İklim KriziManşetTürkiye

İklim krizine karşı mücadelede Türkiye nerede?

Prof. Dr. Nesrin Algan, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Topluluğu tarafından düzenlenen, moderatörlüğünü öğrenci Eylem Diker‘in yaptığı Serbest Kürsü Konuşmaları’nda “İklim Krizi Bağlamında Türkiye’nin Çevre Politikaları”nı konuştu.

İklimin bütün dünyada ve Türkiye’de önemli bir konu olduğunu ve iklim projelerine ciddi kaynak aktarımı olduğunu belirten Prof. Dr. Nesrin Algan, “Fakat yıllardır uygulamaya, eyleme yönelik çalışmalarda çok gerideyiz” dedi.

‘Kağıt üzerindeki çevre politikaları’

Sürdürülebilir kalkınma, gelecek kuşakların hakları, entegrasyon, ortak farklılaştırılmış sorumluluklar, çevresel etki değerlendirmesi, ihtiyatlılık, katılım, şeffaflık, bilgiye erişim, ekosistem yaklaşımı, doğa temelli çözümler, sıfır atık gibi çağdaş çevre politikalarındaki ilkelerin Türkiye’de en azından kağıt üzerinde görülebildiğine değinen Nesrin Algan, şu ifadeleri kullandı:

“Sorun bu ilkelerle çelişen başka politikaların olup olmadığı. Türkiye’nin çevre politikalarının başında kalkınma planları gelir. Çok sayıda strateji eylem planı gibi politika belgesi var. Tabiki Cumhurbaşkanlığı stratejilerine ve yatırım programına ve bütçeye bakmak gerekir. Çünkü kağıt üzerinde, kalkınma planında ya da herhangi bir strateji belgesinde öngörülen bir hedefin bütçede eğer mali boyutu oluşturulmamışsa hayata geçme şansı yok demektir. Yatırım bütçesinde, yatırım planlarında karşılık bulamıyorsa sadece kağıt üzerinde kalacak bir politikadır ve o yüzden anlamlı değildir.”

‘Türkiye’nin ebedi sorunu’

Türkiye’de doğa, tür, biyoçeşitliliği ve ekosistemi korumanın Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının yanı sıra Tarım ve Orman Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığının da sorumluluğunda, deniz veya göl alanıysa Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının da sorumluluğunda olduğuna dikkat çeken Nesrin Algan, “Bu Türkiye’nin kurumsal yapıdaki ebedi sorunu. Görev ve yetkiler birbirine karışmış durumda. Hangi alandan Büyükşehir Belediyesi, hangi alandan Bakanlık, hangisinden ilçe belediyesi sorumlu? Karışıyor” dedi.

‘Türkiye’de uygulamada sorunlar var’

“Halk, sivil toplum, gönüllüler, bireyler tek tek bu politikaların oluşturulması ve uygulanmasına katılabiliyor mu?” sorusunu yönelten Algan, şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye’de ilkelere göre kağıt üstünde büyük bir eksik yok ama uygulamada farklı sorunlar var. Kuşkusuz hukuki araçlar çok önemli. Türkiye’de anayasal, uluslararası anlaşmalar, kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, yönetmelikler gibi çok sayıda hukuki aracımız var. Fakat ben daha çok uluslararası çevre hukuku politikaları çalışan birisi olarak söylemeliyim ki; hukuk araçları içerisinde en çok ihmal edilen uluslararası anlaşmalar. Halbuki anayasanın 90. maddesi çok açık: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmalar kanun hükmündedir. Hatta kanunların anayasaya aykırılığını iddia edip bunları iptal ettirme yolu açıkken uluslararası anlaşmada böyle bir imkan olmadığı için hukuk hiyerarşisi anayasadan hemen sonra uluslararası anlaşmaların kanunların da üstünde olduğunu söyleyen görüşler de vardır. Ben de bunlara katılırım.”

‘Çevreyi korumaya yönelik mevzuatta erozyon’

2006’ya kadar Türkiye’nin OECD üyeleri arasında çevre mevzuatı ve çevreye ilişkin hukuki düzenlemeleri çok gelişkin olması sebebiyle ilk beşte olduğunu hatırlatan Nesrin Algan, “2006’dan sonra çevreyi korumaya yönelik mevzuatta bir erozyona uğradığımızı, bir sürü gevşetici karar alındığını görüyoruz. Daha da vahimi Türkiye’de Çevre Kanunu ya da çevreyi koruyan diğer kanunlar, koruma altına alınan bir konu. Örneğin Maden ya da Petrol Kanunu enerji piyasalarına ilişkin bir başka kanunla ihlal ediliyor. Böyle çelişkiler var. Yani çevre koruma mevzuatı güçlü olsa bile başka kanunlarla bu mevzuat ihlal edilebilir” dedi.

Çevre koruma mevzuatını ihlal edilecek uygulamaların yapılmaması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Nesrin Algan, “Türkiye’nin çevre politikaları zafiyetinin başında da hukuk araçlarının birbiriyle çelişmesi, çevreye zarar verici hukuki düzenlemelerin mevzuatta yer almaya devam ediyor olması geliyor” şeklinde konuştu.

‘Günümüzdeki olaylar iklim krizinin etkilerinin sadece fragmanı’

İklim krizinin günümüzdeki etkilerine ‘sadece fragman’ demenin mümkün olduğunu ifade eden Algan, 70’in üzerinde katılımın gerçekleştiği Kürsü Konuşmaları’nda şu ifadeleri kullandı:

“Sanayi devrimini başlangıç olarak alırsak aslında her şey kömürle başladı diyebiliriz. En büyük sorun enerjiden kaynaklanıyor. Sera gazları, karbondioksit  ve diğer gazlar bunların da temel nedeni fosil yakıtlar, kömür, petrol, doğalgaz ve nükleerde de bir miktar var. Ama en büyük sorun kömürden kaynaklanıyor. Arkasından sanayi, tarım ve atıklar geliyor. Ulaştırma, kentleşme gibi atık ve endüstriyel işlemlerin yoğun olduğu alanlar da küresel iklim krizinin hem sebebi hem de mağduru oluyor.”

İklim adaletsizliği, su kıtlığı, gıda güvensizliği…

İklim krizinin neden olduğu aşırı hava olaylarına da değinen Algan, “İklim krizi gezegenin her yerde aynı derecede ısınacağı anlamına gelmiyor. Suyu kötü kullandığımız, kötü yönettiğimiz ve kirlettiğimiz için bir su baskısı, stresi ve kıtlığı çekiyoruz. Ama iklim krizi nedeniyle bu kıtlık daha da artıyor. Bu gıda güvensizliğine, insan ve diğer canlıların can kaybetmesine, halk sağlığı sorunlarına, kentsel yoksulluğa, tarihi çevresel varlıkların kaybına neden oluyor. Heykellerle binalar da etkileniyor. İş ve istihdam kayıpları oluyor. Bir iklim adaletsizliği yaşıyoruz. Bu da mevcut ekonomik sosyal adaletsizliği artırıyor” dedi.

‘İklim krizi ciddi bir toplumsal cinsiyet adaletsizliğine yol açıyor’

İklim krizinden mevcut sorumluların gelişmiş ülkeler olduğuna değinen Algan, iklim krizinde büyük sorumluluğu olmayan gelişmemiş ülkelerin bu krizden en çok etkilenen ülkeler olduğunu belirtiyor:

“Daha da çok etkilenecekler. Kıyıdaki, deniz seviyesinde yükseklikte yaşayan ülkelerin toprak kaybı ve göç krizi sorunu zaten var. Bu ada devletlerinde toptan yok oluşuna neden oluyor. Dünyada en çok kadınlar, çocuklar ve kız çocukları etkileniyor. Örneğin evine su getirmek için günde ortalama yarım saatlik bir mesafeye yürümek zorunda kalan Orta Afrika’dan bir kız çocuğu, iklim kriziyle birlikte artan su kıtlığı nedeniyle gün geçtikçe daha uzak bir mesafeye giderek su arayıp getirmek zorunda kalıyor. Ve çoğunluğu da su taşırken tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Bu çok ciddi bir toplumsal cinsiyet adaletsizliğine yol açıyor.”

‘İklim krizinden daha çok henüz doğmamış olanlar etkilenecek’

İklim krizi nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalacak kişilerin de yüzde 80’inin kadın olduğunu belirten Algan, “Henüz doğmamış olanlar iklim krizinden daha çok etkilenecek. Gelecek kuşak hakları diyoruz bunlara. Ama gelecek kuşaklar şu anda karar verme yetkisine sahip olamayan, oy verme hakkı bile olmayan 18 yaş altı mevcut kuşaklar değil sadece, henüz ana rahmine düşmemiş olanların da hakları gasp ediliyor. Bu arada insan dışında kalan canlılarla, cansızlar; heykeller, kültürel değerler, arkeolojik miras gibi çevresel varlıkların haklarından söz eden bile yok” ifadelerini kullandı.

‘İklim kriziyle mücadeleden çok iklim krizine uyum politikaları öne çıkıyor’

Paris Anlaşması’nın insan haklarına, kırılgan ülkelere, iklim adaletine, toplumsal cinsiyete değinen ilk hukuki düzenleme olması açısından çok önemli olduğunun altını çizen Algan, Türkiye’nin AB’nin iklim kriziyle ilgili fonlarından en çok yararlanan ülke olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Kalkınma planlarına bakmak lazım. Yürürlükte olan 11. kalkınma planı, diğer planlardan farklı olarak sadece emisyon azaltımı değil, iklim krizine uyumu da hedeflemiş durumda. Zaten dünyada artık iklim kriziyle mücadeleden çok iklim krizine uyum politikaları öne çıkıyor. Türkiye 2053’te Net Sıfır Karbon Emisyon hedefine ulaşması için en geç 2030 itibarıyla kömürden tamamıyla çıkması gerek. Ama buna ilişkin henüz bir planlama, politika belgesi göremedik.”

‘Sıfır Artık sözde kalan bir hedef’

Türkiye’nin Sıfır Atık Projesi’ne de değinen Nesrin Algan, söz konusu projenin geri dönüşüm için çok önemli olduğunu ifade ederek “Türkiye 2006’da Çevre Kanunu değiştirerek o tarihe kadar yasak olan atık ithalatını serbest bıraktı. Eğer yurtdışından çöp ithal ediyorsanız Sıfır Atık hedefine ulaşmak diye bir şey söz konusu olamaz. Önce ülke içindeki kendi atıklarınızı sıfıra indireceksiniz. Türkiye başta Büyük Britanya olmak üzere Avrupa ülkelerinden en fazla çöp ithal eden ülke. İthalat politikasıyla da bu Sıfır Atık tamamen sözde kalan bir hedef. Üstelik de ithal ettiği atıklar tehlikeli. Çevre Kanunu’na göre çöp tehlikeli ise ithal edilemez. Plastik ithal ediyoruz ve bu tehlikeli bir atık” dedi.

“İklim eylem planı, iklim niyet beyanı, iklim uyum eylem planı yapıyorsanız termik santrallerden vazgeçmeniz gerekir. Dünyanın yaptığı bu” ifadelerini kullanan Algan, 21-25 Şubat’ta Konya’da yapılacak İklim Şurası’na da atıfta bulunarak “Türkiye yeşil kalkınma için termik santrallerdeki atık ısıyla konutları ısıtmayı hedefliyor. Bu da doğal olarak Türkiye’nin iklim siyasetinde ciddi bir gelişme olmadığını düşündürüyor. Demek ki termik santrallerden vazgeçilmeyecek” dedi.

‘İklim krizi ve çevresel tehditler yüzünden her türlü canlıyı kaybetmeye devam ediyoruz’

Son olarak Algan, “İklim krizi ve diğer çevresel tehditler yüzünden sulak alanlarımızı, su kaynaklarımızı, denizlerimizi, ormanlarımızı, biyolojik çeşitliliğimizi, akla gelebilecek her türlü canlı türünü kaybetmeye devam ediyoruz. Türkiye gibi üç taraf denizlerle çevrili ve kendine ait denizi olan ülkede iklim krizinin kıyı alanlarına etkisi konusunda herhangi bir somut hedef görülmemesi ve bu konunun üniversitelerde bile ciddiye alınıp bilimsel araştırmalara konu olmaması da ayrı bir vehamet elbette” ifadelerini kullandı.

Kategori: İklim Krizi