Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gezegeni koruyarak sağlıklı beslenme mümkün mü?

Popüler bilim dergisi Nature, Aralık ayı içinde yayınlanan son sayılarından birinde uzun bir süredir yapılan bir tartışmayı; tam pandemi öncesi yayınlanan bir raporu da hatırlatarak tekrar gündeme taşıdı. Gezegenimizi de koruyarak sağlıklı bir beslenme modeli yaratmamız mümkün mü?

Pandemi öncesi 2019 Şubat ayında, 16 ülkeden 37 beslenme uzmanı, ekolojist ve diğer uzmanlardan oluşan Lancet  Gıda, Gezegen, Sağlık Komisyonu (EAT) bir rapor yayımlamıştı. Komisyonu oluşturan uzmanlar bu raporun sonuç bölümünde, hem dengeli beslenmeyi hem de çevreyi dikkate alarak geniş bir diyet değişikliği çağrısında bulunmuştu. EAT referans diyet önerilerine göre kişiler bol sebze ve meyve yemeli, az miktarda da et ve balık tüketmeliydi. Rapor ilk yayınlandığı dönemde başta uygulanır olup olmadığı konusunda olmak üzere çok tartışmalara yol açtı. Bugün de bu tartışmalar sürüyor ve bazı bilim insanları şimdi yerel çevresel kaynaklara zarar vermeden yerel boyutlarda sürdürülebilir diyetleri test etmeye çalışıyorlar.

2010-2050 yıllarında nüfus ve gelirde öngörülen büyüme, iklimden etkilenen ve üretim ve tatlı su kullanımı gibi gıda sistemlerinin yarattığı çevresel baskılarda % 50 ile 90 arası bir artışa neden olabilir.

Gıda üretimi bilindiği gibi sera gazı emisyonunun önemli kaynaklarından biri… Ülkelerin şu andaki gıda üretimi ve dağıtımı ile gıda dışı tüm emisyonları sıfıra indirseler bile, sıcaklık artışını Paris Anlaşması‘nın hedefi olan 1,5 °C ile sınırlandıramayacakları hesaplanıyor. Gıda üretim ve dağıtım sisteminden kaynaklanan emisyonların büyük bir kısmı hayvancılık tedarik zincirinden geliyor, büyük hayvan çiftlikleri önemli bir sera gazı kaynağı.

2014 yılında, Minnesota Üniversitesi‘nde ekolojist olan David Tilman ve Oxford Üniversitesi‘nde gıda sistemleri bilimcisi olan Michael Clark, 2010 ve 2050 yılları arasında küresel olarak kentleşme ve nüfus artışındaki değişikliklerin gıda ile ilgili emisyonlarda % 80’lik bir artışa neden olacağını hesaplamışlardı.

Gıda araştırmacılarından oluşan bir çalışma grubu besleyici ve sürdürülebilir olması gereken bir ‘gezegen sağlığı’ diyeti tasarladı ve önerilen diyeti dünyanın farklı bölgelerindeki diyetlerle karşılaştırdı. Bu karşılaştırma sonucu dünyanın çeşitli bölgeleri arasındaki eşitsizlikler ortaya çıktı.

Bugün şu biliniyor ki; tüm dünya bitki temelli bir diyet ile beslenseydi ve diğer tüm sektörlerden gelen emisyonlar da durdurulabilseydi, dünyanın 1,5 °C iklim değişikliği hedefini tutturma şansı %50’lere ulaşabilirdi. Hatta atıkları azaltmak gibi gıda sistemindeki daha geniş değişiklikler ve iyileşmeler sağlanabilseydi, bu hedefe ulaşma şansı  % 67’ye kadar yükselebilirdi.

Uzmanlar, ‘bitki temelli beslenme’ öneriyor

Bu tür bulgular et endüstrisini rahatsız ettiğinden yeni beslenme modelleri üzerindeki çalışmalar et üreticileri tarafından lobi çalışmalarıyla bugüne kadar engellenmeye çalışıldı. İşte böyle bir ortamda ortaya çıkan EAT–Lancet Komisyonu raporu gezegenimizin geleceği için diyet değişikliği tartışmalarının lobilerin etkisinden uzak, daha güçlü olarak yapılmasına yardımcı oldu. Bu raporun da etkisiyle beslenme uzmanları, bütün yiyeceklerden oluşan temel bir sağlıklı diyet hazırlamak için bugüne kadar yapılmış tüm çalışmaları gözden geçiriyor. Daha sonra bugüne kadar yapılmış çalışmalardan farklı olarak uzmanlar, karbon emisyonları, biyoçeşitlilik kaybı ve tatlı su, kara, azot ve fosfor kullanımı da dahil olmak üzere diyet için çevresel sınırlar da belirledi. Bu çevresel sınırların aşılması ise gelecekte gezegenimizin üzerindeki insanları besleyemez duruma düşürebilir.

Sonuç olarak beslenme uzmanlarının bugüne kadar yaptığı gezegenimizin kaynaklarıyla uyumlu sağlıklı beslenme çalışmaları temel olarak bitki temelli bir beslenme planı ile sona erdi. Günlük 2.500 kalorilik diyetin ortalama kilolu bir 30 yaşındaki bir insan için bir haftada izin verdiği maksimum kırmızı et 100 gram ile sınırlıydı. Bu, tipik bir Amerikalının tükettiğinin dörtte birinden daha az. Beslenme planında alkolsüz içecekler, dondurulmuş akşam yemekleri, şekerler ve yağlar gibi ultra işlenmiş gıdalardan kaçınılması da öneriliyor.

Gıda tasarımcılarına göre gezegen sağlığı diyeti, yaklaşık 11 milyon hayat kurtarabilir. Benzer şekilde 2014 yılında yapılan bir analiz yağ, et ve şeker içeriği düşük diyetlerin küresel ortalama bir diyetle karşılaştırıldığında çeşitli sağlık risklerini göreceli olarak azalttığını gösterdi.

Birçok bilim adamı EAT -Lancet raporu sonucu ortaya çıkan diyet önerisinin, zengin ülkelerdeki ortalama bir kişinin düşük gelirli ülkelerdeki benzerlerinden 2,6 kat daha fazla et tükettiğini gösterdiğini ve beslenme alışkanlıkları sürdürülemez olan merkez kapitalist ülkeler için bu diyete uyulması halinde gezegenin korunması açısından mükemmel sonuçlar vereceğini söylüyor. Ancak diğer yandan diyetin düşük gelirli ülkelerin gıda güvencesizliği yaşayan insanları için yeterince besleyici olup olmadığı da tartışılıyor.

Küresel İyileştirilmiş Beslenme İttifakı’ndan (Global Alliance for Improved Nutrition) bir bilim insanı olan Ty Beal, henüz yayımlamadığı bir araştırmasında yeni gezegen sağlığı diyeti önerisini analiz etti. Bu yeni gezegen dostu diyetin 25 yaşın üzerindekiler için önerilen çinko alımının % 78’ini ve kalsiyumun % 86’sını ve üreme çağındaki kadınlar için demir gereksiniminin sadece% 55’ini sağladığını buldu. Bulgular diyet önerisi ve bunun özellikle yoksul ülkelerde uygulanmasının sağlıklı beslenme açısından sonuçlarının tartışılmaya devam edeceğini gösteriyor.

Düşük ve orta gelirli bölgelere dikkat edilmeli

EAT -Lancet raporunu hazırlayan bilim insanları grubunun da altını çizdiği önemli bir nokta var, bilim insanları şimdilik düşük ve orta gelirli bölgelerde çevreyi korumaktan çok yeterli beslenme sağlama konusunda endişeliler. Dünya Gıda Örgütü’nün de (FAO) EAT –Lancet analizini küresel olarak daha kapsayıcı hale getirmek ve yeniden yapılandırmak için bir komite kurduğu biliniyor. Bu komitenin küresel ölçekli bir değerlendirmesinin 2024 yılında yayınlanması bekleniyor.

Sonuç olarak zengin merkez kapitalist ülkelerin her sektörde olduğu gibi beslenme açısından da aşırı tüketimleriyle küresel iklim krizinin daha da ağırlaşmasına neden olurken yoksul ülkeler gıda güvencesizliğinin pençesinde boğuşuyor. Gezegenin kaynaklarını koruyan sağlıklı bir diyetin tüm dünyaya yaygınlaştırılması için atılacak adımlar bu büyük eşitsizlik ortadan kaldırılmadan sürekli olarak başarısızlığa mahkum olacak.

ManşetTarım-Gıda

BM: Dünyada açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaştı

Fotoğraf: Amarjeet Kumar Singh/AA

Birleşmiş Milletler, Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu isimli raporunu yayınladı. Rapora göre, 2019 yılında açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaştı.

Her yıl düzenli yayınlanan çalışmaya göre 2018 yılıyla kıyaslandığında açlık çeken kişi sayısı 10 milyon, önceki 5 yıla oranla ise 60 milyon arttı. 2020 yılı sonu itibariyle 130 milyon kişi daha kronik açlıkla yaşamaya mahkûm olabilir.

En çok Asya ve Afrika açlık yaşıyor

Açlık çeken kesime en çok Asya’da rastlanmakta birlikte, açlık en hızlı Afrika’da yayılıyor. Rapora göre Koronavirüs salgını 2020 yılı sonu itibariyle 130 milyon kişiyi daha kronik açlıkla yaşamaya mahkûm edebilir. Salgın kaynaklı akut açlığın artış göstermesi ise, dönem dönem bu sayının tırmanmasına yol açabilir.

Rapora göre yüzde açısından bakıldığında Afrika genelinde insanların yüzde 19,1’i yetersiz besleniyor. Dolayısıyla Afrika bu durumdan en fazla etkilenen kıta ve etkilenmeye de devam ediyor.

Bu oran Asya’daki oranın (yüzde 8,3) ve Latin Amerika ile Karayipler’deki oranın (yüzde 7,4) iki katından fazla. Mevcut eğilimler devam ederse 2030 yılında gelindiğinde Afrika, dünyada kronik açlık çeken insanların yarısından fazlasına ev sahipliği yapacak.

3 milyardan fazla insan sağlıklı beslenemiyor

Rapora göre sağlıklı beslenmenin maliyeti uluslararası yoksulluk eşiği olan günlük 1,90 ABD Dolarından çok daha fazla.

Bu durumda, en uygun maliyetli sağlıklı beslenmenin maliyeti bile sadece nişasta içerikli gıdalar ile beslenmenin maliyetinin beş katı. Besleyici süt ürünleri, meyveler, sebzeler ve protein bakımından zengin gıdalar (bitkisel ve hayvansal) küresel olarak en pahalı gıda gruplarını oluşturuyor.

En son tahminlere göre 3 milyarı aşkın insanın alım gücü sağlıklı bir beslenme sürdürmeye yetmiyor. Sahra Altı Afrika’da ve Güney Asya’da nüfusun yüzde 57’si için bu durum geçerli ve Kuzey Amerika ve Avrupa da dahil olmak üzere hiçbir bölge bu saptama yapılırken göz ardı edilmemiştir.

Kategori: Manşet

Dış Köşe

“Onu yeme, bunu yeme; Peki ne yiyeceğiz” sorusuna 10 yanıt – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda ve beslenme konusundaki düşüncelerimin zenginleşmesini sağlayan Demet, Fiko, Handan, Sinan, Zerrin ve “anamın ak sütünden bile soğuttular” diyen Seray’a.

Gıda ve beslenme konusunda yazılacak bir öneri yazısı ister istemez sınırlı bir çerçeveye sahip olmak zorunda. Dolayısıyla aşağıda 10 maddede belirtmeye çalıştığım öneriler üzerinde konuşulması gereken pek çok konuyu içermiyor.

Medyada yer alan “onu yemeyin, bunu yemeyin” ya da tam tersine “onu yiyin, bunu da yiyin” tarzı haber ve yorumların dışına çıkarak beslenmeye dair kaygılara genel ilkeler üzerinden ve akılda kalması kolay bir yanıt vermek mümkün mü?

Bu yazıda bu soruya 10 madde ile sınırlı bir yanıt aradım. Uzun bir yazı ve maddeler ayrı ayrı okunabilir. Ama ancak sırayla okunduğunda bir anlam ifade edecektir.

1) Evde yemek yapmak tercih edilmeli

Evde yemek yapmalı, hazır ya da fast food gıdalar yenmemeli ya da az yenmeli. Evde yemek yapmalı ama yemek yapmak bir kadın işi olarak görülmemeli. Yemek yapmak, çocuk büyütmek, hasta veya yaşlılara bakmak, temizlik vs. gibi ev içinde gerçekleşen faaliyetlerin sorumluluğu kadınların üzerine bırakılmamalı. Bu faaliyetlerin ekonomik yaşamın sürekliliğindeki rollerinin çok büyük olduğu ve bunu görmezlikten gelmenin toplumsal eşitsizlikleri büyüttüğü fark edilmeli. Dolayısıyla erkekler de mutfağa girmeli.

2) Bitkileri yemek iyidir

Bitkisel gıdaları çok, hayvansal gıdaları az yemeli. Hayvansal gıdalardan zengin bir beslenme rejimi kalp ve damar hastalıklarından, felçlere ve kansere değin çeşitli hastalıklara yol açıyor. Akla doğal olarak ne kadar yemeliyiz sorusu gelecek. Bu konuda çok farklı görüşler olduğunu söylemeliyim. Günlük diyette hiç et yenilmemesi gerektiği görüşünü savunanlar olduğu gibi; etin çok tüketilmesi gerektiğini savunanlar da var ve bu konudaki yaklaşımlarda meselenin odak noktasında insan sağlığı yer alıyor.

Oysa mutlaka dikkate alınması, meselenin odak noktasına konması gereken konu hayvan refahıdır. Hayvan refahı insan refahı ile de yakından ilintilidir. İnsan da bir hayvandır. Onlar için kötü olan bizim için de kötüdür.

Et tüketimini karşılamak için organize edilen kitlesel hayvan yetiştiriciliği ya da endüstriyel hayvancılık, hayvanların doğal yaşam hakkını gasp eden; ormansızlaşmaya, toprak erozyonuna, kimyasal kirlenmeye ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan ve açığa çıkardığı sera gazları ile de iklim krizinin en önemli nedenlerinden birini oluşturan bir sektör.

Basitçe şunu söyleyebilirim: Sadece endüstriyel hayvancılık sektörü bile içinde olduğumuz iklim krizini derinleştirip, hayatı gezegen ölçeğinde tehdit eden bir felakete dönüştürmeye yeterli olabilir. Ağırlık merkezinde bitkilerin yer aldığı bir beslenme rejimi gezegendeki hayatın devamlılığı için şarttır. Ama bu nasıl sağlanacak. Ülkeden ülkeye endüstriyel hayvancılık sektörünün büyüklüğü ve et tüketim miktarları arasından büyük farklar var. Örneğin yeryüzündeki 1 milyara yakın insanın ana besin kaynağını endüstriyel hayvancılık ürünleri değil su ürünleri oluşturuyor. Bu insanlar bitkisel yiyecekleri az yiyebildiği için çeşitli besin öğelerini alamıyor ve beslenme sorunları yaşıyor. Yani homojen bir sorundan ve bu soruna verilebilecek tekil bir yanıttan söz edemeyiz.

Mesele beslenme rejimlerindeki zorunlulukları dikkate alan, farklılıkları kapsayan bir genel yaklaşım geliştirmenin olanaklı olup olmadığıdır. Böyle bir beslenme rejimi uygulamada hangi sorunları açığa çıkarır, sorusunun yanıtı ise o kadar kolay değil.

Meseleye bitkisel hayatın devamlılığı açısından da bakmalıyız. Tarım bitkisel üretim ve hayvancılığın yan yana yapıldığı bir faaliyettir. Doğada bitkiler ile otçul hayvanlar arasında simbiyotik bir ilişki var. Otçul bir hayvan bir araziyi nasıl yeşerteceğini “bilir”. Dolayısıyla bu simbiyotik ilişkiyi bozmak, iki faaliyeti birbirinden ayırmak hem ekolojik ve hem de beslenme açısından sorunlar doğuruyor. Bu ilişkiyi tekrar kurmak ya da oluşturmak ise yerelde üretim ve tüketimi baz alan, küçük işletme ya da aile çiftçiliği modeli ile mümkün görünüyor.

Vejetaryen beslenme iklim krizi, biyoçeşitliliğin korunması, kimyasal kirlenme gibi çok ağır sorunlara dikkate değer bir yanıttır.

Vejetaryen olmak günümüz şartlarında bir etik tercih olarak ifade buluyor. Ancak vejetaryen beslenmenin de özellikle gelişmiş ülkelerde piyasa ilişkileri içine gömülü “endüstriyel” bir sektör haline dönüşmüş olduğu göz ardı edilmemeli. Vejetaryen beslenme için üretilen çeşitli yiyecek maddeleri soya ve bakliyat esaslı gıdalardan üretiliyor. Bu gıda maddelerinin üretimi yoksul ülkelerde işçi sağlığı ve ekolojik kirlenme açısından ciddi sorunlara yol açacak şekilde yapılıyor. Dolayısıyla oradaki sorunları görmezden gelerek vejetaryen olmakta da bir başka etik sorun var.

Gıda ve beslenme ile ilgili sorunlara oluşturulacak yanıtların tercihler üzerinden şekillendirilmesinin yetersiz kalacağını hatta kimi zaman sorunları besleyeceğini düşünüyorum. Bu sorunlar politik bir sistem içinde ete kemiğe büründüğü için temel çözüm noktalarının da politik sistemi değişime zorlamakta yattığına inanıyorum. Dolayısıyla bu konuda kamusal düzenlemelerin nasıl oluşturulacağına, beslenme konusunun bir sosyal hak olarak ele alınmasına ve gıda adaletinin nasıl tesis edilebileceğine dair bakış açılarına gerek var.

Örneğin sadece vejetaryen beslenmeden yola çıkarak şu sorular üzerinde düşünelim: Vejetaryen bir beslenme rejiminde günlük protein ihtiyacı hangi kaynaklardan karşılanacak; insanların protein ihtiyacını karşılayacak gıdalara erişimi nasıl güvence altına alınacak. Bu sorulara verilecek yanıt hiç şüphe yok kapsamlı bir politik dönüşümü, şimdi olduğundan başka türlü düzenlenmiş bir kamusal hayatı gerekli kılıyor. Bu sorunlar üzerinde durmadan vejetaryen bir diyetin dünya genelinde uygulanmasını savunmak yoksul ülkelerde yaşayan 2 milyar insanın kötü beslenmeden kaynaklanan ciddi sağlık sorunları yaşamasına göz yummak anlamına geliyor.

Ancak bu sorunlar vejetaryen beslenmenin önemini azaltmaz; vejetaryen beslenmenin bu sorunları da kapsayacak şekilde çözümler üretmesi gereğine işaret eder.

Ne miktarda et yemeliyiz ya da yemeli miyiz sorusuna çeşitli bakış açılarından bakmanın bir gereklilik olduğunu gösterebildiğimi umuyorum. Ama ne kadar et yemeliyiz sorusu bir yanıt bekliyor. Çoğunluğu dikkate alarak şunu tavsiye edebilirim: Et öğünlerde az yer alması gereken bir yiyecek; ana öğün değil öğünlere eşlik edecek bir gıda maddesi olarak görülmeli.

3) Besin öğelerine değil besin çeşitliliğine odaklanmalıyız

O gıdada omega-3 var, şu gıdada C vitamini var diye ezber yapmaktan; ya da hangisinde likopen hangisinde karoten vardı diye kafayı yormaktan vazgeçin.

Bu tip besin ögelerinin hangi gıdalarda bulunduğuna kafa yormaktansa günlük öğünde besin çeşitliliğini artırmaya çalışmak çok daha kolay bir seçenektir. Üstelik bizi beslenme uzmanı olmak için çabalamaktan da kurtarır.

Sadece farklı renklerdeki gıdalara günlük öğünlerde yer vererek, ayrı ayrı kafa yorulan bir dünya yararlı maddenin tamamını bünyeye almamız mümkün.

Günlük öğünde kırmızı, mor, sarı, yeşil, turuncu renkli gıdalardan birkaçına yer vermek çeşitli vitamin ve mineraller ile antioksidan, antikanser vs etkili on binlerce fitokimyasal maddeyi bünyemize almamızı sağlar. Yani günlük öğünde biraz yeşillik ve birkaç tane de meyve yemekten söz ediyorum. Bilmemiz gereken şey sadece budur; ötesi gereksiz teferruattır.

Bu ilke zararlı maddelerden korunmada da işe yarar.

Gıda ve beslenme konusunda terör yaratan meseleler “nedenler” üzerinden değil de “etken maddeler” üzerinden konuşuluyor daha çok. Örneğin meyve sebzede pestisit var, ekmekte şeker var, sucukta nitrit, plastik şişe suyunda fitalat var gibi.

Doğal olarak bu gıdalardan kaçınmak hissi doğuyor. Besin çeşitliliğini artırmak zararlı maddelerden korunmak için de işe yarar. Üretim-tüketim süreci esnasında gıdalara çeşitli zararlı maddeler bulaşabilir veya kullanılan bazı kimyasal maddeler gıdalarda kalıntı bırakabilir.

Sayısı binlerle ifade edilebilecek zararlı kimyasal madde var. Ancak bir gıda maddesi bu zararlı maddelerin büyük bir çoğunluğunu içermez. Her bir gıda maddesi için tehlike arz eden kimyasal maddeler de farklıdır. Ve bu maddelerin gıdalara bulaşması ve kalıntı bırakması da her zaman söz konusu değildir. Dolayısıyla çeşitliliği artırmak gıdalarda bulunması olası zararlı maddelerin çok daha az miktarlarda vücudumuza girmesi sonucunu doğuracaktır. Ancak bunun bireysel olarak yapabileceğimiz bir şey olduğunu, gıdalarda bulunan toksik maddelerin miktarını azaltmanın ya da sonlandırmanın ancak kamusal politikalarla mümkün olduğunu unutmamalı ve o politikalara müdahil olmanın yollarını bulmalıyız.

4) Lifli gıdaları yemek gereklilik

Meyve ve sebze, tam buğdaydan yapılmış unlu mamüller, bakliyatlar, kurutulmuş meyve ve sebzeler gibi yiyecekler bağırsakların iyi çalışması için gereken lifli maddeleri sağlar. Yetişkin bir insanın bağırsağında 1.5-2 kilogram ağırlığına denk mikroorganizma topluluğu bulunur ve onların iyi çalışması sağlık için kritik önem taşır. Lifli maddeler bağırsaktaki mikrobiyal ortam üzerinde olumlu etkiler yapar ve mikrobiyal ortamın sağlığı genel sağlığımız için de iyidir.

5) Gıda işleme teknikleri hakkında bilgi edinmeliyiz

Geleneksel olan iyidir inanışının doğru olmadığını gösteren çok sayıda örnek verebilirim. Örneğin çok zehirli bir kimyasal madde olan aflatoksin kurutma cihazları kullanılarak kurutulmuş kayısılarda gün kurusu olanlara kıyasla çok daha az bulunur. Oysa yaygın inanış gün kurusu kayısının daha iyi olduğu doğrultusundadır. Evet iyidir; ama aflatoksin oluşmamışsa.

Evde konserve yapmak, reçel, ekmek, kurutulmuş gıda, bira, tarhana vs. yapmak iyidir. Becerileri artırmak insanın kendine yeterliliğini de artırır. Kapitalist sistemin hiç hazzetmediği ve en çok saldırdığı şey ise kendine yeterliliktir. Dolayısıyla evde yiyecek yapmak devrimci bir eylemdir. Ama bunu yaparken gıda işleme teknikleri hakkında bilgi almak, olası tehlikeleri ve bu tehlikeleri nasıl bertaraf edebileceğimizi öğrenmek de bir gerekliliktir. İhmal edilmemelidir. Örneğin sadece konserve yapmak konusunda ortaya çıkabilecek bazı riskler hakkında şu yazıya bakılabilir: Evde Konserve Yapmalı mı?

6) Fermente ürünlerden vazgeçmemeli

Turşu, yoğurt, peynir, zeytin, şarap, bira, kefir, boza, ayran, şalgam suyu gibi fermantasyonla üretilmiş gıdalara öğünlerde bolca yer vermeli. Ama tansiyon sorunu olanlar tuz içeriğine dikkat etmeli. Besin öğeleri açısından çok zengin bu ürünler çok sayıda yararlı ve canlı bakteri de içerir. Bağırsaktaki mikrobiyal ortamı besleyen, güçlendiren gıdalardır ve bu sağlık için iyidir.

7) Yiyecekleri mevsiminde tüketmek doğaya da faydalı

Sera ya da örtü altı tarımı, su kültürü gibi bazı tarımsal tekniklerle herhangi bir yiyecek maddesini bütün bir yıl boyunca üretmek mümkün. Ancak bu şekilde üretilen yiyecek maddelerinin hem çevreye olumsuz etkileri var ve hem de bazı toksik kimyasalları daha çok içeriyorlar.

Meseleye insan odaklı değil bitki odaklı bakmalıyız.

Domates, elma ya da salatalık dediğimiz maddeler bir canlıdır. Aynı biz insanlar gibi onların da hayatta kalmak ve sağlıkla büyümek için sıcaklık, gün ışığı ve nem gibi çeşitli ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların karşılanamaması veya yetersiz karşılanması bu gıdaların sağlığını bozar.

Sağlığı bozulan bitkiler hastalık ve zararlılara karşı daha dayanıksız olur ve bu sorunun üstesinden gelmek için pestisit gibi toksik etkili kimyasal maddeleri kullanmak, bitkilerin yetiştirildiği ortamı ısıtmak gibi işlemler gerekir. Isıtma ilave enerji giderlerine neden olur. Kullanılan kimyasallar ürünlerde kalıntı bırakır. Bu kalıntılar bu ürünleri yiyen kişilerde ve doğadaki diğer canlılarda sağlık sorunlarına neden olur. Oysa mevsiminde üretilmiş gıdalarda enerji ve toksik kimyasal kullanımını daha azdır ve bu ekolojik açıdan daha iyidir.

En önemlisi mevsiminde yetiştirilen bitkilerin içerdikleri besin öğelerinin çeşit ve miktarı daha fazladır ve bu da sağlıklı beslenme için iyidir.

8) İşlenmiş gıdalara daha dikkatle bakmalıyız

Medyada, basın yayın organlarında “Geleneksel yöntemlerle üretilen gıdalar iyidir; işlenmiş ürünler kötüdür” şeklinde ifade edilen anlayış doğru değil. Taze tüketilen yiyecekler dışında hemen hemen her gıda az veya çok bir işlem görür.

Gıdaları işlemenin temel nedeni onları bozulmadan korumaktır. Soğutma ya da pastörize etmek gibi basit bir işleme tekniği ülkemizde her yerde ve zamanında yapılamadığı için her yıl ürettiğimiz 19 milyon ton sütün yaklaşık olarak yüzde 11’u tüketicilere ulaşmadan bozuluyor. Çöpe gidiyor yani. Bu miktar yaklaşık olarak 2 milyon ton süte denk geliyor. Bu kadar sütü üretmek için kullanılan yem miktarını, yem maddesi üretmek için ithal edilen GDO’lu mısır ve soyayı, üretilen yemlerin nakliye sürecinde harcanan enerjiyi, hayvan refahını hiçe sayan yetiştirme tekniklerini, çiftçilerin emek ve gelir kaybını dikkate aldığımızda açığa çıkan zarar çok büyüktür.

Yüzlerce gıda işleme tekniği var. Bu tekniklerde dikkate alınan en önemli kriter ise gıdanın besin içeriğini korumak için işleme prosesinin nasıl tasarlanacağı kriteridir. Bu konu bitmek tükenmek bilmez bir akademik araştırma konusudur. Gıda işleme konusunda söylenecek çok şey var ama sadece kısa bir özet yapacağım: Gıda işleme kayıpları azaltmak için bir zorunluluktur. Kentleşme, ekoloji, yerel üretim-tüketim zincirlerinin tahrip olması, gelir durumu, gıdalara erişim olanakları, gıda hakkı, gıda adaleti gibi konuları dikkate almadan sadece kişisel tercihlere seslenerek “işlenmiş gıda almayın-yemeyin” demek, işlenmiş gıdaları kötülemek gıda ve beslenme ile ilgili meseleleri çözmeyecektir.

Tercihlerden ziyade zorunluluklarla örülen bir sistemde yaşıyoruz. Bu örüntünün hangi noktalarında çatlaklar oluşturabiliriz sorusuna yanıt aramak gerekiyor. Bunları dile getirerek işlenmiş gıdalar iyidir algısı yaratmak istemiyorum. Mutlak surette uzak durulması gereken işlenmiş gıdalar var ve sayıları az değil yüzlerce.

Kritik soru şudur: Hangi işlenmiş gıdalardan uzak durmalıyız?

İşlenmiş bir gıda maddesi sıralayacağım üç kriteri de bir arada barındırıyorsa uzak durmak gerekiyor.

a) Ambalajı açılır açılmaz yenilmeye-içilmeye hazır olmak

b) İçeriğine şeker ilave edilmiş olmak

c) Amino asit, yağ asiti, vitamin ve mineral gibi besin öğeleri açısından zayıf olmak.

Bu kriterleri bir arada bulunduran gıdalardan kesinlikle uzak durmalı. Özellikle çocukların severek tükettiği pek çok gıda maddesi böyledir ne yazık ki. Hangi işlenmiş gıdalardan uzak durmalıyız konusunda daha detaylı bilgi edinmek isteyenler obezite raporuna bakabilir.

Tekrar hatırlatalım yemek pişirmek bir zanaat, mutfak bir kültürdür; emek ister ve o emeği harcamadan (erkekler de emek süreçlerine dâhil) işlenmiş gıdaları tüketerek kısa zamanda doymanın derdine düşersek kilo alımı ve sağlık sorunları yaşamamız kaçınılmazdır.

9) Sorunların çözümünü uzmanlara bırakmamalı

Gıda ve beslenme ile ilgili konular medyada sıklıkla yer alıyor. Bu her zaman böyle değildi. Çok değil bundan 10 yıl öncesinde bile bu konuların işlenme sıklığı oldukça düşüktü. Ancak gıda ve beslenme ile ilgili konuların medyada ele alınma ya da sunuluş biçiminde büyük sorunlar var. Bu sorunlardan sadece ikisine değineceğim.

Gıda ve beslenme ile ilgili meseleler “nedenler” üzerinden değil de “etken maddeler” üzerinden konuşulması önemli bir sorun.

Örneğin bir gıda maddesinde bulunan zararlı bir madde (etken) hakkındaki konuşmalarda, tartışmalarda o gıdayı yemememiz gerektiği dile getiriliyor. Peki ne yapacağız? Başka şeyler yiyeceğiz. Daha sağlıklı şeyler. O sağlıklı şeyler de duruma göre ekolojik ürünler ya da işlenmemiş gıdalar olabiliyor. Devletin sağlıksız ürünler için önlem alması, kontrol ve denetimleri daha sık yapması gerektiği de dile getirilerek (sonuç) konu kapatılıyor.

Sonra bir başka zararlı etken, ya da gıda maddesi için aynı konuşmaları yine dinliyoruz, okuyoruz. Ve daha sonra doğal olarak şu soruyu sorarken buluyoruz kendimizi: “Onu yeme bunu yeme; peki ne yiyeceğiz?”

Ele aldığımız bir meselenin birden fazla nedeni vardır genellikle. Nedensel bağlantılar bir çerçeve oluşturur. Bir konu hakkındaki çerçeveyi daraltıp birbiri ile ilişkili nedensel öğelerin sayısını azaltarak konuşmak çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak çerçeveyi aşırı daralttığımızda nedenlerden değil etkenlerden konuşur hale geliriz ve bu meselenin gerçek faillerini gizlediği için kaçınılması gereken bir durumdur. Söylediklerime şöyle açıklık getirebilirim: Verem hastalığının nedeni verem mikrobu değil verem hastalığına yol açan sağlıksız koşullardır. Verem mikrobu neden değil etkendir ve sadece verem mikrobunu konuşmak neden sonuç ilişkilerini karartabilir.

Dolayısıyla nedenler ve sonuçlar arasında bağlantılar kurabilmek için gıda ve beslenme ile ilgili meselelere dair bakış açımızı genişletmek, farklı perspektifler eklemek bir gerekliliktir. Kanaatimce bir uzmanın asli görevi de budur: Meselelerin nedenlerini kamusal dile tercüme ederek, kamusal ortamlarda tartışılabilir kılmak.

Medyada gıda ve beslenme ile ilgili konuların bireysel tercihler üzerinden ele alınması da ikinci yaygın sorun.

Gıda ve beslenme ile ilgili konular politik bir atmosfer içinde şekilleniyor. Kötü beslenme bireysel yetersizlik ya da doğru tercihleri yapamama sorunu olarak değil kamusal bir sorun olarak görülmeli.

Çarşıya, pazara çıkar ve gelirimiz elverdiği oranda çeşitli gıda maddelerini satın alırız. Satın alma gücü yüksek olanlar için tercihler, olmayanlar içinse zorunluluklar söz konusu. Dolayısıyla beslenme konusunda yaşanan sorunları bireyselleştirmek, çözümü bireylerin doğru tercihlerde bulunmaları noktasında aramak; çoğu zaman yaşadığımız sorunların gerçek faillerinin kim ya da ne olduğu sorusunun üzerini örten bir işlev görüyor.

Meselelerin çözümünü insanların tercihleri değiştirmesi noktasında aramak herkesin tercih yapma hakkına ve olanağına sahip olduğunu varsayıyor. Oysa bu varsayım doğru değil; doğru olmadığı gibi eşitsizlik yaratan koşulların derinleşmesine de katkı sunabiliyor.

Yoksulluk, eşitsizlik ve gelir dağılımı gibi sosyal hayatın en önemli sorunları dikkate alınmadan ne kadar kötü beslendiğimiz üzerine konuşmak en hafifinden boş boğazlıktır. Sadece neleri yememiz ya da neleri yemememiz gerektiğini söyleyen uyarı, öneri ya da bilgilendirmeler meseleyi kişisel tercihler üzerinden kavrayıp, içinde olduğumuz sosyal şartları dikkate almadığı sürece bir çözüm noktasından fersah fersah uzakta demektir.

10) Görüş açımıza başkalarını da dâhil etmeliyiz

İyi beslenme bireysel tercihlerle değil toplumsal politikalarla mümkün kılınabilir ancak. Dolayısıyla bizim ne yediğimiz kadar başkalarının neleri yiyemediğini de dert edinmeden “sağlıklı” bir çıkış yolu bulabilmek olanaksızdır.

 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

Köşe Yazıları

“Mera asla sadece mera değildir”, ya da duş alırken şarkı söyleyebilmek

Durukan Dudu

Özellikle son 5-6 yıldır sıklıkla duyduğumuz bir kelime haline geldi “mera”. Geçtiğimiz hükümetlerin meralar hakkında yaptığı düzenlemeler hakkında internette yayılan muhalif yorumlarda “meraların imara açılması”, “meraların peşkeş çekilmesi”, “meracılığın bitirilmesi” argümanları öne çıkıyor. Son günlerde “Meralara imar izni geliyor” haberleriyle de yeniden gündemde meralar.

Şunu tespit ederek başlamak lazım: Meraların önemi tahminlerimizin çok ötesinde bir etki alanına yayılıyor, gündelik hayatımızın nasıl olacağını ciddi biçimde değiştiriyor.

Bu yazının muradı, meraların gündelik hayatımıza ve “yarınlarımıza” olan etkileri hakkında üç başlık altında bir giriş yapmak. İleri araştırmalar için Anadolu Meraları’nın bu konuda muhtelif yayın, makale ve basında çıkanlarına göz atabilirsiniz. Aşağıdaki 3 başlığın her biriyle ilgili detaylı birer dosya da 2015 sonunda hazır olacak.

Başlamadan önce kısa bir not: Hukuki bir terim olarak mera, devlet dahil hiç bir özel veya tüzel kişiliğin sahibi olmadığı (yani mülkiyet hukukuna değil, egemenlik hukukuna tabi olan), üzerinde hayvan otlatmaya elverişli “müşterek” (The Commons) otlakları tanımlamak için kullanılıyor. Biz ise “mera” dediğimizde kırsalın gündelik dilini kullanıyoruz, yani mera olarak kullanılması ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan anlamlı olan tüm arazileri kastediyoruz.

 

Sağlıklı et, süt ve peynir tüketemiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvancılığın gerçekte tek bir girdisi vardır: Ot.

İnsanlığın yaklaşık 12.000 yıl önce evcilleştirmeye başladığı otçul hayvanların büyük-büyük torunları olan koyun, keçi ve sığırların tamamı sadece otlayarak yaşamaya evrilmiş türler. Bu türleri doyurarak etlerinden ve sütlerinden yararlanmak için tek yapmanız gereken, ot yemelerini sağlamaktır. Kısaca ot diye tanımladığımız bitkiler de, dünyanın tüm kara sistemlerinde yetişir.

2. Dünya Savaşı sonrasında ise şöyle bir şey oldu: Savaş sonrası aç ve hızla büyüyen nüfusları doyurabilmek için dünyanın 4 bir köşesinden devletler tahıl üretimine ciddi sübvansiyonlar (destek) aktardı. Dedesi/ninesi o yıllarda çiftçilik yapanlar, bununla ilgili hikayeleri dinlemişlerdir. Adnan Menderes’i iktidarda tutan da kısmen budur: 1950’li yıllarda ziraat, ciddi para kazandıran bir işti. 5-10 yıl sonra ise, dünyanın tahıl ihtiyacı fazlasıyla üretiliyordu, ama hükümetler sübvansiyonları kesmeyi göze alamıyorlardı (bkz: çoğu kırsal olan ülkede çiftçilerin tepkisiyle ilk seçimde iktidardan düşmek). Dahiyane bir çözüm bulundu: “Tüm bu fazla tahılı hayvanlara yedirelim!”

İşte size buğdayla başlayıp mısıra sıçrayan, oradan da GDO’lara kadar uzanan hikayenin kısacık ve kaba bir özeti. Aynı hikayeyi 12.000 yıla genişletirseniz, bildiğimiz anlamıyla uygarlık dediğimiz olgunun tarihine de ulaşabilirsiniz.

Ne de olsa uygarlık, normalde çoğunlukla mera biraz da orman olan ekosistemlerin ele bir saban alınıp sürülmesiyle (ve yani, toprağın öldürülmesiyle) başladı.

Konumuza dönelim. Tahılla beslenen hayvanın şöyle bir derdi var: Bu hayvanların milyonlarca yıllık evrimine tamamen ters bir durum bu. Hayvanın fıtratında yok. O tahılların veya küspelerin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal zehri ve sentetik gübreden bahsetmiyorum bile. Yaradılışında olmayan bir beslenmeyle zehirlenen hayvanların etleri ve sütleri de besleyicilikten uzak, hatta toksik. Normalde 30-35 yıl yaşayan ineğin 7-8 yıldan sonra devrilmesi, 10 seneyi rahatlıkla deviren koyunun 5. yıldan sonra bir köşede ölümü beklemesi de bu yüzden. Binbir çeşit otla beslenip her türlü mineral ve enzimi almak yerine bol karbonhidrat yüklemeli “fakir ama şişmanlatırıcı” tahılla yemlemenin etkisi gözardı edilemez boyutta.

Sadece otlayarak beslenen (ing: grass-fed) hayvanların et ve süt ürünlerinde yapılan gıda analizleri ise bambaşka bir fotoğraf çıkartıyor ortaya. Bu konuda yurtdışında çok iyi çalışmalar mevcut, Robb Wolf’dan Nicolette Hahn Niman’a kadar geniş bir yelpazeden başlayarak bu yeni ve kocaman dünyaya girebilirsiniz. Sadece otla beslenen hayvanların ürünlerinin kalp krizini azalttığını, alzheimer’ı engellediğini, alakasız gibi görünen bir çok hastalığı kökünden söküp attığını gördüğümüzde “bildiğin her şeyi unutmamak” kolay değil. Şunu da not düşelim: Türkiye’de “sadece otla beslenen” hayvancılık yapan kurum-kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyor. “Köylüden alırım, o otla besliyordur” algısı da yanlış; endüstriyel üretime göre genelde daha fazla ot yedikleri doğru olsa da, köylü tipi üretimde (GDO’lular dahill olmak üzere) tahıllar ve küspeleri “kullanmayanı bulursan bana da haber ver abla” derecesinde yaygın.

Ot diyorduk. Ot üretiminin en doğal, en biyolojik çeşitlilik içinde, hiç bir ekonomik girdiye ihtiyaç olmadan gerçekleştiği yerlerin ortak bir adı var: Meralar.

Yani: Şu anda et ve süt niyetine bir dolu para ödeyip yediğimiz “şeylerin” yerine, gerçek/doyurucu/besleyici/şifa verici hayvansal ürünlere ulaşmak için adresimiz bariz adres meralar.

Bu güzel haberin ardından “İşte bu! O halde meralarda eski düzen devam edelim!” dememizi engelleyen bir durum var yalnız. Şöyle ki, devlet ve hükümet(ler)in meraların kötü kullanıldığı ve mevcut hayvancılık ihtiyaçlarını karşılamadığı konusundaki tespiti doğru. Ve bu “yanlış” kullanımda bildiğimiz anlamıyla “suç devletin/hükümetin” diyip işin içinden sıyrılmak namümkün. Ayrıca bu konulara kafa yoran çoğu kişinin düşündüğünün aksine son 50 yıldır değil, 5.000 yıldır yanlış kullanıp zayıflatıyoruz meraları. Bu yanlış kullanımın son 50 yılda oranı ve etkisi arttı. Ortaokul tarih derslerinde öğrendiğimiz Anadolu medeniyetlerinin temel üretiminin yazın da yemyeşil kalan adamboyu ot kaplı meralarda hayvancılık olmasından “kıraç ve çölleşen meralarımız…” durumuna gelmiş olmamızın sebebi, doğadaki milyon yıllık örüntüye ters bir meracılık yapmamızdan, ve bunu binlerce yıldır yapmamızdan kaynaklanıyor. Ve evet, “köylüler en doğru şekilde yapıyor(du) ağbi” önermeleri gerçeklikten ne yazık ki uzak. Dün daha az kötüydü, bugün daha çok kötü.

Okuyucuyu bir ümitlendirip bir üzmek, ardından yine ümitlendirerek duygu girdabında dolandırmaktan özel bir zevk almadığımı belirterek sonlandırayım: Meraları besleyici ve şifalı bir hayvancılık üretimini mümkün kılacak, hayvancılığı GDO’dan tamamen azade edecek, et ve süt fiyatlarını da orta vadede mevcut fiyatların altına çekecek bir duruma gelmemiz mümkün.

Şöyle:

2) Dünyanın en kalitesiz/sağlıksız et ve sütünü, dünyanın en yüksek fiyatlarıyla tüketiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvansal üretim için esasında tek ihtiyacınız olan “ot”tur demiştik.

Bugün kullanılan alternatiflerin, yani GDO’lular dahil olmak üzere arpa, mısır ve çeşitli tohum küspeleriyle ekilip ardından ot biçimi yapılan yonca ve fiğ gibi yemlerin kullanılmasının tek sebebi var: Ekonomik olarak (henüz) daha mantıklı olmaları.

Tahıl ve ekilip biçilen yemlerin maliyeti, ağır ziraat yapılan topraklar öldükçe, sentetik gübre ve kimyasal zehir maliyetleri arttıkça, petrolün fiyatı yükseldikçe artacak. Bu noktada yapmamız gerekenin “ekonomik gerçeğe rağmen etik/politik bir duruş” geliştirmekten çok “hayal ettiğimiz durumun (yani, mera-temelli hayvancılığı) ekonomik gerçekliğini oluşturmak” olduğunu düşünenlerdenim. Mera miktarı az, meralar zayıf ve mera olan yerleri sürüp buğday vb. ekmek daha kazançlı, konvansiyonel yöntemle mera ıslahı yapmak çok pahalı ve ekseriyetle başarısız – nasıl olacak peki?

Denklemde herkesin “değişmez” olduğunu zannettiği faktörü, yani meraların doğal ot üretim miktarını “40 yıldır konuşulan ve çeşitli sebeplerle işe yaramadığını Tarım Bakanlığı’ndan yöneticilerin de itiraf ettiği klasik mera ıslahı” denemelerine bulaşmadan, safi Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma’yla arttırabileceğimizi söylesek? Yani, “Meraların mevcut ot üretimini hiç bir ek ekonomik maliyet olmadan ilk yıl ortalama %20, beş yılda da ortalama %100 arttırsak? Aynı şekilde, ortalama 15 yıl içinde bugüne göre %400 artmış olsa?”

O zaman olur mu?

Cevabı sadece-otla beslenen %100 meracılıkla hayvancılık yapan birisi olarak söyleyeyim: Olur, çok da güzel olur.

“Peki mümkün mü bu?” sorusunun cevabı da kocaman ve heyecanlı bir evet. Allan Savory’nin Bütüncül Yönetim’i (ing: Holistic Management) en başta olmak üzere çeşitli onarıcı tarım yöntemlerinin küresel ölçekte her türlü arazide ve yağış rejiminde defaatle kanıtladığı, Anadolu Meraları olarak bizlerin de 2 yıldır kendi uygulama arazimizde ve çalıştığımız diğer çiftlik ve topluluklarda tekrar tekrar gördüğümüz gibi, meraların ot üretimini sadece hayvancılık/otlatma yaparak, ek bir maliyet olmadan yıldan yıla arttırmak mümkün. Son derece dinamik ve bağlam-temelli bir algoritma olan Bütüncül Yönetim’i her türlü arazi ve iklimde, sosyo-ekonomik yapıda, mülkiyet/erişim dinamiğinde uygulayabiliyoruz.

Gıdayla, özellikle tarımsal üretimle ilgili konular internette sadece belli başlı teknik forumlarda, bol “-dir, -tır”lı fiillerle, bi’ dolu teknik ve sıkıcı terimle tartışılan, “sade vatandaş”ın uzak kaldığı bir alan oldu, biliyorum ve anlıyorum. Burada ise son derece basit ve yaşamsal bir sorudan bahsediyoruz: Besleyici, kaliteli, sağlıklı, GDO ve kimyasalların safi “ekonomik sebeplerle” bile üreticilerin aklından geçmeyen, bir yandan da bedavaya ekolojiyi onarıp iklim değişikliğiyle mücadele eden bir hayvansal üretim anlayışına var mısınız?

“Ekolojiyi onarmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek” diye yepyeni bir kulvar açtığımı farketmişsinizdir, o da şöyle:

3) Ekolojiyi ve çevreyi mahveden bir hayvancılıktan, ekolojiyi onarıp “dünyayı kurtaran” bir hayvancılığa geçiş mümkün

Şuradan başlayalım: Size “sürdürülebilir tarım”dan bahseden birine “Sürdürülebilir yetmez, onarıcı olmalı” demenizin zamanı geldi de geçiyor. Mevcut doğal kaynakların dörtnala değil de aheste hızda bozulmasını öneren bir anlayış 1990’lara kadar kabul edilebilirdi belki, evet, ama artık yeterli değil.

O yüzden “onarıcı tarım”dan bahsediyoruz Anadolu Meraları olarak. İnsanlığın doğaya en uzun süredir en çok zarar verdiği alan olan tarımın (her şey, 6000 yıl önce kullanılan ilk pullukla başladı) bu müthiş zararlı etkisinin zirve yaptığı alan da, köylülerimizin de en iyimser yorumla “kısmen” dahil olduğu konvansiyonel hayvancılık.

Toprak dediğimiz yaşam kabuğu, Türkiye’de ortalama 20 santime kadar düşmüş olsa da gerçekte 6 metre kadar derinlikte olabilen, bu “ölü” haliyle bile dünyanın en geniş ve karmaşık yaşam ağına sahip bir daracık kuşak. Ve atmosferdeki mevcut karbon miktarının (farklı hesaplara göre) en az 5, belki 8 katı karbon toprakta “organik madde” (yani tüm yaşamın temeli ve bereket) olarak var.

Kötü haber şu: Topraktaki karbon miktarı, pulluk/saban, sentetik gübre, kimyasal zehirler ve yanlış otlatma nedeniyle hızla azalıyor. “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz” prensibini hatırlayın: “Azalmak” dediğimiz olgu, toprakta bereket ve yaşam olan karbonun atmosfere karışıp iklim değişikliğine sebep olması hakikati.

Türkiye’deki tüm tarımsal arazilerin (kabaca 30 milyon hektar diyelim) organik maddesinin yüzde 0.1’ini kaybetmek, gayet basit ve gerçek bir hesapla 300 milyon ton karbondioksiti toprakta besin olmaktan çıkarıp atmosferde “iklim değişikliği” haline getirmek demek. Mevcut uygulamalarla bunun ortalama ve iyimser tahminle her 5-6 yılda bir gerçekleşen bir süreç olduğunu bildiğinizde, Türkiye’nin her yıl 50-60 milyon ton karbondioksit emisyonunu sırf bu yüzden gerçekleştirdiğini görebilirsiniz.

Şimdi de şahane haber: Bütüncül Yönetim, Bütüncül Planlı Otlatma ve diğer onarım yöntemleriyle “üretime ara vermeden” hesabı tersine çevirebiliyoruz: Hayvancılık yaparak yılda dönüm başına ortalama 1 ton karbondioksiti atmosferden çekip (yani iklim değişikliğini durdurup!), toprağa bereket olarak gömebiliyoruz.

Organik madde miktarı ve toprak üstü örtü oranı artan toprağın su tutma kapasitesinin katbekat artması, yani sellerin ve kuraklıkların aynı anda azalması da cabası. İstanbul’da kurak geçen bir yazda hala duş alabilmenizin yolu da İstanbul’a su sağlayan barajların “su toplama havzalarında” Bütüncül Planlı Otlatma uygulanmasından geçiyor yani (su yönetimi başta olmak üzere diğer ama ilintili faktörlerin önemi de ayyuka tabi) Biyolojik çeşitliliğin yeniden yükselişe geçmesi, yaban hayatın korunması, arıcılık ve meyvecilik gibi diğer üretim yöntemleriyle entegrasyonun mümkün olması gibi “kaymağın da kaymağı” artıları da hayalgücümüze ve sonraki yazılara bırakalım.

En geniş anlamıyla meraları nasıl değerlendireceğimiz işte bu derecede hayati öneme sahip. Kalitesiz ürünleri pahalıya tüketirken doğayı mahvettiğimiz ve duş alamayacağımız bir gelecek mi, kaliteli ve sağlıklı ürünleri tüketirken doğayı onarıp duş altında şarkılar söyleyebileceğimiz bir yarın mı?

Soru bu kadar açık, bu kadar basit.

Cevabı da öyle olsa gerek.

Not: Önümüzdeki hafta düzenlenen İklim Forumu’nda, 13 Kasım günü saat 13:30 – 15:00 arasında bu konuda detaylı ve keyifli bir oturumumuz olacak. Facebook linki burada. Bekleriz.

 

Durukan Dudu – Anadolu Meraları

Köşe Yazıları

Dünyayı yemek yiyerek kurtarmak [2]

Durukan Dudu

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Yediğim herkese yetecek mi?”

20.yy ortasında yaşanan ”kimyasal tarım” devriminin (ki ironik biçimde Yeşil Devrim – Green Revolution diye adlandırılmıştır) güvenirliği kamuoyunda

Durukan Dudu

Durukan Dudu

tartışmalı hale dönüşürken, bir yandan da, kimya-tabanlı tarımın temel iddiası olan ”Dünyayı ancak ben doyurabilirim!” önermesi de ciddi bir çöküş yaşıyor. Bunun nedenlerini biliyoruz: Kimya-tabanlı tarım, avcı-otcul-bitki-toprak döngüsünün yüzbinlerce yılda yarattığı devasa toprak besin (soil nutrient) bereketinin, aynı ilişkinin milyonlarca yılda yarattığı yeraltı enerji birikiminin (fosil yakıtlar, özellikle de doğalgaz ve petrol) son derece verimsiz1 şekilde kullanımıyla, aynı bir madenden cevher çıkartır gibi hortumlanması işlemidir. Ve hunharca hortumlanan, bir noktada tükenir.

ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy, 1963 yılında Dünya Gıda Kongresi’nin açılışında “Geçtiğimiz 20 yılda devrimvari gelişmeler yaşadık. Ortalama bir ABD çiftçisi 1945’te ürettiğinin 3 katı gıda üretebiliyor artık […]İlk defa herkesi doyuracak kadar gıdayı nasıl üretebileceğimizi biliyoruz […] Yaşam süremiz içinde Dünya’da açlığı tamamen yok etmemiz mümkün”2 dediğinden bu yana 52 yıl geçti ama açlık ortadan kalkmadı. Üretim artışları, (pek tabi sonsuz olmayan) fosil yakıt tabanlı girdiler arttırılsa da durdu, topraklardaki organik madde ve diğer besinler “bitti”3.

“Kurumsal gıda” savunucusu bir tanıdığınız “Tamam da sizin dediğiniz gibi tarım dünyayı doyurur mu?” diye bıyık altından gülerek sorduğunda, “%99 ihtimalle, 10 milyardan fazla insanı doyurabilir, evet. Ondan daha kesin olan ise konvansiyonel üretimin 7 milyar insanı bile doyuramadığı ve doyuramayacağı” gibi bir cevabı gönül rahatlığıyla verebilirsiniz; gıda üretiminin yarattığı ‘miktar olarak çok yemeye rağmen yetersiz beslenme’, obezite, kanser vakalarındaki artış vb. konulara girmeye vakit bulamasanız bile.

Tarım sistemlerini devamlılık kapasiteleri açısından sıraladığımızda karşımıza “Tüketici tarım – sürdürülebilir tarım – onarıcı tarım” gibi bir skala çıkıyor. Yeşil Devrim’in ürünü olan tüketici tarımın miadının dolmuş olması, “petrol zirvesi”4yle de paralellik gösteriyor. Sürdürülebilir tarımın sembolü olan anaakım/indirgenmiş organik tarımın ise adil destek mekanizmaları ve yeterli yaygınlaştırma çabasıyla mevcut nüfusu ve fazlasını doyurabileceği biliniyor5.

Onarıcı tarımın ise normal koşullarda konvansiyonel üretimden biraz yüksek çıktılara ulaştığı belirtiliyor; iklim değişikliği nedeniyle ”norm” haline gelen kuraklık, sel ve olağanüstü hava koşulları koşullarında ise konvansiyonelin 3’te 1’i maliyetle, toplamda iki katı ve üstünde hasat miktarlarına ulaştığı raporlanıyor6. Bu süreçte toprağın ve ekolojik sermayenin korunmanın ötesinde güçleniyor, su, mineral ve karbon döngüsünün ve biyolojik çeşitliliğin zenginleşiyor olması, yani doğal sermayenin bereketlenmesi de giderek artan bir gıda güvenliği ve güvencesi, gerçek sürdürülebilirlik demek.

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika'daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface'den %100 otla beslenen mobil tavuk kümesleri

Onarıcı tarım dendiğinde akla gelen çok-kuşaklı çiftliklerden biri de Amerika’daki Polyface. Sadece otla beslenen hayvancılık ve doğrudan müşteriye satış konularında çığır açan çiftliğin kurucusu Joel Salatın, çiftçiliğin aynı zamanda ünlü bir gıda aktivisti. Salatın, yaratıcı ve basit çözümleriyle de ünlü. Foto: Polyface’den “pasture-raised” yumurta tavukları ve mobil kümes. GÜNCELLEME: Mart 2016

Yediğim çevreye ne edecek?”

Bütüncül Yönetim 7’in 4 temel bulgusundan birinden alıntılayalım, “Doğa (ve haliyle tarım) bütünler halinde işler.” Onarıcı tarımın getirdiği temel paradigma değişimlerinden biri olan bu gözlemin bir yansıması da, ”doğru” tarımın hem ekonomi, hem sağlık, hem toplum, hem de ekoloji ve çevre için korumanın ötesinde onarıcı etkide bulunduğu.

Çevresel etkiyi, etkinin fiziksel alanını, derinliği/büyüklüğü ve süresiyle çarparak buluruz. Bu noktada tarım insanlığın elindeki en güçlü araç, ve bu aracı uzun yıllardır oldukça kötü, yokedici kullanıyoruz. Son 75 yılda iyice ağırlaşan bir yanlış/kötü kullanım, evet – ama öncesi de “safi güzellik” değil. Organik tarımın indirgenmeye çalışıldığı ”zehirsiz – sentetik gübresiz tarım”, bugüne dek onlarca medeniyetin çökmesine neden olacak felaketler yaratabildi. Mezopotamya’yı çölleştirererek kendi çöküşlerine neden olan Sümerler, tanım itibariyle organik tarım yapıyordu. Maya uygarlığının çöküşüne giden yolda, zehirsiz ve sentetik gübresiz tarımın yarattığı çevresel yıkım önemli rol oynadı. Anadolu mera ve bozkırlarının çoraklaşıp verimsizleşme süreci 50 yıl önce değil, en az 2000 yıl önce başladı.

Bugünün ve geleceğin tarımını tasarlarken unutma ya da görmezden gelme lüksüne sahip olmadığımız olgular bunlar. İnsanlık tarihi ve özellikle de gıda üretimi, binlerce yıldır süregelen kolektif bir deney ve bizden önceki her deneyimden yararlanarak daha iyisini yapmamız gerekiyor.

“İnsan aktiviteleri doğa için kötüdür” önermesi Sanayi Devrimi’nden bu yana (ve haklı sebeplerle), hikmetinden sual olunmaz bir hakikat halini aldı. “Ekonomi mi – doğa mı?” tercih(ler)inin sıfır toplamlı bir oyun8 olduğu da bu kemikleşmiş varsayımın bir parçasıydı. Bunun tarımdaki yansıması da, “yapabileceğimizin en iyisi, ayakizimizi mümkün olduğunca azaltmak olacaktır (çünkü ayakizimiz kötü)” algısı oldu.

Ve ama geçmişin tarımı, yokedici uygulamalar kadar Zai çukurları, İnka teraslaması, Amazonlarda toprak verimini arttırıcı biyo-kömür (bio-char) uygulamaları, Kuzey Amerika yerlilerinin doğal ormanları devasa gıda ormanlarına dönüştürmek gibi onarıcı tarım yoluyla doğayı onarıcı biçimde “idare” ederek bereketlendirdikleri örnekleri de barındırıyor.

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

İklim değişikliğiyle mücadele etmede onarıcı tarım büyük rol oynayabilir. Foto: Anadolu Meraları

Onarıcı tarım, ekolojistlerde (biraz da haklı olarak) yaygın olan mizantrop (insanı zararlı gören) anlayışın tersinin mümkün olabileceğini göstererek, hatta insan olarak doğadaki rolümüzün “doğru yönetim/idare” olduğunu yukarıdaki tarihsel örneklerle de destekleyerek kritik önemde bir paradigma değişimi yaratıyor. Ve hatta, iklim değişikliğinin sebebi olan seragazı salımlarının en büyük kaynaklarından biri olan mevcut tarım sisteminin, onarıcı tarım sayesinde, iklim değişikliğini durdurup tersine çevirmenin tek yolu olduğunu da gösteriyor.

Bir insanın yıllık gıda ihtiyacı yaklaşık yarım ton. Konvansiyonel (yani, kimya-tabanlı ve doğal kaynakları sömürücü) tarım sisteminde, bu yarım ton gıda üretimi için yaklaşık 10 ton toprak verimsiz hale getiriliyor, öldürülüyor. Bu aynı zamanda toprakta ”organik madde” yani bereketin yapıtaşı olan karbonun atmosfere karışarak karbondioksit haline gelmesi, yani iklim değişikliğini hızlandırması demek. Toprağın içindeki toplam karbon miktarı, toprağın üstündeki (ormanlar, hayvanlar, vs.) karbonun 4 katı, atmosferin tamamındaki karbonun ise 3 katı. Dünyanın mera ve bozkırlarındaki organik maddenin ortalama %1 arttırılması halinde, ki bu gıda üretiminde ve toprağın su tutma kapasitesinde – yani kuraklık ve selleri engellemede- önemli bir bereket artışı anlamına geliyor, atmosferdeki karbondioksit seviyesinin Sanayi Devrimi öncesi seviyelere düşmesi, yani iklim değişikliğinin sona ermesi anlamına geliyor.

Bu %1’lik artışı, Bütüncül Yönetim sayesinde düşük maliyetli hayvancılık da yaparak, zemin bitkileri ekimi ve pulluksuz tarımla çok-çeşitli bütüncül planlı otlatmalı otcul hayvan entegrasyonları gibi onarıcı tarım yöntemleriyle, oldukça kötümser bir hesapla 10 yılda gerçekleştirmek işten bile değil9.

Diğer bir deyişle, yüksek masraflarla (ve yoğun devlet destekleriyle!) kötü gıda üreterek Dünya’yı yoketmeye mahkum değiliz: Onarıcı tarımla düşük masraflarla kaliteli gıda tüketerek Dünya’yı kurtarabiliriz.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi

 

Ben sadece tüketici miyim?”

Gıda konusunda mevcut durumun bu kadar yanlış olduğu ve ama bir o kadar da umut dolu bir çağda, en anlamlı sorulardan biri de ”Şehirli ben ne yapabilirim?” olsa gerek. Gıdanın üretim ve dağıtım sürecinde ”gıda zincirleri” yerine ”gıda ağları” modelinin hakim olmasının ne kadar önemli olduğunu önceki bölümlerde tartışmıştık.

Peki bu ağlar nasıl kurulacak? İyi gıdaya özgür biçimde ulaşmak, kolektif bir gelecek tahayyülünün inşasına birebir dahil olmak, nesne değil özne – edilgen değil etken olmak isteyenler neler yapabilir?

Gıda ağları konusunda son on yılın önemli gelişmesi Topluluk Destekli Tarım -TDT (Community-Supported Ağrıculture) modelleri oldu (bizler şimdi çıtayı “Topluluk Destekli Onarıcı Tarım” diyerek yükseltmeyi öneriyoruz). Bunlara örnek olarak Ankara civarındaki Doğal Besin Bilinçli Beslenme (DBB) grubu gibi nispeten oturmuş grupların yanısıra, Batı İzmirTopluluk Destekli Tarım grubu (BİTOT) benzeri yeni oluşumlar da var. Ayrıca Buğday Derneği’nin Çanakkale’de yürüttüğü bir TDT araştırma projesinin bir çıktısı olan ÇAYEK gibi çoğaltılabilir örnekler yaratmaya çalışan gruplar var.

Bunların yanısıra, üretici-tüketici bağını doğrudan kurmanın farklı yollarını arayan ve deneyen niyetli topluluklar var. Bunlardan bazıları gıda ağlarındaki hanelere düzenli haftalık koli/kargo gönderimiyle gıda gönderimi yaparken, Ormanevi örneğinde şehirde ”türeticibaşları”10 temelli mikro-ağlar oluşturma süreci deneniyor. Bütün bu örneklerde internetin ve diğer iletişim araçlarının etkin kullanımı, ortak bir özellik. Yine bir çok örnekte, özellikle niyetli-topluluklar ve çiftlikler arasında yerel para birimleri kullanılıyor, ürün ve hizmet takası yapılabiliyor.11

İsveç'te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği'nin havadan görünüşü

İsveç’te yeni kurulan Ridgedale Permakültür Çiftliği’nin havadan görünüşü

TDT modellerinin Türkiye’de henüz tam anlamıyla işlemeyen önemli bir bileşeni ise, gıda topluluğunun, gıda topluluğunun üreticisi olan çiftçiyle üretimden önce anlaşarak üretim miktarı, şekli, zamanlaması ve dağıtımı konularına birlikte karar vermesi ve üretim maliyetlerinin bir kısmını önceden karşılaması. Böylelikle hem üretici hem de tüketici bilinmezlikten kurtularak sağlıklı bir planlama yapabiliyor, güvene ve karşılıklı kontrole dayalı gıda ağları oluşuyor. Bu modeller, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da hızla yayılıyor. Avrupa örneğinde, özellikle Kuzey Avrupa gibi nüfusun düşük olduğu kırsal bölgelerde yükselişte olan ”yerel ekonomi” kavramıyla gıda özgürlüğü ve etkin gıda ağları meselesi el ele yürüyor.12 ABD’de Joel Salatin’in Polyface Farms’i gibi onarıcı tarımla yaratıcı girişimcilik ve işbirliği modellerini birleştiren çiftlikler, doğrudan tüketiciye ulaşmak ve yeni onarıcı çiftçiler yetiştirmek için çok önemli işlevler görüyorlar.

Dünyayı yemek yiyerek kurtaracağız

Gıda meselesinin hayatın her yanına sirayet eden, politikayı, devlet ve ticaret sistemlerini dahi kökten şekillendiren devasa etkisi, daha iyi bir dünya tahayyülümüzün temeline ve başlangıcına ”gıdayla ilişkimizi” koymamızı gerekli kılıyor. Bu yazıda paylaşmaya çalıştığım boyutlar meselenin bir kısmı sadece: Son kanun değişiklikleriyle ve toplulaştırma süreciyle yine gündemde olan tarım arazileri ölçeğinden son onyıllarda artan devasa boyutlarda ulus-ötesi ”toprak gaspı”13 sorununa, tarım arazilerinin mülkiyet değiştirmesinden Topraksızlar hareketine, vejetaryenlik ve veganlıkla paralel olarak tahıl-temelli üretimin cilalanmasının gerçek anlamından birbiriyle ciddi anlamda çelişen farklı diyet ve beslenme formüllerine, gıdada denetimden çiğ süt sorusuna, kilo vermek/almak konusunda yıllardır dayatılan ve hikmetinden sual olunmaz gerçek halini almış aldatmacalara, şehir bahçeciliğinden kırsala gidiş akımlarına kadar bir çok kilit konu daha var.

Öyle ki, safi gıdayla ve toprakla olan etkileşimimizi değiştirerek, tüm medeniyeti, tüm sistemi baştan yaratabiliriz. ”Yapılması gerekenler”,” yapılması mümkün olanlar” ve ”yaparken keyif alıp hayatın anlamını bulacağımız şeyler kümeleri”, tarihte ilk defa bu kadar net biçimde kesişiyor, üst üste biniyor, keyifle kucaklaşıyor.

Yaşamı hep beraber ve lezzetli kılma çağına hoş geldik.

Yazı dizisinin ilk yazısı için tıklayınız

Durukan Dudu – Yeşil Gazete

SON.

Resistance: "Direniş"

Resistance: “Direniş”

Dipnotlar:

1 Bu vesileyle, hasat edilen ürün ”miktarıyla” ”verimlilik” arasındaki farkın da altını çizelim. Türkiye’de bazen kasıtlı bazense bilmeyerek yanlış kullanılıyor bu kavramlar. Hasat miktarı, toplam çıktıya işaret ediyor, örneğin, ”dönümde 600 kg pirinç”. Verimlilik ise hasat edilen miktarın (çıktı) süreçte tüketilen enerjiye (girdi) bölünmesiyle bulunur. Konvansiyonel tarımda toplam ürün optimum şartlarda yüksek gözükse de verimlilik çok düşüktür, tüketilen her 5-6 kaloriye karşılık 1 kalori gıda üretilir. Tüketilen enerjinin de petrol gibi sonu olan bir kaynak olması da cabası.

2 Konuşmanın tam metni için (ingilizce): http://www.presidency.ucsb.edu/ws/?pid=9249

3 2014 Ekim’inde Independent gazetesinde yer alan haberde, bilim insanlarının Birleşik Krallık topraklarında 100 hasatlık besin kaldığını belirttikleri yazıyordu: http://www.independent.co.uk/news/uk/home-news/britain-facing-agricultural-crisis-as-scientists-warn-there-are-only-100-harvests-left-in-our-farm-soil-9806353.html

4 İngilizce ”peak oil”. Küresel günlük petrol üretim miktarının, fiziksel koşullar çervesinde ulaşabileceği zirve noktasına ulaşması ve bu noktadan sonra giderek azalması olayına denir. Dünyayı baştan aşağı değiştirecek güçte bir dinamik olduğu genel kabul görür. Kimilerine göre 2007’de yaşanmış, kimilerine göre ise önümüzdeki on yılda yaşanacaktır.

5 Bu konudaki farklı modelleme, araştırma ve istatistiklerin iyi bir derlemesi 2006 yılında Worldwatch Enstitüsü tarafından yapılmış – http://www.worldwatch.org/node/4060

6 Bu durumun örnekleri için Facebook’ta Regrarians adındaki grubundaki paylaşımları, http://www.savoryinstitute.com/evidence/case-studies/ adresindeki vaka çalışmalarını inceleyebilirsiniz. Joel Salatın’ın Polyface Çiftliği’nde yarattığı örnek model ve Gabe Brown’ın tahıl üretimi ve hayvancılıkta ulaştığı oranlar da dudak uçuklatıcı cinsten.

7 Zimbabveli biyolog Allan Savory tarafından geliştirilen ve 1980’lerden beri uygulanan onarıcı tarım pratiği ve doğa/tarım gibi karmaşık (complex) yapılarda karar verme algorıtması. Ekim 2014’te Anadolu Meraları’nın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Allan Savory’nin dünyada büyük yankı uyandıran TED konuşması için: http://www.ted.com/talks/allan_savory_how_to_green_the_world_s_deşerts_and_reverse_climate_change?language=tr Anadolu Meraları’nın web sayfası ve Savory’nin Türkiye ziyaretinden başına yansıyanlar için: www.anadolumera.com

8 Sıfır-toplamlı oyun, sürecin sonunda (herhangi bir aktörün veya durum tarafından) elde edilen kazanımlarla kayıpların eşit olması halidir. Örneğin kumar, sıfır toplamlı bir oyundur. Matematikte oyun teorisinin ve Nash denkleminin çıktılarından biri olan tanım, ”kazan-kazan” (win-win) kavramıyla birlikte uluslararası ilişkiler teorilerinde sıkça kullanılır.

9 Bu konuda daha fazla kaynağa ve okumaya Bütüncül Yönetim’in kurucusu Allan Savory’nin TED konuşmasında ve Savory Enstitüsü web sayfasında ulaşılabilir. Avusturalyalı toprak bilimci Christine Jones’un websitesinde de önemli veriler var: http://www.amazıngcarbon.com/ . Kanadalı gazeteci-yazar Judith Schwartz’in henüz Türkçe’ye çevrilmemiş ”Çows Save The Planet” kitabı da iyi bir derleme. Yine Savory Enstitüsü’nün Ağustos 2014’de Londra’da düzenlediği konferansın video kayıtlarına enstitünün Youtube kanalından ulaşılabilir, özellikle Dr, Elaine İngham’ın konuşmalarında çok önemli bulgular var. Son olarak, Rodale Enstitüsü’nün 2014’te yayımladığı ”Onarıcı Organik Tarım ve İklim Değişikliği” bu konuda çok önemli bir derleme sunuyor: http://rodaleinstitute.org/assets/RegenOrgAgricultureAndClimateChange_20140418.pdf

10 Türetici, yeni bir kavram. Anonim ürünü, süreçten kopuk olarak tüketen ”tüketici” modeli yerine, üretim sürecine bilgi, haberleşme ve etkileme anlamında dahil olarak süreci beraber üreten, ürünü de tüketen ”türetici” modeli (prosümer), yeni gıda ağları modellerinde sıkça kullanılıyor.

11 Türkiye’deki bu örnekleri derleyen güncel bir çalışma henüz yok. Ancak Ormanevi Kolektifi ve Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği’nin 2015’in ikinci yarısında bu konuda bir derleme yaparak yayınlama planı var.

12 İsveç’in Jämtland bölgesindeki yerel aktörlerin bu konudaki çalışmaları hakkında 2012’de yazdığım yüksek lisans tezine http://stud.epsilon.slu.se/5118/1/düdü_d_121206.pdf adresinden ulaşılabilir.

13 Başlı başına bir konudur. Özellikle Afrika ülkelerinde devasa büyüklükteki arazilerin, devletler veya ulus-aşırı firmalar tarafından çok uzun dönemler için kiralanması durumu yaygınlık kazanıyor. Afrika kıtasında Çin bu konuda oldukça başat rol oynuyor, Türkiye de Sudan’dan arazi kiralayarak sürece dahil oldu. Meselenin büyüklüğüne bir örnek: Güney Koreli Daewoo’nun Madağascar’da 9.000 km2 tarım arazisi kiralamasının ardından ülkede hükümet düştü, yeni hükümet planları iptal etti.

ManşetSivil Toplum

WHO: Kanserlerin yarısı engellenebilir

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 20 sene içinde kanser vakalarının yüzde 75 artacağını öngörüyor. Vakaların yarısını engellemek için besin rejiminin gözden geçirmek ve fiziksel olarak aktif kalmak önemli.

Yılda 14 milyon kişiye kanser teşhisi konuluyor. WHO’nun  2014 Dünya Kanser Raporu’na göre, varolan besin rejimi devam edersen bu sayı 2025’de 19 milyona, 2035’de 24 milyona çıkabilir. WHO, hastalığın önlenmesi için İngiltere’de sigara, içki ve obezite konusunda engelleyici önlemler almak gerektiğini savunuyor. Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) ise beslenme tarzının kanser riskinde oynadığı önemli rolün altını çiziyor.

cancer

Araştırmaya göre önlenebilir kanser vakalarının nedenleri şunlar:

– Sigara

– Enfeksiyon

– Alkol

– Güneşten ve tıbbi X-Ray cihazlarından yayılan radyasyon

– Hava kirliliği ve diğer çevresel faktörler

–  İleri yaşlarda çocuk doğurmak, emzirmemek

Kanser vakalarının çoğu aileden değil yaşam tarzından kaynaklanıyor

WHO’nun Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın başında bulunan Dr. Chris Wild, “kanser tedavisinin maliyeti, yüksek gelirli ülkelerde bile korkutucu boyutlara ulaştı. Önleyici tedbirler kritik önemde ve şimdiye kadar göz ardı edildi” açıklamasını yaptı.

WCRF’in İngiltere’de 2 bin 46 kişiyle yaptığı anket ise kamuoyunun, önlenebilir kanser konusunda pek de fazla bilgiye sahip olmadığını ortaya koyuyor.  Ankete katılanların yüzde 49’u, beslenme şeklinin kanser riskini arttırdığını bilmiyor. Katılanların üçte biri kanserin temelde genlerden geldiğini düşünürken, WCRF kanser vakalarının sadece yüzde 10’unun aileden geldiğini ortaya koyuyor.

cancer 1

“insanlar sağlıklı kalarak kanser riskini azaltabilir, ama devletin de bunu sağlama zorunluluğu var”

WCRF genel müdür Amanda McLean, “İngiltere’de en sık rastalanan kanserlerin üçte biri sağlıklı kiloda kalmak, sağlıklı beslenmek ve fiziksel olarak aktif olmakla önlenebilir” diyor . McLean, Sebze, meyve ve tam tahıllıların yenmesini, alkol ve kırmızı eti azaltmayı ve işlemden geçirilmiş eti tamamen hayatımızdan çıkarmayı öneriyor.

İngiltere Kanser Araştırmaları’nın tütün ürünlerinin başında bulunan Jean King’in uyarısı önemli: “İnsanlar sağlıklı yaşam seçimleri yaparak kanser riskini azaltabilir; ama devletin ve toplumun bu sağlıklı hayat tarzlarına imkan sağlayacak bir ortam yaratmakla sorumlu olduğunu unutmamalıyız.”

(BBC, Yeşil Gazete) 

 

Kategori: Manşet

Ekolojik YaşamManşet

Yiyeceklerin israfını nasıl durdururuz?

Tipik bir İngiliz ailesi yiyecek israfını en aza indirerek ayda £50 tasarruf edebilir.

Bağımsız gazeteci Oliver Thring‘in TheGuardian’da çıkan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Yiyeceklerin yarıya yakını israf oluyor.Son kullanma tarihlerine ihtiyatlı yaklaşmaktan ‘çirkin’ sebze seçmeye kadar alabileceğimiz tedbirler var.

Rakamlar sarsıcı: Her yıl tüm dünyada üretilen yiyeceğin %30 ile %50’si olan 2 milyar tona yakın sağlıklı yiyecek israf ediliyor.Sadece İngiltere’de alınan yiyeceğin çeyreği israf ediliyor. Bu oran kişi başına 25 adetten 1.6 milyar ton elma ve 2.6 milyar ekmek dilimi içeriyor. İngiltere’de israf edilen tüm yiyecekler iyi beslenemeyen insanların karınlarına gitseydi, bu insanların üçte ikisi artık aç kalmazdı.

Yiyecek israfı kültürlere göre farklılaşıyor. Ortalama bir İngiliz yılda 112 kg yiyecek israf ediyor, yiyecek konusunda daha tutumlu olan Almanlarsa, sadece 15 kg. (Amerikalılar İngilizlerden çok daha kötü.) Bu, durumu değiştirebileceğimizi gösteriyor. Yiyecek israf etmek sadece israf adına kötü değil: Stuart Tristram’ın ‘İsraf Etmek: Küresel Yiyecek Skandalını Açığa Çıkarmak’ (Waste:Uncovering the Global Food Scandal ) adlı etkili kitabında ortaya koyduğu gibi, yiyecek israfı doğaya zarar veriyor, azalan kaynakları kullanıyor, gelişmekte olan ülkelerdeki yiyecek maliyetininin artmasına sebep oluyor. Yemeye ihtiyacımız olmayanı aldıkça,dünyanın güneyi açlığa biraz daha itiliyoruz. ‘İsraf ve Kaynaklar Eylem Programı’ (Waste and Resources Action Programme – WRAP ) tipik bir İngilizi ailesinin yiyecek israfını en aza indirerek ayda £50 tasarruf edebileceğini hesap ediyor.

Yiyecek israfını azaltmak için çoğumuzun takip edebileceği çeşitli seçenekler var. En önemlilerinden biri son kullanma tarihine kuşkuyla yaklaşmak. Süpermarketler doğal olarak müşterilerini zehirlemekten çok korkuyorlar. Stuart son kullanma tarihinin, yiyeceklerini saatlerce sıcak arabalarında tutanlar, kötü çalışan buzdolaplarında saklayanlar ve buna benzer durumlar göz önünde bulundurularak hesaplandığını anlatıyor. Oysa evrim size etin veya ürünün bozulup bozulmadığına karar vermenize yardım edecek açık ve güçlü duygular vermiştir. Son kullanma tarihlerini göz önünde bulundurun elbette, ama sütün kokusundan onu içip içmemeniz gerektiğini bilirsiniz.

 

Tipik bir İngiliz ailesi yiyecek israfını en aza indirerek ayda £50 tasarruf edebilir.

Güncel bir rapor, kısmen, batı dünyasındaki muazzam boyuttaki yiyecek israfı için ‘kusursuz gıda maddeleri’ talep eden süpermarketleri suçluyor. Birçok insan küçük çileklerin en az büyük çilekler kadar hatta onlardan daha lezzetli olduğunu anlasa bile, bazılarımız bükülmüş havuçları veya şekilsiz armutları almaktan kaçınıyoruz. Geçen seneki çok kötü hasat bazı İngiliz süpermarketlerini ‘çirkin’ meyve ve sebze depolamaya itti, ki bu durumu devam ettirmeleri için teşvik edilmeleri gerekiyor. Birçok insanın yumrulu, büyük, alacalı, sulu, bahçede yetişmiş domateslerden ziyade tatsız, birörnekleşmiş, gazla büyültülmüş Hollanda domateslerini seçmesi üzücü bir gerçek. Buraya kadar, sloganlaştırırsak, bu insanlar farklılığı tadıyorlar. Meyve ve sebzenizi yerel bakkalınızdan alıyorsanız daha az miktarda alabilirsiniz.Eğer bir çiftçiden alıyorsanız, yiyecekler daha taze olabilirler.

Bazı insanlar hazır yemek aldıklarında daha az yiyecek israf ettiklerini düşünürler. Bireysel olarak bu belki doğru ama tüm süreç gözönüne alındığında kesinlikle değil. Hazır yemek üretiminde yapılan israfa, yiyeceklerin kırpılmasından kabul edilmeyen et ve sebzelere ve yiyeceklerin yeknesak olması için yapılan araştırmalara kadar bir çok etken sebep oluyor. Bunların yarattığı israfın boyutları, karardı diye çöpe attığınız birkaç muzun yarattığı israftan çok daha büyük. Eğer zamanınız varsa, kendi yemeğinizi yapmanız daha az yiyecek israfı anlamına geliyor. Kalan yemeklerden de güzel öğle yemekleri çıkar.

Ben bir şehirde yaşıyorum, yani tavuk veya arı besleyemem, ve bütün bir domuz veya kuzuyu saklayacak büyüklükte bir soğutucum yok.Fakat bunu yapan , tüm hayvanı yiyebilmenin hem daha keyifli olduğunnu ve daha az israf ettirdiğini söyleyen insanlar tanıyorum.Daha az yiyecek israf etmek sadece bütçelerimiz ve gezegenimize değil,aynı zamanda zihnimize de faydalı.Sizde yiyecek israfını azaltmanın tüyolarını herkesle paylaşın.

Yeşil Gazete için çeviren: Hakan Gözlüklü

Haberin özgün hali için (ingilizce) tıklayınız

(TheGuardian, Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Dış Köşe

Bir yiyicinin manifestosu -Tolga Tanış

Hepimiz kimyager olduk. Karotenoid, probiyotik, laktoz, selüloz…
Birkaç yıl öncenin bu Çince terimleri…

Şimdi herkesin ağzına yoğurt, lahana, kuzu eti der gibi yerleşti.
Balık alışverişindeki laborantlar: Tart bir kilo Omega 3… ışte
bundan nefret ediyor. Ve nütrisyonistlerin altüst ettiği Amerikan yeme
alışkanlıklarına savaş açıyor. Hikâye yeni değil. Adam neredeyse altı
yıldır piyasada. Ama fikirleri öyle hızlı yayılıyor ki… Üstünde
beraber düşünelim istedim

1- YEMEK AKIMI

Georgetown’da bir çocuk yuvasının sunumu. Kentin en iyi okullarına
öğrenci yetiştiriyorlar. Bir veli elini kaldırıyor. Ve “Öğlen” diyor
“ne yediriyorsunuz çocuklara?” Okulun müdürü de veliye dönüp gururla
cevap veriyor: “Biz Michael Pollan’ın yemek yeme felsefesini
benimsiyoruz. Hazır yemek yok. Doğal, evde hazırlanan, geleneksel
yemekler…”
Pollan bir akademisyen. 57 yaşında. Ama Berkeley’de gazetecilik
dersleri vermesinin dışında… Aslında kendisi de bir gazeteci. Zaten
yaptıklarını okuyunca kabul edecekseniz. Kafa tuttuğu şirketler ve
yerleşik düzenle kavgasını düşündüğünüzde, bunu bağlantıları olmayan,
para ilişkileri içine girmemiş huysuz bir gazeteciden başkasının
başarması da zor.
2006’da ilk önce ‘Etobur-Otobur ıkilemi’ni yazıyor Pollan. Ve o sene
New York Times’ın edebiyat dışı en iyi beş eserden biri dediği kitapta
şunu savunuyor: Tarım endüstrisi yeme alışkanlıklarımızı mahvetti.
Yüksek fruktozlu mısır şurubunu basıp ülkeyi sağlıksız yaptı. Ama
Washington’daki bağlantılarını sıkı tuttuğu için de dokunulmaz hale
geldi. Kahrolsun kapitalizm!.. Yaşasın bahçede organik elma yetiştiren
fakir komşum!..
Kitap büyük yankı uyandırıyor. ıki yıl sonra da ‘Yiyicinin
Manifestosu’nu yayınlıyor. Sağlıklı yaşam mottosuyla dayatılan Batı
diyetinden kaçalım… Anneanne sofrasına dönelim!..
2009’da yazdığı ‘Yemek Kuralları’… 2010’da çekilen ve Oscar’a aday
gösterilen ‘Food, Inc’ belgeseliyle de bir yıldıza dönüşüyor.
Georgetown’daki çocuk yuvasına kadar uzanan bir yemek akımının
kurucusuna…

2- BİLİMİ UNUTUN

Temel prensip şu: Bilimi bir kenara bırakın. Size ıspanağın içinde
neler olduğunu anlatan nütrisyonistlerden kaçıp… Tarih, kültür ve
geleneklere yaslanın. Eski kuşaklar yediyse iyidir. Onları izleyin!..
Pollan, McDonald’s gibi büyük et alıcılarından Monsanto gibi
biyoteknoloji şirketlerine herkesi katarak söylüyor. Ve tarım
endüstrisinin Amerikalıları yavaş yavaş öldürdüğünü savunuyor. Evet,
hayat artık çok hızlı!.. Ama gıda endüstrisi bu hıza ayak uydurmaya
çalışırken fazla paldır küldür gidiyor. Ve kontrolsüz ilerliyor.
Ardından Rusya’dan göç eden Yahudi anneannesinin sofrasındaki tavuk
ciğerleri, dolmaları ve sakatatları hatırlayıp… 1960’larda Julia
Child’dan etkilenen annesinin nasıl kendi mutfağını unuttuğunu…
şimdi onun nasıl anneannesinin sofrasına dönmek istediğini anlatıyor.
Yemeği protein, yağ ve karbonhidratlara bölen nütrisyonistlerin reddi.
Organik ve yerel üretime kayan postendüstriyel dönemin habercisi…

3- ORTOREKSİYA RİSKİ

Elinde bilimsel bir veri yok. Pollan’ın insanın ortalama yaşam
süresinin uzamasını nereye oturttuğu çok açık değil. Tek söylediği…
Markette yemek diye satılanlar aslında yemek değil. Bir tür kavramsal
yemek. Yemekimsi…
Kendisinin bilimsel bir veri ortaya koymamasını da, bilimin gıda
meselesinde çuvallamasıyla açıklıyor. Örneğin Omega 3. Diyor ki:
“Omega 3 hakkında iki ayrı saygın kuruluşun araştırmasında ikisi
farklı sonuç çıkıyor. Birine göre (Ulusal Bilimler Akademisi) balık
yemenin kalbe hiçbir yararı yok. Hatta fazla balık fazla cıva yüzünden
beyne zarar veriyor. Ama ötekine (Harvard) göreyse haftada bir balık
yemek kalp krizi riskini üçte bir azaltıyor. Ben artık yemek konusunda
bilime inanmıyorum.”
O yüzden Pollan’a göre ‘sağlıklı’ diye pazarlanan gıdadan uzak
durmalı. İçinde o kadar katkı maddesi var ki… Yemek olmaktan
çıkıyor!..
Ancak bir yandan bunu takıntı hale getirenler o kadar çoğalıyor ki…
Mesele bu yüzyılın en önemli toplumsal sorunu olmaya ilerliyor.
Nütrisyonistler yüzünden her gün daha fazla insan ortoreksik oluyor.
Ve kafasını sağlıklı beslenmeyle bozup psikiyatrik vaka haline
geliyor: “Belki bilimsel bir araştırma yok. Ama baksınlar, mutluluk ve
nütrisyon endişesi arasında ters orantı görecekler.”

4- SAM AMCA ETKİSİ

Washington’da Ulusal Arşiv binasında, geçen haftaya dek bir sergi
vardı: ‘Ne pişireyim Sam Amca?’ Amerikan Hükümeti’nin halkın beslenme
alışkanlığını nasıl etkilediğini anlatan… Kampanya afişlerinden
videolara, T. Jefferson’ın ıtalya’dan cebinde nasıl pirinç
kaçırdığından Tarım Bakanlığı bilimcisi W.O. Atwater’ın gıdaları
1900’lerin başında nasıl ilk kez kaloriye göre tasnif ettiğine birçok
öyküyle dolu bir gıda tarihi gösterisi. Ana fikriyse… Hükümet halkın
beslenmesini çok güzel düzenledi!..
Sergiyi gezdiğinizde özellikle halk sağlığı açısından yapılanları
görünce takdir ediyorsunuz. Ama Pollan’a göre… Amerikan hükümetleri
aslında hazırladıkları gıda piramitleriyle bugün yaşanan beslenme
bozukluklarının da baş sorumlusu oldu.
Sergide 2. Dünya Savaşı yıllarında diyetistenlerin ordunun
karavanasına el atması anlatılıyor. Hikâyeyi okurken askerler
arasındaki bir lafı görünce aklıma Pollan geliyor: “Tanrı bize eti
yolladı. şeytan da nütrisyonistleri.”

5- SONUÇ

Woody Allen’ın ‘Sleeper’ filminde bir sahne var. 1970’lerde küçük bir
ameliyat için Allen’ı uyutuyorlar. Kalktığında 200 yıl geçmiş oluyor.
Bir bakıyor, herkesin elinde çikolata. Soruyor. “A duymadın mı,
çikolatanın sağlığa yararlı olduğu anlaşıldı” diyorlar.
Pollan’ın tezlerinin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Dediğim gibi
bilimin gıda konusundaki verilerine güvenmiyor. Bu yüzden kendi de
ortaya somut bir veri koymuyor. Ama söylediği aslında şu…
Bin parçalık bir puzzle var elinizde. Ve bilim size diyor ki: Bu
puzzle’ı çözümleyip, elimdeki parçalarla senin gözüne daha hoş gelecek
bir resim yaparım. Resme başlıyor. Karşınıza aşağı yukarı bir siluet
de çıkarıyor. Ve zaman geçtikçe aralardaki boşlukları dolduruyor. Ama
sonuç olarak… Hiçbir zaman en baştaki orijinal puzzle gibi tam bir
resim yapamıyor. Sürekli geliştiriyor.
Pollan’a göre bugün diyetisyenlerin, nütrisyonistlerin size yaptığı da
aşağı yukarı böyle bir şey. Anneannenizin yemeğini bıraktınız.
Protein, yağ ve karbonhidratlara böldükleri o yemekten bir tarafları
mutlaka eksik kalacak uydurma bir gıdayla besleniyorsunuz. Ve aynı
insanlar bir gün size gelip “Aslında çikolata faydalıymış,
yiyebilirsiniz” dediğinde de… Önce şaşıracaksınız. Sonra çikolatasız
geçirdiğiniz yıllara küfür edeceksiniz… Ve “Keşke anneannem gibi
tereyağ da yeseymişim” diyeceksiniz.

Tolga Tanış – Hürriyet

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Ben kuyruktan çıkıyorum – Metin Münir

Siz ne yaparsanız yapın, arkadaşlar.  Ben kuyruktan çıkıyorum.

Bu yıl için kararım canımın çektiği her şeyi yemek ve içmek.
İstediğim kadar. Korkmadan. Zevkine vararak. Ve akıllıca.
Bilmiyorum farkında mısınız? Beslenmek dünyanın en basit işi iken suçluluk yükleyen, neredeyse rehberlik isteyen bir hale geldi.
Atalarımız binlerce yıl antioksidan, kolesterol, omega-3 ne bilmeden sağlıklı yaşadı.
Onlar gibi yaşamak dururken kendimizi doktorların, diyetisyenlerin, sağlık uzmanlarının, gıda imalatçılarının, araştırmacıların, sağlık yazarlarının, PR şirketlerinin, reklamcıların kuklası haline getirdik.
Her sabah uyandığımızda daha uzun ve iyi yaşamak için yememiz veya yemememiz gereken başka bir şey koyuyorlar önümüze. Her gıda sınava tutuluyor, ona göre vize alıyor veya almıyor.
Sanki yemek masası değil mayın tarlası. Rehbersiz bir adım atma, ölürsün! Yaşlandıkça daha beter. Tarla küçülüyor, mayınlar çoğalıyor.

Aklımızı sömürgeleştirdiler…
Gıda konusunun bu hale gelmesinin sebebi basit. Anneannelerimizin zamanında pişirilen hemen hemen her şey tarladan, bostandan, meyve bahçesinden veya meradan geliyordu. Margarin yerine tereyağı, rafine yağlar yerine zeytin, fıstık veya ceviz yağı kullanılıyordu. Masamızdakiler geleneksel ve doğaldı. Anneannelerimiz ve birçoğumuzun annesi binlerce yıl geriye giden yemek tarifleri kullanıyorlardı.
Yavaş yavaş bizi bu tarzdan uzaklaştırdılar. Aklımızı sömürgeleştirdiler. Batı’da olduğu gibi, fabrikalarda imal edilmiş gıdalara, sağlıksız yağlara, hormonlu meyve ve sebzelere yönlendirdiler. Gıdanın zararlı olmaya, sağlık yerine hastalık sebebi olmaya başlaması bu değişiklik ile başladı.
Bu tartışmasız bir gerçek: Ne yiyorsan osun. Kişi ne kadar çok fabrikada üretilmiş, doğal olmayan gıda tüketirse o kadar çok sağlıksız olur. Çünkü bu yiyeceklerde etkisinin ne olduğu belirsiz katkı maddesi, kimyasal ve boyalar var. Rafine yağ ve şeker var.
Kutu, şişe veya plastik ambalaj gıdalarının tamamı eskidir. Ama evde pişen aşı ertesi gün yemek istemeyenler aylarca önce fabrikadan çıkan şeyleri bayıla bayıla yer, ne hikmetse.
Batı tarzı denen bu beslenme stili şişmanlamaya ve birçok öldürücü hastalığa kapı açar. Aşırı şişmanlığın ve tip 2 şeker hastalığının neredeyse tamamı, kalp ve damar hastalıklarının yüzde sekseni, ve bütün kanserlerin üçte biri bu beslenme tarzı ile bağlantılıdır. (*)
Bu çöplükten yemeyen toplumlarda bu hastalıklar bu kadar yaygın değildir. Bu çöplükten beslenirken anneannenin mutfağına dönenlerin ise sağlığında iyileşme görülür.
Çare çok basit: Anneannenizin mutfağında kullanmadığı gıdalardan mümkün olduğu kadar uzak durmak.
Her şeyde ölçülü ol, her gün yürü veya yüz, az ye, tarladan olsun.
Diyet kitabına gerek yok. Bu kadar basit.

*Food Rules, An Eater’s manual /Michael Pollan

Metin Münir – Milliyet

 

Kategori: Dış Köşe