Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kırmızı Başlıklı Kız hikayesi ve Marmaray Projesi

Önceki yazımda Marmaray Projesi’nin şehirselleştirilmediğini söylemiştim. Merkeziyetçi bir yönetim mantığı ile şekillendiğini, yereldeki önceliklerle ilişkilendirilmediği anlamında. Bu nedenle projenin kötü tasarlandığını, yönetildiğini düşündüğümü de söyledim.

İstanbul‘da, dış kaynakla da olsa, kamu eliyle gerçekleştirilen ve yönetilen bu son proje merkezi yönetim ile yerel yönetimin işbirliği yapması için bulunmaz bir fırsattı. Eğer bu deneyimi üretme fırsatı yaratılsaydı, büyük ihtimalle arkasından gelen kamusal alandaki imtiyazlar tanınarak geliştirilen projeler furyası, finansman ve özelleştirme modeli kurumsallaşmayacak, merkezi yönetimin şehre müdahale biçimi çığrından çıkmayacaktı. İçinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin de olduğu misyon odaklı bir organlaşmaya ihtiyaç duyulacaktı. 

Daraltılmış seçenekler

Bu yazıda göstermeye çalışacağım ise kamusal alanın daralmasına yönelik işaretlerin ortaya çıkışı. Örneğin Boğaz geçişlerinin, ulaşım politikaların şunun gibi tercihlere indirgenmesi: “Lastik tekerlekli mi, yoksa raylı sistemli bir Boğaziçi geçişi mi?”

Bu proje (ya da bütün projeler) gibi çok boyutlu şehirsel müdahaleler eğer çok öncelikli ve çok aktörlü bir misyon odaklı yapılar ile yönetilseydi farklı öncelikler dikkate alınacaktı. Bugün belki hatırlanmıyor olabilir ancak bir başka yazının konusu olacak bir gelişme, bu yapının oluşturulması ihtiyacını duyan sivil toplum girişimi, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylığı tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Ancak bu girişimin bu yerel politikalarla ilgili dönüştürücü potansiyeli merkezi yönetim tarafından fark edilerek, denetim altına alındı. Dünya Mirası Alanları, kültürel mirasın yönetimi ve korunması, şehrin katılımcı yöntemlerle planlaması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi, şehirselleştirilmiş ulaşım kararları, metro sistemi ile entegrasyonu gibi konular yönetim modelinde köklü bir dönüşüme işaret ediyordu. Buna karşılık, merkeziyetçilik ve projenin politik temsilindeki problemler baskın geldi. Şehirselleştirilmiş bir organlaşma engellendi.

Bu son kamu projesi ve Avrupa Kültür Başkenti girişimi, şehir arkeolojisinden ulaşım kararlarının planlanmasına, transfer merkezlerinin projelendirilmesinden şehrin kamusal alanlarının yönetimine kadar İstanbul’un canlandırılması, yaratıcı enerjinin harekete geçirilmesi için çok önemli bir fırsattı. Bu tür projelerin çok yönlü şehircilik deneyimleri olduğunu anlamak için yalnızca şehrin gelecekte ana transfer merkezi olacağı düşünülen Yenikapı‘ya bakmak bile yeter.

Demiryolu değil, metro hattı omurgası

Her ne kadar merkezi yönetim onu Avrupa ile Asya‘yı birleştirecek ve geçmişteki gibi banliyö sistemini de içine alacak bildiğimiz anlamda bir demiryolu projesi olarak adlandırmış olsa da, Marmaray Projesi metropoliten bir toplu ulaşım sisteminin omurgasını oluşturacak, şehrin doğusu ile batısını birleştirecek bir “metro hattı” olarak gerçekleşti. Yazımda şehir ölçeğinden bakıldığında Marmaray Projesi’nin “yanlış yere inşa edilmiş bir metro hattı omurgası” olduğunu söylemiştim. Bu omurganın şehrin 19. yüzyıldaki toplu taşıma sistemi, vapur ve demiryolu hattı ile oluşmuş yerleşim morfolojisini altüst edecek şekilde, kıyıdan geçirilmesi, maliyetinin çok üstünde bir bedel getirecek bir karardı.

Eğer bir benzetme yaparsak, bir balığın omurgasının alttaki yüzgeçlerine yakın yerleştirilmesi gibi bir tuhaflıktı. Bu hattın güzergah seçimi hem ulaşım aktarma masraflarını, hem de şehirsel düzen üzerindeki dikey akışların güçlendirilmesi ile iki misli artıracak bir tercihti. Güzergah tercihinde bakanlık kamulaştırma maliyetlerinin rol oynadığını söyledi. Ancak bu iş bu kadar basit değil.

Merkezi yönetimin şehrin yerleşim ve ulaşım yapısının dönüşümünde nasıl bir rol oynadığını anlamak için yakın tarihe bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

3. Köprü mü, Marmaray mı, lastik tekerlekli geçiş mi, raylı sistemli geçiş mi? 

3. Köprü‘nün ihalesini yapma girişimi İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi‘nin hemen ertesinde gerçekleşti. Arnavutköy-Kandilli (1. ve 2. köprüler) arasında yapımı planlanan 3. Boğaz Köprüsü’nün ihalesi 1997 yılında koalisyonun Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu tarafından kamuoyuna açıklandı. Topçu bir yıl içinde iki defa ihaleyi gerçekleştirme girişiminde bulundu.

Ancak bu tarihte hiç beklenmedik bir başka şey oldu: Bu girişim o tarihe kadar hiç görülmemiş bir dirençle karşılaştı. Sivil toplum kuruluşları, medya, İBB bir araya gelerek bu girişimi püskürttü. Basın itirazları birinci sayfadan veriyor, toplantılar Büyükşehir Belediye Meclisi’nde düzenleniyordu. Bu işbirliğinde hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesinde örgütlenen sivil toplum girişimi önemli bir rol oynadı.

Ancak küçük bir ayrıntıdan da söz etmek iyi olur. O da profesyonel kapasitelerin kullanılması. Bakanlık projenin görsellerini (imajlarını) hazırlama işini Park Oteli mücadelesinde yer alan Yılmaz Zenger’e vermişti, o tarihlerde bu işlerde uzmanlaşmış bir kişi olarak. Zenger önceden projeyi alıp, bakanlığın istediği imajları hazırlamıştı. Ancak Zenger bir aktivist olduğu için hazırladığı imajları İnsan Yerleşimleri Derneği‘ne iletti. Böylece sivil toplum alanında ağ oluşturan, mahalli katılımı sağlamak için çalışan bu dernek gönüllüleri daha bakanlık ihale girişiminde bulunmadan semt toplantıları yapmaya, 3. Köprü’nün bakanlık için hazırlanmış imajlarını ve onun teknik altyapısını kullanarak yerel kamuoyunu bilgilendirmeye başladı.

Topçu bu nedenle tam iki defa “ihaleye çıkıyoruz, bu köprü mutlaka yapılacak” demesine ve tarih vermesine rağmen başarılı olamadı. Köprünün ayaklarının basacağı Arnavutköy’de yerel halkın örgütlenmesi yanında medya tartışmalara geniş yer ayırdı. Protestolar birinci sayfalarda yer aldı, tam sayfa röportajlar yayınlandı. (Dedikodulardan bir tanesi de o tarihte büyük bir medya patronunun villasının köprü için istimlak edilecek yerde olmasıydı!) Topçu hiç şüphesiz ne olduğunu tam anlayamamıştı. Bu direnişin nasıl olup da ihale süreci bile başlamadan ortaya çıktığına, sivil muhalefetin nasıl olup da kendisini bastırdığına bir türlü akıl erdirememişti. Bu yüzden ikide bir çıkıp “ihaleye çıkıyoruz” dedikçe muazzam bir karşı çıkış bombardımanına maruz kaldı. Şaşkınlık içinde merkezi yönetimin tipik tepeden inmeci söylemlerine sarıldı.

Buna karşılık 3. Köprü muhalefetinin iki önemli ortağı olduğunu da hatırlatmak gerekli: Birincisi dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan. Açıklamalarında “3. Köprü cinayettir” demekteydi. Daha sonra, onun talimatları doğrultusunda Ali Müfit Gürtuna bu sivil girişimle ilişkiyi sürdürdü, hatta protestolara bizzat katıldı. 3. Köprü muhalefetine de Büyükşehir Meclisi toplantı salonu tahsis edildi. Bu işbirliği iktidarı şaşırttı.

Diğeri, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın dönemin koalisyon hükümetindeki ortağı, Ulaştırma Bakanlığı‘ydı.  Bu ortak beklendiği gibi açık olarak ortaya çıkmadı, gizli bir işbirliği önerdi. Bizzat müsteşar, Ulaştırma Bakanı’nın bilgisi dahilinde Büyükşehir Meclis Salonu’ndaki toplantılara katıldı ve 3. Köprü’ye karşı Marmaray Projesi’nin savunulmasını istedi. STK’lar böylece iktidar içindeki gizli rekabetten yararlandı. 

Müsteşarın söylediğine göre Marmaray yaklaşık bir çeyrek asır öncesine giden bir raylı sistem projesiydi ve köprüler ve otoyollar ile şehrin iki yakasını birleştirme girişimlerine karşı kalıcı bir alternatifti. “Eğer bu proje hayal olmaktan çıkarsa, 3. Köprü’nün gerçekleştirilmesi asla mümkün olmayacaktı.” Çünkü bu raylı sistemle Boğaz’ı su altından birleştirecek olan proje, bir değil, tam dokuz köprü kadar yolcu geçişi sağlayacaktı. Ulaştırma Bakanlığı Birleşmiş Milletler Zirvesi’nden beri bu sivil girişimin kamuoyunda çok prestijli bir yere sahip olduğunun ve gücünün farkındaydı ve onlarla işbirliği yapmayı tercih etmişti. Bu işbirliği teklifine zannedersem daha çok meslek kuruluşları cephesinden olumlu bakıldı. Marmaray’ın ulaşım açısından daha etkin olacağı bir şekilde yapılandırılması, güzergah seçimi, şehir yönetiminin ulaşım kararları gölgede kaldı. Marmaray Projesi’nin Tarihi Yarımada‘daki ve şehrin Anadolu yakasındaki kültürel mirasa vereceği zararlar fazla sorgulanmadı. Raylı sistem her zaman savunulan bir tercihti ve dolayısı ile Ulaştırma Bakanlığı ile işbirliği yapılması 3. Köprü’ye karşı verilecek mücadele için uygun görüldü.

Ancak Marmaray şehirde dış finansmanla gerçekleştirilen son kamu projesi oldu. Bundan sonra artık yatırım-finans çevreleri devlet garantili ancak hiç bir planda yer almayan kendi projelerini onaylatarak devreye girdiler. Marmaray Projesi de 3. Köprü’ye güçlü rakip gibiydi ama hemen yanı başında bir araç tüneli açılması bu meydan okumanın kağıt üzerinde kaldığını gösterdi.

Bugün Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının ve çevrelerindeki değerli alanların gelecekte nasıl işlevlendirileceğini bilmiyoruz. Şehirlerin bu seksiyonlaşmış merkeziyetçi yapılarla temsil edilemediğini, planlanamadığını biliyoruz. Ama bilmiyormuş gibi yapmaya devam ediyoruz.

Yalnızca biz değil, bu kararları verenler de bilmiyorlar. Akla yalnızca özelleştirmek ve arkadaki kutsal bagajlarını korumak için pay almak ve teslim olmaktan başka bir şey gelmiyor. Kamusal alanlar imtiyaz sahipleri tarafından işgal edilebilecek bir boşluğa dönüşmüş durumda. Şehirle ilgili imar kararlarını, projeleri imtiyaz sahipleri geliştiriyor. 

Karşımızda hala bir kamu var zannediyoruz, oysa yok. Onun yerinde başkaları var. Yani çok iyi bildiğimiz “Kırmızı Başlıklı Kız” hikayesi…

Kategori: Hafta Sonu

KentManşet

Haydarpaşa ve Sirkeci Garı’nın İBB’siz ihaleleri iptal edildi

Danıştay 13. Dairesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, “İstanbul halkına ait, İstanbul için çok manevi mekanlar” dediği Haydarpaşa ve Sirkeci gar alanları ihalesinden İBB iştiraklerinin usulsüz şekilde elenmesini hukuka aykırı buldu.
  1. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca İstanbul 11. İdare Mahkemesi’nin 04/03/2020 tarih ve E:2019/2104, K:2020/231 sayılı kararının bozulmasına,
  2. Dava konusu işlemlerin iptaline,
  3. İlk derece ve temyiz yargılama giderleri toplamının davalı idareden alınarak davacılara verilmesine karar verildi.

17/09/2020 tarihinde 3’e 2 oy çokluğuyla alınan karar, düzeltme yolu kapalı olmak üzere kesin olarak alındı.

Ne olmuştu?

TCDD, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarına ait yaklaşık 29 bin metrekarelik atıl halde bulunan depo alanlarını “ticari faaliyette kullanılmamak üzere” kiralamak amacıyla 4 Ekim 2019’de aylık kira bedeli 30 bin lira olarak ihale yaptı. Dört şirketin yer aldığı ihalede, finale İBB’nin iştirak şirketleri Kültür AŞ, İSBAK, Metro İstanbul ve Medya AŞ’den oluşan konsorsiyum ile Hezarfen Danışmalık Limited Şirketi kaldı.

İBB konsorsiyumu aylık 100 bin, Hezarfen Danışmanlık ise 300 bin TL teklif verdi. İhale komisyonu, 15 gün içinde tarafların pazarlığa çağrılacağı açıkladı. 15 günlük sürecin sonunda İhale Komisyonu, sadece Hazerfen Danışmanlık Şirketi’ni davet ettiği pazarlık toplantısı ardından ihalenin 350 bin TL kira bedeli karşılığı bu şirkete verildiğini açıkladı. Bu sonuç, pazarlık aşamasına davet edilmeyen İBB’ye faksla iletildi.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, sonuca itiraz eden bir açıklama yaparak, süreci İstanbul halkı adına sonuna dek takip edeceğini belirtti, İBB avukatlarının yapacağı itiraza İstanbullu tüm avukatların da katkı yapabileceğini söyledi. Davaya birçok avukat destek verdi.

Kategori: Kent

KentManşetTürkiye

Mahkeme İBB’nin itirazını reddetti, Haydarpaşa ve Sirkeci ihaleleri iptal edilmeyecek

Bölge İdare Mahkemesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin Haydarpaşa ve Sirkeci Gar alanları ihalelerine yaptığı itirazı reddetti. Kararı Danıştay’a götüreceklerini söyleyen İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Aylardır bekletilen kararın salgın zamanı açıklanması ise çok manidardır” dedi.

Ne olmuştu?

2012 yılından bu yana kullanılmayan Haydarpaşa Garı, Sirkeci Garı ile birlikte, 4 Ekim 2019’da 15 yıllığına kiralanmak ve “kültür ve sanat etkinliklerinde kullanılmak üzere” Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) tarafından ihaleye çıkarılmıştı. İhaleye katılan dört şirketten biri teklif vermemiş, diğeri kriterleri sağlayamadığı için elenmişti. Geriye Hezarfen Danışmanlık şirketi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki 4 şirket (Medya A.Ş, Kültür A.Ş, İstanbul Bilişim ve Akıllı Kent Teknolojileri (İSBAK) A.Ş ve Metro A.Ş) kalmıştı.

İBB konsorsiyumu aylık 100 bin, Hezarfen Danışmanlık ise 300 bin TL teklif vermiş, ihale komisyonu, 15 gün içinde tarafların pazarlığa çağrılacağı açıklamıştı. Ancak 15 günün ardından Komisyon sadece Hazerfen Danışmanlık Şirketi’ni davet etmiş, pazarlık toplantısının ardından ise ihalenin 350 bin TL kira bedeli karşılğı bu şirkete verildiğini açıklamıştı.

Bunun üzerine ihaleden hukuksuz biçimde elendiklerini söyleyen İBB 21 Ekim’de Bölge Mahkemesi’ne başvurmuş ve itiraz etmişti.

Kategori: Kent

GündemKanal İstanbulManşet

İBB, Kanal İstanbul İşbirliği protokolünden çekiliyor

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, düzenlediği basın toplantısı ile başkanlık koltuğuna oturduğu 23 Haziran’dan bugüne geçen zamanı değerlendirdi.

Çarşamba günü de bir basın toplantısı ile Kanal İstanbul projesini değerlendireceğini belirten İmamoğlu, Ocak ayında da konuyla  ile ilgili bir çalıştay düzenleyeceklerini belirtti. Önceki yönetimin imzası bulunan Kanal İstanbul İşbirliği protokolünden çekiliyoruz” diyen İmamoğlu şöyle konuştu:

“Neyin ihalesini yapıyorsun, hangi ÇED raporundan bahsediyorsun? Bizden önceki yönetimin imzası bulunan Kanal İstanbul İşbirliği protokolünden çekiliyoruz. Ocak’ın ilk haftasından Kanal İstanbul Çalıştayı’nı yapacağız. Sahada araştırmalarımız var süreci devam eden.Bu konuyla ilgili yetişirse çarşamba günü açıklama yapabiliriz. Kanal İstanbul için yapılan protokolden de çekileceğiz. Yasalardan kaynaklanan haklarımıza sonuna kadar sahip çıkacağız.”

Sözkonusu protokol Kanal İstanbul proje alanında kalan Sazlıdere Barajı‘nın yıkımını da kapsıyor.

Kendilerine karşı yöneltilen antidemokratik yol ve yöntemlerden yılmayacaklarını ve 16 milyonun hakkını arayacaklarını kaydeden İBB Başkanı, şu ifadeleri kullandı:

“Asla susmayacağız. Atatürk Havalimanı mı? Tartışacağız. Kapatıldığı için bu milletin kaç milyarlarcası çöpe gitti, anlatacağız. Kanal İstanbul. Çizgi film yapmak çok kolay. Kanalın etrafına 60-70 katlı gökdelen dikmek de kolay. Bütün bunlara 16 milyon insan adına karşı çıkacağız. Herkesin de konuşmasını isteyeceğiz. 16 milyonluk vatansever İstanbullular; dünyaya örnek olmuş muhteşem insanlarımız bu şehrin asli sahibidir. Bunu kimse unutmasın. Kimse göz ardı etmesin. Sizlerin huzurunda tekrar ediyorum ki, biz, hiçbir biçimde ve hiçbir zaman mazerete sığınmayacağız.”

İmamoğlu konuşmasında şu noktalara değindi:

Suriyeli sığınmacılar: İstanbul’un önemli bir sorunu. Her geçen gün büyüyen ve dramatikleşen bir sorun. Seçimlerin hemen ardından çalışmalara başladık. Sahada çalışma yürüten kuruluşlarla ilk toplantıyı gerçekleştirdik. 17 Ekim’de 22 ilçe belediyesi ve fon sağlayıcı uluslararası kuruluşlarla konferans yaptık. Görüş ve öneriler aldık. 11 Aralık’ta eylem planı çalıştayı tamamladık. İBB tarihinde ilk kez eylem planı çalışmalarına başladık.

Kurbağalıdere: Sorunu hem de ihale edilmiş rakamdan büyük tasarruflar yaparak çözüyoruz. Kurbağalı dere yemyeşil bir alana kavuşacak. Ayvalı Dere yağmur suyu çalışmasına da hızlıca başladık. Sel baskınlarına dur diyeceğiz.

İstanbul Otoparkı: Devir alır almaz hızla islah edildik. Resmen işgal altındaydı, temizledik ve güvenli bir hale getirdik. Belediyemiz için daha önce gider kapısıydı artık gelir kapısı.

Belediye iştirakleri: Yıl sonu itibariyle, iştiraklerimizi toplamda 20,5 milyar lira ile kapatıyoruz. Yaklaşık yüzde 15 daralma oldu. 27 iştirak şirketimizin çoğu zarardaydı. Pek çoğu kendi belediyesinin ihalesine giremeyecek haldeydi. Pek çok iştirak şirketinin devlete olan vergi borcunu ödenmemişti. Biz, bu şirketlerimizin devlete olan vergi borçlarının büyük bölümünü ödedik. Geri kalan tutarın büyük bölümünü yeniden yapılandırdık ve ödemeye devam ediyoruz. İştiraklerimizin ihalelere girmesi sonucu, başkalarının şirketlerine 400 milyon liraya ihale edilen işleri, 200 milyon liraya belediye iştiraki şirketlerimiz yapar hale geldi. İlk altı ayda iştiraklerdeki bu fotoğrafı tersine çevirdik. İGDAŞ hariç, iştiraklerimizde yaklaşık 500 milyonluk fark yarattık ve kara geçirdik. İGDAŞ ile birlikte 900 milyon lira gibi bir kar ile bu yılı kapatıyoruz.

Kadın Dayanışma Evi: Sığınak sonrası ‘Kadın Dayanışma Evi’ni ay sonu itibariyle hizmete açıyoruz. İhtiyaç̧ sahibi kadınlar çocukları ile birlikte hayata tutunacak ve barınma ihtiyaçları karşılanacak, bu amaçla açılan 40 oda kapasiteli ‘Dayanışma Evi’mizden yararlanacaklar.

Belediyeye kadın eli: Kadınların İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve tüm iştiraklerinde işe alımlarda önceliğimizi kadınlara verdik. İSPARK’ın 2 bin 500 personeli arasında tek bir kadın çalışan bile bulunmuyordu. Bu tabloyu değiştirmeye başladık. 2’si üst düzey yönetici İSPAR’taki işe alımlarımızın yüzde 50’sinden fazlasını kadınlardan seçtik. Hamidiye A.Ş. tarihinde de ilk kez üretimde kadın çalışanlar istihdam etmeye başladı. Yeni başlayan yöneticilerde yarı yarıya kadın – erkek oranı sağladık. Metro’da kadın şoför sayımızı artırmaya, İstgüven’de ve diğer tüm iştiraklerimizde kadın istihdamına ve kadına kariyer yollarında fırsat eşitliğine öncelik verdik. İBB tarihinde ilk kez 2 kadın genel sekreter yardımcısı birden atadık. 8 kadın daire başkanına işbaşı yaptırdık. İştiraklerimizde 3 genel müdür ve 10’ün üzerinde üst yönetici kadın liderlerimizden seçildi.

Şehir Tiyatroları: Sadece 8 ilçeye sıkışmış, sahne sayısı 11 olan Şehir Tiyatrolarının sahne sayısını artırıyoruz. Kültür-sanat hizmetlerinden en az faydalanan ilçeler öncelikli olmak üzere, yeni kültür ve sanat merkezleri açıyoruz. İstanbul tam anlamıyla bir festivaller ve sportif etkinlikler kenti olacak. ‘İstanbul Turizm Platformu’nu da kurduk ve bir destinasyon olarak İstanbul’un hak ettiği yere ulaşması için çalışmaya başladık. Göreceksiniz, İstanbul dünyadan en çok yabancı ziyaretçi çeken ilk 3 kentten biri olacak.

Şeffaflık: İstanbul’da şeffaflık ve yerel yönetim çalışmalarına başlamıştık. Sonuçta dünyada belki de ilk kez bir belediye meclisinin 4 milyona yakın izlendiğini gördük. Bu kadar ilgi ulusal parlamentolarına bile görülmemiştir. İstanbul’u ilgilendiren tüm kararlar herkesin bilgisi dahlinde olsun, hiç kimse kendini dışlanmış hissetmesin diye mekanizmalar kuruyoruz. Bunlar sadece bir başlangıç. İstanbul Kent Konseyi’ni kurduk ve derhal yönetime katılmasını sağladık. Hemen her alanda onlarca çalıştay düzenledik. Bizim için demokratik katılım çok ama çok önemli.

Haydarpaşa ve Sirkeci Garları: Garlar bir hokus pokusla 16 milyonun elinden alınmaya çalışılıyor. Bu konuda İBB olarak yetkilerimizi çok iyi biliyoruz. Bu yetkileri an be an takip edeceksiniz. 16 milyon İstanbullunun hakkını kurda kuşa yem ettirmeyiz.

Adalar ve fayton sorunu: Adalar’da arkadaşlarım çalıştay yaptı. Süreç hâlâ devam ediyor. Net olarak burada elektrikli ve lastikli araçlarla yapılacaktır. Bunların dizaynı ve boyutları Adalar’da uyum içinde olacak. Turistik amaçlı yolculuklarla alakalı belirli güzergâhlarda yine Adalar’a uyumlu iki, dört kişilik elektrikli araçlarla sağlayacağız. Gerçek ihtiyaç sahipleri dışındaki kişilerin kapıdan kapıya destek verecek bir sistem oluşturuyoruz. 35 civarındaki faytonun simgesel olarak devam etmesi konusunda adalar’da oturan insanların bir kanaati var. Az önce başlattığım bütün hizmetler İBB tarafından yapılacak. Yeni bir bireysel hizmetten bahsetmiyorum. Buna tavsiye edilen 35 civarındaki fayton meselesi de dahil. Bu sürece de şahsen ben kendi vicdanı sorgulamam ile buna ben de karşıyım. Bunun olmasından yana değilim. Ben de gerekli olmadığını düşünenlerdenim. Süreç devam ediyor.

Kategori: Gündem

GündemKanal İstanbulManşetTürkiye

İmamoğlu’ndan Kanal İstanbul yanıtı: Geçmişe dönük bütün anlaşmaları halk iptal etti

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan‘ın Kanal İstanbul projesiyle ilgili olarak “İBB ile protokol yaptık” sözlerini değerlendirdi. “Talihsiz bir açıklama” diyen İmamoğlu, “Kaldı ki 23 Haziran 2019’da geçmişe dönük bu ve bu tür bütün anlaşmaları halk iptal etti zaten” ifadelerini kullandı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, canlı yayınlanacak Meclis toplantısı öncesinde MHP, İYİ Parti ve CHP gruplarına ziyaretlerde bulundu. Ziyaretlerin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan İmamoğlu, Ulaştırma Bakanı Turhan’ın, Kanal İstanbul projesine yönelik, “İBB ile prokotol yaptık” sözleriyle ilgili soruya şöyle yanıt verdi:

“2012, 2014, 2015, 2016 hatta 2018’de de o dönemin yetkilileri ile aralarında yapılmış protokoller var kurum içinde. Ama protokol deyince Sayın Bakan, zannedersiniz ki, imzayı attık iş bitti. Eğer Sayın Bakan’ı bir imza kurtaracaksa ya da İstanbul’u bir imza mahvedecekse, hiç kusura bakmasın yani bu konuda da araştırma yapmamış. Sayın Bakan’ı hep uyarıyorum, araştırarak ve süreci derinlemesine analiz ederek beyanatta bulunması konusunda. Ama ne yazık ki talihsiz bir açıklama. Kaldı ki 23 Haziran 2019’da geçmişe dönük bu ve bu tür bütün anlaşmaları halk iptal etti zaten.

Yeni bir dönem başladı. Yani sesini çıkarmayan, ilgilenilmeyen değil, yeni bir dönem başladı. O bakımdan biz, 2019 23 Haziran itibari ile İstanbul’un konularına başka bir gözle bakıyoruz. Toplumun faydasını mı, bu şehrin faydasına mı? O gözle baktığımızda da Kanal İstanbul ile ilgili fikrimiz nettir. Bu netliğimizi Sayın Bakan 16 milyon insan nezdinde hala hissedememiş diye anlıyorum. Anlayacaktır. Hiçbir hukuki geçerliliği olmayan anlaşmalar. Örnek X yılında, 2014’te 2015’te neyse, bütün anlaşmalar var. ‘Şu planını sizin Bimtaş şirketiniz yapsın. Şu plan sürecini kurumununuz şu birimi tamamlasın’ diye karşılıklı protokoller… Onlar öyle bağlayıcılığı ve geçerliliği olan işler değildir. Bakanlık yazar ama o tebliği alan ve yorumlayan buradaki kurumlar var. Arkadaşlarım zaten gerekli cevapları yazacaklar. Altını çiziyorum bakın bu tür meseleler protokol ile olmaz. Yani sanki İBB olarak bir yeri sattık, bakanlık da aldı, iş bitti… Böyle bir şey değil ki. 16 milyon insanın yaşamından bahsediyoruz. Yani bu şehri tehdit eden unsurlardan bahsediyoruz. Yine söylüyorum. İçeriği boş, talihsiz bir Ulaştırma Bakanı açıklaması daha.”

İBB’nin farklı bir iktidar süreci yaşadığını belirten İmamoğlu özetle şunları söyledi:  25 yıllık bir süreçten sonra geldiğimizde her şeyin bir anda normalleşmesini beklemekte normal değil….Yani iktidar olmuşsunuz, kaybetmişsiniz… İster istemez bir alışma süreci geçecek. O bakımdan bu süreci en makul tavırlarla, en uzlaşmacı ve ‘Sizi anlıyoruz’ diyerek, “Haklısınız ama durum böyle. Gelin hep birlikte İstanbul için birlikte çalışalım” diyebilmelisiniz. Bu önemli bir şey… İstanbul eksikliklerin ve yanlışlıkların bedeli çok ağır ödüyor. Ve ne yazık ki bir siyasi partinin ya da birisi dedi diye yanlışı savunmaktan sakınmayan ve onun peşinden koşan birçok insanı görüyoruz. Ama bizler toplumu ve süreci rehabilite etmeliyiz. “

‘Garlar konusunda mahkeme kararı bekliyoruz’

İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarıyla ilgili dava sürecini soran gazetecileri, “Dava devam ediyor. Son itiraz süresinin dolmasına bir gün kala Devlet Demiryolları savunmasını verdi. Mahkemenin kararını bekliyoruz. Hukukun, toplumun vicdanını ahlakını koruyucu bir karar almasını bekliyoruz. Bu konuda hukukun tüm süreçlerini analiz ettiğimizde, hukukçu görüşlerini aldığımızda da böyle bir ihalenin tamamlanmasının mümkün olmadığı yönünde. Hukukun en doğru kararı vermesini bekliyoruz” şeklinde yanıtladı.

Kategori: Gündem

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Haydarpaşa ve Sirkeci hakkında söylenmeyenler

Merkezi yönetimin görevi bu önemli kamusal alanların yönetimi için yerel yönetimi dışlamak değil, desteklemek olmalı. Hatta yoksa bile onun yönetim deneyimini geliştirmesi için katkıda bulunmak olmalı.

İmamoğlu’nun Haydapaşa ve Sirkeci garları ile ilgili endüstriyel alanların ihale yöntemine itiraz etmesini haklı ve yerinde buluyorum. Sorunu kamuoyu ile paylaşmakla iyi yaptı.

Şöyle bir düşünelim: İstanbul’u iki ayrı kıtaya bağlayan demiryolları ağının düğüm noktalarının geleceğine karar veriliyor. Bunlar şehir açısından değerleri parayla ölçülemeyecek alanlar. Bu alanların şehir perspektifinden değerlendirilmesi  gerekmez mi? Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı “bu alanlar kuruluşumuza gelir getirsin diye bu ihaleyi yaptık” diyor.

Bakan aynen şunları söylüyor: “Bilindiği üzere Haydarpaşa ve Sirkeci’de bahse konu gayrimenkullerin bulunduğu alanlar, sit kapsamında ve imar kısıtlılığı bulunmakta. Bu alanlar, Marmaray hizmete girdikten sonra yolcu hareketliliğinin azalması nedeniyle ihtiyaç dışı kaldı.” Buna çocuklar bile güler. Sanki bu gelişmeler kendiliğinden gerçekleşmiş.

Marmaray, yanlış yere yapılmış bir metro projesidir

Bugün Marmaray’dan geçen şehirler ya da kıtalar arası bir tren gördünüz mü? Yok. Çünkü Marmaray gerçekte bir metro projesidir. Evet, bir metro projesidir ama yanlış yere yapılmış bir metro projesidir. Metro sisteminin omurgasını oluşturması gerekirken Ulaştırma Bakanlığı’nın kontrolünde olsun diye kıyıya yapılmıştır. Oysa, tıpkı bir balığın omurgasının yüzgeçlerinde olması gibi değil, ortasında, E-5 hattında olması gerekirdi.

Birincisi Ulaştırma Bakanlığı’nın dar perspektifi ile, bu hat üzerinde tasarlanması ve şehirselleştirilmemesi en az Marmaray’ın kendi maliyeti kadar bir ek ulaşım maliyeti ve zaman kaybı getirdi. İkincisi, şehrin simge yapıları garları, istasyonları, köprüleri, çevresi ile bir endüstri mirası olan tarihsel topografyayı yok etti.  Üçüncüsü İstanbul halkı on yıl bu raylı sistemi kullanmaktan mahrum bırakıldı. Bu kararların bu şekilde verilmesinin şehre neye mal olduğunu kimse bilmiyor.

Marmaray projesinin şehrin kültürel mirasının önemli bir bölümünü oluşturan tren hattı üzerinde gerçekleştirilmesinin tek bir nedeni var: Ulaştırma Bakanlığı’nın bu projeyi Bayındırlık Bakanlığı’nın planladığı Boğaziçi köprülerine rakip olarak geliştirmesi.

İmamoğlu’nun söylemediğini ben söyleyeyim:

Soruna İstanbul açısından bakmak, projeyi şehirselleştirmek için yerel yönetim ile merkezi yönetimin farklı bir ilişki kurması gerekirdi.

Marmaray Projesi başlangıçta demiryoluyla İstanbul’u Avrupa ve Anadolu’ya, Ortadoğu’ya bağlamayı amaçlayan bir projeydi. Geçmişi 70’li yıllara uzanan projenin amacı böyle sunuluyordu. Bayındırlık Bakanlığı daha birinci köprüyü tasarlarken Ulaştırma Bakanlığı tarafından ve ona rakip olarak geliştirildi.

Bu proje öyle bir merkeziyetçi bakışla tasarlandı ki, bağlamak şöyle dursun var olan ilişkileri kopardı.

Bugün Marmaray hattından geçen kıtalar arası ya da şehirlerarası bir tren gördünüz mü? Marmaray’dan en son tren ne zaman geçti? Bilen var mı?

Hatanın neresinden dönülse iyi

Şehirsel metro ağının omurgasını oluşturabilecek bir proje, raylı sistem olduğu için basmakalıp fikirlerle desteklemek yerine, daha başta gözden geçirilebilirdi. Muhalefetin her konuda olduğu gibi bu projenin de şehirselleştirilmesini talep etmesi gerekirdi. Güzergah E-5 hattı olabilirdi, eski endüstriyel hat güncellenerek kentin modernleşme tarihinin belgesi olan bu kültürel miras topografyası korunabilir ve geçmişte olduğundan çok daha iyi bir şekilde halka hizmet verebilirdi.

Bugün şehrin bu iki eşsiz alanının geleceğini tayin edecek kararların bu şekilde verilmesi, geçmişten gelen merkeziyetçi bir kararlar silsilesinin devamı.

Hatanın neresinden dönülürse iyidir. Merkezi yönetimin görevi bu önemli kamusal alanların yönetimi için yerel yönetimi dışlamak değil, desteklemek olmalı. Hatta yoksa bile onun yönetim deneyimini geliştirmesi için katkıda bulunmak olmalı. Bu mesele Türkiye’de merkezi yönetimin nasıl yetkileri kendisinde toplamaya çalıştığının bir göstergesi. Öncelik bir yerin şehrin kamusal hayatını zenginleştirmesi değil, kimin elinde olacağı.

Merkezi yönetim, bu alanda kendisini işlevsiz kılmış olan bir kuruluşun dar bir bakış açısı ile temsil ediliyor. Bu alanlarda ne yapacağını bilmiyor. Bu nedenle yetkiyi elinde tutmaya  çalışıyor, “ihaleyi bizden biri alsın, kontrolümüzden çıkmasın” diye bakıyor. İtiraz edenlerin de aynı şeyi düşündüklerini varsaydığı için Büyükşehir’le işbirliği yapmayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Tipik neo-liberal bir davranış biçimi. İdeoloji sorunu perdeleme işlevi görüyor: Bu alanların kullanımı şehirsel bir perspektife taşınmadığı, kullanım amaçları, yöntemleri belli olmadığı için ihale usülleri, yöntemleri herşey göstermelik…

Ulaştırma Altyapı Bakanı’na göre ihale TCDD’nin kiralama yönetmeliğine uygun yapılmış. “İstanbul halkının kültür ve sanat faaliyetlerine katkı sunmak suretiyle TCDD’ye gelir sağlanacakmış.. İhale en yüksek teklifi veren kişide kalmış. Bu alanlar kültürel miras kapsamında oldukları için zaten imara kapalıymış. Bakanlık rekabet kurallarına uygun davranmış. Büyükşehir Belediye Başkanı ise ihale yapılmadan önce ne pahasına olursa olsun bu ihaleyi alacağım diyerek ihalenin rekabet ilkesini sekteye uğratmış ve etik davranmamış… “ Sanki Haydarpaşa ve Sirkeci alanları gelir getirmesi için kiralanabilecek boşlukta yüzen mekanlar.

Oysa Bakan’ın kendisi de bu ihalenin gelir tarafının bir öneminin olmadığının, bu alanların değerinin parayla ölçülemeyeceğinin farkında. Yalnızca minareyi kılıfına uydurmaya çalışıyor.

Asıl mesele gözden kaçırılmaya çalışılıyor

Peki sormazlar mı, nasıl kullanılacağı, projesi belli olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir? Şehrin en önemli kamusal alanı ile ilgili kararlar böyle alınabilir mi? Bu alanların nasıl kullanılacağı, şehir yönetimini yapabilir kılması gerekirken, ihale yöntemi ile belirlenebilir mi? Peki kim bu alanları kent açısından değerlendirecek, İstanbul perspektifine taşıyacak? Tartışmanın bunun üzerinde gerçekleşmesi gerekmez mi?

Hukukun soyut değil, somut olduğu yer burası.

Kamu yönetiminin sorumluluğu

Mesela sahibinin yıllarca yeşil alan ya da tarihi eser olarak çivi çakamadığı bir yeri sürekli yapıldığı gibi iktidara yakın birisi alır ve istediği gibi imar koşullarını değiştirirse, ne olur? Haksız kazanç elde etmiş olur. Bir yerin gelir getirici faaliyetlere, piyasa aktörlerine açılabilmesi için koşulların önceden belirlenmesi ve bilinmesi, rekabet koşullarının oluşması gerekir. Ancak buradaki sorun haksız kazanç sağlamaktan öte şehrin de parayla ölçülemeyecek, geri dönülemeyecek şekilde bir zarara uğraması.

Kültür ve sanat gibi bir işlevlendirme söz konusu ise bir projesinin, bir yönetim planının ve organının olması gerekir. Kararlar oluştuktan sonra, piyasa aktörlerinden de hizmet alınabilir. Bunun için fizibilite aşamasının tanımlanması, çerçevelendirmesi gerekir. Kamu yönetimleri bir kamusal alanı doğrudan ihaleye açıp,” istediğini yap, keyfince kullan” diyemez. Kimi yerde kamu gelir elde etmek yerine tersine işlevi yerine getirecek kuruluşa bir de bütçe dahi sağlayabilir. Örneğin Venedik’te tersaneyi, Arsenale’yi Belediye kiraya verse, şehir çok şey kaybeder. Almanya’da Ruhr Havzası’nda merkezi yönetim endüstriyel alanları yerele devrederken merkezi yönetim ayrıca korunmaları ve yerelin kamusal hayatını zenginleştirmek için devasa bütçeler ayırdı, otuz yıllık ekolojik onarım programların finansmanını üstlendi.

İstanbul Kent Konseyi.

İşte tam da bu konu gündeme gelmişken Büyükşehir Belediyesi’nin Stratejik Plan Çalıştayı ile ilgili haberler ve İstanbul’un Kent Konseyi’nin kurulması haberi üst üste geldi ve bu konunun tartışılması için çok da anlamlı oldu. Büyükşehir’in bu meseleyi kent ölçeğine taşıması için bu iki çalışma son derece önemli. İstanbulluların bu alanların nasıl kullanılacağı hakkında bir fikir sahibi olması gerekmiyor mu? Stratejik Plan ve yönetim boyutunda bu konuların geliştirilmesi, tanımlanması, bilinmesi gerekmiyor mu? Elbette bu işin içinde ticari işlevler de olabilir, ancak bir şehrin gelişmesini yalnızca ticari işlevlere bağlayabilir miyiz? Büyükşehir Belediyesi’nin şehrin tarihi merkezinde, kültür mirası olan yani imara açılamayacak olan bir bölge için “ihale yöntemi” içinde söz sahibi olmaya, bu şekilde katılmaya zorlanmasında bir tuhaflık yok mu?

Çözüm, katılımda

İmamoğlu’nun dediğim gibi sorunu kamuoyu ile paylaşmasını, ihalenin iptalini ve merkezi yönetimden bu alanların İstanbul yönetimine devredilmesini istemesini  yerinde buluyorum. Ancak İmamoğlu’nun daha fazlasını yapmasını ve ayrıca şehrin kültürel hayatını geliştirmek, kültür mirasını korumak için başka bir şey yapmasını istiyorum: İşlevini yitirmiş kamu alanları için yapılacak işlerde karma bütçe kullanan, çok aktörlü, misyon odaklı bir yönetim kavramının hayata geçirilmesini talep etmesini ve gerçekleştirmesini.

İstanbulluların plan hazırlanırken fikirlerini almak harika bir yaklaşım. Ancak hala şehir planları hazırlanırken halk nesne olarak görülüyor. Peki şehir ölçeğindeki konular, stratejik planlarla nasıl etkileşim içinde olabilir?  Örneğin fiziki çevrenin iyileştirilmesi için neler yapılabilir? Bunun yöntemi planları bir süreç olarak katılıma açmaktır. Kendisini merkeze alan planlama yöntemi süreci karanlıkta bırakır. Güncel planlama yöntemleri ise süreci katılıma açar.  O zaman bu politik boşluk oluşmaz. Bu ikisi arasında önemli bir fark var.

Katılım basit bir konu değil. O fikirlerin üretildiği alanları şehirselleştirmek, kültürel-politik alanı iktidardan bağımsız ve katılımcı hale getirmek, kamusal alanı piyasa ve resmi ilişkiler dışında açarak, şehri merkeziyetçiliğin kıskacından kurtarmak gerekir.  Çünkü asıl çözüm orada.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

Haydarpaşa ve Sirkeci garları ihalesi yargıya taşındı

TCDD tarafından düzenlenen Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumdaki depo sahalarının kiralanma ihalesinden elenen İBB kararı mahkemeye taşıdı; ihaleyi düzenleyenler hakkında suç duyurusunda bulundu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarihi Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumda olan depo sahası bölgelerinin ihalesinden elenmesi ve ihalenin eski Okçular Vakfı genel müdürü ve eski İBB çalışanı Hüseyin Avni Önder’e ait şirkete verilmesinin ardından ihalenin iptali için Bölge İdare Mahkemesi‘nde dava açtı. İhaleyi düzenleyen sorumlular hakkında ise Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulundu.

İBB ihaleden elenmişti

TCDD, tarihi Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının atıl durumda olan yaklaşık 29 bin metrekarelik depo sahalarını kültür ve sanat etkinliklerinde kullanılması için 4 Ekim tarihinde ihaleye çıkmıştı. Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı‘nın “caydırıcı olur” diyerek İBB’nin katılımını uygun bulmadığı ihaleye 4 teklif sunuldu.

İhalede sona Okçular Vakfı‘nın kısa süre öncesine kadar genel müdürlüğünü yapan eski İBB çalışanı 33 yaşındaki Hüseyin Avni Önder‘e ait Hezarfen Danışmalık Limited Şirketi ve İBB’nin iştirak şirketleri Kültür A.Ş-İSBAK-Metro A.Ş-Medya A.Ş‘den oluşan konsorsiyum kaldı.

İhale Hezarfen Danışmanlık Şirketine verildi

TCDD’nin tahmini aylık kira bedelini 30 bin TL olarak belirlediği ihalede 10 bin TL‘lik sermayeye sahip Hezarfen Danışmanlık aylık 300 bin TL, İBB konsorsiyumu aylık 100 bin TL teklif sundu. Tekliflerin açıklanmasının ardından ihale komisyon başkanı, 15 gün içinde tarafları pazarlığa çağıracağını açıklayarak ihaleyi sonlandırdı.

İBB bu süre içinde Hezarfen Danışmanlık Şirketi’nin teklifine itiraz etti. Hezarfen Danışmanlık Şirketi‘nin teknik şartnamede yer alan “20 milyon TL‘lik dijital ekipmana sahip olması” şartını “KDV dahil” olarak yerine getirebildiği, ancak bu rakama “KDV hariç” olarak ulaşılması gerektiği belirtilerek itiraz etti.

Pazarlık için tarafların çağrılması beklenirken Hazerfan Danışmanlık Şirketi’nin teklifini 350 bin TL’ye çıkardığı ve ihaleyi kazandığı duyuruldu.

Pazar günü Haydarpaşa Dayanışması’nın çağrısıyla Haydarpaşa Garı önünde buluşan yüzlerce kişi, İBB’nin elendiği Haydarpaşa ve Sirkeci garları ihalesinin iptal edilmesini istedi.

Elenme sebebi “müşterek ve müteselsilen” yerine “ortaklaşa ve birlikte” demek

İhale kararının açıklanmasının ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yayınladığı videoda ihaleden elenme gerekçelerini anlattı ve kararı eleştirdi. Gerekçe olarak “şartnameye göre böyle bir zorunluluk olmadığı halde ihaleye giren ayrı ayrı dört belediye şirketinin de ayrı ayrı iş deneyim belgesi olmamasının” gösterildiğini söyleyen İmamoğlu “10 bin TL sermayesi olan şirketin deneyimine güvenip Kültür A.Ş’nin deneyimini hafife alıp, diğer şirketlerden de ayrı ayrı olmasıyla bahane üretiyor” dedi.

İkinci gerekçe olarak ise başvuruda “müşterek ve müteselsilen” kelimeleri yerine “ortaklaşa ve birlikte” denilmesi gösterildi.  İmamoğlu da bu sebebi “birisi eski Türkçe birisi Yeni Türkçe” diyerek gülünç olarak nitelendirdi.

İmamoğlu, açıklamasında verilen kararı ve gerekçelerini eleştirdi ve “bütün avukatlarımızla Haydarpaşa ve Sirkeci garlarını kapsayan ihaleden İBB iştiraklerinin hukuksuzca elenmesiyle ilgili sıralı ilgili tüm yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

 

Kategori: Manşet

ManşetTürkiye

İmamoğlu: Taksim Meydanı halka sorulacak, inşaat yaza

istanbul’daki önemli altı meydan için yapılan çalışmaların devam ettiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, Taksim Meydanı’nda yapılacak çalışmayı halka soracaklarını söyledi. İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının belediyeye verilmesi talebini de tekrarladı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Taksim Meydanı’nda yapılacak çalışmanın halka sorulacağını söyledi. İmamoğlu, kentteki önemli altı meydanda çalışmalarının devam ettiğini ifade etti. Özellikle Taksim Meydanı halka sorulacak, onların önerilerini alacağız” diyen İBB başkanı, gelecek yaz inşaata başlanacağını dile getirdi.

‘Garları bize devredin’

Sözcü gazetesini ziyaretinde konuşan Ekrem İmamoğlu, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının bazı bölümlerinin ihaleye çıkarılmasını da değerlendirdi; ihalenin iptal edilmesini, alanların kendilerine verilmesini istedi. İBB başkanı, TCDD’nin “İş sarpa sarıyor, biz bu ihaleyi iptal edelim, başka bir yöntemle başka birine vermeye çalışalım” arayışında olduğunu savunarak Ben Haydarpaşa ve Sirkeci Garı’nın kapısının önünde bekleyeceğim. Bu süreç mühimdir” dedi.

İki garın depo alanlarının kültür sanat etkinlikleri için kullanılmasına ilişkin ihalede İBB ile Okçular Vakfı’nın eski müdürüne ait Hezarfen Danışmalık Limited Şirketi sona kalmıştı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sürece müdahale etmesi gerektiğini aktaran İBB başkanı, rakip firmanın ihaleye devam etmesinin çok yanlış olduğunu kaydetti.

Borç alınacak

Göreve geldiğinde İBB bütçesinde 10 milyar liranın üzerine cari açığın olduğunu belirten İmamoğlu, bütçenin yönetilmesinin tek şansının borçlanma olduğunu, bunu geçen yıl bütçeyi hazırlayan İBB yönetiminin söylediğini kaydetti. Buna göre, 1,5 miyar lira borç alan İBB, 700 milyon daha isteyecek. İmamoğlu, borçlanma kaleminin 3.6 milyar lira olarak belirlendiğini de aktardı.

‘Projeler durmuş’

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, projelerin durumuna dair de şu bilgileri verdi: “Daha önceki dönemde 100 şantiye kurulduysa bugün yüzde 75-80’i durmuş durumda. Ben AKP’li, CHP’li, her ilçeyi geziyorum. Hangi ilçeye gidersem gideyim 10 işin sekizi durmuş durumda. Kapalı otopark, metro, park, okul, yurt ya da teknik alan adına ne derseniz deyin yüzde 80 duruyor. Projeleri toparlayıp bitirmek zorundayız, mevcut cari borçları ödemek zorundayız. Bütçe açığı ve borç yönetimi söz konusu.”

Kategori: Manşet

ManşetTürkiyeUncategorized

‘Çorlu aileleri’ne skandal sözler: Gençsiniz, bir daha çocuk yaparsınız

Çorlu’da tren kazasında hayatını kaybedenlerin aileleri Adalet Nöbeti’ni sürdürüyor. Kazada ailesini kaybeden Kartal, yetkililerin kendilerine “Daha gençsiniz, çocuk yaparsınız’ dediğini söyledi.

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018’de yolcu treninin devrilmesi sonucu hayatını kaybedenlerin aileleri, yaralılar ve avukatları, 19 Nisan’da başlattıkları “Adalet Nöbeti”ne bugün İstanbul Sirkeci Garı’nda devam etti. Basın açıklaması yapan ailelerden anne ve babasını kazada kaybeden İsmail Kartal, “Yetkililer geldi çocuğu kaybeden ailelere ne dedi biliyor musunuz, ‘daha gençsiniz çocuk yaparsınız… Vicdanınız bu kadar mı?” dedi. Ailelerin ortak açıklamasını okuyan Kartal on ay boyunca seslerini çıkarmadan adliyelerde, hakimlerden, savcılardan medet umduklarını belirterek şöyle konuştu: “Bizi acılarımız bir araya getirdi. Sizlerle acılarımızla değil, dayanışma için, güvenli demiryolları için, adaletli bir ülke için, daha güzel bir Türkiye için bir araya gelmek istiyoruz. Acımızı biraz olsun hafifletsinler diye, bir daha böyle katliamlar olmasın diye, suçlular açığa çıkarılsın diye..”

‘Tek torunum toprağın altında’

Hayatını kaybeden Oğuz Arda Sel’in dedesi Mehmet Öz de ” Olayın olduğu gece oradaydım. Çamurun üzerine mucur dökülerek yol yapılmaz….. Siz torunlarınızı izlerken ben ağlıyorum. Benim bir tane torunum vardı o da toprağın altında. Adalet nerede adalet” diyerek isyan etti.

Kaybettikleri yakınlarının fotoğrafının olduğu tişörtleri giyen aileler sırasıyla adalet arayışlarını dile getirdi.

‘Hesap verilmedikçe karanlık büyüyor’

Nöbete destek veren sanatçı Melike Demirağ ise şu ifadeleri kullandı: “Burada çok ciddi bir vicdan konusu var. Kaza denilen ama kaza olmayan, ihmaller sonucu meydana gelen, buna facia diyoruz, bunun sorumlularının tepeden tırnağa bulunması ve sorumluların hesap vermesini istiyoruz. Ne yazık ki Türkiye’de hesabı verilmemiş yılların acısını çekiyoruz. Geçmişin hesabı verilmediği için bugünkü karanlık daha da büyüyor.”

“Çorlu Tren Katliamı Aileleri”, sadece 4 kişi hakkında dava açılıp, diğer sorumlular hakkında takipsizlik kararı verilmesi üzerine adalet nöbeti başlatmıştı.  Kazada 25 kişi hayatını kaybetti, 318 kişi yaralandı. Ailelerin açıklaması şöyle:

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Ülkeyi ve kenti şirket gibi yönetmek: Sirkeci örneği – Atilla Dorsay

Evet, artık anlaşıldı. Bir ‘lapsus’ (istenmeden ağızdan kaçan söz) sonucu, ülkeyi bir A.Ş- Anonim Şirket gibi yönetmeyi ne denli istediğini açıklayan Cumhurbaşkanımız (ama aynı zamanda başbakan, aklınıza gelecek tüm bakanlar, ayrıca her yerin valisi, belediye başkanı ve her konunun uzmanı olarak!), her yere artık AKP’nin de değil, kendisinin kişisel damgasını vurma telaşı içinde proje üstüne proje açıklıyor, beyanat üstüne beyanat veriyor.

sirkeciÜlkenin ve dünyanın en önemli meselelerini, örneğin haftalık muhtarlar toplantısı gibi en seçkin ve elit bir kesimin önünde ele alıyor, mesajlar yağdırıyor. Maliye Bakanı’ndan Merkez Bankası Başkanı’na, Obama’dan Hollande’a herkese ne söyleyeceği varsa, önce muhtarlara açıklıyor. Hadi bizimkiler neyse, ama yabancı devlet adamlarına nerede, hangi toplantıda bizimkinden zılgıt yediklerini açıklamaya kalksanız, beceremezsiniz!… Sahi, muhtarın İngilizcesi neydi?

Bu arada İstanbul için düşünülenler ve bunlardan açığa çıkanlar gerçekten ürpertici. Bu kentte özellikle tüm bir Cumhuriyet tarihinin, kökenleri elbette Osmanlı’ya dek uzanan ve ortak bellek denebilecek şeye mâl olmuş özellikleri, mekânları ve yapıları sinsice bir gayretle yok ediliyor.

Sırf yok etmek değil, aynı zamanda o alanları, o mekânları olabildiğince sermayeye peşkeş çekmek, rant kapısı haline getirmek. Ve bunu yaparken de aileyi, eşi-dostu, yakınları ve yandaşları gözetmek…Yani tam bir ticari şirketin yapacağı biçimde, o mantıkla….

Yalnızca geçen Pazar ve sadece Hürriyet gazetesinde açıklanan projeler korku vericiydi. Örneğin ‘Sirkeci Değişiyor’ başlıklı geniş haber… Ne imiş? Tüm bu alan ve tren hattı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devrediliyor. Trafik yeraltına inecekmiş, banliyö trenleri kalktığından sadece sembolik bir tren hattı kalacakmış: Süs gibi… Sirkeci Garı ve diğer yapılar Kent Müzesi ve ‘butik otel’ olacakmış. Denize kazık çakılarak oluşturulacak platformda ‘konser alanı’ yapılacak, 4 bin metrekarelik alanda gezi alanları oluşturulacak. Ama dikkat: Tüm bölgede tek katlı ticari alanlar, yani açıkçası dükkanlar ve kafeler de öngörülüyor.

Tüm bunları iyi ve hayırlı şeyler saymak için, gerçekten saf olmak ve önceki AKP damgalı uygulamaları bilmemek gerekiyor. Neresinden başlamalı?

Öncelikle tren gibi çağdaş şehirciliğin yeniden ilgi duyup canlandırdığı bir ulaşım yolunu neden tümüyle kenara itip, dünyanın bütün büyük kentlerinde hala işlev gören ve üstelik kuşaklar boyu belleklerde yer eden garlarımızı elimizden alıyorsunuz?

O Sirkeci garı ki, daha önceki yüzyılda Orient Express’in varış noktası olup Batı kültüründe özel bir yer tuttuğu kadar (onca kitabı ve filmi hatırlayın!), tüm bir 20. yüzyılda da Batı’ya, özellikle de Almanya’ya göçün hareket noktasıydı. Bugün hala bu işlevi görebilir, üstelik korunması gereken banliyö treninin de çıkış noktası olabilir.

Benzer biçimde, İstanbul için kaçınılmaz olan vapurları da yok ediyorsunuz. Çünkü aynı proje, Sirkeci-Harem hattını ve dolayısıyla bu iki büyük iskeleyi de ortadan kaldırıyor. Artık ne gerek var: Boğaz altından geçildiğine göre…

Peki ama sırf faydacılığa ve pratik çözüme dayalı bu projeler, hiç bu kentte insan gibi yaşamayı öngörmüyor mu? Biraz tarih bilgisi, bir nebze hayal gücü, bir tutam duygusallık, bir küçük şiir içermiyor mu?

Örneğin Boğaz’ı Marmaray’la değil de vapurla geçmek, martılara bakarak hayal kurmak, sevdiği gençle bir vapurun arkasında oturup kalbini açmak? Pardon, unuttum; siz böyle şeyleri sevmezsiniz. Vapurdan inen gençleri gözetleyip kılık-kıyafetlerine, hal ve tavırlarına eleştiri yağdıran da siz değil miydiniz? Ne işleri var, kısa etekleri ve erkek arkadaşlarıyla vapurda?  Örtünüp Marmaray’la geçsin keratalar!…

Sizler, nereden takıldıysanız, her şeyi yerin ve de denizin altına almayı marifet sayıyorsunuz. Bu projelerin ne kadar büyük ve pahalı yatırımlar olduğu malum. Ama görgüsüz bir yeni zengin edasıyla, bu paraları saçıyorsunuz. Üstelik yaptığınız artık demode bir şey. Hiçbir çağdaş ve turistik kent, ulaşımını böylesine yerin altına indirmiyor.

Hele İstanbul gibi bir kentte, dış ülkelerden uçakla veya arabayla gelenlerin sahil yolundan ve Sirkeci’den kente girmeleri, dünyanın en güzel girişlerinden biri, belki de birincisidir. Bunu onca turistin ve vatandaşımızın elinden almaya ne hakkınız var?

Kentin başka yerlerinde trafiği yeraltına aldınız da ne oldu? Ortaya çıkan çirkinliklere bakınız: Başta Taksim ya da Açıkhava Tiyatrosu’nun önü olmak üzere… Gidin Paris, Londra veya Berlin’e..Bu büyük turistik kentlerde, turistin otobüslerle tüm kenti gezip görebilmesi temel bir ilkedir. Oralarda turistler Concorde meydanından da geçerler, Etoile meydanından da… Picadilly’den de geçerler, Trafalgar’dan da… Oralarda da yoğun trafik var. Ama hiçbiri trafiği tümüyle yeraltına almayı düşünmedi, düşünemez. Güzel bir kenti insanlar ve de turistler için kolayca gezilir-görülür kılmak esastır.

Sizlerse yayalaştırma görünümü altında yine ranta oynuyorsunuz. Bu projede de onca dükkânın, onca lokantanın kimlere gelir sağlayacağı açık değil mi? Bir kez daha, kentin bu kez tam yüreğindeki bir alanı, kendine göre oluşmuş, tarihiyle, geçmişiyle, toplumsal önemiyle belleklerimize ve de sanatımıza (hatta dünya sanatına) yansımış bir büyük kent parçasını yok ediyorsunuz.

Cafcaflı laflar ardında bir kez daha o ölümcül (kentlerimiz ve doğamız için ölümcül) iki başlı canavar ortaya çıkıyor: Bir yandan rant yaratmak ve öte yandan, kente ne pahasına olursa olsun, damganızı vurmak…

Daha ne diyeyim, Allah layığınızı versin!…Diğer konulara yer kalmadı, gelecek sefere….

Atilla Dorsay – t24.com.tr

Kategori: Dış Köşe