Yeşeriyorum

Kuduz Şüphesi

0

4103284679_8feaef9396Kuduz şüphesi… 16 Ekim 2009’da Hasdal Barınağı’nda 70’e yakın yavru köpeğin katledilmesini bu şüpheye dayandırıyor yetkililer. Kuduz kelimesinin kendisi bile öyle bir panik havası yaratıyor ki, 70 yavrunun öldürülmesi gibi bir eylem mübah sayılıyor. Gerçekten böyle bir tehlikenin var olup olmadığı sorgulanmadan (ki var olsa bile izlenecek yöntemin bu olması gerektiği tartışılır) gerçekleştirilen katliam, yani şiddetin bir yöntem olarak benimsenmesi, tıpkı insanları da etkileyen başka “felaketlerde” olduğu gibi, daha yüksek çıkarlar söz konusu olduğunda göz ardı edilebilecek bir detaya dönüşüyor. Yani milletin yüksek çıkarları için bazı canların feda edilmesinin normal karşılanmasıyla insanın çıkarları için bazı köpeklerin öldürülmesinin sıradanlaştırılması, belirli bir düşünme şekline işaret ediyor. 14 Kasım’da bu katliamı protesto için gerçekleştirilen eylemde Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi’nin açtığı “Devlet, insan hayvan ayırt etmez, katleder” pankartı bu ilişkiye dikkat çekmesi açısından oldukça etkiliydi.

Ben bu eylem vesilesiyle ilk kez bir barınağın yakınına gitmiş oldum. Hasdal barınağı anayoldan 400-500 metre kadar içeride, belediyenin çöp gazı çıkarma tesislerinin yakınında, gözlerden uzakta bir yerde. Modern akıl tüm sosyal sorunları bir kurum tesis ederek çözme iddiasında… Nasılsa sorun diye nitelenenler (normdan sapan insan ya da insan olmayan hayvanlar) dört duvar arasına kapatılıp tecrit edilince bütün sorunlar ortadan kalkmış oluyor!  Bu örnekte kurum tesis etmek, köpekleri, kedileri ve sokaklarda yaşayan diğer hayvanları itlaf etmek ya da en sonunda hastalanıp ölecekleri insandan uzak mekanlarda tutmak anlamına geliyor.

Dört duvar derken yanlış anlaşılmasın, Hasdal barınağında köpeklerin hepsi kapalı binalarda değil (hava soğuduğunda ya da aşırı sıcaklarda ne yapıyorlar kim bilir). Anayoldan barınağa yaklaşırken tellerle ayrılmış açık mekanlarda kurulmuş birkaç derme çatma kulübe etrafında koşabilecek kadar şanslı olanlar havlayarak karşılıyor sizi. Ancak onların da bu kalabalıkta hastalıklardan kurtulmaları ya da kendilerini iyi hissetmeleri mümkün değil. Let’s Adopt grubu adına eyleme katılan birkaç kadın “yalnızca dilleri yok” diyordu onlar için. Anlayabilenler için dilleri var ama anlamak istemeyenler için yok bence de. Umutsuz bakışları ve tellerin arasından uzatılan ellere çekingen çekingen yaklaşmaları yalnızca insan lisanında ifade edilmediği için anlaşılmaz olmamalı.

Onları anlayan ve yaşadıkları eziyete karşı çıkan hatırı sayılır bir çoğunluğun var olduğu 14 Kasım’daki eylemde ortaya çıktı diyebiliriz aslında. Yerleşim yerlerinin uzağındaki bir eyleme çeşitli gruplardan ya da bağımsız olarak en az 60 kadar kişinin katılımı, şehir merkezinde yapılan eylemlerin bazılarında bile bu sayıya ulaşılamadığı düşünülürse, hayvanların gördüğü kötü muameleye karşı duran önemli bir çoğunluğun varlığına işaret edebilir.

Öte yandan, eyleme katılanların tümü bu fikri paylaşır mı paylaşmaz mı bilmem ama şunu itiraf etmek lazım ki köpeklerin barınaklarda tutulmaları ve eğer barınak koşullarında hayatta kalabilmişlerse de sebepsiz yere katledilmeleri, genel olarak hayvanların gördükleri eziyetin ve çektikleri acıların yalnızca belirli bir bölümü… Örneğin her gün damak tadımız (!) için soframıza gelene kadar daracık kafeslerde sıkışık bir biçimde tutulan, normalden daha hızlı büyütülen, günde birkaç defa yumurtlamaya ya da bol süt vermesi için hemen yavrularından ayrılmaya zorlanan, yani acı çeken ve sonunda da öldürülen hayvanları (yani yumurta, süt ya da et endüstrisinin aldığı canları) düşündüğümüzde, hayvanların gördüğü eziyetin boyutlarının sandığımızdan da büyük olduğunu görebiliriz. Ne yazık ki et yiyen herkesin bu eziyette dolaylı da olsa bir taraf olduğunu kabul etmemesi gerçekten aşılması güç bir direnç noktası. Peter Singer bu direnç noktasının ve temel olarak hayvanların (ya da insan sayılmayanların!) yok edilebilir ya da eziyet çektirilebilir olmasının “türcülük”ten (speciesism), yani kişinin ya da kişilerin “kendi biyolojik türünün çıkarları lehine ve diğer biyolojik türlerin çıkarları aleyhine, önyargılı ya da yanlı davranmasından” (Peter Singer, 2005, Hayvan Özgürleşmesi, Ayrıntı Yayınları; sayfa 43) kaynaklandığını öne sürüyor.

Barınaklardaki koşullara karşı çıkarken üzerine düşünmemiz gereken sorulardan biri de bu, yani yemeyi düşünmediğimiz hayvanların katline karşı çıkarken bazı hayvanların yenilebilir görülmesinin tutarlı olup olmadığını sorgulamalıyız. Bir diğer nokta ise, hayvanların çektikleri eziyetin ve bu eziyete karşı çıkanlarla ilgili haberlerin yalnız hayvanların insanları tehdit ettiği varsayılan durumlarda öne çıkması… Acaba bir kuduz şüphesi olmasaydı barınakların içinde bulunduğu duruma “köpek insanı ısırdığında değil, insan köpeği ısırdığında haber olur” şiarıyla yetişen basın mensupları yeterince ilgi gösterir miydi? Ya da daha doğrusu, ana akım medyada bu haberler yerini bulabilir miydi?

İnsan merkezli düşüncenin tehdit algıları dışında da, diyelim domuz gribi ya da kuduz korkusu ortaya çıkmadan da hayvanların yaşadıkları sorunların dikkatimizden kaçmaması gerekiyor.

Berna Ekal.

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.