Yeşeriyorum

İstanbul – Stuttgart Yeşil Direniş Hattı

2 Ekim’de İstanbul’un 23 ayrı noktasında 3. köprüye karşı bir eylem gerçekleşti. “2 Milyon İstanbullu Buluşması” adını verdiğimiz bu eylem bir çok ilki barındırıyordu. Öncelikle, İstanbul’da ve bildiğim kadarıyla Türkiye’de buna benzer çok merkezli bir eylem daha önce yapılmadı (1 dakika karanlık eylemlerini merkezsiz olması nedeniyle saymıyorum.). Bir diğer ilk de buluşmanın, Yeşiller Partisi’nin kendi inisiyatifiyle organize ettiği ilk büyük eylem olmasıydı.

2 Ekim’deki buluşmaya farklı açılardan yaklaşıp derinlemesine analiz etmek gerekir. Öncelikle 2 Ekim’deki eylem, demokratik katılım açısından Türkiye’deki en önemli doğa korumacı eylemlerden biriydi. Sivil toplum kuruluşları ve meslek odalarının yanı sıra vatandaşlar da evlerinden kalkıp soğuk havaya rağmen sahilde bir mum yakarak buluşmaya katıldı. Bu insanların sayısını bilemiyoruz ama buluşma noktalarında görevli arkadaşlardan edindiğimiz bilgi, kampanyayı internet, gazete, radyo ve televizyondan duyup da gelen örgütsüz binlerce İstanbullunun katıldığı yönünde.

Buna ek olarak, insanların merkezi olmayan bir eyleme katılmaktan çekinmemeleri ve bir lideri dinlemek veya görmek için değil de büyük çaplı bir eylemin yerel parçası olmak için çekinmediklerini göstermesi açısından da 2 Ekim buluşması çok önemli. Çünkü böylece, yerel çapta inisiyatif alabilen bir kitlenin var olduğunu öğrenmiş olduk ve Yeşiller’in ana ilkelerinden ikisi olan doğrudan demokrasi ve yerellik açısından bir potansiyelin üzerinde oturduğumuzu gördük. Şimdi bu potansiyeli büyütüp harekete geçirmenin yollarını aramamız gerekir.

Kampanyadaki en büyük avantajlarımızdan birisi, savunduğumuz konunun, yani 3. köprünün durdurulması gerektiği gerçeğinin boşluk içermemesi. Önümüzde o kadar saçma ve o kadar savunulamaz bir proje var ki, nasıl karşı çıkarsanız çıkın haklı oluyorsunuz. Hükümete körü körüne biat eden bir kesim dışında köprü projesini savunan neredeyse kimse yok. Çünkü savunulması en güç projelerden biri. Trafiği çözecek deseniz, çözmüyor; bilakis daha da artırıyor. Ucuz deseniz, değil; dile kolay 6 milyar dolar. Doğaya dost deseniz, herkes güler; 2,5 milyondan fazla ağaç kesiliyor, su havzaları kirleniyor, hava kalitesini düşürüyor, küresel iklim değişikliğine neden oluyor, vs. Saymakla bitmeyecek bir eksiler listesi var bu projenin. O yüzden, karşısına ne kadar artı koymaya çalışırsanız çalışın, bilançoyu denkleştiremiyorsunuz.

Yeşiller Partisi olarak bu gerçeği ortaya koymaya başlamamızla birlikte kamuoyunda da köprü karşıtı seslerin yükseldiğini gördük. Özellikle köşe yazarları birbiri ardına köprü karşıtı yazılar yazmaya başladı. Bu da halktaki bilinci ve tepkiyi yükseltti. Özellikle 2 milyon ağacın kesileceğini ortaya çıkarmamız İstanbulluların ilgisini köprü projesine yöneltti. Kafalardaki soru işaretlerini yok etti ve “evet, ben de karşıyım” düşüncesi herkesin kafasında yerleşti. Bundan sonra yapmamız gereken, öncelikle, 3. köprüye mahkum olmadığımız; eğer trafik sorununu çözmek istiyorsak 3. köprüden çok daha ucuz, daha verimli, daha mantıklı projelerin olduğu gerçeği. Ve İstanbulluların bu alternatif projeler arasından birini seçme haklarının olduğu. Çünkü bu, onların şehri; projeden yararlanacak veya zarar görecek olanlar da yine kendileri. O halde, söz hakları olmalı!

Bu nedenle, aslında 2 Milyon İstanbullu kampanyası bir demokrasi kampanyası. Hem de bir yerel demokrasi kampanyası! Evet, 15 milyonluk nüfusuyla İstanbul’un “yerelliğinden” bahsetmek biraz yadırgatıcı çünkü yerel denince genelde aklımıza köy veya kasabalar geliyor. Ama halbuki İstanbulluların da yerel demokrasiye hakları var. Şehirleri ne kadar büyük ve tüm ülke için diğer şehirlerle karşılaştırılamaz değerde olursa olsun, İstanbullular da kendilerini yakından ilgilendiren bir konuda söz sahibi olabilmeli. Yaptığımız ve bundan sonra da yapmamız gerekenlerden en önemlisi, daha fazla İstanbulluya yerel demokrasiye hakları olduğunu ve bunu talep etmeleri gerektiği mesajını vermek olmalı. Eğer İstanbullulara, kendi haklarını savunmak için yeterli desteği verirsek, bu mücadeleden kaçmayacaklarını 2 Ekim akşamında gördük. O akşamki coşkuları, sadece 3. köprüye olan muhalefetleri nedeniyle değildi. İlk defa şehirleriyle ilgili bir söz söyleme hakları vardı ve onu kullanmak için uygun bir ortam yakalamışlardı: Meşru bir ortam, büyük bir eylem ve medya!

2 Ekim buluşması, sınırlı imkanlar ve sıfıra yakın bir bütçeye rağmen, yoğun bir ekip çalışmasıyla ve gönüllülerin desteğiyle nelerin yapılabileceğini gösterdi. Amacımızın meşruluğu neredeyse tüm sivil toplum kuruluşlarının ve meslek odalarının desteğini beraberinde getirdi. Oluşturulan çatı /birliktelik / koalisyon /şemsiye (adına ne derseniz deyin), Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük doğa korumacı oluşum. Sırf bu bile amacımızın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor: 3. köprü projesi durmalı!

Ancak, oluşturduğumuz bu büyük birlikteliğin sokaktaki yansımasının tatmin edici hale gelmesi için mücadeleye devam etmemiz gerektiği de açık. Destekçi kurum ve kuruluşların sokak desteğinin ne kadar büyük olduğu bu noktada çok önemli bir hale geliyor. Türkiye’de, en büyük, en zengin, en popüler ekolojist / çevreci sivil toplum kuruluşlarının bile sokağa dökebilecek binlerce insanı yok. Çünkü Türkiye’de henüz bir ekolojist / çevreci “halk” hareketi yok. Biz hep baskı grubu yöntemiyle hükümetlere dediğimizi yaptırtmaya veya onu durdurmaya çalıştık. Arkamıza kitlesel bir halk desteği alma gereği duymadık. Meşruiyetimizi halktan değil, savunduğumuz konunun haklılığından aldık. Ancak, bazen başarılı olmamıza karşın çoğu zaman başarısız olduk. Bu mücadele sırasında da hükümetler tarafından “istemezükçü” ilan edildik, yatırımların önünü tıkayan hippiler gibi algılandık ve marjinalize edildik. Marjinalize edildikçe de halktan koptuk. Ancak artık bu kısırdöngüye bir dur deme vakti geldi. Çünkü kör edici neoliberal düzene rağmen bilgilenen halkın değiştirme ve dönüştürme gücü artık eskisinden çok daha kuvvetli. Özellikle de yeşil mücadelede.

Tam bu noktada, kameralarımızı Stuttgart’a çevirelim. Türkiye medyasında çevre haberlerine ayrılan yer genelde fazla olmamasına rağmen bazı gazetelerden de takip edilebildiği üzere Almanya’nın Stuttgart kentinde Ağustos’un sonundan bu yana yeşil protestolar düzenleniyor. Bunun nedeni, şehrin eski garının yıkılarak Avrupa’nın tüm tren yollarının kesişeceği bir kavşak inşa edilmeye çalışılması. Stuttgart’ın anıtsal nitelikteki eski gar binasının yıkılacak ve 300 kadar ağaç kesilecek. Yeraltına inşa edilecek yeni gar 5 milyar dolara malolacak. Ancak, yerel halkın yaklaşık bir ay önce basit insan zincirleri ve yürüyüşlerle başlayan direnişi bugün 100 bin kişilik protestolara dönüşmüş durumda. Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller’den oluşan bölge hükümetine yönelik tepkiyi de arkasına alan göstericiler, ekonomik krizin ortasında bu kadar büyük bir projeye başlanmasına anlam veremiyor. Protestolar, organizatörleri bile şaşırtan bir hızla büyüyor. Sıradan Stuttgart halkı projeye karşı her türlü etkinliğe güçlü şekilde destek veriyor. Hatta kalabalıkların büyük çoğunluğunu onlar oluşturuyor. Göstericiler arasında yer alan Angelika Schröder “oğlumun okulunda kırık camlar ödeneksizlik nedeniyle tamir edilmiyor, içeri soğuk hava giriyor. Ancak bu proje için milyarlar harcanıyor” diyerek tepkisini ortaya koyuyor.

İlk günlerde sayıları sadece binlerle ifade edilen göstericiler ilk önce 10 binleri, şimdi ise 100 binleri buldu. Ağaçların kesileceği bölgede dönüşümlü olarak nöbet tutan halk, maalesef ilk ağaçların kesilmesini engelleyemedi. Ancak bu kesimleri protesto etmek isteyen kalabalığa bin kadar polisin orantısız şekilde şiddet uygulaması, aralarında çok küçük yaştaki çocukların da olduğu yüzlerce kişinin yaralanması ve hatta bir kişinin kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine gösteriler yeni bir boyut kazandı. Bölge hükümeti ve onu destekleyen Merkel’in merkezi hükümeti, her kesimden gelen baskılara daha fazla direnemedi ve bugün itibariyle projenin kısmî olarak iptal edildiği ve ağaç kesimlerinin de 2011 bahar sonrasına ertelendiği açıklandı. Bölgede Mart ayında seçimler olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Ağustos sonundan bu yana devam eden sürece biraz uzaktan baktığımızda çok çarpıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Stuttgart’taki bu projenin inşasında ısrar edilmesinin en büyük sebebi, oğlu okulda üşüyen Angelika Schröder’in dikkat çektiği nokta aslında: Ekonomik kriz! Ekonomik olarak geçirdikleri zor zamanları atlatmak isteyen Merkel hükümeti, büyük olasılıkla, Stuttgart 21 adı verilen bu gar projesine, ekonomiyi canlandıracak ve sıcak para akışı sağlayacak bir çıkış yolu olarak bakıyor. Bölge hükümeti de, popülaritesini kaybetmek pahasına, merkezi hükümetin bu dayatmasına müdahale etmekten çekiniyor. Merkel ve kabinesinin gözü o kadar dönmüş durumda ki, olmazsa da olur bir proje için 5 milyar doları gözden çıkartabiliyor. Bunu yaparken de tarihi bir yapıyı yok etmeyi ve 300 ağacı kesmeyi göze alabiliyor.

Bu açıdan baktığımızda, Stuttgart 21 Projesi’yle İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprü projesi arasında büyük benzerlikler var. Köprü projesinin maliyeti de Stuttgart’taki gar projesine yakın, ondan biraz daha fazla hatta: 6 milyar dolar. Ama yaratacağı rant 350 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Büyük olasılıkla hükümet, gelecek bu sıcak para nedeniyle bu saçma projenin yapılması konusunda bu kadar ısrarcı. Bizim hükümetimizin de gözü o kadar dönmüş durumda ki 2 milyondan fazla ağacın kesilmesini, su havzalarının yok olmasını, trafiğin daha da kilitlenecek olmasını ve İstanbul nüfusunun kontrol edilemeyecek seviyede artmasını göze alabiliyor. Ve İstanbul’da da yerel yönetim yani belediye, aynı Stuttgart’ın yerel hükümeti gibi, bir kukladan farksız olarak halk desteğini kaybetmek uğruna projeye olur veriyor. 3. köprünün İstanbul için cinayet olduğunu bilmesine rağmen bunu dillendiremiyor.

Projeler arasındaki bu paralelliklere karşın İstanbul’un direniş adına Stuttgart’tan öğreneceği çok şey var. 1990’lardan bu yana güçlü bir yeşil hareketin var olduğu Almanya’da bu projeye karşı bir direnişin olması bekleniyordu. Ancak Almanya’yı ve hatta bütün dünyayı şaşırtan, direnişin bu derece büyümesi ve inisiyatifi de sıradan Stuttgart halkının almış olması. Gar inşaatı bölgesinde Yeşiller Partisi ve ekolojistler kadar her gün işine gidip gelen, evinde yemek yapıp bulaşık yıkayan, boş zamanlarında bahçesinin çitini tamir eden sıradan insanlar da tepkilerini ortaya koyuyor. Anketler, Stuttgart halkının %63’ünün projeye karşı olduğunu ortaya koyuyor. Polise kestane atmaktan başka taşkınlık yapmayacak kadar bilinçli ve aklı başında olan bu topluluk, doğa korumacı direnişin ne kadar demokratik ve meşru bir zemine oturduğunun da kanıtı.

Halk, yaptığı gösterilerin aslında karar alma süreçlerine doğrudan müdahale edememesinden kaynaklandığını, bir başka deyişle aslında politik olduğunu da anlamış durumda. Göstericiler, doğa korumacı iradelerini yeşil hareketin iktidarına dönüştürmek zorunda olduğunun bilincinde. Proje nedeniyle bölge hükümetinin ve Merkel’in popülaritesi dibe vururken Yeşiller Partisi’nin ülke genelinde oy oranı ilk defa %24’e yükseldi. Bu destek seçimlere kadar devam ederse, Yeşiller Almanya’da ilk kez koalisyonun ana ortağı olma fırsatını yakalayacak. Merkel, projede ısrar etmesine neden olan ekonomik çıkarlar ne kadar büyük olursa olsun geri adım atmak zorunda.

İstanbul’da ise durum biraz daha farklı. Her şeyden önce ülkemizde maalesef yeşil hareket henüz çok zayıf ve arkasında geniş bir toplumsal dayanak yok. Bunda toplumsal ve kültürel geçmişimiz kadar, doğa korumacılığın ve ekolojinin politik bir alan olmadığı düşüncesi de yatıyor. Şu ana kadar çok önemli bir işlev gören ve hala da görmekte olan çevreci/ekolojist/doğa korumacı sivil toplum kuruluşlarının en büyükleri bile kitleleri harekete geçirebilecek kapasiteden yoksun. Çünkü gösterdikleri çabanın politik olmadığı ve o yüzden demokratik temellere oturması gerekmediği düşüncesini taşıyorlar. Oysa, neoliberal kapitalist düzenin doğayı bir hammadeden ibaret görmesi ve kâr uğruna insan, hayvan, orman ve bitki yaşamını feda ederken bir saniye bile düşünmemesi karşısında doğa korumacılık aynı zamanda politik bir duruş. Karadeniz’de HES’lere karşı, Sinop’ta ve Akkuyu’da nükleere karşı, Hasankeyf’te, Munzur’da ve Allianoi’de barajlara karşı, Güneydoğu’da orman yakmalara karşı, Ege’de altın aramalara karşı ve İstanbul’da 3. köprüye karşı mücadele aslında, yaşama önemsemeyen gözü dönmüş sermayenin ve doğayı değil de şirketleri düşünen hükümetin ekonomi politikasına karşı yürütülmüyor mu? Cevap evetse, o halde kabul etmek gerekir ki bu mücadelelerin her biri politik bir mücadele. O yüzden artık doğa korumacı bu iradenin politik arenaya taşınması ve hükümetlerin karşısına güçlü, kitleleri arkasına almış, gündem yaratma gücü olan politik aktörler olarak çıkmak gerekir. Aksi takdirde, iktidarı kaptırma korkusu olmayan bir hükümete sözümüzü geçirmemiz mümkün olmayacak.

İşte İstanbul’da 2 Ekim akşamında gerçekleştirilen büyük buluşma, Türkiye’deki yeşil hareket için, bu yüzden bir milat kabul edilmeli. İlk defa büyüklü-küçüklü çok sayıda sivil toplum kuruluşu ve meslek odası bir siyasal parti olan Yeşiller Partisi’nin organize ettiği doğa korumacı bir eylemde bir araya geldi. 2 Ekim akşamı mumlarımız 3. köprüyü durdurmak için olduğu kadar, birbirimizin rakibi olmadığımızı ve dayanışma içerisinde hareket edersek ne kadar etkili olabileceğimizi göstermek adına da yandı. 2 Milyon İstanbullu kampanyası çerçevesinde gerçekleşen bu birliktelik, İstanbul’da ve Türkiye’nin her yerinde daha fazla toplumsal katılımı sağlayacak şekilde devam ettirilmeli. Dayanışma içerisinde, doğaya yapılan her saldırıya ortak şekilde tepki verilebilmeli. Hatta karar alma süreçlerine doğrudan müdahale etmek adına 2011 genel seçimlerinde, birlikte belirlenecek ortak en az bir ekolojist/yeşil aday milletvekili olarak Ankara’ya gönderilebilmeli. Çünkü ancak o zaman, tüm büyük ekonomik çıkarlara rağmen hükümetleri geri adım atmak zorunda bırakabiliriz.

Serkan Köybaşı

Yeşiller Partisi PM üyesi

Bu yazının yazılması sırasında Reuters ve BBC’nin internet sayfaları ile Radikal ve Cumhuriyet gazetelerinde çıkan haberlerden faydalanılmıştır.

Kategori: Yeşeriyorum