Dış Köşe

Otoriteyi sorgulamadan bu kabustan uyanabileceğimizi düşünen var mı? – Hürrem Sönmez

İnsan denen varlığın ne kadar kötüleşebileceğine somut olarak temas ettiğimiz, iç dünyamızda derin gedikler açan anlar vardır. Hani öfke ve üzüntü dışında ‘insan olduğumuz için insaniyet namına mahcup olduğumuz’ zamanlar. Ne yazık ki memleketimizde utanma duygusunu yitirmemiş her insan evladının payına bol miktarda düşer o anlardan.

Bir kavram olarak ‘kötülük’ hakkında konuşmak veya kötülük üzerine okumak ile kötülüğü ete kemiğe bürünmüş vaziyette karşınızda görmek arasında daima fark vardır. Dün o kötülük iki fotoğraf karesiyle zuhur etti hayatlarımızda.

Fotoğraflardan biri polis cenazesinden, bayrağa sarılı tabutun başında ülkenin cumhurbaşkanı, bir elini tabutun üstüne koymuş, diğer elinde mikrofonla konuşuyor, yanı başında imam bekliyor ve fonda kocaman bir Türk bayrağı…

Birazdan cenaze namazı kılınacak, şehidin ruhuna Fatiha okunacak ve bir insan toprağa verilecek. Dirlik düzenimizin, toplumsal huzurumuzun ise çoktan ruhuna Fatiha okunmuş durumda. Cumhurbaşkanı başında bekliyor ‘cenazeyi kaldırmak’ için.

Yanına koyduğumuz ise sosyal medyada paylaşılan çırılçıplak soyulmuş ve işkence edilmiş bir kadın cesedi fotoğrafı. Yakıcı bir utanç duygusuyla baktığımız. Hani bakarken ‘Yaratılanların en şereflisi eşref-i mahlûkat denen insanın alçaklığının sonu neresidir’ dediğimiz türden.

Gerçek mimar, aynı devlet otoritesi

Toplumun geniş bir kesimi iki fotoğraf arasında neden-sonuç ilişkisi kuruyor. Yıllardır içinden çıkamadığımız, “Ama onlar da…” diye başlayan cümleler le saplandığımız fasit daire o neden-sonuç ilişkisinde terkip ediliyor.

Oysa her iki fotoğrafın da gerçek mimarı aynı devlet otoritesi. İkisinde de gururla sergiliyor eserini.

Sokak ortasında yatan ölü bir kadın bedeni var, çırılçıplak soyulmuş, işkence edilmiş ve sokağın ortasına atılmış. Bizim birlikte yaşadığımız bazı insanlar o fotoğrafa bakarak mutlu oluyor, gururlanıyor. Belki de “İşte Türk’ün gücü” diyorlar.  Ötekine baktıklarında ise öfke ve intikam duygusuyla dolup taşıyorlar.

Gerçek olmasaydı da…

Çıplak fotoğrafın öldürülen bir PKK’ li kadına ait olduğu ben bu yazıyı yazmaktayken teyid edildi; keşke başlangıçta iddia edildiği gibi gerçek olmasaydı. Lâkin yalan, yanlış, montaj bile olsaydı değişmeyecek bir gerçek vardı üzerine durup düşünmemiz gereken: “Az bile yapmışlar”, “O ölü değil leş ve her şeye müstehâk”, “Ortada bunca şehit varken bunlar çok normal” diyenlerin ruh hali ve düşünme biçimi.  O düşünme biçimi ve duygu durumunun hangi koşullardan beslendiğini, sıradan insanların bu kadar nefret yüklü şiddeti ve bunun teşhirini nasıl bu kadar normalleştirebildiğini düşünmek durumundayız.

Devlete gelince, fiil hakkında bir açıklama soruşturma yapmak yerine fotoğrafı paylaşanlar hakkında soruşturma başlatmayı tercih etti elbette.

Öte yandan memleketimizde hiç bilinmedik görülmedik türden hadiseler de değil bunlar. Bilakis geçmişte daha kötülerini de duyduk, okuduk. Belki de gördüğümüzde şaşırmamamız, “Yok yahu bu kadarını kimse yapmaz, yalandır o fotoğraf” diyemememiz bu yüzden.

Nasıl olabiliyor?

Bu noktada savaşın bile bir âhlâkı olduğunu, yaptırımlara bağlanmış bir hukuku olduğunu söylemek tekrara girer. Ama gördüğümüze şaşırmamak ve bunları yapabilenlerin motivasyonunu irdelemek meselenin bir tarafı iken, bilgisayarları başında ölü bir kadın bedenine şehvetle saldıranların, aklımız almayacak galiz küfürler eşliğinde alkışlayanların bu kadar çok olması meselenin hâlâ bir miktar şaşırtan, “Nasıl olabiliyor” dedirten tarafı. Aralarında IŞİD çetelerinin kafa kesme videolarını izlerken “Bu nasıl bir vahşet” diyerek tepki gösterenler bile vardır belki kim bilir.

Koca ülke Milgram deneyinde geçiyor adeta

İki fotoğraftan birinde bir tabutun başında elinde mikrofonla konuşma yapan, “Beğenseniz de beğenmeseniz de” diyen devlet var, diğerinde ise devletin ölüsünü çırılçıplak sokağa attığı bir kadın. Her iki fotoğraf da otorite ve bireysel vicdan ilişkisi üzerine önemli sorular barındırıyor içinde. Koca ülke bir deney laboratuvarına dönüşmüş de Milgram deneyinden geçiyor adeta.

1961 yılında, Nazi  savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın Kudüs’te yargılanmaya başlamasından üç ay sonra Yale Üniversitesi’nde psikolog Stanley Milgram kendi adıyla bugün de hâlâ anılan meşhur deneyini yaptı. Merak ettiği şey şuydu: “Eichmann ve Yahudi Soykırımı’nda yer alan yüz binlerce Nazi sadece onlara verilen görevi yerine getiriyor olabilir miydi?”

Sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçen deneyin sonucunda makalesine şunu yazacaktı Milgram:  “Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile otoriteyi çeliştirdim ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir erk makamının yönetimi doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın ivedilikle açıklama gerektiren en önemli bulgusu.”

Milgram deneyi bir otoritenin talimatına itiraz etmemek suretiyle devre dışı bırakılan vicdan üzerinedir. Lakin vicdan dediğimiz çok katmanlı bir şey olsa gerek ve geldiğimiz nokta şimdi çok daha dipte görünüyor. Savaşın parçası olup düşmanını öldüren biriyle, düşmanının ölüsüne insanlık onuruna aykırı bir muameleyi reva görenin durduğu yer aynı değildir o vicdan katmanları içinde.

Peki ya elinin altındaki bilgisayardan en vahşi yorumları yapan bu coşkun taraftar kitlesini hangi katmana koyacağız? Milgram’ın yaptığına benzer deneyler var mı sosyal medya kullanıcıları üzerinde bilmiyorum. Ama sürdürdüğü steril hayat içinde, ‘şiddetin her türlüsüne karşı olmak’la övünen, sokağındaki kediye köpeğe şefkat besleyen milyonlarca insanın, ‘düşman’ bellediğinin bedeni ve haysiyeti mevzubahis olduğunda, ahlak, merhamet, adalet duygusu gibi ne kadar insana özgü haslet varsa hepsini bir kenara bırakabilmesini sadece ‘savaşta tarafı olmak’la açıklayabilir miyiz, çok emin değilim.

Biz kadınların onurunu çigneyen…

Savaşın ilk kaybedeni masumiyettir türünde bilindik cümleler kurmayacağım ama görünen o ki sıradan kötülüğümüzün eşiği devlet politikasının dâhi ötesine geçmiş durumda. Erkek iktidarının çırılçıplak bırakarak sokağa attığı beden değildir biz kadınların onurunu çiğneyen, bunu gördüğünde iyi hissedebilenlerle, “İyi olmuş” diyenlerle aynı yeryüzünde yaşamak mecburiyetidir.

“Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” cümlesini çok duyduk biz bu ülkede, hâlâ da duymaya devam ediyoruz. Başkalarının evlatlarını savaşıp ölmesi gereken teferruatlar olarak gören devlet zihniyeti yerinde duruyor. “Her şey teferruat” diyelim bu dibine doğru yer aldığımız bataklıkta; insan hayatı, insan onuru, adalet, merhamet, masumiyet hepsi teferruat…

Devletlerin kendi işledikleri suçlardan utanıp özür dilediği örnekler var ama bizimki onlardan biri değil, bu aşikâr. Peki ama bizim sıradan insanlar olarak kendi utanma duygumuza ne oldu? Utancı hangi dönemeçte bıraktık da insan olmakla aramıza bu kadar derin bir mesafe koyduk? Şefkat duygumuz, utanç duygumuz olmadan, bütün bu kurgunun asıl sahibi otoriteyi sorgulamadan bu kabustan uyanabileceğimizi düşünen var mı?

Hürrem Sönmez – Diken.com.tr

Kategori: Dış Köşe