Ana Sayfa Blog Sayfa 2113

Yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eş Başkanı Akkuş tutuklandı

Görevden alınarak, yerine kayyım atanan HDP‘li Iğdır Belediyesi Eş Başkanı Yaşar Akkuş, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasından tutuklandı.

WWF Gençlik Ödülü’nün kazananı Türkiye’den iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu oldu

WWF’nin (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) 2012 yılından bu yana doğa korumaya yönelik davranış değişikliklerine ilham veren öncüleri seçtiği Gençlik Ödülleri bu yıl dünya genelinde dört gence verildi.

Ödülün en genç kazananı Türkiye’den Atlas Sarrafoğlu oldu. 13 yaşındaki 8’inci sınıf öğrencisi Atlas, iklim grevlerine ilk çağrıyı yaparak Gelecek için Cumalar (Fridays for Future) hareketinin Türkiye ayağının başlamasını sağlamıştı.

Kendisi o günden bu yana iklim grevlerinin yanı sıra iklim konusunda çalışan öncülerle haftalık röportajlar yaparak yazılar yazıyor ve radyo programları hazırlayıp sunuyor.

Çevrimiçi ödül töreni

WWF Gençlik Ödülleri koronavirüs salgını tedbirleri çerçevesinde internet üzerinde gerçekleşen WWF Yıllık Konferansı bünyesinde, 18 Mayıs Pazartesi günü, Türkiye saati ile 14.00’te, yine internet üzerinden düzenlenen bir tören ile sahiplerini buldu.

30 yaşının altındaki doğa koruma öncülerinin seçildiği ödüller için adaylar ulusal WWF ofisleri tarafından belirleniyor. Atlas Sarrafoğlu ödüle WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından aday gösterildi.

Diğer ödüller Bulgaristan ve Polonya’ya

Ödüllerin diğer kazananları Bulgaristan’da ilk sıfır atık restoranın kurucusu Blazhka Dimitrova, Polonya’da Nehir Muhafızları girişiminin öncüsü Piotr Bednarek ile yine Bulgaristan’ın adayı sürdürülebilir moda öncüsü Boryana Uzunova oldu.

‘Gençler mücadelemizde bize ilham veriyor’

WWF Başkanı Pavan Sukhdev, törende yaptığı konuşmada “Ödül kazanan gençlerimiz bana mücadelemizi sürdürme konusunda cesaret verdi” dedi.

Ödül kazanan dört gencin gezegenin acil ihtiyaçlarına yaratıcı çözüm sunmak için tutkularını ortaya koyduğunu söyleyen Sukhdev  “Gençler yaşıtları, iş dünyası ve hükümet liderleri için katalizör olabilecek büyük bir güce sahip. Dört gencimiz gezegenimizin sağlığı ve insanlık için harekete geçmemiz için bizlere ilham veriyor” ifadelerini kullandı.

Sarrafoğlu: Bana güç ve ilham verecek

Atlas Sarrafoğlu ödül töreninde yaptığı konuşmada şunları söyledi:  “Dünyanın önde gelen doğa koruma kuruluşlarından WWF’in Gençlik Ödülünü kazanmak benim için büyük onur. Sosyal medya üzerinden ve yazılarımla gençler ve değişim öncülerini iklim krizi ile mücadeleye davet etmeyi sürdürmem için bana güç ve ilham verecek.” 

Sarrafoğlu konuşmasının devamında “Umarım Gençlik Ödülü, ülkemizde daha çok gencin iklim krizi konusunda farkındalık yaratmak ve somut adımlar atılması için sürdürdüğümüz çalışmaları anlayıp destek olmasına katkı sağlar” temennisinde bulundu.

Baydar: Gelecek için söyleyecek çok sözü var

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar da “WWF-Türkiye olarak aday gösterdiğimiz Atlas Sarrafoğlu’nun WWF Gençlik Ödülünü kazanmış olması nedeniyle ülkemiz ve Türk gençliği adına gurur duyduk” dedi. Bayar konuşmasına şöyle devam etti:

Her zaman söylediğimiz gibi doğa bize atalarımızdan miras değil; bugün tüketmekte olduğumuz kaynakları gençlerimizden ödünç aldık. Onların gelecek için söyleyecek çok sözü var. Atlas gibi gençlerin mücadele ve kararlılıkları bizi doğa ve insan için yeni bir başlangıç yapabileceğimiz konusunda umutlandırıyor.

Türkiye’den ilk çağrı

İstanbul doğumlu olan Atlas Sarrafoğlu, İstek Kemal Atatürk Okulları‘nda 8’inci sınıfta okuyor.  Küçük yaşlardan beri katıldığı çevre ve doğa temalı organizasyonlarda artık bir iklim aktivisti olarak yer alıyor.

Sarrafoğlu, 2019 yılında 16 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg‘in iklim krizine dikkat çekmek ve karar alıcıları harekete geçirmek için yaptığı küresel “iklim için okul grevi” çağrısına Türkiye’den yanıt veren ilk genç oldu.

Thunberg’in çağrısını Türkiye’deki arkadaşlarına da ileten genç aktivist, çocuklar tarafından oluşan Gelecek İçin Cumalar (Fridays for Future) hareketinin Türkiye’deki kurucusu.

Grevler Türkiye’ye yayıldı

İlk Küresel İklim Grevi’ni İstanbul Bebek Parkı’nda yapan Atlas Sarrafoğlu ve arkadaşlarının etkinlikleri daha sonra Ankara, İzmir, Lüleburgaz, Diyarbakır, Hopa, Dalyan, Antalya, Bursa, Eskişehir, Konya ve Ayvalık’ta da çocuklar tarafından sahiplenildi ve geniş kitlelere yayıldı.

Sarrafoğlu, iklim değişikliği ve iklim krizi hakkında araştırmalar yapmayı seviyor. Okullarda, panellerde ve toplantılarda çocuklara ve yetişkinlere iklim krizini ve bu kriz ile nasıl başa çıkılabileceğini anlatıyor.

İklim krizini anlatıyor

Hem uluslararası etkinliklerde hem de ülkenin birçok şehrinde iklim değişikliğinin etkilerini anlatan iklim aktivisti, aynı zamanda farklı gazetelerde iklim ile ilgili yazılar yazıyor, Türkiye’deki gençlere ilham kaynağı olması amacıyla dünyanın dört bir yanından iklim aktivistleri ile röportajlar yapıyor ve sosyal medyayı da bu konu ile alakalı bilgiyi yaymak için kullanıyor.

Arkadaşları ile beraber nesli tükenen hayvanların ve bitkilerin listesini tutuyor ve bu konuda harekete geçmek isteyen gençlerin bir araya gelmesine yardımcı oluyor.

‘Dünyada yapılacak çok iş var’

Fridays For Future olarak bugüne kadar Hrant Dink Ödül Töreni’nde Işıklar Kategorisi‘nde yer aldılar. Ayrıca Greta Thunberg ile birlikte Uluslararası Af Örgütü‘nün 2019 Vicdan Elçisi Ödülü’nü de kazandılar.

Atlas Sarrafoğlu, geleceği için şimdiden harekete geçen milyonlarca çocuktan biri. Mars’a taşınmaktansa dünyada halen büyük işler yapılabileceğini söyleyen Atlas bir Jack London hayranı.

İran çekirge istilasına karşı askeri birlikleri hazırlıyor

İran, çekirgelerle olan mücadelesinin ikinci yılında bir kez daha ordudan yardım almak zorunda kalabilir. Tarım Bakanlığı‘ndan bir yetkili, geçen cuma, ülkenin güneyini istila eden çekirgelerin ekinleri yok ederek yedi milyar doların üzerinde zarara yol açtığını söyledi.

Bunun, son on yıllardaki en şiddetli çekirge istilası olduğu düşünülüyor. Koronavirüs salgınından darbe almış olan ve petrol ihracatında büyük düşüşün yaşandığı İran’da, dışarıya mal götürecek gemilere salgın dolayısıyla kısıtlama getirilmesi de, ülkenin ABD yaptırımlarını daha ağır hissetmesine yol açıyor.

‘200 bin hektarlık alana saldırdılar’

Bakanlığa bağlı Bitki Koruma Kurumu’nun (PPO) sözcüsü Muhammed Rıza Mir, yarı resmi haber ajansı ILNA‘ya çöl çekirgelerinin ülkenin 31 eyaletinden yedisinde, toplam 200 bin hektar büyüklüğünde meyve bahçesine ve ekilebilir araziye saldırdığını söyledi. Mir’e göre, bu istila yayılırsa büyüklük bir milyon hektara çıkabilir.

Ordunun çöl çekirgeleriyle mücadelede zor ulaşılabilir alanlarda kullanılmak üzere arazi araçlarını hizmete sunmayı vaat ettiğini söyleyen Mir, geçen yıl ordudan gelen personel ve araç yardımının büyük faydası olduğunu belirtti.

Mir konuyla ilgili fazla vermedi ancak çekirge karşıtı operasyonların şimdiye kadar olası zararları önlediğini belirtti.

‘Maliyeti 7.4 milyar doları bulabilir’

PPO’nun başındaki isim Muhammed Rıza Dargahi de Financial Times‘a konuşarak geçen ay çekirge sürülerinin, İran’ın altı bölgesinde 1.250 trilyon riyal değerinde (yaklaşık 7.4 milyar dolar) tarım ürününü tehdit ettiğini söyledi.

Pakistan'da çekirge istilası
Pakistan’da çekirge istilası

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), komşu Pakistan‘da çekirgelerin yalnızca kışlık ekine vereceği olası zararın maliyetinin 2.2 milyar doları bulabileceğini tahmin ediyor.

Eğirdir Gölü’ne son darbe

Yanlış sulama uygulamaları ve artan buharlaşma sebebiyle kurumaya yüz tutan Eğirdir Gölü yeni bir tehdit ile karşı karşıya. Hali hazırda suyunun yüzde 65’inden fazlasını kaybeden gölün üzerine bu kez de pompaj depolamalı hidroelektrik santrali (PHES) yapılması planlanıyor.

Çin merkezli Gezhouba Group, KAF Teknik Yapı ve General Elektrik işbirliğiyle gerçekleştireceği projenin inşaatına Ocak 2022’de başlayacağını duyurdu. Buna göre dört adet 250 megavatlık üretim ünitesinden oluşacak santral 75 ay içerisinde tamamlanarak faaliyete geçecek.

Türkiye Tabiatı Koruma Derneği bilim danışmanı Erol Kesici’ye göre ise gölün bu projeden sağ çıkmasının imkânı yok.

600 bin kişinin içme suyu

Isparta il sınırları içerisinde yer alan Eğirdir Gölü tektonik kökenli bir göl ve beş milyon yaşında. 517 kilometrekare yüz ölçümü ile Türkiye’nin 4’üncü en büyük gölü olarak adlandırılıyordu. Göl, ev sahipliği yaptığı bitki ve hayvan türlerinin yanı sıra bölgedeki 600 bin kişilik havzaya da içme suyu sağlıyor.

Kesici “Bu göl ileride açlıkta savaşta ve kıtlıkta öncelikle içme suyu olarak kullanılacaktır diye yasa çıktı. Ancak maalesef 40 sene içerisinde yasalar değişti. Gölü besleyen dere ve çayların üzerine HES’ler yapıldı, tarıma aşırı miktarda su verildi” diyor.

Yapılan HES’ler suyu engelliyor

1960 ve 1971 yıllarında Eğirdir Gölü’nü besleyen Kovada çayı üzerine Kovada-I ve Kovada-II hidroelektrik santralleri yapıldığını söyleyen Kesici, gölün suya kavuşmasının engellenmesinin yanı sıra suyun azalması sonucunda bu santrallerin de çalışamaz duruma geldiğini anlattı.

Hidrolojik değerlerin gölün kış ve ilkbahar aylarında kendisini toparlayamadığını gösterdiğini söyleyen Kesici, “Çünkü akışı sağlayan nehirler üzerinde göletler yer alıyor ve göl sadece üzerine düşen yağıştan faydalanabiliyor” ifadelerini kullandı.

Kovada II Hidroelektrik Santrali

Derinliği 16 metreden dört metreye düştü

Hem pompaj ile gölden çok fazla miktarda su alınması hem de suyun kurulan HES’ler tarafından tutulması sebebiyle son yıllarda gölün en yüksek derinliği 16 metreden dört metreye kadar düştü.

Gölün mutlak surette korunmasına yönelik çıkartılan hükümlerde su kotu 914,71 metre olarak belirtiliyor. Kesici’ye göre göl bu seviyeye geldiğinde bir damla su dahi alınmaması gerekiyor. Şu anda ise bu seviyenin çok daha üzerinde.

‘Suyun altında ağır metaller birikti’

Seviyesi günden güne azalan göl, derinliği azaldığı için daha çok buharlaşıyor ve daha çok su kaybediyor. Su kaybının yol açtığı bir başka tehlike ise gölün kirliliğinin artması.

Bilim danışmanı Kesici, 2020’nin başında yaptıkları incelemede suyun dibinde üç metreye varan yüksekliğe varan ağır metaller tespit ettiklerini söyledi. Bu da gölün kedi sağlığına olduğu kadar içme suyu olarak kullanan insanların da sağlığını tehlikeye atıyor.

‘PHES’in göle zarar vermemesi mümkün değil’

Erol Kesici, hali hazırda çok fazla sorun ile karşı karşıya kalan gölün üzerinde yapılacak bir PHES projesinin ise gölün idam fermanı olacağını söylüyor. PHES’lerin hidroelektrik santraller ile benzer mantıkta çalıştığını söyleyen Kesici yapılacak işlemi şu şekilde anlatıyor:

Bu sefer pompaj ile suyu alacaklar bir kilometre yükseğinde türbin yaratacaklar. Orada kurulan havuzlardan su enerjiye dönüştürülecek güya tekrar göle verilecek. Bunun göle zarar vermeyecek diye düşünülmesi mümkün değil. HES boyanıp allanıp pullanıp gene karşımıza çıkıyor.

‘Ormanlık alandaki ve göldeki canlılar yok olacak’

Bu sistemin dağlardaki makilik alanlara ve oradaki canlı yaşamına da zarar vereceğini söyleyen Kesici, “Göle özgü bir sürü su bitkileri var. Canlı türleri var. Kabuklu organizmalar, balıklar, plankton çeşitleri var. Dünyadaki en büyük oksijenin kaynağı. Onlar da yok olacak” dedi.

Gölde su seviyesinin azalmasının bir başka etkisinin de göl dibinde güneş ışınlarının etkisinin çok daha fazla artması olacağını belirten Kesici, “Göl dibinde bitkilenme olacak. Bu sefer bitkiler kurutma kağıdı vazifesi görecek. Daha çok suya ihtiyaç duyacak bu bitkiler gölün suyundan yararlanmaya çalışacak” değerlendirmesinde bulundu.

’60 yılda 60’tan fazla göl kurudu’

Kesici konuşmasının devamında “Kuraklığın ne olduğunu, küresel ısınmanın ne şekilde gittiğini, su kaynaklarının nasıl kullanıldığını, göllerden suların nasıl alındığını biliyoruz. Bu şekilde göl yönetimleri devam ederse göllerin kuruması kaçınılmaz olacak.  60 yılda 60’tan fazla göl kurudu ve onların geri getirilmesi için çok geç” dedi.

Hidroelektrik santrallerin sicilinin temiz olmadığını belirten Kesici’ye göre enerji üretiminin sağlanması için çevreye daha az zararlı enerji üretim yöntemlerinin kullanılması; Eğirdir Gölü için ise PHES projesinin bir an önce iptal edilerek, zarar gören gölün tedavi altına alınması gerekiyor.

 

 

ÇMO İstanbul Şubesi: Hava kalitesinin artışı havanın temizlendiğini göstermiyor

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Covid-19 salgınının etkilerinin önlenmesi için alınan tedbirlerin dünyadaki büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da hava kirliliği ve iklim krizi üzerindeki olası etkileri, korunma yöntemleri ve alınması gereken tedbirlerle ilgili bir rapor yayımladı.

Raporda salgına karşı alınan tedbirlerin trafik ve bir kısım sanayiden kaynaklı hava kirleticilerin azalmasını sağlamışsa da, enerji santralleri gibi önemli miktarda kirletici salmaya devam eden sektörlerin hala faaliyetine devam etmesi, salgın koşullarının ve buna karşı alınan önlemlerin geçici olması ve koşullar normale döndüğünde emisyonlarda azalmayı sağlayan kaynakların tekrar aktif hale geçecek olmasının, hava kalitesindeki iyileşmenin de geçici ve yanıltıcı olduğu anlamına geldiğine dikkat çekildi.

Partikül maddeler hala sınır değerlerin üzerinde

Uygulanan karantina önlemleri sonucunda özellikle büyük kentlerde hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu yönünde basında yer alan haberler anımsatılan raporda, buna rağmen solunum yolları hastalıkları, akciğer kanseri, erken ölüm gibi risklere yol açan çok küçük partikül maddelerden PM2.5’un günlük sınır değerinin İstanbul’da sık sık aşıldığına, PM10’un ise Mart ayında sınır değerlerin üzerinde seyredip nisan sonunda azaldığına, fakat yıllık olarak 2009-2019 yılları arasında sınır değerlerin üzerinde olduğuna dikkat çekildi. Araştırmada, NO2 seviyesinin de sürekli olarak sınır değerlerin üzerinde seyrettiği vurgulandı.

2020 yılı Mart ve Nisan aylarında  İstanbul’da günlük ortalama PM10 ve PM2.5 değerleri.

Ayrıca Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’ne göre PM10 için günlük limit değerin, bir yılda 35 defadan fazla aşılmaması gerekmesine rağmen, 2019 yılı verilerine göre, Aksaray, Alibeyköy, Bağcılar, Başakşehir, Beşiktaş, Esenler, Esenyurt, Göztepe, Kadıköy, Kâğıthane, Kandilli, Kartal, Maslak, Mecidiyeköy, Sultanbeyli, Sultangazi, Şirinevler, Tuzla, Ümraniye, Üsküdar ve Yenibosna ilçelerinde bu sayıdan daha fazla aşıldığına dikkat çekildi.

Raporda bu durum şöyle değerlendirildi:

“Bu da gösteriyor ki, kirlilik değerlendirmelerini limit aşımları üzerinden yapmakta fayda vardır. Pandemi sürecinde uygulanan önlemlerin hava kirliliği açısından en büyük etkisi trafik yoğunluğunun, yani hareketli emisyon kaynaklarının azalması yönünde olmuştur. Ancak İstanbul’da ulaşım faaliyetlerinin azalmasıyla hava kalitesinin bir miktar artmış olması havanın temizlenmiş olduğunu göstermemektedir. Çünkü partikül maddenin tek kaynağı motorlu araçlar değildir. Kentlerde sanayi, inşaat faaliyetleri, madencilik, evsel ısınma vb. gibi başka önemli partikül madde kaynakları da mevcuttur ve bu faaliyetler pandemi sürecinde de büyük ölçüde devam etmektedir.”

Sokağa çıkma yasağının uygulandığı bazı günlerde bile günlük PM2.5 ve NO2 değerlerinin sınır değerleri aştığının görüldüğü belirtilen raporda, “Dolayısıyla İstanbul’un havasının temizlendiğini söylemek gerçekten uzak bir yaklaşım olacaktır” denildi. 

Küresel iklim değişikliğine neden olan CO2 gibi sera gazlarının atmosferdeki oranlarının yükselmeye devam etmesinin, iklim değişikliği ile mücadelenin uzun vadeli ve geniş kapsamlı tedbirlerle sürdürülmesi gerektiğini somut olarak gösterdiği vurgulanan raporda şu ifadeler yer aldı:

Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek fosil yakıt kullanımının azaltılması, sanayiden kaynaklı emisyonların tesis içi önlemlerle ve baca gazı arıtma teknolojilerinin uygulanması ile kaynağında azaltılması, tüketim alışkanlıklarının ve buna bağlı olarak üretim yapısının sürdürülebilirlik kavramı esas alınarak değiştirilmesi, kentlerin ve ulaşımın yine bu kapsamda planlanması gibi köklü değişikliklere gidilmediği sürece, ne hava kalitesinde kalıcı bir iyileşme sağlanması ne de iklim krizinden çıkış mümkün olacaktır. Öncelikle dünyada sanayi üretimi ve ekonomisi ile paralel olarak sera gaz emisyonlarında en fazla payı olan ülkelerden başlanarak, sözü edilen köklü değişikliklerin genele yayılması gerekmektedir.”

İklim değişikliğini önlemeye katkısı yok

Küresel ısınma ve iklim değişikliğine neden olan sera gazları ve genel hava kirleticileri genellikle aynı kaynaklardan salındığı için bu iki kavramın birbiriyle bağıntılı olduğu kaydedilen açıklamada, “Sera gazları büyük ölçüde sabit kaynaklardan (konutlar, ticari/kurumsal tesisler, enerji üretimi ve endüstriyel enerji kullanımı gibi) salındığı için, trafiğin azalması hava kalitesinin düzelmesi için tek başına yeterli olmayacaktır. Ayrıca mevcut durumun geçici olduğu, önlemler kaldırıldığında hava kalitesinin tekrar eski haline döneceği aşikardır” ifadelerine yer verildi. 

Oda’nın raporunda fosil yakıtların kullanımı, ormanların yok edilmesi, tarım ve sanayi gibi beşeri faaliyetlerin karbondioksit ve metan gibi sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonunu yükselttiği belirtildi; bu nedenle sera etkisi ve dolayısıyla iklim değişikliği de artığına dikkat çekilerek şu noktalara dikkat çekildi: 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından hazırlanan bilimsel rapora göre; iklim değişikliğini frenlemek için güvenli limit olarak öngörülen atmosferdeki küresel sıcaklık artışının 1,5°C düzeyinde kalması için karbondioksit gazı konsantrasyonunun 430 ppm, 2°C düzeyinde kalması içinse 450 ppm ile sınırlandırılması gerektiği belirtilmektedir (17). Karbondioksit seviyesi 1970 yılına göre yaklaşık %26 artış sağlarken, Şekil 3’ten de görülebileceği gibi ortalama küresel sıcaklık 1970’e göre 0.86°C, sanayi öncesi döneme göre ise 1.1°C yükselmiştir.“

Küresel ortalama sıcaklık artışı.

Sıcaklık dışında, atmosferik karbondioksit (CO2), okyanus ısısı ve asitlenme, deniz seviyesi, buzul kütle dengesi ve Arktik ve Antarktika deniz buzu gibi göstergelerin de son beş yılda iklim değişikliğinin hızlandığını gösterdiği hatırlatılan raporda, Covid-19’un  sera gazı emisyonlarında geçici bir azalmaya neden olabileceğine ancak sürekli iklim eyleminin yerine geçmeyeceğine dikkat çekildi:  

“Atmosferdeki karbondioksit (CO2) seviyeleri ve diğer önemli sera gazları, 2015-2019 yıllarında önceki beş yıla göre %18 daha fazla yükselmiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine ve analizine göre, sıcaklık ile ilgili hastalık veya ölüm riski 1980’den bu yana istikrarlı bir şekilde tırmanmıştır ve günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık %30’u yılın en az 20 günü potansiyel olarak ölümcül sıcaklıklara yol açan iklim koşullarında yaşamaktadır.

Aşağıdaki şekilden de görülebileceği gibi, 2020 yılının Nisan ayında atmosferdeki ortalama karbondioksit miktarı rekor seviyelere ulaşarak 416 ppm’in üzerine çıkmıştır. Geçen senenin aynı döneminde bu oran 413 ppm olarak ölçülmüştür. CO2 atmosferde ve okyanuslarda uzun süre kaldığından dolayı CO2 konsantrasyonları rekor seviyelerde kalmaktadır.”

Yıllara göre CO2 artışı.

Çevre Mühendisleri Odası’nın raporunda, iklim değişikliğiyle beklenen sıcak hava dalgalarının daha şiddetli yaşanması ve yaz aylarında soğutma ihtiyacının artmasının risk altındaki gruplar için sağlık sorunlarını tetikleyeceği belirtildi; sel ve taşkın gibi olayların gıda ve su yoluyla, sıcaklıkların artmasının ise vektör yoluyla bulaşan hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracağı kaydedildi:

“Sera gazı salımlarının bertaraf edilememesi hava kirliliğinin etkisini güçlendirerek solunum sistemi rahatsızlıklarına yol açmakta ve mevcut problemleri şiddetlendirebilmektedir. COVID-19’dan dolayı her ülkenin genel olarak uyguladığı kısıtlamalar (sokağa çıkma yasağı, bazı üretim yerlerinin kapanması vs.) ulaşımdan ve sanayi kaynaklı üretimlerden kaynaklı hava kirleticilerinin oranında azalma sağlasa dahi, küresel karbondioksit salımı sadece %5.5 oranında azalmıştır. Küresel ekonomi durma noktasına gelse de, analizler hala normal bir yılda salınan emisyonların %95’inin salınmaya devam edildiğini ve gezegenimizin ısındığını göstermektedir. Birleşmiş Milletler Çerçeve Programı’na (UNEP) göre küresel ısınmanın 1.5°C ile sınırlandırılabilmesi için sera gazı emisyonlarının her yıl %7.6 oranında azaltılması gerekmektedir.”

İklim değişikliği etkisiyle İstanbul’un giderek daha belirgin şekilde Akdeniz iklim özelliklerini göstereceğinin, 2100 yılında  İstanbul’da yıllık sıcaklık ortalamasının 1°C ila 4.5°C artacağının tahmin edildiği hatırlatılan raporda, sıcak günlerin sayısının artacağını buna karşın soğuk günlerin sayısının azalacağına vurgu yapıldı, “Doğu-batı ekseninde artan yapılaşmanın İstanbul’da hakim Kuzey-Güney rüzgarlarını etkilemesi nedeniyle düşen hava kalitesi iklimsel tehditlerin daha da kötüleşmesine neden olacaktır” denildi.

Çevre Mühendisleri Odası, Covid-19’dan dolayı ülkeler mevcut kısıtlayıcı tedbirlere devam etse bile, salımlarda görülen azalmanın iklim kriziyle başa çıkmak için yeterli olmayacağı uyarısı yaptı; süreç normale döndüğünde geçicilik kalkacağından ülkelerin acil olarak iklim krizi konusunda harekete geçmeleri ve sürdürülebilir iklim eylem planlarının üzerinde düşünerek hükümetlerin pandemi ile mücadele ettiği gibi iklim krizi ile de mücadele etmesi gerektiğini bildirdi.

Antalya Kent İzleme Platformu: Olimpos’a yazık etmeyin

Dünyanın en önemli antik kent limanlarından biri olan Olimpos‘la ilgili hazırlanan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca onaylanarak askıya çıkan imar planı hakkında tartışmalar sürüyor. Beydağları Sahil Milli Parkı alanı içinde yer alan Olimpos’un bir bölümünün imara açılma girişimine karşı Antalya Kent İzleme Platformu bir rapor hazırlayarak yasa dışılığın yasallaştırılmaması istendi.
 
Platform sözcüsü Avukat Mustafa Şahin‘in imzasıyla yapılan açıklamada,  
bölgedeki tarihi yerleşimler ve antik limanların en önemlilerinden birisine sahip olan Olympos’un geçmişinin Helenistik Çağ‘a değin uzandığına ve alanın aynı zamanda, Antalya Sarısu’dan başlayan Kumluca’da Gelidonya Burnu’na kadar uzanan ve 1972 yılında Milli Park ilan edilen çok özel bir coğrafyanın parçası olduğuna dikkat çekildi. 
 
 
Platformun çekinceleri ve önerileri özetle şöyle:

1)Yaşa dışılık yasallaştırılmamalı

Askıya çıkarılan planların uygulanması veya yeniden revize edilmesinde imar mevzuatında yer alan düzenlemelerin geçerli olacağı belirtilmektedir. Bu alanda ise geçmişe yönelik plan çalışması yapılarak toplumu yanıltma ve mevzuatın kaçaklara gerekçe olarak kullanılması, hukuka, bilime, tarihe, doğaya ihanet anlamına gelmektedir. Planlama geleceğin düzenlenmesi ve şekillendirilmesidir.
 
Olympos antik sit alanında hayata geçirilen bu uygulama kaçak yapılaşmaları yasallaştırmaktan ibaret bir düzenlemedir. Bu tür planlamalar rant düşkünlüğünü, yasadışılığı ödüllendirmek kadar çevredeki kaçak yapılaşmaların da önünü açmayı sağlamış olacaktır. Planların kesinleşmesi halinde aynı milli park sınırları içinde bulunan ve Olympos antik kentine birkaç km uzaklıktaki Adrasan’da geçen kıştan buyana sayıları 800 ü bulan kaçak yapıların da imara açılması, yine benzer yöntemlerle yasallaştırılması kaçınılmaz hale gelecektir.

2) Öncelik tabiat ve kültür varlıklarının korunması olmalı 

Kaçak yapılaşmaya göz yumma ve bunları kollamanın geldiği aşama, çıkar çevrelerinin beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri gerçekleştirme çabasına dönüşmüştür. İzlenen yol kaçak yapılaşmayı daha da hızlandıracak, Arkeolojik Sit Alan ve Milli Park’da yapılaşma baskısını artıracaktır. Bu durum giderek telafisi imkansız kamusal zararlara neden olacağı tartışmadan uzak bir konudur.

3) Planlama ilkeleri ihlal edildi

Askıya çıkarılan planlarda gösterilen fonksiyon alanları ile bu alanların tamamına E=0,30 ve ençok=2 kat olarak yapılaşma imkanı sağlanmıştır.
Ekolojik turizm planlaması adıyla gerçekleştirilen bu planların Antalya Burdur Isparta Planlama Bölgesi 1/100.000 Çevre Düzeni Plan Kararları ve Uygulama hükümleri ile uyumlu olmak zorunluluğu bulunmaktadır. Üst planda yer alan Emsal (E)=0,10, parsel büyüklüğü 5.000 m2 sınırlandırılmasına aykırı olmaması, Eko-pansiyon alanının max. yoğunluğunun da % 10’u geçmemesi gerekmektedir.

4) Yapılaşma ve insan yoğunluğunu azaltmayacak 

Halihazırda imara açılan alandaki yapılaşmanın tamamı kaçaktır. Kaçak olarak oluşturulan yatak sayısı 4000 adet civarındadır. Yatak başına brüt yapı alanını 10 m2 kabul edersek 40.000 m2 alan kaçak olarak yapılmıştır. Önerilen turizm yapısı alanı ile kaçak yapı alanı örtüşmekte hatta çok daha fazlası söz konusu olmaktadır. Bu durum yatak sayısının ve yapı sayısının düşürüldüğü iddiasını boşa çıkarmaktadır.
Bunlara ilaveten aynı raporda Ticaret-Hizmet vb. alanları için 1000 m2 üzerinde yeni alan oluşturulmaktadır. Ayrıca plan gereği oluşturulan rekreasyon alanı, park alanlarına İmar yönetmeliği ve plan hükümleri %0,05-1 arası inşaat olanağı tanımaktadır. Plan notları içinde “yeni yapılaşma talepleri” kullanımı, mevcut kaçak yapıyı kabullenmiş olduklarını göstermektedir.

5) İmara açılan alan menfaat çatışmalarına zemin hazırlıyor 

Kaçak yapıların yasallaştırılmasına bağlı olarak, yapıların sahiplerinden büyük hisseli olanlarla küçük hisse sahipleri arasında mülkiyet ve kullanım haklarından kaynaklanabilecek hukuki ihtilaflarla, bu alanın daha da yoğun uyuşmazlık ve çatışma alanı haline dönüşme riskini barındırmaktadır.
 
Bu doğrultuda yapılaşmanın daha sağlıklı olacağı iddiası da doğru değildir. Bu sorun çözülmediği sürece alanın öngörülen kullanım amacına uygun iyileştirmeler yapılması da mümkün değildir.

6) Kamusal çıkarlar esas alınmalı

Alan hem Milli Park hem de Arkeolojik Sit Alandır. Bu özellikleriyle burası bir Dünya Mirası’dır.Koruma ilkelerini fiili duruma uyarlamak kaçak yapılaşmalar kadar yasal düzenlemelere aykırıdır, her ikisi de suçtur.
O nedenle tarihe ve doğaya duyarlı herkes bu alan için söz söyleme, itiraz etme, öneri getirme ve korunması için mücadele etme hakkına sahiptir, hatta görevidir.

7) Arkeolojik araştırmalara devam edilmeli 

Planlanan alanda tarihi esere rastlanmadığı ifade edilmektedir. Ancak plan notlarında arkeolojik değerlerin olduğu ihtimali kabul edilmekte, bu nedenle “Yeni yapılaşma talepleri öncesi Antalya Müzesi denetiminde arkeolojik sondaj çalışması yapılması” hükmü getirilmektedir.
 
Koruma Amaçlı İmar Planı Kavşık Boğazı ile Olympos Ören yeri Gişeleri arasında kalan arazi parçasını içermektedir ve bu alanda arkeolojik araştırmalar devam etmelidir. Bu nedenle bu alan yeniden 2. Derece sit alanı haline getirilmesi amacıyla 2017 yılında alınan Koruma Kurulunca 2. Derece Arkeolojik sit alanı kararının 3. Dereceye düşürülmesi kararının iptali için yasal yollara başvurulacaktır.

8) Denetim ve uygulama düzenlemeleri esas amaca hizmet etmeli 

Getirilmek istenen imar düzenlemesi; 
 
* 1972 tarihli Birleşmiş Milletler Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının korunmasına dair sözleşme,
* 1999 tarihli Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS) Uluslararası Kültürel Turizm Tüzüğü
* 2001 tarihli UNESCO Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi
* 2003 tarihli UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi,
* 2005 tarihli UNESCO Kültürel İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi
* 2014 tarihli Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS) İnsani Değer Olarak Miras ve Peyzaj Bildirgesi (Floransa)
* TC Anayasası 63. Maddesi ile 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ortak ruhları birlikte ele alındığında bu alanın özgünlüğü tamamen ortadan kaldırılacaktır.  Kaçak yapılaşmayı, aşırı kalabalığı önlemek ve bu alanı ekosistemi içinde korumak pekala mümkündür. Bu durum tamamen siyasi iradenin tutumuna bağlıdır. 
 
Raporun sonuç bölümünde, tüm bu nedenlerle herkes askıya çıkarılan planlara itiraz etmeye, yerel yönetimlerin de bu itirazların gereğini yerine getirerek bu alandaki kaçak yapılaşmaları yasallaştırma, yeni imar koşulları oluşturma, bu yolla arkeolojik çalışmalara ve doğal yapıya zarar verici girişimlerinden vazgeçmeye davet edildi. 

Ne olmuştu? 

1990 yılında 1 ve 2. Derece Arkeolojik Sit alanı ilan edildikten sonra koruma sürecinde yer alan Olympos Antik Kenti’nde, 2017 yılında özel mülke konu alanların 3. Derece arkeolojik sit alanı olarak düzenlenmesine karar verildi. Bu karar sonrasında, “Koruma amaçlı imar planı” çalışmalarına başlandı.  Geçtiğimiz günlerde de hazırlanan 1/25.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı, 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı, 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı,  Kumluca Belediyesi ve Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından askıya çıkarıldı. Askı süreleri ve planlara itiraz süreleri ise Kumluca Belediyesi için 08 Haziran, Antalya Büyükşehir Belediyesi için 28 Mayıs. 
 
 
 

Günseli Anne: Çocuklarımızın üzerinden elinizi çekin

Koronavirüse karşı alınan karantina tedbirleri dolayısıyla LGBTİ+‘lar zor günler geçiriyor. Cinsiyet kimlikleri ve/veya cinsel yönelimleri aileleri tarafından kabul edilmeyenler başta olmak üzere, toplumun bu kesimini özellikle hedef gösteren açıklamalar ise durumu onlar açısından daha da güçleştiriyor.

Bu olağanüstü dönemde konuyu daha iyi anlamak adına, Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği‘nden (LİSTAG) Günseli Dum ile ayrımcılığı ve “aile olmak” kavramını konuştuk.

 

Koronavirüs salgını nedeniyle herkesin zor günler geçirdiğini söyleyen Dum, özellikle LGBTİ+‘ların karantinadan daha çok etkilendiğini belirtti. Dum, Diyanet‘in 24 Nisan tarihli hutbesinde geçen, LGBTİ+’ların salgının nedeni olarak gösterilmesi yolundaki ifadelerin LGBTİ+ ailelerini tedirgin ettiğini söyledi.

‘LGBTİ+ fobinin dindar olmakla ilgisi yok’

Dum, Türkiye’de dindar LGBTİ+’lar da olduğunu hatırlatarak, Müslüman ya da başka bir dinden olmanın, LGBTİ+ karşıtı olmak anlamına gelmediğini vurguladı. Dum, ayrımcılığın yaratacağı tehlikelerin altını çizdi:

Salgınla çocuklarımızı ilişkilendirmek topulmu kin ve nefrete sürüklüyor. Zaten toplumumuzda kadın ve LGBTİ+ cinayetleri oldukça fazla. Bu söylemleri duyan toplumdaki bazı kişiler bunu daha çok benimseyip bizim çocuklarımıza zarar verebilirler. Öyle bir şey olursa bu demeçleri veren devlet yetkilileri nasıl rahat uyuyacak?

‘LGBTİ+’lar yaşam hakları için mücadele ediyor’

Dum, devlete bağlı kurumlardan gelen “eşcinselliğin fıtrata aykırı olduğu”, “aile birliğini bozan bir şey olduğu” yolundaki ifadelerin gerçeği yansıtmadığı gibi, çocuklarını kabul edemeyen ailelerde şiddete de yol açtığını söyledi.

LGBTİ+’ların Türkiye’de, evlenme ya da evlat edinme gibi medeni haklar bir yana, yaşam hakları için mücadele vermeye ettiğini belirten Dum, bu durumda “aile birliğini zedeleme” gibi iddiaların anlaşılır olmadığını söyledi ve “çocuklarımızın üzerinde ellerini çeksinler” dedi.

Avrupa’da korona sonrasına hazırlık: Yaya ve bisiklet yolları genişletiliyor

Koronavirüs tedbirleri kapsamında sokaklar boşalırken ve trafik rekor seviyede azalma gösterirken Avrupa’nın büyük kentlerinde koronavirüs sonrası günler için de hazırlıklar başladı.

Pek çok kentte belediyeler, kamusal alanları araçlardan kurtarıp yayalara ve bisiklet sürücülerine daha fazla alan ayırmak için çalışmalar yürütüyor.

Atina’da yayalaştırma projesi

Guardian’da yer alan Gazete Duvar tarafından Türkçeleştirilen habere göre Atina Belediye Başkanı Kostas Bakoyannis, kentte bisiklet sürücüleri ve yayalar için 50 bin metrekarelik bir alan yaratma planlarını açıkladı. Planın merkezinde, kentin arkeolojik alanlarını birbirine bağlayan yaklaşık 6.5 kilometrelik bir yürüyüş yolu bulunuyor.

Düzenleme çerçevesinde Atina’daki kaldırımların ve meydanların genişletileceği, bulvarların yayalaştırılacağı ve Akropol’ün aşağısında kalan sokakların trafiğe kapatılacağı belirtildi.

‘Koronavirüs çalışmaları hızlandırdı’

Geçtiğimiz sene Atina tarihinin en genç belediye başkanı olarak seçilen Bakoyannis, normalde yıllar sürecek altyapı çalışmalarının koronavirüs salgını sayesinde hızlandığını söyledi. Bakoyannis, “Hayatta bir kez elde edebileceğimiz bir şansımız var. Amaç, kamusal alanı arabalardan özgürleştirmek ve onu, yürüyerek kentin tadını çıkarmak isteyen insanlara vermek. Atina daha temiz, daha yeşil ve daha iyi aydınlatılmış olacak” dedi.

Budapeşte’de 20 kilometrelik bisiklet yolu

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de de, en kalabalık araba yollarında geçtiğimiz ay yaklaşık 20 kilometrelik geçici bisiklet yolları açıldı. Geçtiğimiz sene çevreci bir kampanyayla seçilen Belediye Başkanı Gergely Karácsony, halkın salgın sırasında toplu taşımadan kaçınmak istemesi sayesinde bu girişimi kolaylıkla hayata geçirdiklerini anlattı.

Şimdi trafik seviyelerini düzenli olarak inceleyen kent belediyesi, bisiklet yollarının hayatın normale dönmesinin ardından da kalıcı olup olamayacağını araştırıyor. Dahası, gelecekte yeni bisiklet yolları açılması için halka görüşmeler planlanıyor.

Paris’te bisiklet onarımı için teşvik

Fransa’nın başkenti Paris’te de, araba lobisinin açık protestolarına rağmen 32 kilometrelik geçici bisiklet yolları açıldı. Kentin doğu-batı hattını birbirine bağlayan ana yollardan bazıları, özel araçlara kademeli olarak kapatıldı.

Şimdi, yaklaşık 50 kilometre uzunluğunda yeni bir bisiklet yolunun daha açılması gündemde. Paris Belediyesi, kent halkına eski bisikletlerini onarmaları için 50’şer euro teşvik de verdi.

Kentte yapılan çalışmalar, koronavirüs salgını nedeniyle uygulanan sokağa çıkma kısıtlamalarında arabaların çekilmesiyle hava kirliliğinin büyük ölçüde azaldığını ortaya koymuştu. Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da, 2014’te seçilmesinden önce bile araba yerine bisiklet kullanımını siyasi programının temel hedeflerinden biri haline getirmişti. Hidalgo virüs nedeniyle gelinen noktada, ‘Paris’in salgın öncesindeki trafik sıkışıklığına ve araç kirliliğine geri dönmeyeceğini’ ilan etmiş durumda.

Dublin’de yayalara ayrılan alan kalıcılaştırılacak

İrlanda’nın başkenti Dublin’de de belediye, koronavirüs salgını sırasında kentte geniş bir alanı yaya ve bisiklet sürücülerine ayırmıştı. ‘Geçici hareketlilik planı’ adıyla yürürlüğe sokulan bu uygulamanın normalleşme sürecinde kalıcı hale gelmesi bekleniyor.

İtalya’da 500 Euro bisiklet teşviki

Avrupa’da hava kirliliğinin en yüksek seyrettiği yerlerden biri olan İtalyan kenti Milano’da ise birçok sokak yaz aylarında arabaların alınmayacağı açıklandı. Buna göre, toplamda 35 kilometre uzunluğundaki bir yol yaya ve bisiklet sürücülerine tahsis edilecek.

İtalya’nın başkenti Roma’daysa belediye, 150 kilometrelik geçici ve kalıcı bisiklet yollarının inşa edilmesine izin verdi. İtalya’da 50 binin üzerinde nüfusu olan kasaba ve kentlerde, sosyal mesafeye uyulabilmesi için hükümet yeni bisiklet, scooter, elektrikli bisiklet veya Segway almak isteyenlere 500 Euro’ya kadar yardım açıkladı.

Koronavirüs salgını sonrasında Belçika’nın başkenti Brüksel ve Avustralya’da Sydney’in yanı sıra Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da da benzer adımlar atılıyor.

RTÜK Başkanı’ndan ‘ölüm listesi’ için geri adım: Kabul edilemez

Radyo Televizyon Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, bir tv kanalında ‘ölüm listesi hazırladığını’ söyleyen Sevda Noyan‘a ilişkin yeni bir açıklama yaparak, “Sevda Noyan’ın söylemleri RTÜK ilkeleri bakımından asla kabul edilemez. Hukuk dışı çağrılar ve şiddeti teşvik, taviz veremeyeceğimiz kırmızı çizgilerimizdendir. İlgili uzman raporu Üst Kurul gündemine geldiğinde RTÜK olarak söz konusu söylemlerin bir televizyonda yayınlanmasının karşılığı neyse gereği yapılacaktır” dedi.

Ülke TV’de Esra Elönü‘nün sunduğu “Arafta Sorular” programında konuk olan Sevda Noyan şunları söylemişti: “15 Temmuz kursağımızda kaldı, yapamadık istediklerimizi. Boş bulunduk. Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın. Bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür yani. Onu söyleyeyim yani. Biz çok donanımlıyız bu konuda maddi ve manevi olarak. Biz liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede yani. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim hâlâ sitede böyle var 3-5. Benim listem hazır açıkçası.”

RTÜK Başkanı Şahin ise gelen tepkiler üzerine, bu sözlerde büyütülecek bir şey olmadığını belirterek “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz” diye açıklama yapmıştı.

 
Ebubekir Şahin bugün yeni bir açıklama yaparak, Noyan’ın tepki çeken sözleriyle ilgili olarak “Gereği yapılacak” dedi. Yazılı açıklamada Sevda Noyan’ın söylemlerinin kamu vicdanını derinden yaraladığı ve o sözlerin ‘hiç kimse açısından kabul edilemeyeceğini’ belirten Şahin şöyle dedi:
 
“Tabii ki 15 Temmuz’da yaşananları tekrar aklından geçirenler olursa hem devletimiz hem de milletimiz meşru şartlarda cevabını en güçlü şekilde verecektir. Bundan da kimsenin tereddüdü olmamalıdır. Sevda Noyan’ın söylemleri, RTÜK ilkeleri bakımından asla kabul edilemez. Hukuk dışı çağrılar ve şiddeti teşvik, taviz vermeyeceğimiz kırmızı çizgilerimizdendir. İlgili uzman raporu Üst Kurul gündemine geldiğinde, RTÜK olarak söz konusu söylemlerin bir televizyonda yayınlanmasının karşılığı neyse gereği yapılacaktır. Olayın olduğu ilk günden itibaren bakış açımız budur.
 
RTÜK sanki bunları mazur görüyormuş gibi ön yargıyla propaganda yapanlara karşı ‘Kimsenin büyütmesine gerek yok gereği yapılır, alacağımız kararlarla darbe sevicileri sevindirmeyelim’ mealinde konuşsam da halen bu süreci farklı noktalara çekmeye çalışanlar olduğunu üzülerek ve ibretle görüyorum. Açıkçası art niyetli propagandaları yürütenler, konuları konuşmayı değil kurumları ve kişileri hedef almayı amaçlamaktadır… Biz aziz milletimizden yana, tarafsız olarak değerlerimiz ve sorumluluk bilinciyle vazifemizi yapıyoruz. Kimsenin kuşkusu olmasın, daha önce pek çok örnekte olduğu gibi RTÜK kuruluş amacına uygun olarak ilk kurul toplantısında gereğini yapacaktır.” 

Yeşil Gazete’nin haberleştirdiği Gaziemir’deki nükleer atıklar Meclis gündeminde

HDP’li milletvekili Murat Çepni, Yeşil Gazete yazarı ve nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan’ın gündeme getirdiği İzmir’in Gaziemir ilçesindeki radyoaktif atıklar ile ilgili Meclis’te soru önergesi verdi.

Yıllar önce ortaya çıkan radyoaktif atıkların halen kaldırılmadığını vurgulayan Çepni bu alandaki nükleer atığın toprağı, havayı, suyu kirletmeye, canlıları yok etmeye, insanlarda hastalıkların oluşmasına neden olmaya devam ettiğini belirtti.

Radyasyon miktarı 219 kat fazla

Emrez Mahallesi’nde, 1940 yılında faaliyete başlayan Aslan Avcı Döküm Sanayi Ticaret A.Ş.’ye ait olan 70 dönümlük arazide semt sakinlerinin ihbarı üzerine Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından 2007 yılında yapılan araştırma sonucunda 100 bin ton radyoaktif atık gömülü olduğu rapor edilmişti.

İnceleme sonucunda yurtdışında getirilen nükleer çubukların (Europium 152) kurşun ve gümüş geri dönüştürüldüğü sonrasında da denetimsiz olarak araziye gömüldüğü ortaya çıktı. Ağır metal atıkların da tespit edildiği bölgedeki radyasyon miktarı ise normal değerin 219 katı ölçüldü.

Yedi yıl sonra başlayan çalışma yarıda bırakıldı

Olayın ortaya çıkmasından yedi yıl sonra sahanın temizlenmesi ve rehabilitasyonu için çalışmalar başladı. Ancak denetimsizlik ve ihmal burada da devam etti. Nükleer atık bertaraf işi ÇED raporu olmadan hiçbir uzmanlığı olmayan Turanlar A.Ş isimli şirkete devredildi. Şirket ise bir yıl sonra ödenek almamasını gerekçe göstererek çalışmayı durdurdu.

Tarihin en yüksek çevre cezası

2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayeti üzerine şirket hakkında dava açıldı. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi.

Fabrika sahipleri cezaya itiraz etti, nükleer temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişiminde bulundu. Anayasa Mahkemesi ise cezanın yerinde olduğunu belirterek para cezasını onadı. Ancak ortaya çıktığı 13 yıl öncesinden bu yana atıklar hala mahalle sakinleri için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Hem de her zamankinden daha fazla.

250-300 bin ton radyoaktif cüruf

Pınar Demircan “Edindiğim bilgi Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde” diyor.

‘Neden temizlenmiyor?’

Hala bir çözüme ulaşmayan radyoaktif atıkları meclis gündemine getiren milletvekili Murat Çepni, Enerji Bakanlığı’na ithafen kaleme aldığı soru önergesinde şu sorulara yer verdi:

1- Sahadaki radyoaktif atıkları temizleme çalışmaları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kapatılan Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun yetki ve sorumluluk alanındaydı. Bugüne kadar TAEK ve ilgili kurumlar Gaziemirdeki atıkların tamamının temizlenmesini sağlayamamışlardır. Bu alanın temizlenmemesi neden kaynaklanmaktadır?

2- TAEK yerine Gaziemirdeki radyoaktif tehlikeli atıkların bertaraf işi ne şekilde, hangi kurumun yetkisinde ve denetiminde yapılacaktır? Bakanlığınızın bu alandaki atıkların tamamının kesin bir şekilde temizlenmesi için bir programı var mıdır? Temizleme işi ne zaman bitirilecektir?

‘Atık miktarı ne kadar?’

3- Bugüne kadar bu alanın ne kadarı temizlenmiştir? Temizlenen alanda ne kadar radyoaktif atık vardı? Ne kadar kimyasal atık İZAYDAŞ‘a gönderilmiştir?

4- Gaziemir’de radyoaktif kirliliğin bulaşıcılık nedeniyle olabileceği miktar 250-300 bin ton civarında olduğu iddia edilmektedir. Atıklar için en son ölçüm ne zaman ne şekilde yapılmıştır? Atık miktarı kaç ton olarak belirlenmiştir? Son veriler bölge halkı ve ilgili kurumlarla paylaşılacak mıdır?

‘Kimlerle işbirliği yapılıyor?’

5- Atıkların temizlenmesi için Bakanlığınız Valilik, kaymakamlık; Belediyeler ve Meslek Odaları ile aktif işbirliği yapılmakta mıdır? İşbirliği yapılıyor ise ne şekilde yapılmaktadır?

6- Gaziemir’de halkın sağlığını korumak, çevre kirliliğini engellemek ve bu alanı daha güvenli hale getirmek için bugüne kadar hangi bilimsel önlemler alınmıştır? Bu çevredeki su ve toprakta radyasyon oranları ne zaman ölçülmüştür.

‘Akkuyu’daki atıklar nasıl bertaraf edilecek?’

7- Nükleer santraller ile ilgili en önemli sorun nükleer atıkların bertarafıdır. Bilim insanları nükleer atıkların güvenli bir şekilde bertarafnın bugün için mümkün olmadığını söylemektedir. Gaziemir’de nükleer atıklar da yıllardır temizlenememiştir. Mersin Akkuyu’da inşa edilen nükleer santralin atıkları nasıl bertaraf edilecektir? Akkuyu’da atıkların İnsan sağlığına, ekolojik sisteme, çevreye zarar vermesinin önüne nasıl geçilecektir?

8- Gaziemir’deki atıkların bir türlü defedilememesi, Akkuyu Nükleer Santralinin faaliyete başlaması durumunda oluşacak atıkların nasıl muhafaza edileceği konusunda da kaygı yaratmaktadır. Akkuyu Nükleer Santral için atık depolama alanı ve yönetimi konusunda bir çalışma yapılmış mıdır? Akkuyu NES’in atıkları nerede ve nasıl muhafaza edilecektir?

‘Türkiye’de olmayan nükleer atık nereden geldi?’

9- Gaziemirde büyük tehdit oluşturan Europium 152-154 bulaşık atıkları sadece nükleer santrallerde oluşabilen atıklardır. İzmir’de bir nükleer santral olmadığı halde nereden, ne şekilde getirilmiştir? Bakanlığınız bu konu hakkında bilgi sahibi midir? Bu bilgiler kamuoyu ile paylaşılacak mıdır?

10- Türkiye’de Gaziemirde olduğu gibi radyoaktif atık bulunan başka yerler var mıdır?