinde kriz endişemiz var’

Hali hazırda bu yerlerde COVID-19’un gıda güvenliği ve geçim kaynaklarına etkileri hissediliyor mu?

İşin sağlık boyutunu anlamak adına, bu DSÖ ve diğer meslektaşların yetkisinde, onlar tüm bu kavramları daha iyi anlamlandırmak için çok çalışıyorlar.

FAO’ya göre, bizim odak noktamız, kırılgan ülkelerdeki enfeksiyonların sayısı arttıkça – hali hazırda kötü beslenen, zayıf ve hastalıklara karşı savunmasız olan kişiler arasında – sağlık krizinin açlık kriziyle daha da karmaşık hale gelecek bir “kriz içinde kriz” ortaya çıkabileceği endişesi. Ve bu, kısır bir geri besleme döngüsünde, daha fazla insanı virüse karşı daha zayıf ve savunmasız bırakacaktır.

Endişe duyduğumuz tüm ülkelerde her gün yeni vakalar bildiriliyor. Hastalığın gıda güvenliği üzerindeki etkisini daha iyi anlamak en önemli önceliktir, bu nedenle doğru yanıtları hızla paylaşabilir ve ihtiyaçları karşılamak için stratejik olarak onları hedefleyebiliriz.

FAO’nun tüm bunlara nasıl bir yanıt vermeyi planladığı üzerine biraz daha bilgi verir misiniz?

Uzun süreli krizlerle veya önceden var olan yüksek gıda güvensizliğiyle mücadele eden ülkelerdeki kritik geçim tasarrufu programlarımızı sürdürmek ve büyütmek için harekete geçiyoruz. BM sistemi 25 Mart’ta, FAO’nun bağışçılardan kırılgan kırsal nüfusun gıda güvenliğini korumak için 110 milyon Dolar istediği bir insani çağrı başlattı.

Karar verme konusunda bilgilendirmek için veri toplama ve analizi geliştirmenin yanı sıra, gelirleri ve gıdaya erişimi istikrara kavuşturacak ve geçim kaynaklarını koruyacağız. Bu, küçük çiftçilere ve çobanlara tohum, alet, hayvan yemi ve diğer girdilerle birlikte hayvan sağlığı desteği sağlamak anlamına geliyor, böylece aileleri ve toplulukları için yiyecek üretmeye ve gelir elde etmeye devam edebilirler. Ayrıca, hane halkı beslenmesini iyileştirmek ve gelirlerini çeşitlendirmek için tohum ve ev bahçesi kitleri, gıda depolama sistemleri ve kümes hayvanları ve diğer küçük stokları da dağıtacağız. Mülteciler ve yerinden edilenler için kamplarda da benzer faaliyetler yürütülecektir.

Sosyal koruma programları önemli bir araç olacak ve hükümetler, yerel kuruluşlar ve diğer kurumlarla özellikle ulaşılması zor kırsal alanlarda mevcut sistemleri geliştirecek yollara bakıyoruz. Ailelerin satın alma gücünü dengelemenin temel yollarından biri de nakit enjeksiyonu olacaktır, böylece varlıklarını satmadan öncelikli hane halkı ihtiyaçlarını karşılayabilirler.

‘Gıda tedarik zincirinin sürekliliği için çalışacağız’

Yerel gıda pazarlarının, değer zincirlerinin ve sistemlerin işleyişini çeşitli faaliyetlerle destekleyerek – kırsal, kent çevresi ve kentsel alanlar da dahil olmak üzere – gıda tedarik zincirinin sürekliliğini sağlamak için çalışacağız.

Ayrıca gıda güvenilirliği ve sağlık alanında en iyi uygulamalar hakkında farkındalığı arttırarak, gıda tedarik zinciri boyunca insanların COVID-19 bulaşma riski taşımadığından emin olunmasını sağlyacağız. Böylelikle, Ebola krizinde yaptığımız gibi hem ulusal yetkililerle hem de Dünya Sağlık Örgütü ile iş birliğinde olacağız.

FAO, seyahat ve diğer kısıtlamalar göz önüne alındığında tüm bunları nasıl gerçekleştirecek?

 İnsani yardımın ulaştırılmasındaki yavaşlamalar veya azalmalar krizlerde felakete yol açabilir. Ancak insani yardım kuruluşları kendilerini duruma göre yeniden ayarlıyorlar. Ülke düzeyinde BM ortaklarıyla yakın iş birliği içinde çalışalarak, iş sürekliliği ve kritik planlamalar devam ediyor.

FAO ülke ofisleri, yıllardır birlikte çalıştığımız ve hizmet verdiğimiz topluluklarla en yakın ilişkide olan yerel ortaklarla görüşüyor, yardım dağıtımına yönelik lojistik kanallarını birleştirmek ve personel ve yararlanıcıların tüm bunlardan en az şekilde zarar görmesini sağlamak için esnek sözleşme düzenlemeleri yapıyor.

Ayrıca, girdilerin (tohumlar, aletler gibi) önceden tedarik edilmesine ve ön konumlandırmaya, daha uzun vadeli ihtiyaçları karşılamak için girdi paketlerini birleştirmeye ve depolama ve lojistik kapasitelerini artırmaya bakıyoruz.

Birçok zengin ulus Covid-19 ile mücadele ediyor. Bu, insani yardım eylemleri için toplanan fonu etkileyecek mi?

Bu haklı bir endişe, ama biz durumun böyle olmadığına dair bazı işaretler görüyoruz. Bağışçılar BM’nin çağrısına yanıt veriyorlar. Ülkeler, kendi ülkelerinde mücadele etseler de başkalarına da destek sözü veriyor. Bunun bir istisna değil kural olacağından eminiz.

Belki de salgının tek tesellisi, hepimizin bu işte birlikte olduğumuza dair ortak farkındalıktır. Anlaşılabilir bir şekilde kendi ailelerimizin, komşularımızın ve ülkelerimizin refahına odaklanmış olsak da, bu virüsün sınırlara saygı duymadığını da anladık. Eğer kalkınmış ülkelerde onu yendiğimiz halde, yetersiz tıbbi sistemi olan ve insanların açlıktan zaten zayıf olduğu ve hastalığa daha az dayanabileceği daha az kaynaklı ülkelerde kontrolsüz şekilde devam etmesine izin verirsek salgın peşimizi bırakmayacaktır.

Kaynaklar neden hastaneler yerine tarımsal geçim kaynaklarına ve gıda sistemlerine gitmeli?

İnsan sağlığı şüphesiz çok önemli iken, tanımladığımız endişeleri ve yapmayı hedeflediğimiz çalışmaları ek ya da gereksiz  insani trajedi yaratmadan karşı tarafa geçirebilmek esas olacak . Akut gıda güvensizliği çeken 113 milyon insanımız olduğunu unutmayalım. Bu insanların aşırı derecede korunmasız ve kırılgan olmaları, bir başka şokun onları kıtlığa itebileceği anlamına gelmekte.

Ayrıca, bu salgının sonucu olarak insanların geçim kaynaklarını kaybetmelerine izin verirsek, insan sağlığı krizi hafifledikten sonra, halletmemiz gereken önemli sorunlar ile karşılaşabiliriz. Geçim kaynaklarını korumak ve sürdürülebilir kılmak, onları yeniden inşa etmekten hem insani hem de stratejik açıdan daha akıllıca.

 

Torba yasa teklifi siber özgürlükleri kısıtlıyor mu?

Haber: Defne Sarıöz

Hükümetin hazırladığı yeni torba yasa teklifi, görüşleri alınmak üzere sivil toplum kuruluşlarına gönderildi. Taslak, şimdiye kadar büyük ölçüde işten çıkarmayı 3 ay süreyle yasaklayan maddesi nedeniyle gündemdeydi. Oysa 62 maddeden oluşan taslakta internet üzerinde hak ve özgürlükleri kısıtlayabileceği düşünülen maddeler de var.

Taslakta, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun‘a eklenmek üzere yer verilmiş olan 56. maddeye getirilen 4. ek maddenin anlamını ve bu maddenin ilgili kanuna eklenmesi durumunda doğuracağı olası sonuçları medya ve iletişim alanında çalışmalar yürüten dijital aktivist Ahmet A. Sabancı ile konuştuk.

‘Yasa bize hiçbir şey söylemiyor’

(1) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, Kurum, Birlik, adli veya idari makamlarca gönderilecek tebligat, bildirim veya taleplerin gereğinin yerine getirilmesi ve kişiler tarafından bu Kanun kapsamında yapılacak başvuruların cevaplandırılması için yetkili en az bir kişiyi Türkiye’de temsilci olarak belirlemek ve bu kişinin kimlik ve iletişim bilgilerini Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Sosyal ağ sağlayıcı bu kişinin iletişim bilgilerine kolayca görülebilecek ve doğrudan erişilebilir bir şekilde internet sitesinde yer verir.

İlgili maddenin birinci fıkrası bu şekilde. İkinci fıkra, ilk fıkrada belirtilen temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcıya, internet trafiği bant genişliğinin yüzde 50 ila 95 oranında daraltılması yaptırımını getiriyor. Üçüncü fıkrada, günlük erişimi 1 milyonun üzerinde olan yurtiçi ve yurtdışı sosyal ağ sağlayıcılara kişiler tarafından yapılacak başvurulara en geç 72 saat içinde cevap vermekle yükümlülüğü getiriyor. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen sosyal ağ sağlayıcıya ise 100.000 Türk lirasından idari para cezası öngörülmüş.

Peki bunlar ne anlama geliyor?

“Sosyal ağ” ifadesinin muğlak bir ifade olduğuna dikkat çeken A.Sabancı’ya göre, bu gruba TikTok, Instagram ve Facebook‘un yanı sıra Ekşisözlük, Reddit gibi forumların da girip girmeyeceği anlaşılmıyor:

Yasa bize bir şey söylemiyor, daha ziyade, diledikleri her şeyi bu gruba dahil edebilmek için bir açık kapı bırakmak istiyor gibi görünüyorlar.

A. Sabancı, maddede yer alan “Türkiyeli temsilci” ile ilgili olarak, Facebook ya da Google gibi platformların, Türkiye’deki kitlesini ve buradan elde ettiği reklam gelirlerini kaybetmemek adına böyle bir durumda hükümetle anlaşmaya çalışacağını ancak Twitter ve Reddit gibi Türkiye’de görece daha az kitlesi olan platformların uzun vadede para cezası gibi yaptırımlardan yılarak Türkiye’den uzaklaşabileceğini düşündüğünü söylüyor.

Amaç kişisel verilere erişmek

Maddenin 5. ve 7. fıkraları ise söz konusu sosyal ağların, Türkiye’deki kullanıcılarının verilerini Türkiye’de barındırmasını ve mahkeme kararıyla hukuka aykırılığı tespit edilen içeriklerin 24 saat içinde kaldırılmasını zorunlu tutuyor.

(5) Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı, Türkiye’deki kullanıcıların verilerini Türkiye’de barındırmakla yükümlüdür.

Rusya‘nın geçen yıllarda tüm uluslararası platformlarda benzer bir dayatmaya giriştiğini söyleyen A. Sabancı, bununla asıl amaçlananın, devletin, yargı kurumlarının ve polisin kişisel verilere erişimini kolaylaştırmak olduğunu belirtti:

Çünkü veriye erişim konusunda bizim ülkemizdeki yasalarla Avrupa‘nın ya da ABD‘nın yasaları çok farklı. Örneğin Google‘dan bir veri istediğimizde, Google’ın İrlanda ofisi bizimle ilgilendiği için oranın yasalarıyla da uyumlu olması gerekiyor bu taleplerin. Ancak bu sunucular Türkiye sınırları içinde olduğunda tamamen bizim ceza kanunumuza bağlı olacakları için artık bu veriler, devletin kolay erişebileceği hale gelecek.

Maddenin 7. fıkrası Türkiye’ye gelmesi istenen sosyal ağ temsilcisine bir başka yükümlülük daha getiriyor:

(7) Hukuka aykırılığı hâkim veya mahkeme kararı ile tespit edilen içeriğin sosyal ağ sağlayıcıya bildirilmesi durumunda, bildirime rağmen 24 saat içinde içeriği çıkarmayan veya içeriğe erişimi engellemeyen sosyal ağ sağlayıcı, doğan zararların tazmin edilmesinden sorumludur.

Halihazırda Türkiye‘den bir mahkemeden belli bir içeriğin engellenmesi için karar çıktığında, merkezi Türkiye‘de olmayan siteler söz konusu içeriği Türkiye‘den girildiğinde görülemeyecek şekilde kısıtlıyor. İlgili maddenin yasalaşması durumunda, içerik engelini koyacak olan birim, ilgili sosyal ağın Türkiye ofisi olacak ve bunu 72 saatte yapması istenecek.

Söz konusu hükümlerin, kullanıcılarının mahremiyetini korumak isteyen firmalarca karşılanmasının güç olacağının altını çizen A. Sabancı, bunun yanında merkezi yurtdışında olan sosyal ağların  Türkiye’ye taşınmasının maliyetinin de çok ağır olacağını belirtti.

Alternatif Bilişim Derneği’nden basın açıklaması

Öte yandan Alternatif Bilişim Derneği, konuyla ilgili yayınladığı basın açıklamasında Covid-19 salgını gerekçe gösterilerek internet ve sosyal medya sansürü getirilmek istendiğini yazdı.

Açıklamada, yasa teklifinin gerekçesinde belirtilen “millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçeleri ile teklif edilen düzenleme arasında ilişki bulunmadığı belirtildi ve “Tüm dünyanın salgın ile mücadele için olağanüstü bir çaba sarf ettiği dönemde, sosyal medya platformlarına engelleme ve sansür getirilmesi tam aksine kamu düzenini ve genel sağlığı daha fazla tehlikeye sokacaktır” denildi.

Haberin Var Mı İnisiyatifi’nden yeni video: Kimseye biat etmeyeceğiz, susmayacağız

Bir grup gönüllü gazetecinin tutuklu meslektaşlarıyla dayanışmayı büyütmek için oluşturduğu Haberin var mı İnisiyatifi, cezaevlerinde koronavirüs salgını riskine dikkat çekti ve tutuklu gazeteci, siyasetçi, avukat, insan hakları savunucusu ve yazarların, siyasi görüşleri ne olursa olsun derhal salıverilmesi gerektiği yolundaki görüşünü yineledi.

 

Videoyla birlikte yayınlanan metinde tutuklu gazetecilerin isimleri yer aldı:

Haberin var mı?

Oda Tv‘den Barış Terkoğlu, Hülya Kılınç, Barış Pehlivan, Yeni Yaşam’dan Mehmet Ferhat Çelik, Aydın Keser, Yeniçağ’dan Murat Ağırel, Yakındoğu haber sitesinden Alptekin Dursunoğlu, Rudaw medyadan Rawin Sterk tutuklandı.

Cezaevlerindeki onlarca gazeteciye sekiz gazeteci daha katıldı. Demir kapı, kör pencere… Gazetecilerin üzerine kapandı yine.

Haberin var mı?

Çalıştıkları kurumlara veya politik tutumlarına bakmaksızın, cezaevindeki tüm gazeteciler için o demir kapıları hep beraber kıracağız! Unutmayın, gazetecileri tutuklamakla gerçeklerin halka ulaşmasına engel olamazsınız.

Sadakatimiz sadece gerçeğe ve temeli o gerçeği halka ulaştırmak olan mesleğimizedir. Kimseye biat etmeyeceğiz, susmayacağız. Halkın gerçekleri öğrenme hakkı için gazetecilik yapmaya devam edeceğiz.

Haberin var mı? Memleketin dağlarına yine bahar gelecek!”

Kavala için yeni tahliye başvurusu

Gezi davasında beraat etmesinin hemen ardından üç yıldır açık tutulan, daha önce tahliyesine karar verilen soruşturma dosyası üzerinden yeniden tutuklanan iş insanı Osman Kavala’nın avukatları, İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’ne tahliye talebiyle yeniden başvuru yaptı.

Kavala, Gezi davası kapsamında tutuklu yargılandığı davada, beraatine ve tahliyesine karar verildikten sonra cezaevinden emniyete götürülmüş, ardından hakkında başka bir dosyadan tutuklama kararı verilmişti. Kavala’nın tutuklanmasına, üç yıldır açık bulunan, daha önce tahliyesine karar verilen 15 Temmuz dosyası gerekçe gösterilmişti.

AİHM’nin Türkiye’yi mahkûm etmesine neden olan bu dosya nedeniyle tutuklu kalan Kavala’nın bir süre sonra tahliyesine karar verildi. Ancak tahliyeden hemen önce, bu dosyadaki iddialar tekrarlanarak Kavala, bu kez casusluk suçlamasıyla tutuklandı. Böylece, AİHM kararına aykırı hareket etmeden, Kavala’nın tutukluluğu sağlandı.

Osman Kavala ve Gezi davasında yargılanan diğer kişiler için İstanbul 30. Ağır Ceza Hakimliği tarafından verilen beraat kararına da İstanbul Başsavcılığı dün itiraz etmiş, davayı istinafa götürmüştü. Başsavcılık, Kavala’nın “kaçma şüphesi” olduğuna işaret ederek yeniden tutuklanmasını istemişti.

Salgın hastalık riski

Kavala’nın avukatları ise müvekkillerinin tutuklu bulunduğu dosyadan tahliye edilerek, serbest bırakılması için yeni bir başvuru yaptı. Başvuruda, salgın hastalık riskinin cezaevleri için de geçerli olduğu anımsatılarak, yaşam ve sağlık hakkını korumanın devletin yükümlülüğünde olduğu anımsatıldı. Kavala’nın, ABD’li Henry Barkey ile görüştüğü iddiası ile casuslukla suçlandığının vurgulandığı başvuruda, savcılığın talebi üzerine gelen telefon kayıtlarında, görüşme yapılmadığının açıkça görüldüğü ifade edildi.

Başvuruda buna buna karşılık, baz istasyonu kayıtları esas alınarak, görüşme yapılmayan telefonların yakın istasyonlardan sinyal verdiği gerekçesiyle tutuklama kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğu kaydedildi.

Kavala’nın başvurusunu, Sulh Ceza Hakimliği karara bağlayacak.

Sezen Aksu: Evrenin kusursuz matematiğiyle dövülerek terbiye ediliyoruz

Yeni tip koronavirüsün Türkiye’de de hızlı bir şekilde yayılması ve toplu etkinliklerin tedbir amaçlı yasaklanmasından dolayı pek çok sanatçı insanlara canlı yayın ve sosyal medya hesapları üzerinden ulaşmaya başladı.

Sezen Aksu da bu yeni akıma eşlik ederek hayranlarıyla “Ne yapayım şimdi ben?” şarkısının demosunu internet üzerinden paylaştı ve karantina günlerinde yaşadıklarını anlatan bir mektup kaleme aldı. Mektupta şu ifadeler yer aldı:

Başımıza gelen şeyin adına ‘hayat’ diyoruz arkadaşlar, küçücük aklımızla yönetebileceğimizi, değiştirip dönüştürebileceğimizi zannettiğimiz evrenin kusursuz matematiğiyle dövülerek terbiye ediliyoruz şu an. Öyle ya da böyle geçilecek bu ateş çemberinden.

‘Kışın sonu bahar’

Anadolu’nun özdeyişlerini çok önemserim. Bilhassa dar zamanlarda tek bir satır bütün endişelerimizin, sorularımızın cevabı olabilecek güçtedir. Demem o ki kışın sonu bahardır.

 

‘Ne yapayım şimdi ben’ isimli yeni çalışmasını da paylaşan Aksu, “Bana bakınun oturduğunuz yerde, gıpraşmayın. şarkının sözlerini sular seller gibi ezber edin, corona geçtiğinde sınav yapıcam. Ödülünüz bu süreçte birikecek yeni sözler ve besteler” dedi.

 

 

Termik santral koronavirüs dinlemedi, üç gün boyunca İkizköy’ün suyunu kesti

Haber: Elif Ünal

Sağlık çalışanları, yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle virüsten korunmak için sık sık ellerimizi yıkamamızı ve bulunduğumuz odayı havalandırmamızı tavsiye ediyor. Ancak Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de yaşayan halk bunların hiçbirini yapamıyor. Sebebi ise köyün yakınında bulunan Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri.

Santrallerin yarattığı hava kirliliği sebebiyle virüse karşı çok daha savunmasız bırakılan İkizköylüler, bu sefer de termik santralin köyün suyunu kesmesi sebebiyle üç gün boyunca suya erişemedi. Çünkü köyün su ihtiyacını karşılayan yer altı kuyuları Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş’nin denetiminde.

Gümüşel: Şirket şantaj için suyu kesiyor

İkizköy mücadelesi gönüllüsü Deniz Gümüşel, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada su kesintilerin çok sık yaşandığını ve tekrar olmayacağının herhangi bir garantisi olmadığını söyledi. Gümüşel, suların kesilmesinin ise bir yıl önce şirketin köylülerin tarım topraklarını satın alma isteğine köylülerin karşı çıkmasıyla başladığını söyledi:

Geçtiğimiz yıl Haziran ayında Yeniköy-Kemerköy Eleketrik Üretim A.Ş üç mahallenin tarım topraklarını satın alma istediğinde bulundu. Eğer satın almazlarsa kamulaştırmaya gideceklerini söylediler. Köylüler de satmamak için bir araya geldi ve mücadeleye başladı.

O zamandan bu yana ne zaman istimlaka karşı, orman kesimlerine karşı eylem yapılsa veya bakanlıklarla görüşülmesi için Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) ile Ankara’ya gidilse köylüler bir hafta 10 gün süren su kesintisi yaşıyor. Biz de şirketin bunu şantaj olarak kullandığını düşünüyoruz.

Kesintiler sırasında şirket ile görüşmeleri sonucunda şirketin “kuyunun yüzde 90’ı dolmadan köylere bırakmıyoruz” veya “su hattında sıkıntı var” diyerek köylüleri geçiştirdiğini söyleyen Gümüşel, suyun anayasal bir hak olduğunu ve böyle bir uygulamanın kabul edilemeyeceğini belirtti.

Danıştay: Elektrik arzı daha önemli

Santralin suyun kullanım haklarına sahip olması 2013 yılına dayanıyor. Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından Dereköy’de bulunan 15 kuyu o dönem devlet tarafından işletilen termik santrale aktarılmıştı. Santraller 2014’te özelleştirmeyle IC İÇTAŞ Enerji – LİMAK Enerji ortaklığına devredilirken maden sahaları ve kuyuların kullanım hakkı da şirkete devredilmişti.

Büyükşehir Belediyesi Kanununa göre suyun köye götürülmesinin MUSKİ’ye bağlı olduğunu savunan MUSKİ kuyuların kullanım haklarının kendilerine devredilmesi için Danıştay’a dava açtı. Ancak Danıştay 2017’de elektrik arzının su kullanım hakkından daha önemli olduğunu gerekçe göstererek şirket lehine karar verdi.

Deniz Gümüşel, Danıştay kararı olduğu için üst mahkemeye taşıyamadıklarını, ancak köylülerin bireysel haklarının ihlal edilmesinden yola çıkarak ayrıca bir dava açmak için araştırma aşamasında olduklarını söyledi.

Santralde Covid-19 vakası görüldü

Köydeki insanların koronavirüs sebebiyle oldukça endişeli olduklarını anlatan Gümüşel, santralde çalışanlardan birinde Covid-19 görüldüğünü anlattı ve şu ifadeleri kullandı:

Aldığımız duyumlara göre Yeniköy Santralinde Covid-19 santralinde vaka görülmüş. Çalışan karantinaya alınmış ama diğerler için herhangi bir önlem alınmamış.

İşçiler maskeleriyle ağır bir hava kirliliği içinde çalışmaya devam ediyor. Santralde çalışanlar da akşam olunca köye evlerine dönüyor. Köylüler büyük bir salgın yaşamaktan ve gündelik hijyenlerini dahi sağlayamamaktan dolayı oldukça endişeli.

Suyun temel bir insan hakkı olduğunu ve anayasayla güvence altına alındığını hatırlatan Gümüşel, “Kömürden elektrik üretimi normal koşullarda bile hayatımızı, ekosistemlerimizi, iklim sistemlerini etkileyen ve artık vazgeçilmesi gereken bir üretim. Böylesi hayati bir konuda iki nedenle acilen kapatılması gerekiyor: Çok ağır su tüketimleri nedeniyle ve yarattıkları hava kirliliğinin koronavirüs salgınını etkileyen bir etken olması nedeniyle” diye konuştu.

 

HDP: Rahşan affından sonra yandaş affı geliyor

HDP milletvekilleri, TBMM Genel Kurulu’nun gündeminde olan infaz düzenlemesine ilişkin  Meclis’te basın açıklaması yaptı. Vekiller tutuklu siyasetçi, gazeteci, avukat ve hasta tutukluların fotoğrafları ve “İnfazda eşitlik istiyoruz” dövizlerini taşıdı.

Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, düzenlemenin korona virüsü nedeniyle getirilmediğini ve iktidarın fırsatçılık yaptığını ifade etti. İktidarın düzenlemeyi bir yıldan fazladır hazırladığını itiraf ettiğini de dile getiren Oluç, şunları söyledi: “Biz de zaten cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık ve yaşam koşullarının dikkate alınmaları sonucunda salınmaları gerektiğini söylüyorduk. Ancak düzenlemenin korona virüsü salgınıyla alakalı olmadığı çok net olarak görülmüş oldu. Aslında 3-5 maddede halledilecek ve bir günde çıkarılabilecek, infaz yasasında eşitliği ve adaleti öngören bir teklif ile bu işin çoktan halledilmesi mümkünken, iktidar fırsatçılık yapıyor”

‘Meclis’i meşgul ediyorlar’ 

Mezopotamya Haber Ajansı‘nın aktardığına göre AKP’nin 70 maddelik infaz düzenlemesi paketini cezaevlerinin boşalmasını zorlaştırmak için getirdiğini ve cezaevlerinin boşaltılmasını geciktirdiğini ifade eden Oluç, şöyle konuştu:

“Bu 70 maddenin içinde bir sürü konu var. Bunlardan bir tanesi infaz mahkemeleri düzenlemesi; ne aciliyeti vardı? Yoktu. Ama işte fırsatçılık yapalım bunu da halledelim dedikleri için. Ya da bazı maddeler var ki cezaları ağırlaştırıyor ya korona virüsü salgını nedeniyle cezaevinde tehdit altında olan tutuklu ve hükümlülerin salınması meselesinin ceza artırımı maddeleriyle ne alakası var. Hiçbir alakası yok ama uzun zamandır hazırladıkları bir paketi fırsat bu fırsat diye 70 maddelik bir paketi getirdiler ve şimdi Meclis’i bununla meşgul ediyorlar. Ama esas önemli olan cezaevlerinde ağır sağlık ve yaşam tehdidiyle karşı karşıya bulunan 10, 20, 30, 40, 100 kişiye varan koğuşlarda bulunan tutuklu ve hükümlülerin durumudur. Esas bunun müsebbibi AKP iktidarıdır.”

‘Af olduğunu getirenler de biliyor’ 

İktidarın fırsatçılıkta başka adımlar attığını da dile getiren Oluç, iktidarın, muhalefetin Meclis’e sunduğu ve AKP-MHP oylarıyla reddedilen “sağlıkta şiddet” yasa önerisini infaz düzenlemesine koymak istediğini belirtti.

Oluç, infaz düzenlemesi ile iktidarın “yandaşa” af çıkardığına dikkati çekerek, “Bu bir yandaşa af teklifidir. Yani ‘Rahşan affı’ sözünden sonra Türkiye siyasi hayatına ‘Yandaş affı’ sözü de yazılmış ve kazılmış olacaktır. Bunun af olduğunu, teklifi getirenler de biliyor. Söylemekten çekiniyorlar çünkü toplumun tepkisinden korkuyorlar. Ayrıca bir af olursa Meclis’te nitelikli çoğunlukla geçmesi gerekir. Yani muhalefet partilerinin önerilerine ve oylarına da ihtiyaç vardır. İşte bunu baypas etmek için, muhalefet partilerini dışlamak için de bunun af olmadığını iddia ediyorlar” diye konuştu.