Manşetİklim Krizi

Dünya’nın yüzde 30’unu koruma alanı yapma planı, yerli halkların hayatını tehdit ediyor

0

14 Mart itibariyle İsviçre Cenevre‘de tartışılmaya başlanan 2030 yılına kadar gezegenin yüzde 30’unu ‘korunan alana’ dönüştürme projesi, üzerinde anlaşmaya varılırsa, bu yıl içinde onaylanabilir.

Fakat hükümetlerin ‘iklim ve biyoçeşitlilik krizlerine bir çözüm’ olarak tanıttığı 30×30 projesi, uluslararası sivil toplum kuruluşları ve uzmanlar tarafından eleştiriliyor.

Euronews‘te yer alan habere göre, yerli halklar için çalışan kuruluş Survival International‘a göre, 30×30 projesi, tarihin en büyük toprak gaspı olacak.

Survival International’dan Sophie Grig proje kapsamında 300 milyona kadar insanın doğrudan yerinden edilebileceğini ve mülksüzleştirilebileceğini, bu insanların büyük kısmının da binlerce yıldır o topraklarda yaşayıp onu koruyan yerli insanlar olacağını söylüyor. Grig, şöyle devam ediyor:

“Çevreye en az zarar verenler, en çok kaybetmeye mahkumdur. Yerli insanlar bize defalarca toprakları olmadan hayatta kalamayacaklarını söylediler. 30×30 uygulanırsa, hayatlarını hayal bile edilemez bir ölçekte mahvedecek”

Koruma alanlarının yarattığı insan hakları ihlalleri

Halihazırda dünyanın birçok ‘koruma alanı’nda, toprakları nesillerdir evleri olarak gören yerel halkın yaşamasına,doğayı ailelerini beslemek, şifalı bitkiler toplamak veya kutsal yerleri ziyaret etmek için kullanmalarına izin verilmiyor.

Ancak Dünya‘daki biyoçeşitliliğin yüzde 80’inin, dünya topraklarının yaklaşık yüzde 20’sinde bulunmasının tesadüf olmadığını gösteren araştırmalar, yerli insanların doğanın en iyi koruyucuları olduğunu gösteriyor.

150 yıl önce Kuzey Amerika‘da dünyanın ilk milli parkı olan Yosemite‘nin oluşumuyla başlayan ‘Müstahkem Alan Koruma Koruma’ projesi, yerli toplulukları dışlayan bir koruma modeli örneği olarak gösteriliyor. El değmemiş vahşi doğayı korumak için bölgede yaşayan ve binlerce yıldır bölgeye bakan yerli Amerikalılar tahliye edildi.

Bu koruma modeli bugün de pek çok gelişmekte olan ülkede devam etmekte.

Tanzanya hükümetinin Ngorongoro‘daki son planı, turizm ve ganimet avcılığına yer açmak için en az 70 bin Masai‘yi vatanlarından tahliye etmeyi içeriyor. Yerli halkların dahil olduğu çoğu vakada olduğu gibi onlara danışmadan alınan bu karar çerçevesinde herhangi bir kayıpları da telafi edilmiyor. Geçen ay projeye karşı başlatılan imza kampanyasında2,3 milyon imza toplandı.

Alanları korumak, biyolojik çeşitliliğin artmasını garanti etmiyor

2010 yılında, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) üye devletleri, 2020 yılına kadar dünya topraklarının yüzde 17’sini korunan alan ilan etmeyi taahhüt etti ancak bu on yıl içinde küresel biyoçeşitlilik önemli ölçüde azaldı.

Ayrıca bilinen tehdit altındaki türlerin neredeyse yüzde 80’i ile karada ve denizdeki tüm ekosistemlerin yarısından fazlası 2019 yılına kadar yeterli korumadan yoksun kaldı.

UK Rainforest Foundation (Birleşik Krallık Yağmur Ormanları Fonu), dünyanın yağmur ormanlarını korumanın beyaz olmayan yerel toplulukları destekleyerek ve güçlendirerek mümkün olduğunu savunuyor.

Kuruluşun Kongo havzasındaki 34 ‘korunan alan’la ilgili araştırması, yerli toplulukların varlığı olmadan hayvan popülasyonlarının azaldığını ve madencilik faaliyetlerinin arttığını gösterdi. Ayrıca, yerel topluluklarınUK

haklarının ihlal edildiği, geçim kaynaklarının elinden alındığı ve bölgede yaşayan orman halkları ile korumacılar arasında çatışmalar çıktığı raporlandı.

UK Rainforest Foundation İcra Direktörü Joe Eisen‘e göre, Kongo Havzasında insan hakları ihlalleri şöyle:

“Araştırmamız, bu insan hakları ihlallerinin yalnızca birtakım serseri park korucularının münferit eylemleri olmadığını, yerel toplulukları kontrol etmek için yerinden edilme, işkence, cinsiyete dayalı şiddet ve yargısız infazların kullanıldığı bir sistemin parçası olduğunu gösteriyor. Bu insanlar yüksek koruma değerine sahip alanlarda yaşıyor ve bu topraklara bağımlı.

2030 yılına kadar korunan alanların ikiye katlanması, dikkatleri biyolojik çeşitlilik kaybının altında yatan itici güçten, yani kendi aşırı tüketimimizden uzaklaştırıyor

‘Korunan alan’lar genellikle tahliye edilen yerel nüfusun geri dönmelerini önleyen silahlı muhafızlar çalıştıran büyük uluslararası koruma örgütleri tarafından yönetiliyor. Bu eylemlerle yerlilerin geçim kaynakları ve kültürleri yok ediliyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün belirttiğine göre, bir milli park oluşturulması için topraklarından zorla tahliye edilen Uganda‘daki yerli Benet halkı, yıllar sonra bile hala acı çekiyor; temiz içme suyu, elektrik, sağlık ve eğitim gibi temel temel hizmetlerden yoksun bırakılıyor.

Toplum temelli koruma modellerine ihtiyaç var

Gezegenin yüzde 30’unun korunan alan ilan edilmesi durumunda biyoçeşitliliğin artacağına dair hiçbir bilimsel kanıt yokken, diğer yüzde 70’i de hiçbir değişiklik yapılmadan aşırı sömürülmeye ve kirlenmeye devam ediyor.

Yerli insanları atalarının topraklarından çıkarmak yerine güçlendirilmiş topluluk temelli bir koruma modelinin geliştirilmesine yönelik çağrılar var.
King’s College London‘daki King’s Brazil Enstitüsü‘nde öğretim üyesi olan Dr. Grace Iara Souza‘ya göre, ekolojik koruma politikaları ile sahada uygulama arasında büyük bir uçurum var:

“Genellikle korunan alanlar, yaratılmış alan olmalarına rağmen, ihmal  resmi yönetimden yoksun kalıyorlar. Yerli toplulukların orada bulunup bölgeyi korumaması, kaçak kereste, maden çıkarma, avlanma gibi durumlar yaratıyor. Yerel toplulukları tasarımına, uygulamasına ve yönetimine dahil etmeyen her bir koruma girişimi sorgulanmalıdır.

Kategori: Manşet

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.