Hafta SonuKültür-SanatManşet

[Gözlem] Beethoven yaşasaydı- Selim Altınok

Radyoda klasik müzik dinliyordum, piyano çalıyordu. Besteciyi tahmin etmeye çalıştım, 19. hatta belki 20. yüzyılda yaşamış bir ustanın eseri gibi geldi bana. Parça bitti ve radyo spikeri konuşmaya başladı. “Mozart’ın Fantezisini dinlediniz”… Şaşırdım doğrusu, çalan müzik bugüne dek duyduğum eserlerinden çok farklı. Demek Mozart kendi tarzının dışında müzikler de bestelemiş. 1756 yılında dünyaya gelen ve Wiena klasiklerinin başında sayılan Mozart’ın müziği böyle modern sesleri de içerebiliyor demek!

Kısacık yaşamına altı yüzden çok eser sığdıran bestecinin yenilik aradığı bir anında, kendi dönemini aşarak yazdığı, gözünü sonraki çağlara diktiği bir eser. Doğumunun üzerinden 250 yıldan fazla geçmiş. O günlerde elektrik yok, bilgisayar yok. Bırakın bunları, belki kâğıt kalem bile zor bulunuyor. En azından bugünkü kadar kolay elde edilebilecek ucuz bir şey değil. Mozart yazıyor da yazıyor. Üstelik besteledikleri tek sesli şarkı ya da melodiler de değil. Her biri yarım saatlik konçertolar, senfoniler, birkaç saatlik operalar. Bilmem bir senfoninin notalarını gördünüz mü? Abartmıyorum bir kitap!  Konservatuvardayken öğrenci orkestrası Mozart’ın 40. senfonisini çalışıyordu, notaları elime vermişlerdi, klasik müzik bestecilerinin her bir eseri gerçekten kitap boyutundan. Mozart ya da Vivaldi, Beethoven ve daha niceleri… Yüzlerce kitap yazmışlar aslında.

Günümüzün bestecileri bu işi bilgisayar başında çok daha kolay hallediyor. Önünüzdeki dijital piyanodan bastığınız tuşlar, isterseniz keman, çello, flüt ya da klarnet sesi veriyor. Bilgisayarınızın hoparlöründen duyabiliyorsunuz. Çaldığınız her sesin notası ekranınıza düşüveriyor. Tüm sesleri ardı ardına kaydedip birlikte dinleyebiliyorsunuz. Senfoni orkestrası bilgisayarınızın içinde ve siz ne isterseniz onu çalıyorlar. Bestelediğiniz bölümleri beğenmediğinizde anında silip düzeltebiliyorsunuz. Ne güzel değil mi? Bu imkânların hiçbiri eskiden yoktu. Kadim zamanların bestecilerinin tek lüksü bir piyano idi. Çoğu zaman bir çalgı aleti bile kullanmazlardı. Tüm sesleri içlerinde duyarak, kalplerinde hissederek bestelerdi onlar. Çoğunun kurumsal düzenli bir gelirleri yoktu. Bir prensin ya da soylunun desteğini alabilenler mutlu azınlıktı. Meşhur “Mevsimler” keman konçertoları dizisinin bestecisi Vivaldi öldüğünde yoksuldu ve kimsesizler mezarlığına gömüldü. O dönemde kayıt teknolojisi olmadığı için, eserlerinin plaklarından, kaset ve CD’lerinden gelir sağlamaları da söz konusu değildi.

J.S. Bach bestelerini yetiştirmek için akşam ve gece saatlerinde nota yazmaktan görme yetisini kaybetmişti. Bach, ünlü ozan Goethe’nin ziyaretine yol parası olmadığından yürüyerek gitmişti. Üstelik bu şehirlerarası bir yolculuktu! Beethoven ise hepimizin bildiği üzere, uzun yıllar bestelerini hiç duymadan yapmıştı. Dokuzuncu senfonisini yönetirken finalde patlayan alkışları duyamamış, ancak yüzünü seyircilere dönüp selam verdiği anda salondaki coşkunun farkına varabilmişti. Bugün olsaydı acaba sağırlığına neden olan hastalık önlenebilir miydi? Daha uzun yaşayıp daha çok eser yazabilir miydi? Bunu bilemiyoruz ama günümüz şartlarında, o dönemdeki kadar eser besteleyebileceğinden de emin değiliz. Napolyon’a sinirlenip ona ithaf ettiği senfonisinin adını değiştiren üstat bugün yaşasaydı daha nelere kızardı acaba? Sosyal medyanın iletişim bombardımanından payını alıp gününün birkaç saatini sanal dünyada mı heba ederdi yoksa? Bu soruların cevabını da bilemiyoruz. Her devrin koşulları ve insanları kendi yerinde kalsın en iyisi. Biz yüzyıllara yayılan müzik mirasını insanlığa bırakan tüm bestecilere şükranlarımızı sunalım bir kez daha ve gitgide katlanılması zorlaşan bu dünyada, yaşamamızı kolaylaştıran müziğe sarılalım. Sıkı sıkı sarılalım!

 

 

Selim Altınok

Kategori: Hafta Sonu