Köşe Yazıları

Nükleer karşıtı mücadelesiyle ödüllendirilen bir kadın: Dr. Angelika Claussen

Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak tarihe geçen 120 kadının kazanımlarını 118. yılında da anarak bir 8 Mart’ı daha coşkuyla  karşıladık. Elbette 8 Mart bizim için bir günden ibaret değil . Her 8 Martta biraz daha büyüdüğümüzü, tecrübeyle zenginleştiğimizi ve dayanışmayla  kenetlendiğimizi daha çok hissediyoruz. Esasen böyle  olması da gerekiyor.  Zira  biz kadınların süregelen hak mücadelesinin alanının da gittikçe genişlediği aşikar.  Bu ölçek büyümesinin temelinde metalaştırma ve insanın araçtan amaç haline getirdiği teknolojik, sınai  gelişmişliğin ölçüsüzce kullanımı yatıyor. Tam da bu nedenle  kadın mücadelesi,  daha iyi çalışma koşullarını sağlamanın yanısıra  bir “hak” olan “sağlıklı yaşam” için uğraş vermekle el ele gidiyor. Hele ki  ataerkil sistemin ezberini bozarak gezegenin ekolojik bütünlüğünü sağlama çabası  en çok  kadınların takdire hak görülebileceği bir meseleyken ! Neden mi böyle diyorum? Çünkü  kadın açısından bu mücadele cinsiyetçi yasalardan kaynağını alan toplumsal kurallarla örülü dünyanın geleceğini  gözetmek demek. Kaldı ki bu durum diğer üyelerle birlikte hareket etmeyi gerektirdiği için de bir anlamda akıntıya karşı kürek çekmenin zorluklarını taşıyor.

Kanaatim odur ki, çevre hareketinde kadının mücadelesi  bir çemberi, içinde ters yöne dönmeye meğilli bir başka çembere rağmen içerden  yürümek suretiyle ilerletmeye çalışmaktır. Zira kadının bu gezegen için harcadığı  efor erkeklere göre iki kat külfetli. Salt Türkiye’de  de değil, dünya genelinde kadınların benzer zorluklar içinde olduğunu görüyoruz Nitekim İngilizce “mansplaining ” adı altında erkek davranışının  literatüre geçmesi dünya genelinde tüm kadınların benzer engellere maruz kaldığının ispatı (Mansplaining meali, erkeklerin üst bir dille kadınların sözlerine müdahale etmesi, kadınlardan daha fazla ve doğru bilgi sahibiymiş gibi davranmaya kalkışması anlamına geliyor, Türkçe’de de ingilizce kullanımı yer bulabiliyor). Maalesef bu durum çevre mücadelesi içinde de yoğun olarak kendini gösteriyor. Dolayısıyla kadınların görünür olmayı başarması  tam da bu nedenle  hepimiz için her zaman bir  kazanım.

Bu kazanımlardan birini de adını gazetemizde  zaman zaman adını çeşitli etkinlikler vesilesiyle andığımız psikiyatri ve psikoterapi uzmanı Dr. Angelika Claussen sağladı.

Dr. Angelika Claussen

Bielefeld kentindeki  22 kadın derneğinin oluşturduğu Bielefeld Kadın Dernekleri Birliği  tarafından  2014 yılından itibaren her yıl Bielefeld kenti ve insanları için gayret gösteren, bu yönde çalışmalar yapan aktivist kadınlara ödül veriliyor. Kadın derneklerinin  böyle bir ödül formule ederek kadınların adını başarılarıyla onurlandırması da dünyadaki diğer kadın dernekleri için daha doğrusu feminist hareket için altyapısal bir örnek sayılabilir. Nitekim Dr. Angelika Claussen 2018 yılında üçüncüsü verilmiş olan ödüle nükleer silahlara ve nükleer enerjiye karşı ve barış için ısrarlı, cesur ve yılmaz bir irade ile  verdiği mücadelesi nedeniyle  layık görüldü. Ödül töreninde ve tanıtımlarda Dr. Claussen’in kendisini 30 yılı aşkın süredir  barış hareketine  ve antinükleer harekete adamış olduğunun altı çizildi.

Dr. Angelika Claussen ülkemizde de Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlanan “Nükleer Felaketlerle Yaşamak, Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Üzerine Etkileri”  adlı kitabın yazarlarından olmasıyla ve nükleer santrallerin sağlık etkileri hakkında sivil toplumun bilgilenmesi yönünde yaptığı çalışmalarla tanınıyor.Kendisi  ilk defa bir Çernobil Tasfiye Memurunun Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M.) çatısı altında Mersin Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı’nın destekleriyle gerçekleşen basın toplantısında konuşmasını sağlamıştı.

Ödülü  verilirken kendisine 30 yılı aşkın süredir  barış hareketine  ve antinükleer harekete yapmış olduğu katkılar için teşekkür edildi. Konuşmasında “Korkunç haberlerin  karşısına ICAN’in 2017 yılı Nobel ödülü alması gibi iyi  haberleri de  çıkarmak zorundayız” diyen  Dr. Claussen nükleer silahların yasaklanması için yıllardır kampanya sürdüren International Campaign to Abolish Nuclear Weapons/Nükleer Silahların  Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN)’nın çalışmalarından “Zeki aksiyonlarla politik amaçlara kısmen de olsa ulaşılabildiğini gösteren eylemler”  şeklinde söz etti.  Aktivist olarak Nükleer karşıtı mücadelede yeralan, barış hareketinin parçası olan çalışmaların ödüllendirilmesini    “yerelde  aslında çok da politik olmayan geniş kesimlerin esasen sorunların farkında olduğunu, mücadele edenlerin onlar tarafından saygı gördüğü anlamına geliyor”şeklinde değerlendirdi.

Dr Claussen’in çalışmasının önemli bir ayağını Almanya’nın nükleer silahsızlanma anlaşmasını imzalaması için kamuoyu baskısı  yaratmak amacıyla Almanya genelinde imza toplamak oluşturuyor . Zira Almanya bu anlaşmayı henüz imzalamamış değil. Esasen   nükleer silahların yasaklanması anlaşmasını Birleşmiş Milletler(BM) üyesi  ülkelerden    şimdiye dek yalnızca 56 ülke imzalamış bulunuyor, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için ise en az 50 ülkede parlamento onayı gerekiyor. Almanya bu anlaşmayı imzalamadı  ve ICAN ile önde gelen bileşenlerinden IPPNW (Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler Birliği) de bu anlaşmanın imzalanması için  imza topluyor.

Nükleer santrallerle ilgili farkındalık yaratan çalışmalar ve organizasyonlar da gerçekleştirmiş olan Dr. Claussen, Almanya’daki Energiewende(Enerji dönüşümü)doğrultusunda nükleer enerjiden çıkacağını ilan etmiş olan Almanya hakkında çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Zira Almanya’nın nükleer santrallerini devreden çıkarma kararına karşın   Lingen şehrinde Nükleer santrallere yakıt üreten ve Gronau şehrinde  uranyum zenginleştirme yapan toplam iki tesis operasyonlarına devam ediyor. Sözkonusu operasyonun uranyum zenginleştirme prosesi olması ise konunun doğrudan nükleer silah üretimi ile alakalı prosesler olabileceğini düşündürüyor. Üstelik Dr .Claussen’in ifadesiyle bu iki tesis de nükleer enerjiden çıkış planının kapsamına girmediği gibi  işletme izinlerinin de süresiz olarak verildiğini iddia ediyor. Gronau ve  Lingendeki tesislerin kapatılması için son dönemde önemli yol kat ettiklerini belirten Claussen bu tesislere ilişkin şunları da söylüyor: “Her iki tesisin de işletmecileri hukuken kendilerine bir kere verilmiş olan işletme izininin geri alınamayacağı iddiasını taşıyorlardı. Fakat bizim mücadelemizle hukuken bunun geri alınmasının mümkün olup olmadığının incelenmesinin yolu açıldı.  Çünkü Federal hükümetin talep ettiği bir bilirkişi raporu, hukuken işletme izninin geri alınabileceğini  gösterdi. Artık hükümetin politik iradesini ortaya koyması ve adım atması gerekiyor. Bizler  toplumu aydınlatma, bilgilendirme faaliyetine devam ederek bu yönde toplumsal bir eğilim oluşturmaya ve halihazırda mevcut olan bu eğilimin güçlenerek hükümet nezdinde baskı unsuru oluşturmasına çalışacağız”.

Dr. Claussen’e açıklamaları ve kararlı sözleri için Yeşil Gazete ve mücadelemiz adına teşekkür ediyor, kendisini kadın varlığına başarılarıyla da katkı sunduğu için  bir kadın aktivist olarak gurur duyarak kutluyorum.

Pınar Demircan    

(Yeşil Gazete)

 

Günün ManşetiManşetRöportaj

“Nükleer Enerji Çözüm Değil Kitabı”nın Yazarı Helen Caldicott’la konuştuk: “Türkiye’de nükleer santral kurulmasına izin vermeyin.”

“Ben bir doktorum, bu benim sorumluluğum, gece rahat uyuyabilmek için nükleere karşı  mücadele etmeliyim”

Bu cümleler hayatının 45 yılını nükleer karşıtı mücadeleye adamış, nükleer silahlara karşı direnişi örgütleyerek 1985 yılında Nobel Ödülü alan Nükleer Savaşa Karşı Hekimler (IPPNW)’in üyesi  Sorumluluk Sahibi Hekimler (PSR)’in kurucu başkanı olan  bir kadın doktora ait. Avustralya doğumlu Dr. Helen Caldicott üç çocuk annesi ve sonuncusu Ekim 2017’de olmak üzere  1997-2017 yılları arasında ABD’de yayınlanan, çeşitli dillere  çevrilmiş 11 kitabın da yazarı.

Türkiye’de, Korol Diker tarafından Türkçe’ye kazandırılarak Dr. Ümit Şahin’in önsözüyle Yeni İnsan Yayınevi tarafından  basılan “Nükleer Enerji Çözüm Değil” kitabı ile tanınan Dr. Helen Caldicott ilk baskısı ABD’de Fukushima felaketinden önce 2006’da  yayınlanmış olan kitapta nükleer enerji ve nükleer silahlar arasındaki benzerlik ve bağlantıları açıkça ortaya koyarak nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmaları arasında  gelişimlerini sürdürmek arzusunda olan ülkelere düşük karbon emisyonlu enerji olarak pazarlandığına dikkat çekiyor.

Kitap aynı zamanda  yenilenebilir enerjilerin gittikçe daha tercih edilebilir rekabetçi niteliğe kavuşmakta olmasına rağmen toplumların neden ve nasıl nükleer enerjiye yönlendirildiğini de anlatıyor. Gerek nükleerin gerçekleri  üzerine kendisinden kitapları aracılığıyla çok şey öğrendiğim gerekse mücadelesinden esinlendiğim bir  kadın olan  Dr Helen Caldicott ile bu sene 14-17 Eylül tarihleri arasında  IPPNW tarafından organize edilen, kendisinin de konuşmacı olduğu “İnsan Hakları, Gelecek Nesiller ve Nükleer Çağda Suç” temalı  konferansa Sivil Düşün desteği ile katılarak  bir araya gelme fırsatı buldum.  Yeşil Gazete okurlarını düşünerek daha kalıcı hale getirdiğimiz sohbetimizde Dr. Caldicott hayatını, mücadelesini, dünyadaki  nükleer silahların durumunu anlattı, Türkiyenin nükleer planları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Sevgili Dr.Caldicott, bize hayatınızın 45 yılını radyoaktiviteye karşı mücadeleye adamış olmanızın sebeplerini anlatır mısınız ?

Benim hikayem 16 yaşımda “On The Beach/Kumsalda”adlı kitabı okumamla başlar. Bu kitap nükleer savaşla ilgiliydi  ve yaşadığım şehir olan Melbourne dışındaki tüm insanlar ölüyordu, ardından radyasyon yavaş yavaş Melbourne’a da gelmiş  yeryüzündeki yaşam da nihayetlenmişti. Bu kitap benim üzerimde çok etkili oldu ve 1956 yılında tıp okumaya başlayarak radyasyon, nükleer silahlar, mutasyon ve kanser  hakkında bilgi edinmeye çalıştım. 1971 yılında Fransızlar Atmosferik Test Yasağı Anlaşması’nı delerek Pasifik Okyanusu’nda  atmosferik  denemeler  yaparken ben “ Çaresiz Tutku/A Desperate Passion” adındaki kitabımı yazdım. Sonra yaşadığım yer olan Adeleide’da yüksek radyoaktif serpinti oldu ve bu atmosferik testlerin sütte radyoaktif kirliliğe yol açması nedeniyle çocukların lösemi ve kanser olma ihtimali üzerine gazeteye bir mektup yazdım. Gazete bu mektubumu yayınladı. O gece Fransızların Maruora Mercanlarında yaptığı atmosferik testlerle ve bunun neden olduğu radyoaktif serpinti ile ilgili olarak televizyonda konuşuyordum. Adelaide’da ciddi bir serpinti oldu ve insanlar  tepkilerini göstermek için Fransız ürünlerini protesto etmeye başladı. Fransızlar ne zaman bir bomba atsa ben televizyonda radyasyonun sağlık etkileri hakkında konuşur olmuştum, annelere çocuklarının hangi durumlarda kansere yakalanabileceğini  anlatıyordum. Paris’e daha sonra Başbakan yardımcısı  olan bir yetkiliyle birlikte giderek Fransız  Hükümetine “Neden Pasifik’te denemeler yapıyorsunuz? diye sorduk. Fransız yetkililer “Bizim bombalarımız  zarar vermez” diyerek yanıtladı sorumuzu. Bunun üzerine biz deÖyleyse neden Akdenizin ortasında patlatmıyorsunuz bunları?” diye sorduk. Bu kez cevapları Akdeniz çevresinde çok fazla insan yaşadığı yönünde oldu. Böylece hayatımda ilk defa  kendi nükleer denemeleri nedeniyle dünyadaki  çocukların ölmesini umursamayan çıldırmış politikacılarla karşı karşıya gelmiş oldum. Bu çok anlamlıydı. İzleyen süreçte Goffmann ve Tamplin’in birlikte yazdığı “Zehirli Güç” adında bir kitap okudum ve hayatım değişti. Daha önce uranyum veya nükleer güç veya nükleer atık konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Dehşete düşmüştüm.

Hemen Avustralya’daki maden sendikası ile iletişime geçtim ve onlarla uranyum madenciliğinin sağlığa etkileri üzerine konuştum. Bana konuşma fırsatı vermişlerdi fakat işlerine ihtiyaçları olduğunu da söylemişlerdi. Ben yine de  onları uranyum madeninde çalışmalarından dolayı testislerinin harici radyasyona maruz kalarak ışın aldığını bunun gelecekteki çocukarı ve spermleri için çok kötü olduğu konusunda eğitmeye çalıştım. Onlara uranyum madeni içinde radon gazı soluduklarını, uranyumun da radon gazının da kanser yaptığını anlattım. Bu gerçekleri öğrendiklerinde sendikadakiler şok olmuştu ve Avustralya genelinde uranyum madeni sendikaları uranyum madenciliğinin ve uranyum ihracının durdurulması yönünde karar bildirdi. Bu sadece insanlara biraz bilgi vermekle  mümkün olmuştu. Uranyum madenciliği yasağı 5 yıl sürdü.

Peki mücadelenize diğer doktorlar nasıl dahil oldu?

Harvard Tıp Fakültesinde kistik fibroz kliniğindeki işim için ailemle Amerika’ya gittiğim süreçte nükleer enerjinin tehlikelerini  ele aldığım“Nükleer Çılgınlık” adındaki kitabımı yazdım. Kitap oldukça ünlendi ve ardından ben de kısa adı PSR olan “Sosyal Sorumluluk için Hekimler” örgütünü kurdum. New England Tıp Dergisi’ne nükleer enerjinin sağlık etkileri üzerine bir  ilan koydum. Dergi tam da Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nden bir gün sonra yayınlanmıştı. Bunun üzerine binlerce doktor PSR’ye katıldı ve birlikte nükler savaşın tıbbi etkileri, sağlık boyutu üzerine sempozyumlar düzenledik. Bu sempozyumları ABD genelindeki büyük tanınmış üniveristelerde gerçekleştirdik. Bir taraftan da ben TV programlarına başlamıştım. Holywood’da film starlarını ektrana çıkaran bir kadın programcı beni onlarla birlikte ekrana taşıdı. Halkın geneli söylediklerimi duymaya çok ilgili olmasa da film yıldızlarıyla beraber ekrana çıkınca bir şekilde ilgi çekiyordum.

Televizyon kanalıyla toplum genelinde bir farkındalık yaratabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Evet. Nükleer enerji ve nükleer savaş gerçekleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım. 5 yıldan fazla bir süre bu eğitim çalışmalarıma devam ettim aynı zamanda meslektaşlarıma da eğitim verdim. Programımız 153 bölüm sürdü ve bu beş yıl içinde 23 bin doktor üyemiz oldu. Nükleer savaşın sağlık etkilerini anlatmak için mektup yazmakta, sunumlar yapmakta çok aktif olduğumuz bu süre zarfında Amerika’da yaşayanların %80’inin  nükleer savaşa karşı olduğunu söyleyebilirim.

Mücadelenizi yürütürken ülke liderleriyle de bir araya gelerek Fransa başbakanıyla yaptığınız gibi görüşmeler gerçekleştirdiniz mi?

Evet. Başkan Reagan’ı ziyaret ettim, kendisiyle  1 saat 15 dakika görüşmemiz oldu, ona bilgi verdim. Kanada Başbakanı Pierre Trudeau ile de görüştüm ve onu 5 kıtada 6 barış insiyatifi kurmaya ikna ettim. Gorbaçov’la da bir görüşmem oldu. Ayrıca Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, İrlanda, İskoçya ve daha pek çok ülkede doktorların bu konuda sivil toplum örgütü kurmasına önayak oldum.

Fukuşima Felaketi’yle birlikte dünya genelinde  nükleerin gerçekleri de daha iyi anlaşılmaya başlandı. Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tayin edilen yıllık 1 milisievert sınır dozun siyasilerin eliyle 20 milisieverte yükseltildiğine tanık olduk. Bu konuyu bir doktor olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet çıldırmış olmalılar. Japonya’da çok sayıda nükleer santral var, bunların çevresinde  nükleer endüstri ve poitikacıların işbirliğinde nükleer köyler kurulmuş bulunuyor, öyle ki bu ülkede ülkeyi nükleer endüstrinin  hükümeti idare ettiğini  söyleyebilirim.

Türkiye’de yayımlanan kitabınızda insanların maruz kalabileceği yıllık dozun Uluslararası Atom Enerji Ajansı tarafından 70 kilo ve 25 yaş üstünde beyaz bir erkeğe göre  tayin edildiğinden bahsediyorsunuz. Bu durumda kadınların ve çocukların radyasyon karşısında daha kırılgan daha zarar görebilir durumda olduğundan bahsedebilir miyiz?

Evet. Çocuklar  yetişkinlere göre radyasyondan 10-20 kat daha fazla etkilenebilirler. Kız çocukları da erkek çocuklara göre daha kırılgan bir yapıda. Anne karnındaki bebekler binlerce kat fazla etkilenirken kadınlar da erkeklere göre neredyse iki kat daha fazla kırılgan yapıda ve bu uzun zamandır biliniyor.

En son Kuzey Kore’nin nükleer test gerçekleştirmiş olmasına  ne diyorsunuz?  

Kuzey Kore bir şehri havaya uçurabilir fakat dünyayı havaya uçurma ihtimali olan yalnızca ABD veya Rusya’dır, bu iki ülkenin yapabilecekleri  gerçek anlamda tehlike ifade eder. Bugün dünyada 64 bin nükleer bomba var ve Amerika ile Rusya bunların %94’üne sahip. Rusya ile ABD arasında bir dünya savaşı çıkması her şeyin sonu demektir. Kuzey Kore ABD’nin kendileri ile diyalog kurmasını  istiyor. Dünya genelinde ticari anlaşmalar yaparak normal ilişkiler geliştirmek isstiyorlar, bunun için Barış Anlaşması imzalamaya  da hazırlar. Kuzey Kore nükleer silah kullanmak istemiyor.

Dünya ölçeğindeki barışın, nükleer silahlarla güvenliğin sağlanmasına bağlayabilenler var, onlara ne söylersiniz?  

Bu yalana inanmamalılar, silahla barışı sağlamaya çalışmak eril bir düşüncenin ürünü.

Almanya’da halka iyot hapları dağıtıldı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nasıl?

Evet, biliyorsunuz, iyot hapları insanlara onlar radyasyona maruz kalmadan  önce verilmelidir, maalesef genelde iyot haplarının dağıtılmasında çok geç kalınıyor. Ancak iyot hapları önceden alınırsa tiroid bezlerinin radyoaktif iyot yerine normal iyot ile dolması mümkün olabilir. Fakat nükleer lobi nükleer kaza olduğunu saklama eğilimi gösterdiğinden halk bilgi sahibi olamadığı gibi iyot haplarının alınmasında da  çok geç kalınmış oluyor. Bununla beraber unutulmamalı ki nükleer reaktörden yayılan radyoaktivite radyoaktif iyottan ibaret değil. Sezyum 134 ve 137, stronsiyum 90 ve diğer 200 çeşit izotop da yayılıyor. İnsanlar bunu anlamıyor, iyot haplarını alırlarsa radyasyondan  tamamen korunacaklarını  sanıyorlar. Unutmayın zamanında alsanız bile iyot hapları yalnızca tiroid bezinizin  radyoaktif iyotla dolmasını önler ama diğer organlarınız diğer izotopların etkisine maruz kalacak ve risk altında olacaktır.

Mücadelenizi verirken karşılaştığınız zorluklar ve engellemeler oldu mu?

Evet, insanları bilgilendirmeye çalışırsanız hapse girmeye hazır olmalısınız. Henüz kimse beni öldürmedi ama 8 defa  tehdit mektupları, telefonlar aldım. Ölmeye hazırdım. Sadece inandığım yolda devam ettim.

Türkiye’de Akkuyu, Sinop ve İğneada adı altında 3 nükleer santral projesi olduğunu biliyorsunuz. Buralarda üçüncü nesil nükleer  reaktörlerin kurulması planlandığı söyleniyor. Kitabınızda üçüncü nesil nükleer reaktörlerin diğerlerinden farkının maliyet düşürme çalışmaları olduğundan söz ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, maliyet çalışmaları nükleer reaktörlerin daha az maliyetle nükleer reaktör inşa  etmesi için yapılır, tasarruf içindir başka bir iyileştirme öngörülmez. 3.nesil reaktörler daha düşük maliyetli  olduğu kadar da maliyet azaltımını hedefleyen ucuz parçaların kullanılması nedeniyle daha tehlikelidir.

Güvenli nükleer santral yoktur diyorsunuz, bunu sizden daha detaylı alabilir miyiz?

Her şeyden önce nükleer santrallerin zararlarından korunmak mümkün değildir. Milyonlarca yıl etkisi baki kalan radyoaktif atıklardan bahsedelim. Nükleer atıklar kaçınılmaz olarak dünyadaki yaşamın temelini oluşturan DNA yapısını, genleri, canlı türleri bozunuma uğratacaktır. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Suya ve besin zincirine karışan radyoaktivite kanser ve genetik hastalıklara yol açacak konjenital deformasyona neden olacak, sadece insanlarda  da değil hayvanlarla  bitkilerde üzerinde de genetik değişimler meydana gelecektir.

Türkiye’ye mesajınız nedir?

Türkiye’de nükleer santraller kurulmasına izin vermeyin. Topraklarınızdaki NATO silahlarından kurutulun, çünkü onları sınırlarınız içinde tutmanız sizin için riskli. Uluslararası  Nükleer Silahları Yasaklama Koalisyonu-ICAN’e katılın, destek verin.

Dr. Helen Caldicott. teşekkür ederim.

Teşekkürler.

Röportaj ve çeviri: Pınar Demircan – Yeşil Gazete 

Köşe YazılarıYazarlar

ICAN, you can, we can! Evet Yapabiliriz!

2017 Nobel Ödülü, Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın hayata geçirilmesi için Dünya çapında büyük çaba harcayan bir kampanyaya verildi. Ödülün sahibi, ICAN, 7 Temmuz günü nükleer silahsızlanmanın 122 ülke tarafından kabul edilmesine liderlik ederek yıllardır olduğu gibi dünyaya bir alternatif daha sunmaya çalışmıştı.

ICAN’e verilen ödül nükleer silahsızlanma çabalarını onurlandıran ilk ödül de değil. Nobel Barış Ödülü,   10 Aralık 1985 tarihinde soğuk savaş döneminde deneyimlenen nükleeer savaşın yaşamsal maliyetlerine karşı mücadele yürüten  Nükleer Savaşa Karşı Hekimler(IPPNW)’e de verilmişti.   Esasen uzun yıllardan beri IPPNW Dünya Yönetim Kurulu üyesi olan Bill Williams ve Tilman Ruff   IPPNW Avustralya seksiyonunun önde gelen üyeleri olarak nükleer silahsızlanma yolunda kampanyalar yürütüyor, IPPNW Dünya Başkanı Malezyalı Hekim Ron MacCoy’un da katkısı ile kampanya şekilleniyor. Sonuç olarak IPPNW Dünya Yönetimi böyle bir  kampanyayı başlatma kararını alıyor ve bu harekete  yıllardır nükleer silahların ortadan kaldırılması  için mücadele eden diğer tanınmış örgütlerin de iştirak etmesiyle  IPPNW ile diğer “uzman ” kuruluşların bilgi tecrübe ve kaynakları  seferber  ediliyor. Nihayet, güçlü bir örgütlenme olan IPPNW Avustralya seksiyonu tarafından  ICAN  kurularak nükleer silahsızlanma yolunda verilen mücadeleye 2007 yılında  uluslararası form kazandırılıyor. Bugün de Dünya genelinde barış yolunda yapılan işlere verilen ödülün böyle bir süreçten geçen  çabayı onurlandırması aslında konunun ne kadar gündemimizde olduğuna da dikkat çekmesi açısından önemli. Zira  daha bir ay önce Kuzey Kore, Japonya açıklarına Hidrojen bombası atarak nükleer silahlanma konusundaki ilerlemesini gözler önüne sermedi mi?

Her ne kadar Kuzey Kore’nin bu hamlesi ABD’nin kendisine uyguladığı yaptırımları kaldırması için  şimdilik gövde gösterisinden ibaretse de yarın, bu tür eylemlerin nükleer savaşı başlatmayacağının garantisi yok. Açıkçası ancak  nükleer silahlanma  ile güç dengesinin sağlanacağını, dünya barışının bu şekilde mümkün olacağını sananlar  büyük bir yanılgı içinde.

“Her şehrin kendi bombası vardır…”

Nobel Barış Ödülü’nün bu sene edebiyat dalındaki sahibi Kazuo Ishiguro ise Hiroşima gibi Atom bombasının mağduru olan Nagasaki şehrinde 1954 yılında dünyaya gelmiştir. Ishiguro kendisiyle yapılan bir mülakatta 6 yaşında ailesiyle ülkeyi terk ettiğini, uzunca bir süre her şehrin kendi bombası olduğunu sandığından bahseder. Annesi de bir hibakuşa* olan Ishiguro  için bomba  hayatın bir parçası olacak kadar sıradan gelmiştir,  sonra ansiklopedilerden araştırarak Nagasaki’nin acı bir tarihe tanıklık ettiğini anladığından bahseder.

Esasen doğru olan Ishiguro’nun  ilk sanısıdır, her şehrin kendi bombası vardır. Zira  ABD Başkanı tarafından sunularak 1953 yılında “yıkıcı olan atom enerjisinin yapıcı amaçla kullanılmasını vadeden Barış için Atom Girişimi”nin  akabinde  dünya genelinde bir nükleer silahlanma  yarışı da  başlar. IPPNW tarafından yürütülen araştırmalara göre dünya genelinde özellikle yerli halkların yaşadığı adalarda  2000 nükleer test gerçekleştirilmiştir ve  bu testlerde Hiroşima’ya atılan nükleer bomba gücünde 29 bin nükleer bomba (uranyum, plutonyum, hidrojen bombaları)  kullanılmıştır.  Nagasaki gibi bir çok şehrin  bombası olmuştur hatta Kazakistan’daki Semipalatinsk’in,  Fransız Polinezyası’nın, Kritibati Adaları’nın onlara, yüzlerce bombası olmuştur.  Öyle ki, 1960’lardan itibaren yapılan nükleer testlerin neticesinde oluşan radyoaktif kirliliğin başta okyanus adalarında yaşayan yerli halkın olmak üzere 20 milyondan  fazla insanın hayatına mal olduğuna ilişkin bir öngörü bulunuyor. Nükleer silahsızlanmanın gerekliliği konusunda atılan adımlar, 1963 yılında  yer altı ve atmosferik testlerin yasaklanmasını sağlamış, deniz altında devam eden testler de nihayet 1968 yılında yasaklanmıştır. Şüphesiz anlaşmalar yapılsa da ihlallere karşı her hangi bir kontol ve yaptırım gücü bulunmadıkça mücadeleye devam etmek gerekmiştir.

1982 yılında New York’ta nükleer enerjiye karşı ve nükleer silahsızlanma için toplanan 1 milyon kişi

Nitekim 1982 yılında Birleşmiş Milletlerin  Nükleer Silahsızlanma konusundaki  girişimlere New York’taki Central Park’ta  toplanan 1 milyon kişi destek verir.  Bu eylem de  savaş karşıtı en büyük eylem olarak tarihe geçer.  1996 yılında ise en geniş kapsamlı  Nükleer Testlerin Yasaklanması Anlaşması, Birleşmiş Milletler tarafından imzaya açılır ve ilk kez nükleer silahları olduğu bilinen Çin, Fransa, İngiltere, Rusya anlaşmayı imzalar, yalnızca Hindistan  imzalamaktan imtina eder. Türkiye ise 1981’ de Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasını imzalamışsa da bir NATO üyesi olarak 1990’dan beri ABD’ye ait nükleer başlıklı füzeleri toprakları içinde tutan bir ülkedir.

Nükleer zincir çözülmedikçe nükleer silahlanmadan kurtulmak hayal…

Bu noktada  nükler silahların en ufak bir ulusal tehdit karşısında başvurulması muhtemel bir araç olarak el altında tutulmasına devam edildiğini anlıyoruz. Hele ki nükleer gücün ticari kullanımı, nükleer silahların ham maddesi olan uranyumun yer altından çıkarılması dünya genelinde kabul görürken, kalkınma aracı olarak değerlendirilirken  nükleer silahlardan yasaklarla kurtulmak bana pek mümkün görünmüyor. “Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi ve sunumuyla da anlatmaya gayret ettiğimiz gibi nükleer silahlanma uranyum madenciliğinden, nükleer santrallere, nükleer santrallerin atıklarına kadar uzanan bir zincirin içinde vücut buluyor. Nükleer silahlanma ve nüklerin ticari kullanımının eninde sonunda yolları kesişiyor. Nükleer silahlanma karşısında mücadele verenler, nükleer santrallerin kurulmasının , dahası uranyum madeninin sağlık sektörü haricinde kullanımının da önüne geçecek aksiyonlar almalıdır.

Savaş karşıtı bir eylemden

Bu bağlamda Nükleer silahlanmanın tümden önlenebilmesi için Uluslararası Nükleer Silahları Yok Etme Kampanyası (International Campaign to Abolish Nuclear Weapons – ICAN) ICANYapabilirim!”şeklinde okuyarak aldığım ilhamla “Yapabiliriz!”demek istiyorum.

Nobel Ödülü’nü alan barış girişimi ICAN bize sesleniyor “Ben yapabildim!” Öyleyse “Yapabilirsiniz, dahası birlikte yapabiliriz!” Nükleer santralleri tarihe gömerek, ona ham madde sağlayan uranyumu yerin altında bırakarak , atıkların yeniden işlenmesini  önleyerek ki bunların her biri bize hibakuşa olmaktan başka bir şey vadetmiyor; hayatımızdan tüm üyle çıkarabilirsek eğer, işte o Nobel Barış Ödülü’nü Dünya kardeşliği alır!

[*] Hibakuşa : Atom bombası atıldıktan sonra Japonyada Radyasyon mağduru insanlara verilen  ad.

Pınar Demircan 

(Yeşil Gazete) 

EnerjiManşet

“Hibakuşalar Olmasın!” Sergisi 30 Eylül’de Trakya’da

Nükleersiz.org tarafından düzenlenerek Türkiye ve Dünyada radyasyon mağduru olup sağlıklarını yitirenlere adanmış olan “Hibakuşa’lar Olmasın!” Sergisi  bu kez  Trakya’ya gidiyor!

Kırklareli TMMOB ZMO  Şubesi ve Kırklareli Kent Konseyi Gençlik Meclisi  ev sahipliğinde gerekleştirilecek olan Sergi, 30 Eylül Cumartesi günü yapılacak açılışın ve Nükleersiz.org/ Pınar Demircan tarafından yapılacak sunumun ardından  9 Ekim Pazartesi gününe kadar Türkiye’de üçüncü nükleer santral projesinin planlandığı İğneada bölgesine atfen Kırklareli’de ziyaretçileriyle buluşacak.

Adını Hiroşima ve Nagasaki’ye Atom bombası atıldıktan sonra radyasyona maruz kalmış olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanlar için kullanılan ve günümüzde genel anlamda radyasyona maruziyeti anlatan “Hibakuşa” kelimesinden alan sergi, uranyum madenleri, nükleer santraller,  nükleer atıklar ve nükler silahlanma  arasındaki bağlantıya dikkat çekmeyi amaçlıyor.

 

Nükleersiz.org’un seçkisiyle Türkçe’ye kazandırılan  “Hibakuşalar Olmasın!” poster sergisi, 2014 yılında Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler (IPPNW) Almanya seksiyonundan Dr. Aleks Rosen‘in öncülüğünde yürütülerek tamamen bilimsel içeriklerle hazırlanmış Türkiye’den önce Japonya’da ve Amerika’da gerçekleştirilmiş  50 posterlik “Dünya Genelinde Hibakuşalar/ “Hibakusha Worldwide Sergisi”nin bir parçası.

Serginin gerçekleştirildiği şehirler arasında  Nükleer santral projelerinin konumlandırıldığı yerler öncelikliyken serginin gerçekleştirildiği tarihlerde ise mümkün olduğunca geçmişteki nükleer  felaketler dikkate alınıyor. Türkiye’de üçüncü nükleer santral planının yapıldığı İğneada nedeniyle Kırklareli’nde yapılacak sergi için de 1957 yılında Sovyetler Birliği(Rusya)’da ait Mayak Nükleer Tesisi’nde meydana gelen asıl adı Kyshtym Nükleer Kazası  olan nükleer felaketin yaşandığı 29 Eylül tarihi hedeflenmiş  bulunuyor.

Sergi Türkiye’de  ilk olarak Çernobil Felaketi’nin 31. yıl anması haftasındaki etkinlikler Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde nükleer santral kurulması planlanan Mersin’de;   Haziran ayında Yeryüzü Derneği’nin evsahipliğinde İstanbul’da ; 6 Ağustos Hiroşima’ya Atom Bombasının atılmasının 72. Yıldönümünde Sinop Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde Sinop’ta ve  9 Ağustos Nagasaki’ye Atom  bombasının atılmasının Yıl dönümünde  Samsun TMMOB Samsun İl Koordinasyon Kurulu(İKK)’nun ev sahipliğinde Samsun’da  birer sunumun ardından ziyaretçileriyle buluşmuştu. 

Hibakuşalar Olmasın! Sergisi’nin Kırklareli’ndeki programı ise şöyle:

Açılış ve sunum: 30 Eylül 2017, 18:00, Atatürk Kültür Merkezi

Sergi tarihleri : 30 Eylül – 9 Ekim 2017, Yer : Atatürk Kültür Merkezi, Zincirlikuyu Cd., Kırklareli

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

İklim ve EnerjiManşet

Nükleersiz Gelecek Ödülleri 17 Kasım’da Güney Afrika’da veriliyor

Sizlere daha önce 17 Ekim tarihli haberimizle duyurduğumuz üzere Türkiye’deki nükleer karşıtı mücadelenin aktörlerinden Av. Arif Ali Cangı  bu yıl “Nükleersiz Gelecek Ödülü’nü Türkiye adına almaya hak kazandı.

12-arif-ali-cangi-300x194

Nükleersiz Gelecek Ödüllerine hak kazananlar 1998 yılından itibaren her yıl Avrupa’dan Nükleer Silah ve Savaşa Karşı Hekimler (IPPNW) ile ABD’den Beyondnuclear insiyatiflerinin girişimiyle, dünya genelinde antinükleer mücadelenin önemli isimlerinden oluşan 40 kişilik bir jüri tarafından seçilerek çeşitli ülkelerin nükleer silahlara, nükleer endüstriye ve uranyum madenciliğine karşı mücadele eden halkları içinden  yaşam savunucularına veriliyor.  ” Direniş”, “Eğitim”, “Çözüm” ve “Özel Takdir” kategorilerindeki ödüller bu yıla dek Avustralya, Arjantin, Hindistan, Rusya, Almanya, Yeni Zelanda, Norveç, İsrail, Amerika, İsviçre, Kanada ,Çin, Portekiz, Japonya, Marshall Adaları’ndan aktivistlere verildi. Bu yıl ise Türkiye, Etiyopya, Fransa, Hollanda,  ve Güney Afrika’dan yaşam savunucuları ödül alıyor.

izmirin-cernobili-davasi-karara-kaldi_9786_dhaphoto117 Kasım’da “Direniş” kategorisinde ödül alacak olan Arif Ali Cangı özellikle Türkiye’den  Gaziemir’deki yasa dışı nükleer atıklara karşı, Mersin’in Akkuyu ilçesinde yapılması planlanan nükleer santrale karşı ve Manisa, Köprübaşı’nda yapılan uranyum madenciliğinin ölümcül tehlikelerine karşı davalar açmış, bilim insanlarıyla birlikte, radyoaktif atıkların oluşturduğu tehditler konusunda bu endüstrilerin çevresinde yaşayanları bilgilendirme kampanyalarını yürütmüştü.

Her yıl farklı bir ülkede gerçekleştirilen ödül töreni bu yıl Nükleer endüstrisinde çalışırken kansere yakalanan, ve bu endüstrideki isçilerin kanser vakalarının araştırılması için isçileri örgütleyen Alfred Manyanyata Sepepe’nin “Özel Takdir” kategorisinde ödüle layık görülmesi sebebiyle Güney Afrika’nın Johannesbourg kentinde yapılacak. Programa göre 17 Kasım 2016’da  ödüllerin verilmesinin ardından,18 Kasım’da “Think Nuclear -free/Nükleersiz düşün” sempozyumu gerçekleştirilecek.

28-Pınar-Demircan

Türkiye’deki Nükleer karşıtı mücadelenin resmi olarak onurlandırılacağı bu organizasyonun detaylarını  Yeşil Gazete İklim ve Enerji editörlerinden Pınar Demircan Güney Afrika’dan bildirecek fakat, haberler bu kez Yeşil Gazete’den önce Cumhuriyet’te yer alacak, akabinde haber ajansları ve yazılı basınla da paylaşılacak.

(Yeşil Gazete)

 

Hafta SonuManşetRöportaj

Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk

Avrupa Çernobil Ağı’nın üyelerinden Nükleersiz.org, Yeşil Düşünce Derneği  her yıl nükleer karşıtı mücadele ve sağlıklı, sürdürülebilir yaşam hakkı gibi konular çerçevesinde panel, toplantı ve organizasyonlar düzenliyor.

Bu seneki program   kapsamında Nükleer Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW ) Avrupa başkanı  Dr. Angelika Claussen’in ve  yine IPPNW’den Alex Rosen ile güncel verilere dayanarak hazırladığı Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri adlı kitabının tanıtımı ile  Nükleersiz.org kurucularından da olan Almanya’da yaşayan Dr Angelika Clausssen ile Dr Alper Öktem’in davetiyle Türkiye’ye gelen Çernobil  tasfiye memurlarından Subay emeklisi Yuriy Schumchenko’nun Çernobil tanıklıklarını anlatması yer alıyor.

***

Hafta boyunca haberlerini yaptığımız, 24 Nisan’daki   konuşmasının tam metnini bulabileceğiniz Sinop mitinginde,  27 Nisan’da TBMM’de ve Ankara Nükleer Karşıtı Platform’un evsahipliğinde  konuşmalar yapan, 30 Nisan’da da Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platformun  evsahipliğinde de Mersinliler’e Çernobil tanıklıklarını anlatacak olan Yuriy Schumchenko ile Rusça’dan Türkçe’ye Tarana Kaya Aliev’in çevrisiyle, zaman zaman Dr Angelika Claussen’in de katkılarıyla bir söyleşi yaptık,  aşağıda yayınlıyoruz.

Kısaltmalar: YG: Yeşil Gazete, S: Schumchenko   mSv: milisievert

 

meclis önü

Soldan sağa (Yuriy Schumchenko, Dr. Alper öktem, Dr. Angelika Claussen, YG Pınar Demircan )

YG: Bay Schumchenko nükleer santralde hangi tarihler arasında ne kadar çalıştınız?

S: Çernobil nükleer santral kazası meydana geldiği zaman subaydım . Bilirsiniz askeriyede sorgu sual olmaz, kaza sonrası radyoaktif temizliğin yapılması için tasfiye memurluğu görevi verildi. Aslında tasfiye görevi verildiği gün 10 Mayıs kızımın da doğumgünüydü. 11-25 Mayıs arasında toplam 12 gün santral sahasında tasfiye işlerinin koordinasyonunda çalıştım .

YG: Peki görev verilirken size kazanın meydana geldiğine dair bir açıklama yapıldı mı?  

Schumchenko: Dönemin  SSCB Cumhurbaşkanı Gorbaçov nükleer kaza olduğunu kamuoyuna  5 Mayısta açıklamıştı. Ben kazanın kazadan sonraki  ikinci hafta göreve başlamış olduğum için her şeyi biliyordum.

YG: Tasfiye memuru olarak geçirdiğiniz  12 günü nasıl değerlendirirsiniz?  

S: Tasfiye işlerinde görevlendirilen  birimin sorumlusuydum. Tam olarak nükleer sanralin içinde değil ama yine santral sahasında biraz daha arka kısımda bulunuyorduk. Santralin içine 5 defa girmek zorunda kaldım.  Aslında Çernobil santral sahasına 1 kere bile girseniz çok yüksek dozda radyasyon aldınız demektir. Ben 12 günde 290 mSv  radyasyon almış olarak ayrıldım. (Dr. Claussen   daha kolay anlaşılması için 290 milisevertin 29 röntgen ışınına tekabül ettiğini anlatıyor ve ekliyor o zamanki radyasyon maruziyet doz sınırı kümülatif olarak 250 mSv idi)

S: Aslında toplam 250 mSv  aldınız mı Çernobil tasfiye memurluğu görevini bırakıp hastanede tedavi sürecine giriliyordu, benim durumum biraz daha geç farkedildi. Çünkü orda bulunduğumuz her an radyasyon alıyorduk . Arkada  bir göl vardı , radyoaktif kirlilik yüksekti, hava ve topraktan da mütemadiyen radyasyona maruz kalıyorduk . Üstelik şimdiki teknoloji olmadığı için  ne kurşun içeren kıyafetler ne doğru dürüst bir maskemiz vardı

YG: Peki bir karne veya sağlık durumunuzun takibini mümkün kılacak bir evrak verilmemiş miydi size?

S: Evet aslında asker olduğumuz için ben ve benim gibi tasfiye memurlarının sağlık durumlarını takip etmek üzere  bize bir karne verildi. Bu karneyi hep yanımızda taşımalıydık . Aman dikkat hala radyoaktiftir! (Sinirli sinirli gülüyoruz,  Bay Schumchenko, Çernobil kazasından sonra santralde  tasfiye memuru olarak çalışmaya başladığında kendisine verilen sağlık takip karnesini  gösteriyor).

2015-07-28 22-48-29

Karnenin üzerinde şöyle yazıyor “Çernobil nükleer santralinde tasfiye memuru olarak görev yapmıştır, 11-25 mayıs”

S: Tabi bu karne sadece kaç milisievert aldığımızı takip etmek için değildi aynı zamanda Ukraynada bazı şeyleri ucuz ya da ücretsiz almak için bu karneyi göstermemiz gerekiyordu. Bir diğer sebep de bu kartın ayırıcı bir faktör olmasıydı. Açıkçası kazadan sonra radyasyon maruziyet konularında ciddi karışıklık yaşandı . Herkese farklı muamele yapılıyordu, tazminat alabilenler alamayanlar herşey birbirine karışmıştı, bu  karne bizim ayrıcalıklı konumumuzu göstermesi açısından önemliydi.

2015-07-28 22-49-01 2

 

 

YG: Peki  karneye sahip olanlar için tazminat alma hakkı doğuyor muydu?   

S : Evet tasfiye memurları 250mSv üzeri ne çıkan bir oranda radyoaktiviteye maruz kalırsa tazminat alabiliyordu.  Hatta emekli olunmasına az bir zaman kaldığında 1 yıl 3 yıl olarak gösterilebiliyordu. Evet olağanüstü durumlarda uygulama böyle  farklı olabiliyordu. Şu anda da tedavim kapsamında  ilaç  alma hakkım var amaalmam gereken ilaçlar hastanelerde satılmıyor .Bunları karaborsadan satın almak zorunda kalıyorum . Bu noktada da harcayacağım parayı hesap edip kendime ilaç alacağıma kolejde okuyan oğluma ayakkabı almayı tercih edebiliyorum.

Yine de söyleyebilirim ki  ben şanslıydım  çünkü ilk günlerde çalıştığım için maruz kaldığım radyason oranı doğru hesaplandı . Demek istediğim radyoaktiviteye maruz kaldığı için çok fazla insan şikayette bulununca işler karışmıştı ,bunlar hep devlete mali yük olarak görünmeye başladığı için devlet  maruz kalınan dozları düşük göstermeye başladı.

YG: Peki toplamda çalışan tasfiye memuru sayısı kaçtı ? Mesela biz 800 bin kişi olarak biliyoruz. Doğru mu bu rakam ?

S : Tasfiye memurları santralde ve çevresinde  1986-1990 yılları arasında çalıştı. SSCB verilerine göre 800-900 bin arası rakam  dünya genelinde bölgeye gelip tasfiye memuru olarak çalışanların sayısıdır. Ben Ukrayna için konuşabilirim, sadece Ukrayna vatandaşı olarak  200 bin tasfiye memuru  görev yaptı. Lakin 14 Aralık da 26 Nisan kadar önemli bir tarihtir. O gün  4.reaktörün üstüne kapak yapılmıştı.

YG: Ama kapak pek iş görmedi ki şimdi 800 milyon Avroluk bir proje yürütülüyor değil mi?

S : Evet  Kapak projesi pek işe yaramadı, reaktör sızıntısını kesemedi . İçeri kuşlar bile giriyordu.

YG: Tasfiye göreviniz şehir içinde insanların yaşadığı yerleri de kapsıyor muydu?

S: Hayır şehre pek gitmedim , bizim görevimiz santralin içindeydi. Büyük bir binanın içinde, 4 .bloktaydık .Sabah 4 te kalkıp geceyarısına kadar çalışıyorduk  Temizlik ve ertesi güne hazır etmek de vardı işin içinde .

YG: Peki tasfiye işlerinden biraz bahseder misiniz, neler vardı bunun içinde?

S:  Tozu hapsetmek , radyoaktif partiküller havaya karışmasın diye  özel bir macun gibi ağdamsı, zamk gibi bir şey kullanıyorduk . Dışarda da herşeyi toprağın içine gömüyorduk ,arabaları, eşyaları….

YG: Ekibiniz kaç kişilikti ? Çalıştığınız sürece radyasyon maruziyeti kaynaklı  ölümler oldu mu?

S: Sorumlusu olduğum ekip 60 kişilikti fakat maalesef sadece 35 kişi çalışmaya   devam edebildi . 25 kişi yuksek doz almış olarak ayrıldı . Arkadaşlarımızdan 2 kişiyi kaybettik.  Ardından  itfaiyecilerden 100 kişi öldü.

Aslında daha çok kişi öldü ama maalesef santralde çalıştığı ispat edilemedi.Çünkü ölüm nedeni felç  ya da kalp krizi de olabilirdi. Açıkçası Çernobil’de ölenlerle hiç ilgilenilmedi, daha ziyade kalan sağlarla ve onların nasıl,ne kadar  çalıştırılacağıyla ilgilenildi. Zaten ölenlerin istatistiki kayıtları da doğru bir şekilde tutulmuyordu.

YG: Santral içerisinden pek ayrılamadığınızı söylediniz ama doğada,ç evrede her hangi bir değişim olup olmadığına dair bir gözleminiz var mı?

S: Gözümüzün önünde kızaran bir ağaç gördük, diğer ağaçlar da şekil değiştirdi, otlar aşırı büyüdü.  Balıklar mutasyona uğradı. Biliyorsunuz ekosistemi durduramazsınız , nehir akar göle karışır, bunu da engeleyemezsiniz.  Hayvan DNA’larında bilinmeyen mutasyonlar görüldü mesela siyah renkli bir kuşta beyaz benekler görülmeye başlandı. Yine canlılarda beyin küçülmesi tespit edildi.

YG: Peki santral civarına hiç merak edip tekrar gittiniz mi ?

S: Subay olduğum için bir çok şey üstüme zimmetliydi, bunları iade etmek için  1986 yılının Ağustos ayında tedavi sonrasında bölgeye  bir ziyaret yaptım  ama 30 kilometre  içine girmedim , çünkü bunu 1 kere yaptığınızda bile çok yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilirsiniz, tüm tedavim boşa giderdi. Çernobil’e gitmeyi hep  çok istedim ama korkmasam da gidemezdim zaten asker olarak yurt dışı  rotasyona tabiydim.

Ukrayna Ulusal Çernobil derneği'nin logosu

Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin logosu

YG: Tasfiye memurluğu görevinizin ardından neler yaptınız?

Tasfiye memurluğu görevimden sonra önce tedavi oldum zira, 290 mSv aldıktan sonra tüberküloz belirtileri gösteren ağır bir hastalık geçirmiştim, kan kusuyordum. Tedavim tamamlandıktan  sonra 1990’larda Çernobil ile ilgili çalışan sivil toplum örgütleriyle bağlantı kurdum. Ben sivil toplum örgütlenmelerini severim, bu ilgim askeriyede pek hoş karşılanmıyordu ama peşini bırakmadım. 1989’da Çernobil’den sonra şehir derneğinin başkan yardımcısı seçildim. 2005’te ise Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin başkanı seçildim, halihazırda bu dernekte nükleer santrallere karşı örgütlenmeler kurmaya devam ediyorum.

YG: Fukuşima nükleer santral kazası olduğunda ne düşündünüz? Fukuşima’ya kazadan sonra gittiniz mi? Kazayı televizyonda izleyip haberleri okuyunca anılarınız ve korkularınız tazelenmiş oldu mu?  

S : Açıkçası bu sorunun bana sorulmasını hep istemiştim ama kimse sormadı. Size çok teşekkür ederim. Siz kadınlar bağlantıları daha kolay kuruyor, mücadelenin anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Endişeleriniz hakiki ve içten bu sebeple mücadeleye vereceğiniz katkı çok önemli oluyor. Benim de 3 kızım var onları çok seviyorum.

(Dr Calussen, çevirmenimiz Aliev Hanım ve ben birbirimize bakıp gülümsüyoruz)

 

meclis ambulans

Bay Schumchenko’ya “Fotograf için ışık iyi ama arkada ambulans manzarası olur mu” diyorum? “Benim hayatım ambulans” diye cevap veriyor. Bunun üzerine ben de ambulansı fon olarak kullanıyorum.

S: Çernobil  kazası olduğu  zaman 25 yaşındaydım şimdi ise 55 yaşındayım çok farklı algılıyorum. Fukuşima’daki reaktör patlamaları  beni çok etkiledi. Ama hayır Fukuşima’ya hiç gitmedim.

Nükleer santrallerle ilgili olarak derneğimizde sivil toplum farkındalık arttırma sorumluluklarımız da var. Bu kapsamda çocuklarla konuşuyoruz. Fakat çocuklar teknolojiye meraklı ve onlara öyle lanse ediliyor ki çocuklar nükleer santralin iyi ve zararsız bir şey olduğunu düşünüyor.

Sonra ben onlara kendi  anılarımı yaşadıklarımı anlatıyorum ve tekrar soruyorum, ne düşündüklerini, nükleer santral isteyip istemediklerini…. cevap genelde istemedikleri şeklinde oluyor.

YG: Dünyada halihazırda 400 reaktör var, ne düşünüyorsunuz sizce potansiyel bir tehlike mi?

S : Maalesef öyle,  Çernobil’de reaktörler durmuş vaziyette ama tehlike devam ediyor, yani nükleer santral aslında insanların kontrol edebildiği bir şey değil, devrede olsun olmasın her zaman tehlike potansiyeli taşıyor . En güvenli bildiğimiz santraller Japonya’daki santrallerdi. Buna rağmen Fukuşima gibi bir kaza yaşanabildi. Fay hatları nükleer santraller açısından ayrıca büyük risk teşkil ediyor.

Öte yandan maalesef insanları yoksullukla imtihan ediyorlar ve sonra da nükleer santraller üzerinden zenginlik vaat ediyorlar. İnsanlık teknolojiyi ileri bir boyuta getirdi evet  ama aynı teknoloji nin artık yaşamımıza engel olduğunu da görelim.

Toprak, su, hava sağlıklı yaşamamıza elvermiyorsa biz ne yapalım parayı pulu ?  İnsanoğlunun çok aciz oldugunu düşünüyorum. Biz doğaya kötü muamele ettiğimizde o muamelenin bize geri dönüşü  çok acıklı oluyor, ekosistemde bir toz kadar yerimiz var. Ben inanclı bir insanım ve şunu söyleyebilirim ki, kesinlikle doğaya verdiğimiz zarar kadar zarar göreceğiz.

Lütfen, mum yakalım ama, artık nükleer santral kurmayalım, mevcutlardan da kurtulalım !

 

Röportaj: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

DünyaManşet

Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler (IPPNW)’den Ukrayna için çağrı

IPPNW Avrupa Kongresi 11-14 Eylül 2015 Belgrat.

Savaşın bitmediği, silahların susmadığı dünyada tarihsel olarak nükleer silahların yapımına başlanmasıyla nükleer silah kullanımı ve nükleer savaş olasılığı da hep bir tehdit olarak kendini göstermiştir. Benzer bir tehdidi en son Rus lideri Vladimir Putin, 2015 Mart ayında “Olumsuz gelişmeler yaşanması durumunda, Ukrayna’da Rusya’nın nükleer gücünü alarma geçirmeye hazırdık” diyerek göstermişti. Peki ya Ukrayna’nın da nükleer silahı olsaydı neler yaşanırdı?

Yıllardan beri bu ve benzeri durumlarda aynı soruyu soran sivil toplum örgütlerinden biri ;Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler (IPPNW) her hangi bir siyasi partiden bağımsız olarak barışın ve güvenliğin sağlanmasını kendine misyon edinmiş olarak dünyanın nükleer silah ve nükleer savaş tehdidinden arındırılması için dünyada 64 ülkeden on binlerce doktoru, tıp öğrencisini, sağlık çalışanlarını, duyarlı vatandaşları, ulusal çaplı dernekleri bir araya getirmek suretiyle savaş, sağlık, sosyal adalet ve çevre konularında faaliyet gösterir.

IPPNW Avrupa Kongresi 11-14 Eylül 2015 Belgrat.

IPPNW Avrupa Kongresi 11-14 Eylül 2015, Belgrad.

IPPNW, 11-14 Eylül tarihleri arasında gündemdeki savaş tehlikelerine dikkat çekmek ve barış için aksiyon alınması amacıyla Avrupa Kongresini gerçekleştirdi. Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da IPPNW Avrupa Başkan yardımcısı Dr Angelika Claussen’in çağrıcılığında toplanan kongrenin katılımcıları Sırbistan, Rusya,Ukrayna, Fransa, Almanya, Yunanistan, İsviçre, Avustralya, İskandinav ülkeleri, Makedonya, İngiltere ve Türkiye’den çoğu IPPNW üyesi kişi ve tüzel kişilik temsilcileri oldu. Yeşil Gazete de bu tarihi toplantıyı sizlere birinci taraf olarak izleyip sizlere haber yapabilmek için kongredeki yerini aldı.

2015 IPPNW Avrupa Kongresi'nin Afişi

2015 IPPNW Avrupa Kongresi’nin Afişi

2,5 gün süren Avrupa kongresinde sunumlar sırasıyla :“İnsan Hakları ve Balkanlar’daki savaş sonrası uzlaşma süreci, Nükleer Enerji, Nükleer Silahsızlanma , Seyreltilmiş Uranyum Kullanımı, Ukrayna’daki Çatışma Ortamı ve Nükleer Silah Kullanım Tehlikesi” başlıkları altındaki oturumlar kapsamında gerçekleştirildi. Kongrenin afişinde “canavar” simgesi dikkat çekiyordu. Her ne kadar biz Türkiye’de canavar simgesini enflasyonun temsili karakteri olarak bilsek de son zamanlarda, nükleer kaza sebebiyle yayılan radyasyonun insanların yaşamını nasıl yuttuğundan hareketle özellikle Fukuşima’daki toplumsal faaliyetlerde kullanıldığı gibi burada da nükleer silah ve savaşın canavar ile temsil edildiğini görüyoruz.

Nükleer silahların ham maddesi plutonyumun nükleer santral atıklarından elde edilebiliyor oluşu sebebiyle kongrede Nükleer enerji konusu da ele alındı. Türkiye’den de davetlilerin yer aldığı kongrede hem bir hekim hem de CHP Mersin Milletvekili olan Dr. Aytuğ Atıcı bir sunum yaparak katılımcılara genel olarak nükleer ve Akkuyu’da kurulacak bir nükleer santralin teşkil edeceği risklerle ortaya çıkacak sorunlar hakkında bilgi verdi.

CHP Mersin Milletvekili Dr. Aytuğ Atıcı

CHP Mersin Milletvekili Dr. Aytuğ Atıcı

Rus ve Japon (yabancı sermayeli) Nükleer santrallerin kurulmasıyla Türkiye’nin %40 seviyelerinde olan enerjideki dışa bağımlılığının %70’lere çıkacağını, bununla birlikte dünya artık nükleer enerjiyi terk ederken Türkiye’nin kendi sahip olduğu yenilenebilir enerji potansiyeline yeterince ilgi göstermediğini aktardı. Akdeniz’in su sıcaklığının bir nükleer santralde soğutma suyu olarak kullanılmaya hiç uygun olmadığını bununla birlikte bölgede yeni fay hatlarının tespit edildiğini söyleyen CHP Mersin Milletvekili Dr. Atıcı nükleer santralin kurulmasıyla bölgede turizm ve tarımın da biteceğinden endişe duyulduğunu, nükleer santralin atıklarının ne yapılacağına dair ise plan ve program bulunmadığını açıkladı ve Akkuyu ÇED Onayı’ndaki uygunsuzluklara işaret etti. Türkiye’den diğer bir davetli Mersin Nükleer Karşıtı Platform’ un sözcülerinden Dr. Ful Uğurhan ise Mersin’deki nükleer santral planına karşı verilen aktif mücadelenin örneklerini paylaştı, Mersin halkının yorulmadan bu mücadeleyi Türkiye genelinin de desteğini alarak 40 yıldır direndiğini, direnmeye de devam edeceğini söyledi. Türkiye’den diğer bir davetli olarak IPPNW ile bağlantılı ve 60’dan fazla ülkede 200’ün üzerinde organizasyonla birlikte çalışan nükleer silahların hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün ülkeler için yasaklanmasını öngören Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Kampanya (ICAN)’nın Türkiye Temsilcisi Arife Köse de konuşmasında dünyanın soğuk savaş dönemlerinde güvenli olmadığını, mütemadiyen tehdit altında olduğunu vurguladı . Konuşmasında Nato üyesi 28 ülkeden Türkiye’de dahil olarak en az 5 ülkenin NATO’nun nükleer silah paylaşım stratejisi gereği nükleer silah bulundurduğunu , Türkiye’deki nükleer silahların şu anda Türkiye’deki çatışma ortamında hayatları söndürebileceğine, diğer taraftan nükleer silahı olmayan ülkelerin de nükleer enerji kullanmaları halinde bu silahı geliştirme altyapılarının olduğuna dikkat çekti.

Kongrede 2015 Mayıs ayında Kıbrıs’ta kuruluş deklarasyonu duyurulan ve imzaya açılan Nükleersiz Akdeniz Ağı’na katılan Nükleer Tehlike’ye Karşı Komite Başkanı ve Atina Üniversitesi Fizik Profesörü Dr. Apostolos D. Panagiotou ile Yunanistan IPPNW Başkanı Dr Maria Arvaniti Sotiropoulou da konuşmacılar arasındaydı. Kendileriyle Akdeniz’e  komşu ülkelerin Akkuyu’ya bakışı ve değerlendirmeleri üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi önümüzdeki günlerde ayrıca paylaşıyor olacağız.

IPPNW Avrupa Başkan Yardımcısı Dr. Angelika Claussen

IPPNW Avrupa Başkan Yardımcısı Dr. Angelika Claussen

Kongrenin son kısmını aynı zamanda kongrenin toplanma amacını teşkil eden Ukrayna’daki çatışma ortamında kalan insanlara insani yardımların ulaştırılması konusunda ise IPPNW Avrupa Başkan yardımcısı Dr Angelika Claussen’in görüşlerine başvurduk. Dr Claussen Ukrayna’da 1,5 yıl önce ateşkes yapıldığını fakat sonra Ocak ayında savaşın tekrar başladığını en son Ağustos 2015’te tekrar ateşkes yapıldığını fakat bu süreç içerisinde halkın perişan olduğunu, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmadığını anlattı.

 

Kongrenin en önemli çıktısı, Ukrayna çatışma sürecine çözüm bulmak için 2 Ekim 2015 tarihinde Paris Zirvesi’ni gerçekleştirecek olan liderler: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin , Almanya Başbakanı Angelika Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poreşenko’ya iletilmek üzere IPPNW tarafından Ukrayna’daki insani koşulların sağlanmasını talep eden bir bildirgenin hazırlanarak imzalanması oldu. Dr Claussen hazırladıkları bildirge için “Bizler Hekim olarak insanların savaş koşullarında bile insani koşullarda yaşamasının sağlanmasını istiyoruz, Cenevre Sözleşmesi de bunun için yapılmıştır, liderler 2 Ekim tarihindeki buluşmasında Ukrayna’daki insani yardımlara konan engellemelerin kaldırılmasını sağlamalıdır” dedi.

Türkçe çevirisini aşağıda paylaştığımız 16 Eylül 2015 tarihli bildirgenin ingilizce metnine de ulaşabilirsiniz.

Ukrayna için İnsani Yardım çağrısı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poreşenko Avrupa Parlamentosu (Ukrayna ile ilişkiler grubu)  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), AGIT Ukrayna Başkanı Alexander Hug,

“Saygıdeğer Başkanlar, Avrupa devletlerinin bayan ve bay temsilcileri, Sayın AGİT Ukrayna temsilcisi Alexander Hug,

Belgrad’da gerçekleştirilen Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler (1985, Nobel Barış ödüllü) Avrupa konferansı vesilesiyle bildirmek isteriz ki ; Ukrayna’nın doğusundaki çatışmadan direkt olarak etkilenen insanların ifadelerine dayanarak biz IPPNW üyeleri ve 15 Avrupa ülkesinden bu toplantıya iştirak eden tıp öğrencileri olarak içinde çocukların da yer aldığı sivil halkın maruz bırakıldığı insanlık dışı durumdan, yaşadıkları fiziksel ve psikolojik travmalardan büyük şaşkınlık ve endişe duymaktayız.

Sizlerin, Ocak 2015 tarihi itibariyle ekonomik ve insani yardımlara uygulanan ambargonun kaldırılması için siyasi girişimlerde bulunarak tarafları ikna etmesini diliyoruz. Aynı zamanda bölgedeki sivil nüfusun ihtiyacı olan sağlık hizmetlerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasıyla sivillerin insani yardım sebebiyle askeri kontrol bölgelerinden geçişini garanti altına almanızı ümit ediyoruz. Bununla birlikte Rusya ve Ukrayna dahil tüm devletlerden , uluslararası organizasyonlardan ve sivil toplum örgütlerinden , çatışmadan etkilenen sivil halkın yaralarını iyileştirmek amacıyla gönderilen tüm insani yardım desteklerine serbest geçiş hakkı tanınması için yönlendirmelerinizi bekliyoruz .

Siz karar verici otorite ve uluslararası gözlemci organizasyonların yetkililerine yaptığımız bu çağrıyla bizler IPPNW olarak Avrupa genelinde baz alınan moral ve etik standardları bir nebze olsun hatırlatmak istedik. Bizler bazı kurallar oluşturulacaksa bunların Birleşmiş Milletler Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi içerisindeki kuralların baz alınarak gerçekleştirilmesinin önemine inanıyoruz zira, ancak bu kurallar Avrupa’ da barışı tesis edebilecektir”.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Kategori: Dünya

EnerjiManşet

Ne Sinop’ta Ne Akkuyu’da ne de dünyanın herhangi bir yerinde nükleer santral yaptırmayacağız!

Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Beyza Metin'nin moderatörlüğündeTMMOB İKK sekreteri ve Tabipler odası

Istanbul Nükleer Karşıtı Platform Bileşenleri 17 Nisan bu gün saat 11:00 ‘da Elektrik Mühendisleri Odası’nda nükleer santral kurma girişiminin arka planını, nükleer karşıtlarının ölüm santrallarına karşı mücadelede birlikteliklerini ve kararlılıklarını açıkladıkları basın toplantısını günler öncesinde basını bilgilendirdikleri üzere gerçekleştirdi. Basın toplantısında TMMOB, Tabipler Odası, Disk Temsilcisi Önder Atay, Prof.Dr Engin Türe,İstanbul Milletvekili Levent Tüzel ile Yeşil Düşünce Nükleersiz.org tarafından  12-14 Nisan Sinop,Samsun ve İstanbul’da düzenlenen Çernobil ve Sağlık panelinin de katılımcılarından Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Hekimler Birliği ( IPPNW)Avrupa Başkanı Dr Angelika Claussen konuşma yaptı.

Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Hekimler Birliği(IPPNW)Avrupa Başkanı Angelika Claussen

Nükleer Savaşa ve Silahlara Karşı Hekimler Birliği(IPPNW)Avrupa Başkanı Angelika Claussen

Basın toplantısı sonrasında aşağıdaki basın metni gazetecilerle paylaşıldı .

Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Beyza Metin'nin moderatörlüğündeTMMOB İKK sekreteri ve Tabipler odası

Panelin moderasyonunu Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Beyza Metin üstlendi

“Çernobil kazasının üzerinden 29 yıl geçti.

Çernobil kazası nedeniyle 350 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Kaza ve kazadan sonra temizlik çalışmalarında 800 bine yakın kişi çalıştı. ‘Tasfiyeci’ adı verilen bu kişilerin haklarını savunan birlik, 800 bin temizlikçiden 60 bininin öldüğünü, 165 bininin ise sakat kaldığını söylüyor. Sovyetler Birliği’nden kalan resmi raporlar ise 25 bin tasfiyecinin öldüğünü kabul ediyor.

Çernobil faciasının sonuçları konusunda hazırlanmış bir çok rapor bulunmakta ancak hiçbir rapor yaşanan facianın bütün boyutlarını kapsayamamaktadır. Halen süren etkilerin nereye kadar uzanacağı bilinemiyor. Kesin olan, Çernobil nedeniyle sağlık sorunu yaşayanların çokluğu. 1996 yılında Ukrayna, Rusya ve Belarus’ta çocuklar arasında tiroit kanseri yüzde 200 arttı. Dünya Sağlık Örgütü o tarihte, bu üç ülkede 4 milyon kişinin nükleer felaketten etkilendiğini ve 1 milyonunun tedavi gördüğünü açıklamıştı. Ukrayna, Belarus ve Rusya sınırları içerisindeki  146 bin kilometrekarelik bir alan radyoaktif kirliliğe (sezyum-137) maruz kaldı. Sezyum-137 izotopunun radyoaktivitesini yitirmesi için 300 yıl geçmesi gerekiyor.

 

Çernobil faciasının başta Karadeniz olmak üzere ülkemizde yol açtığı sorunlar konusunda ise maalesef hiçbir ciddi raporlama yaptırılmadı. Her ailede bir kanser vakasının bulunduğu  Karadeniz ve tüm Türkiye’ye yayılan radyasyon bulutlarının canlılara, toprağa , hava ve suya verdiği zararın boyutu bugün bile tam olarak bilinmemektedir.

Ardından 2011 yılında Fukuşima kazası oldu. Bu kazadan sonra başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bir çok ülke nükleer santral planlarını gözden geçirdi. Yeni nükleer reaktör inşaatı bakımından bir düşüş yaşanırken bir çok ülkede kademeli olarak nükleer santralların tamamının kapatılması konusunda kararlar alındı, anlaşmalar imzalandı. Japonya bu faciadan sonra nükleer reaktörlerinin tamamını kapattı.

AKP İKTİDARI HALKA NÜKLEER SANTRAL DAYATMASINI SÜRDÜRÜYOR

Fukuşima’daki reaktörlerden okyanusa ve atmosfere yayılan sızıntı hala kontrol altına alınamamışken, Türkiye’de kamu oyunun nükleer enerjiye karşı olduğu bilinirken, AKP hükümeti ısrarla işsiz ve müşterisiz kalmış nükleer lobiyi ülkemize davet etmeye devam ediyor. Şeffaflıktan uzak,ikili anlaşmalar imzalıyor, protokoller yapıyor yeni görüşmeler ve girişimler yapıyor.

31 Mart 2015 günü mevcut elektrik şebekesini bile kontrol edemeyerek ülkeyi her anlamda karanlığa boğan hükümet, 1 Nisan da sabaha karşı Meclis’ten 182 oyla alelacele geçirdiği anlaşmayı kanunlaştırarak,  Sinop’a nükleer santral yapılmasını halka dayatıyor. Hem de dünya tarihinin gördüğü en büyük nükleer kazalardan birinin yaşandığı  Japonya hükümetiyle birlikte. Bir hükümet giderayak hem oy toplama hem de yandaşlarına rant sağlamak için ihalesiz uluslararası hızlıca anlaşmalar yapmaktan çekinmiyor.

Yine tüm Türkiye’de elektrikler kesikken Cumhurbaşkanı Erdoğan 3. nükleer santrali kuracağını açıklıyor.

NÜKLEER SANTRALLARIN ARKA YÜZÜ: YALANLAR GERÇEKLER

Nükleer santraller anti demokratiktir. Gelecek nesillerin insanların yaşamını tehlikeye atmaya hiç bir hükümetin hakkı yoktur. Binlerce yıl yok olmayacak atıkları Ülkemize gömmeye kimsenin hakkı yoktur. Bütün bunlar ortadayken, neden 3 tane nükleer santral şimdi yapılmak isteniyor?

Enerji ihtiyacı olmadığını Enerji Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız kendisi açıkladı; tarihi elektrik kesintileri tarihinin ilk on listesine girdiğimiz gün ülkemizde “arz fazlası” olduğunu söyledi. Büyüme rakamları yüzde ikilere inen, sanayisi atıl bırakılmış, gerçek işsizlik rakamlarının % 20’lerde olduğu Türkiye’de ufukta aynı anda üç santral kurulmasını haklı çıkartacak üretimden kaynaklı talep bulunmamaktadır. Var olan 250 milyar kilovatsaat tüketimin % 40 ila 50’si AVM gibi hizmet sektörü tüketimi ile vasıfsız demir çelik üretimi, çimento ve toprak sanayi gibi ülkemize kirli üretim süreçlerini taşıyan ve katma değer bırakmayan enerjiyi yoğun kullanan sektörlere dağılmaktadır. Bu sektörler niteliksiz istihdam ve çevre kirliliği sebebiyle ekonomik gelişmişliğimize hiçbir katkı sunmamaktadırlar, bu sektörlerin ihtiyacını karşılamak için nükleer enerji peşine düşmek dehşete düşürücü bir politikasızlık ve kötü yönetim örneğidir. Nükleer santral adresi ilan edilen Mersin ‘de SEKA ve Sinop’ta Şişe Cam gibi nitelikli üretim yapan, bulundukları kentin gelişmişliğine katkı sağlayan sanayi kuruluşlarının kapatıldığını ve sosyo-ekonomik yapının kaderine terk edildiğini hatırlatmakta yarar vardır.

AKP İKTİDARI HALKA YALAN SÖYLEMEYE DEVAM EDİYOR !!!

Nükleer enerji Türkiye için bir ihtiyaç değil siyasi tercih hatta siyasi zorlamadır.

Nükleer enerji temelde güç bağımlısı ve antidemokratik iktidarların elinde tutmaktan hoşlandığı bir silahtır; Türkiye’deki on yılı aşan antidemokratik tek parti/ tek adam iktidarı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kavuşma telaşıyla karanlık, kirli ve pahalı nükleer güce kapılarımızı ardına kadar açmaktadır.

Türkiye’nin nükleer enerjiye girişinin dünyada eşi ve benzeri yoktur ve diğer başka alanlarda görmeye alıştığımız biçimde bu girişimde büyük tutarsızlıklar vardır:  Akkuyu’da % 100 Rus,  Sinop’ta % 70 Japon sermayeli yatırım modelleriyle, ipler tamamen başkalarının eline bırakılmaktadır. Türkiye’nin şaşırtıcı nükleer teslimiyetine, “yap-işlet-senin olsun” modeli adı verilmektedir. Sinop ve Akkuyu kurulur, işletilir ve kazasız belasız söküm süreci beklenir ise ülkemiz toprakları yüzyılı aşkın bir süre nükleer endüstrinin olacaktır.

Nükleer santrallarda kaza olmasa bile işletme  ve söküm süreçlerinde etrafa daima radyasyon yayarak insan ve canlı yaşamını tehdit etmektedir. Dünyada nükleer santrallardan çıkan radyoaktif atıklardan nihai olarak kurtulmanın çözümü yoktur. Radyoaktif atıklar geçici olarak özel kaplara konularak bekletilmektedir, oldukça yüksek maliyetli ve ölümcül risklidir. Japonya ile yapılan anlaşmada nükleer atıkların bertarafından Türk hükümeti sorumludur. Yani atıklar topraklarımızda gömülecek veya bekletilecektir. Diğer taraftan nükleer atığı bulunan birçok ülke kendi topraklarında nükleer atık depolamak  istememektedir.  Bu ülkeler nükleer atıklarını bir yolunu bularak diğer ülkelerde depolama yoluna gitmektedirler., Sinop ta ve Mersin de nükleer santrallar için ayrılan alanların büyüklüğüne bakınca   Bu durum bizde  şüphe oluşturmaktadır.

Nükleer teknoloji son derece karmaşıktır. Ayrıca, nükleer enerji santralleriyle ilişkili riskler de öylesine yıkıcı ve tersine çevrilemeyen sonuçlara neden olabilir ki bunların denetimi üst düzey hukuki ve teknik alt yapı gerektirir. İktidarın yönetim mottosu haline gelen  “kervan yolda dizilir” yaklaşımı nükleer süreçlerde düşünülemez.. Nükleer teknoloji alanında yeterli insan kaynağına sahip bulunmamaktayız;  aynı anda iki farklı tipte santralı denetlememiz ise tamamen imkansızdır. Sinop ve Akkuyu reaktörlerinin tasarımı, inşaatı, hizmete sunulması, hizmetten çıkarılmasına ilişkin tatmin edici bir bilginin olmamasının yanı sıra, bunun güvenlik değerlendirmesini destekleyecek yeterli veri de yoktur. Risklerin ne olduğuna dair tarafsız bir analiz yapmak bile hali hazırda imkansızdır.

Nükleer alanda denetim yapma ve yasal düzenlemeleri önerme görevi henüz hala TAEK’indir.  TAEK,  “nükleer kervan “ ufukta bile görülmeden hazır olması beklenen bir kurum iken,  henüz dünyanın hiç bir yerinde denenmemiş, kağıt üzerinde geliştirilmiş Akkuyu VVR ve Sinop AtMEA nükleer reaktör modellerinin denetim şartnamelerini hazırlayacak kadroya sahip bile değildir,  Akkuyu inşaat lisansı başvuru belgelerinin değerlendirilmesi için yabancı firmalardan hizmet alımı ihalesi ile işlerin içinden çıkmaya çalışmaktadır.  TAEK’in açtığı ihale şartnamesindeki, “Akkuyu Nükleer Güç Santralı Elektrik Üretim A.Ş. veya bu şirketin ortakları olan firmalar ile bu firmalara iş yapmakta olan kurum veya kuruluşlar tek başlarına teklif veremezler, iş ortaklıklarında yer alamazlar ve alt yüklenici olamazlar” ibaresine karşın ROSATOM’la iş yapan firmaların ihaleye başvurması bir faciadır.

Dev mali bütçesine rağmen zayıf, yetersiz TAEK kadrosu değil nükleer enerjinin hukuki alt yapısını kurmak, alanda rutin denetim ve yaptırım görevlerini dahi ifa etmekten acizdir. İkitelli, Gaziemir, Köprübaşı, Kuito vakaları, TAEK’in yetkinliğinin seviyesini, halk ve çevre sağlığını hiçe sayabildiğini kamuoyumuza ve uluslararası nükleer camiaya ispat etmiştir. Kurumun nükleer santralların yapım süreçlerinde etkili denetim ve yaptırım kabiliyeti yoktur;  zira TAEK siyasi iktidardan bağımsız değildir. Başbakanlık ne derse TAEK o yönde hareket mecburiyetindedir.  Nitekim Akkuyu’da daha ilk aşamalarda siyasi çıkar ilişkileri su yüzüne çıkmıştır.   Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin Deniz Hidroteknik Yapıları temel atma töreni sebebiyle basında 14 Nisan’da çıkan haberlerde,  bu işin ihalesinin Ankara’dan gelen bir talimatla Cengiz İnşaat’a verdirildiği yazılmıştır. Cengiz İnşaat hepimizin yakından tanıdığı, millete küfür etmekle ünlenen, AKP hükümetleri döneminde birçok inşaat (3. Köprü gibi) ve elektrik üretim ve dağıtım ihalesini kazanan yandaş şirkettir. TAEK, Cengiz İnşaatın yaptığı işin denetimini hangi kriterlere göre ne cesaretle yapabilecektir?

Akkuyu’da baştan sona hukusuzluklarla dolu ÇED sürecine ve süren davalara rağmen, yine yer lisansı ile ilgili açılmış davalara karşın 14 Nisan 2015 günü Akkuyu’da temel atma töreni yapılmaya çalışıldı ve ertesi gün Akkuyu’ya 160 km uzaklıkta Kıbrıs açıklarında 5.5 şiddetinde deprem meydana geldi. Bilim İnsanlarının dediği gibi Akkuyu deprem riski olan bir bölgedir ve nükleer santral yapılamaz

Bugün reklam panolarında, kamu araçlarında, bina giydirmelerinde, TV kanallarında Rus devletinin dev reklam bütçesiyle bütün ülkede aynı anda pazarlanan nükleer enerji bu haliyle tam bir faciadır; bu anlaşmalar yarın Türkiye’nin başının belası olacaktır. Bugünden İnsanımıza kendi yaşamını tayin hakkını hiçe sayılarak, genetiği değişmiş bir gelecek yaşam dayatılmaktadır. Nükleer ateş yakarak elektrik üretmek dünyanın en akılsız ve riskli yöntemidir. Sivil ve askeri nükleer tesislerde 1952-2011 arasında 100’den fazla kaza meydana gelmiştir, ciddi nükleer kaza meydana gelme sıklığı istatistiki olarak sekiz yılda birdir. Bu kazalarda insan yaşamı ve çevre geri dönülmez hasarlar almıştır. Fukuşima kazasının insan kayıpları henüz bilinmemekte, tahmini ekonomik kayıpları 500 milyar doların üzerindedir. Bu rakam Türkiye’ ekonomisinin 2014 büyüklüğüne yaklaşan bir miktardır.

Türkiye’de yaşayan insanların nükleer santrale ihtiyacı yoktur

  • Türkiye’de ekonominin dönmesi için de, endüstriyel üretim için de Nükleer enerjiye gerek yoktur.
  • Nükleer santralleri olan Türkiye korkan Türkiye’dir.
  • Nükleer santralleri olan Türkiye Akdeniz’de Karadeniz’de turizmi sekteye uğramış, tarımı zarar görmüş Türkiye’dir.
  • Büyük ve güçlü Türkiye ise insanların mutlu olduğu, yeterli ve temiz gıdanın olduğu, sağlıklı insanların olduğu Türkiye’dir.

Nükleer santral yapımı konusunda onca yaşanan usulsüzlükler, hukuksuzluklar, yasadışılıklara ragmen,  iktidar nükleer cehennemin kapısını aralamakta ısrar etse de bu memlekette yaşamı savunanlar buna izin vermeyecektir. Çocuklarına yaşanabilir bir dünya sözü vermiş nükleer karşıtları hem Mersin’de hem de Sinop’taki projeleri durduracaktır. Dünyadaki tüm nükleer santrallar kapanana kadar mücadele edecektir.

Ne Sinop’ta ne Akkuyu’da ne de Türkiye’nin herhangi bir yerinde nükleer santral yaptırmayacağımızı buradan bir kere daha ilan ediyor ve tüm yaşam savunucularını bu ölüm projelerine karşı durmaya davet ediyoruz. Bütün yaşam ve doğa savunucularını 25 Nisan Cumartesi günü Sinop’ta yapılacak nükleer santral karşıtı mitinge davet ediyoruz.”

17 Nisan 2015

Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Bileşenler

(Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

DuyurularManşet

12-13-14 Nisan #Çernobil Aksiyon Haftası, Çernobil ve Sağlık Paneli

12-13-14 Nisan Çernobil ve Sağlık Paneli

 

         26 Nisan günü, Çernobil felaketinin 29. Yıldönümünde  Türkiye’de nükleer karşıtı mücadele ve santral tartışmaları şiddetlenerek devam ederken bir kez daha  tek yürek olarak nükleere hayır diyeceğiz. 7 milyon insanın sağlık koşullarını ve geleceğini etkileyen, 800 bin insanın ‘tahliye görevlisi’ olarak felaketin yaşandığı alanda engelleme ve temizlik çalışmaları yaptığı için yaşamına engelli olarak devam etmek zorunda bırakan, 17 bin insana patlamadan dolayı babalarını kaybettiren insan eliyle yaratılan afet Çernobil ile yitirilenleri anacağız.   3 Mayıs günü Türkiye’ye ulaşan radyasyon yüklü bulutların etkisi ve ekolojik sonuçları , devlet eliyle hiçbir resmi araştırma yapılmadığı için  hala tam olarak bilinmiyor. 4 yıl önce meydana gelen ancak önümüzdeki 20-30 yıl boyunca da etkilerini deneyimleyerek konuşmaya devam edeceğimiz Fukuşima nükleer felaketi anmasının  üstünden henüz 1 ay bile geçmedi ve biz artık Çernobil’i  Fukuşima’sız, Fukuşima’yı Çernobil’siz  anamıyoruz. her ikisinin de yaşama dair ödettiği bedel ağır.

12-13-14 Nisan Çernobil ve Sağlık Paneli

12-13-14 Nisan Çernobil ve Sağlık Paneli

 

Bu anlamlı haftaya geçen sene Avrupa Çernobil Ağı’ndan Dünya Çernobil Ağı’na evrilen grubun bir üyesi olan Yeşil Düşünce Derneği (YDD)ve Nükleersiz.org, Çernobil ve Sağlık konulu panel ile katkı yapacak. Uluslararası konuşmacıların ağırlıklı olduğu panelde ilk olarak Beyaz Rusya’dan Dr Larisa Danilova Çernobil sonrası endokrin hastalıkları hakkında bilgi verecek. Ardından Türkiye’ye ilk defa geçen sene yine Yeşil Düşünce&Nükleersiz.org davetiyle gelen “Fukuşima Tanığı” adıyla tanıdığımız Toshiya Morita Fukuşima’daki sağlık durumu ve artan kanser oranları hakkında açıklama yapacak. 2014 yılında IPPNW Avrupa Başkanı olan Almanya’da yaşayan Dr Angelika Claussen panelin diğer bir konuğu olarak Çernobil ve Fukuşima felaketlerinin neticesinde düşük doz radyoaktivitenin etkilerini anlatacak. Türk Tabipleri Birliği adına Karadeniz’deki kanser vakalarına dair özel bir çalışmaya imza atan Prof. Kayıhan Pala Çernobil’i Doğu Karadeniz ve Türkiye’deki etkileri hakkında  paylaşımlarda bulunacak. Son olarak Dr Alper Öktem TAEK tarafından yayımlanan Çevresel Radyoaktivite Atlasında Doğu Karadeniz raporunu yorumlayacak.

Panelin ilk günü Sinop Nükleer Karşıtı Platform ve KESK’in destekleriyle Karadeniz’de Çernobil’in acı hatıralarını bugün dahi yaşamakta olan şehirlerden biri olup bu kez kendi şehrine nükleer santral kurulması planlarıyla mücadele eden Sinop’ta, ikinci günü Atakum Kent Konseyi, TMMOB, KESK ve bileşenlerinin destekleriyle komşusunu yalnız bırakmayan Samsun’da, üçüncü ve son günü ise İstanbul’da gerçekleştirilecek.

Panel kimlere hitap ediyor?

Panel, nükleer santrallerin etkileri, toplum sağlığı konusunda bilinçlenme/bilinçlendirme açısından başta  hekimlere ve sağlık çalışanlarına hitap ederken şimdiye kadar pek de heryerde rastlanmayan detaylar hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi imkanı sağlayacağı için basına, bununla birlikte “nükleer santrallerle yaşamaya hazır mıyım?” sorusunu kendisine soran herkese hitap ediyor.

Nükleersiz.org&Yeşil Düşünce Derneği

Pınar Demircan  

(Yeşil Gazete)

Kategori: Duyurular

EnerjiHafta SonuManşet

“Orayı unutma zaruretini hep hatırlamak gerek” : Onkalo Nükleer Atık Deposu

“Burası sizin yaşamanız için uygun bir yer değil”  

“Buraya sizi korumak için bir şey gömdük

“Şimdi gelmemen gereken bir yerdesin, burası Onkalo Nükleer  Atık Deposu !”

Yukarıdaki replik, bilimkurgu bir filmden değil, bir belgeselden alıntı; gerçek dünyanın ta kendisine ait. Hani sabah kalktığınızda kahvenizi veya çayınızı elinize alıp algılamaya çalıştığınız, gazetelerde haberlerine göz attığınız dünya var ya, işte o dünyaya! Senarist ve yönetmeni Michael Madsen olan 2010 yılı Danimarka ve Finlandiya ortak yapımı  belgesel, nükleer atık meselesine  dair can alıcı bir noktaya; nükleer atık depolarının dünya yüzeyindeki canlı yaşamı  açısından yüz bin yıl belki daha fazla bir süre için yarattığı tehditin boyutlarına parmak basıyor.

Finlandiya’nın Olkiluoto Adası’ndaki Onkalo arazisi,  yerin altını kazmaya değer herhangi bir madeninin, tarıma elverişli topraklarının bulunmadığı yargısından hareketle, 2002 yılı itibariyle  Finlandiya hükümeti tarafından dünyanın unutması gereken  bir bölge olarak ilan edildi.  Depo, yerin üstündeki değişimlere nazaran altının daha güvenli olabileceği varsayımına dayanarak granit kayalık zeminin  520 metre altında  yüksekliği 6,5 m genişliği ise 5 m bir tünel açılarak olarak inşa ediliyor. Öngörülen maliyeti ise sadece  818 milyon avro.

5 Into-Eternity-2...

Belgesel filmde bilgisine ve görüşlerine başvurulan  merciiler arasında Onkalo Nükleer Atık Deposu’ nun  Başkan yardımcısı  ve İletişim Müdürü de yer alıyor. İkisi de  dünyada halihazırda 250-300 bin ton nükleer atık bulunduğunda hemfikir. Onkalo’nun misyonu 2020 yılında faaliyete geçmesiyle  başlayacak, 2100 yılında atıkların depolanması bittikten sonra kapısına mühür vurulacak.  Atıkların 100 bin yıl saklanması  ki bu süre nükleer atıkların tehlike arz etmeyi sürdürdüğü süreye eş.  Öte yandan, bu süre zarfında Onkalo’nun yerin altındaki bu dev depoyu gelecek kuşaklar bulur mu, bulur da uzak durulması gereken bir yer olduğunu anlar mı, işte orası tam bir muamma. Belgeselde yetkililere gelecek nesillerin  bu  depodaki tehlikeyi  anlamasını  sağlayacak şekil ve işaretler  düşünüp düşünmedikleri de soruluyor .Dolayısıyla “unutmaya mecbur olduğumuzu hep hatırlamamızı (hatta gelecek nesillere hatırlatmamızı) gerektirecek” bir yeden bahsediyoruz.

“Onkalo’yu kurcalayıp kurcalamayacakalarına dair gelecek nesillere güveniyor musunuz?”

“Ne güveniyorum ne güvenmiyorum diyebilirim; en doğru cevap kimsenin bunu bilemeyeceği olabilir.”

Belgesel, 7-8-9 Kasım 2014 tarihlerinde   İstanbul, Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bodrum, Çanakkale, Diyarbakır, Hopa, İzmir ve Trabzon’da eş zamanlı olarak gösterimi gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali içerisinde izleyicilerle buluştu, cok yakında yönetmeninin izniyle de Türkiye’de yalnızca  surdurulebilir yasam.tv‘  de Türkçe altyazılılı olarak seyredilebilecek.

Belgesel filmden  hemen sonra izleyicilerin soruları olabileceğini düşünen sevgili festival sorumluları, bir de sunum ve soru-cevap kısmı organize etmiş . Bu bölümde emekli gazeteci İbrahim Günel’den  nükleer santrallar ve atıkları hakkında bilgilendikten sonra, biz de  kendisine Yeşil Gazete olarak  ilave birkaç soru yöneltiyoruz :

SYFF_ibrahimgunel yeni

İbrahim Günel

 

YG : Film hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

İbrahim Bey:  Filmde nükleer atık meselesi konunun uzmanlarına başvurularak ele alınıyor. Söz konusu atık deposunun 2020 yılı itabariyle faaliyete başlayıp, o zamana dek oluşan Finlandiya’daki nükleer atıkların  2100 yılına kadar depolanacağı ve sonrasında da 100 bin yıllığına kapatılarak mühürleneceği anlatılıyor .

Beni düşündüren yüzlerce  belki bin yıl sonra birinin gelip orayı kazarsa ne olacağı ki zaten filmde de bu sorgulanıyor. O dönemde gelecek nesillerle dilimiz aynı olur mu? Yoksa  işaretle mi tehlikenin boyutlarını anlatmak gerekir?  Günümüzden geçmişe bakınca yaklaşık 3 bin 400  yıl önce Anadolu’da yaşamış Hititler’i görüyoruz. Hititlerin dili  1900‘lü yılların başında çözüldü Yine yanılmıyorsam günümüzden yaklaşık  2 bin 500 yıl önce Anadolu’ da yaşamış olan ama hâlâ dilleri ve alfabesi çözülememiş olan Luviler var.  Açıkçası, 1000-2 bin yıl önceki toplumların dilini bile bilmiyoruz,  kaldı ki bu filmde 100 bin yıldan bahsediliyor.  İnsan ömrü kısa, dil ise çok hızlı değişiyor, gelecek nesillere bırakacağımız atık mirasına dair neyi ne kadar anlatabileceğimiz, ciddi bir sorun .

YG: Nükleer atıkların depolanma  işlemi  nasıl gerçekleştiriliyor, anlatabilir misiniz?

İbrahim Bey : Öncelikle, dünya üzerinde halihazırda nihai bir nükleer atık depolama tesisi yok. Nükleer  yakıt çubuklarının kullanım ömrünün sınırlı olduğunu belirtelim. Bir nükleer reaktörde tipine ve kurulu gücüne göre  50 ile 200 ton yakıt çubuğu vardır. Her yıl ya da 1,5 yılda  yakıt çubuklarının dörtte 1’i çıkartılıp yenileriyle değiştirilir. Çıkartılan  yakıt çubuklarının ise 5- 10 yıl soğutulması şarttır; bununla birlikte yerlerine  yenileri eklenir. Kullanılmış yakıt çubuklarının soğutma işlemi ise reaktör binalarının içerisindeki havuzlarda gerçekleştirilir. Soğutma süresi tamamlanan yakıt çubuklarının havuzdan çıkartılarak içerisindeki gerekli elementlerin  alınabilmesi için ayrıştırma tesislerine götürülmesi gerekir. Dünyada 13 ayrıştırma ve yeniden işleme tesisi bulunuyor olup  bu tesislerde  kullanılmış yakıt çubuğunun içindeki plutonyum ve uranyum, güçlü asitlerle sıyrılarak ayrıştırılır. Kalan kısım ise sıvılaştığı için hacmi artar. Bunlar özel çelik konteynerle geçici depolama alanlarına gönderilir ; örneğin, Almanya’daki Gorleben bu geçici depolama alanlarındandır.

YG: Peki Onkalo dünyada örneği başka olmayan bir yer midir ? Amerika’da  Yucca Dağı’nda bir  nükleer atık deposu kurma girişimi olmuştu yanılmıyorsam .

İbrahim Bey : Yucca Dağı’nda kurulma işlemi başlaynan tesis ABD federal hükümeti ile eyalet hükümeti arasında davalık oldu. Bir anlamda  “rafa kalktı” diyebiliriz.

YG : Ülkemizde Akkuyu ve Sinop ’ta nükleer santral kurulması planlanıyor,  hatta geçenlerde  Akkuyu için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonunca yeterli bulunarak,  ÇED izni için askıya çıktı, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

İbrahim Bey: Maalesef öyle ama depolama ve atık risklerinden raporda hiç bahsedilmemesi kabul edilir gibi değil. Bir nükleer tesisin faaliyete geçmesi için 4 tane lisanslama aşaması vardır. Bunlar  1-Yer lisansı, 2-inşaat lisansı, 3-deneme üretimi lisansı, 4- İşletme  lisansı… Her bir aşamadaki testlerden de geçilmesi gerekir . Halihazırda inşaat lisansı aşamasındayız.

YG: Çevre boyutuyla ele alırsak ki elbette çevreyle birlikte insan sağlığı da etkilenecektir;  nükleer santralların teknik olarak bir kaza veya sızıntı olmasa dahi çevreye ve insan sağlığına  olumsuz etkisi bulunur mu?

İbrahim Bey: Nükleer santrallar soğutma işlemi için  yüksek miktarda suya ihtyaç duyar ki bu miktar saniyede 10 tondur. Nükleer reaktör içerisinde kapalı devre vardır. Bunlardan birinci kapalı devre, reaktörün kalbinden, yani yakıt çubuklarının arasından geçerek buhar üretecine (jeneratör) gider. Üreteçteki suyu buhara dönüştürerek tekrar reaktörün kalbine döner. İkincisi ise buhar üretecinden çıkan kapalı devredir. Bu da elektrikli üretecinin tirbününü döndürmek içindir. Tirbünleri döndüren çürük buharın ise soğutulması santralın yakınındaki göl, akarsu ya da denizden sağlanır. Normalde, sızıntı, çatlama olmazsa; boru,tesisat bakımları düzgün yapılırsa, kapalı devrelerden geçen sulara radyasyon bulaşmaz. Ancak, çürük (kullanılmış) buharı  soğutmak için çekilen  soğutma suyu,  tekrar dışarı denizlere, göllere ya da akarsulara gönderilir ve bu durum, bir süre sonra deniz, göl, nehir suyu sıcaklığında yükselmeye yol  açar. Sıcaklık derecesi değişen deniz, canlı yaşamını tehdit edecek boyutta bioçeşitliliği tamamen değiştirecektir .

YG: Peki bacadaki filtrelerden radyoaktif izotopların dışarı çıkması mümkün müdür?

İbrahim Bey: Mümkündür. Nükleer reaktörlerde koruma kabının içerisinde işletme sırasında hidrojen oluşur. Hidrojen çok patlayıcı bir gazdır ve dışarı salınmazsa reaktör binasını patlatabilir. Bu yüzden belli aralıklarda nükleer reaktörlerde atmosfere izin verilen oranlarda gaz salınır. bu gazların içerisinde ksenon gibi radyoaktif gazlar da vardır.

YG: Peki nükleer santrallar insan sağlığı açısından bilimsel olarak  tehlike yaratır mı?

İbrahim Bey: Almanya’dan Nükleer Silah Karşıtı Hekimler Birliği(IPPNW) üyesi ve şimdiki Başkanı  Dr Angelika Claussen,  kendisiyle 1998 yılında yaptığım söyleşide, Almanya’nın Hamburg kentinin kuzeyinde bulunan Krummel Nukleer Sanralı‘nın çevresinde ikamet edenlerle yapılan  bilimsel bir araştırmada,  çocuklardaki  lösemi ve tiroid kanseri  oranlarında artış oldugunun saptandığını anlatmıştı. Geçenlerde bununla ilgili yeni bir araştırma da bunu doğrular nitelikteydi.

YG notu : ( YG olarak IPPNW Yeni dönem Avrupa Başkanı Dr Angelika Claussen ile de bir söyleşi gerçekleştirmiştik, yakında yayınlamayı umuyoruz)

YG: Bu durumda kaza olmasa bile nükleer santrallarin insan sağlığı için zararlı olduğu sonucuna varabilir miyiz?

İbrahim Bey: Maalesef evet. Radyoaktif izotoplar, kararsız elementlerdir. Bunlar kararlı hale gelebilmek için atomlarından sürekli parçacık atar. Bu da iyonize edici radyasyonu oluşturur. İyonize edici radyasyon da öncelikle canlı DNA’sını kırar. Bizim DNA’larımızda yaşamımızla ilgili her şey kodlanmıştır. Örneğin o hücrenin yaşamımız boyunca kaç kez ve ne zaman bölüneceği bellidir. İyonize edici radyasyon DNA’mızı kırdığında bu kodlar da bozulur ve o hücremiz deli gibi çoğalarak kanser oluşmasına neden olur.  Bir de her radyoaktif  izotop vücutta farklı bir organa yerleşir. Örneğin  iyot 131 tiroide, sezyum 137 kemik iliğine, plütonyum 239 ise akciğere yerleşerekçeşitli kanserlere neden olur.  Bir de bu radyo izotopların her birinin farklı yarılanma ömrü vardır. Her biri en az 10 kez yarılanma ömrü geçirdikiten sonra kararlı hale gelir. Örneğin iyot 131’in yarılanma ömrü 8 gün, sezyum 137’ninki 30.4 yıl, plütonyum 239’un ise 24 bin yıldır. Yarılanma ömrü 240 bin yıl olan radyo izotop bile vardır .

YG: Peki güvenlik boyutu açısından nükleer santral yatırımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İbrahim Bey: Ülkemizde nükleer santral henüz olmamasına rağmen tarihe geçen bir kazayı tecrübe ettik.  1998 yılında İstanbul İkitelli’de bir  hastanenin röntgen kaynağı olan kobalt 60 radyoizotopunun bulunduğu kaynak, hurdacıda ortaya çıktı. Oysa bunun Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK)‘in kontrolünde yurtdışına gönderilmesi gerekiyordu. Bu kaynağı parçalamaya kalkan bir hurdacı ailenin birkaç ferdi, ani radyasyon zehirlenmesi sonucu kısa bir süre sonra yaşamlarına veda etti.

TAEK ülkemizde kurulması düşünülen nükleer santralları nasıl denetleyecek ve lisans verecek?  Biz daha yakın zamana kadar Soma ve Ermenek’teki maden kazalarını önleyemedik ve yüzlerce insanımızı kurban verdik. Bunları düşündüğümüzde, bu nükleer santrallar nasıl denetlenebilecek? Öte yandan, 2012 yılının Aralık ayında, İzmir’in Gaziemir ilçesinde kurşun üreten bir fabrikanın yıllarca yurtdışından ithal ettiği radyoaktif  atıkları  kendi arazisindeki toprağa gömdüğü ortaya çıktı. TAEK’in durumu 2007 yılından beri bilmesine rağmen  asla müdahale etmediği anlaşıldı. Oysa ülkemize radyoaktif atık ithal etmek yasalarımıza göre yasak.

YG: Ülkemizde nükleer santral yapılmasının istihdam artışı sağlayacağı görüşü hakkındaki değerlendirmenizi de alabilir miyiz?

İbrahim Bey: Nükleer santrallarda teknoloji yoğun üretim gerçekleştirilir. Teknik personel ihtiyacı olduğu üzere, yatırımı yapan ülkeler kendi teknik personellerini bu alanda değerlendirecektir. Dolayısıyla  evet bir istihdam artışı olacaktır ancak bu durum bizim değil,  tesisi kuran yabancı ülkedeki istihdama olumlu etkisi olacaktır. Belki şaka olacak ama bir nükleer santralda çalışan çaycının bile özel eğitimden geçmesi gerekiyor.

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

twitter:@pnrizumi

 

 

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Nükleer karşıtları Polonya’da buluştu

Almanya menşeili International Education Exchange (IBB) adlı sivil toplum kuruluşu tarafından her yıl gerçekleştirilen bu yıl ise  22-26 Ekim arasında buluşmanın sağlandığı Avrupa Aksiyon Haftası konferansına Belarus, Ukrayna, Türkiye, Almanya, Polonya, Fransa, İngiltere, İrlanda İtalya, Hollanda, Japonya, Rusya, Kazakistan ve İspanya olmak üzere toplam 14 ülkeden 200 temsilci davet edildi. Etkinliğin organizatörü olan IBB çalışanlarının katılımcılara tanıştırılmasıyla başlayan konferansta sunumlar İngilizce, Almanca ve Fransızcaya çevirilerle gerçekleştirildi.

23 Internationales_Tschernobyl-Netzwerk_Kreisau_0533_w...

Uluslararası Nükleer Karşıtı Aksiyon haftasına katılanlar toplu halde

Açılış kısmındaki konuşmacılar arasında Uluslararası Nükleer Karşıtı Hekimler Birliği ( IPPNW ) dünya örgütlenmesinde Başkan Yardımcısı DrAngelika Claussen ve Eşi Dr Alper Öktem ile beraber kendilerinin girişimleriyle Yeşil Düşünce Derneği’ nin davetlisi olarak ilk defa ülkemize gelip Fukuşima Nükleer santal faciasının gerçeklerini İstanbul, Sinop ve İzmir’de organize edilen panellerde anlatan Fukuşima Tanığı adıyla bildiğimiz Toshiya  Morita da vardı.Yeşil Düşünce Derneği üyeleri olarak Cenk Levi ve ben konferansa davet edilenler arasındaydık.

Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz’i Polonya’da anlattık

Konferansın açılış kısmında IBB tarafından 2014 Mart ayından bugüne planlanıp gerçekleştirilmiş aktiviteler kapsamında Japonya-Türkiye bağlantısı, yapılan ortak çalışmalar ve projelere de değinildi. Fukuşima Tanığı’nın Ağustos 2014 yılında da Sinop /Gerze Belediye Başkanı tarafından ülkemize davet edilmiş olması takdir toplamıştı. Çernobil Ağının üyesi olarak faaliyetlerimiz ilgi çektiği için bir sunum yapma fırsatı yakalamış olarakNükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz projesinden biraz bahsedebildik. Projenin ilgi gördüğünü memnuniyetle söyleyebilirim .

Açılış kısmındaki diğer bir konuşmacı da Japonya’dan Toshiya Morita ile birlikte Ağustos ayında Sinop’a gelen Japonya Yeryüzü Dostu Derneği (FOE) Temsilcisi Akiko Yoshida oldu. Kendisi de kısa bir sunum yaparak Japonya’da başlattıkları diğer ülkelere de yayabilecekleri Nükleersiz Belediyeler adlı projeyi anlattı.

Açılış ve tanışma gecesini izleyen ilk günde biz katılımcılara Kryzowa şehri tanıtıldı ikinci gün ise katılımcıların ilgi alanlarına göre münazaralar gerçekleştirildi .

Türkiye, Uluslararası Çernobil  Ağı (ICN)’ de

İkinci gün sunumlarımızın yarattığı olumlu etki ile Türkiye ve Japonya olarak Avrupa Çernobil Ağı ile işbirliği yapma olasılıklarını konuşmak üzere kahvaltılı bir toplantıya davet edildik . Böylece 9 ülkenin katılımından oluşan Avrupa Çernobil Ağı grubu tarafından yapılan davette 30 kişi arasında gerçekleşen kahvaltılı toplantıda Japonya’dan Akiko Yoshida  ve Yeşil Düşünce Derneği olarak  çalışmanın temsilcileri halinde  kısa birer konuşma yaptık . 1986 yılındaki facianın mağdurlarına somut yardım yapan bir taban insiyatifi ve örgüt radyasyon mağduru çocukları tatile götüren Çernobil bölgesindeki hastanelere ekipman bağışında bulunan gruplardan oluşuyor. Kahvaltılı toplantı neticesinde Avrupa Çernobil Ağının adı Japonya’nın da gruba katılımına istinaden Uluslararası Çernobil  Ağı olarak değiştirildi.

Kahvaltıyı izleyen ilk oturumda dünyaca tanınan   Enerji Danışmanı Nükleer Enerji Analisti Mycle Schneider kendi  çalışması olan Dünya Nükleer Raporu adlı  sunumunun detayarını paylaştı. Mycle Schneider konuşmasında nükleer santrallerin yenilenebilir enerjinin yükselen trendi karşısında yenilmeye mahkum olduğunu, yüksek maliyetli , kurulması planlanan süreleri aşan, yüksek riskli bu teknolojilerin yakın zamanda tarihten silineceğini anlattı. Schneider’a göre nükleer santral asla ekonomik kalkınmanın bir aracı gösterilemez ve kuruluyorsa mutlaka farklı bir motivasyon kaynağı vardır. Kendisiyle Yeşil Gazete okurları için yaptığım röportajı da önümüzdeki günlerde yayınlamayı umuyoruz. Aynı şekilde Yeni dönem IPPNW Dünya Başkan Yardımcısı ve Avrupa Başkanı seçilen Dr Angelika Klaussen ile bu toplantıyı fırsat bilerek gerçekleştirdiğimiz sohbeti de sizlerle paylaşacağız.

Öğleden sonra ise “workshop” olarak tabir edilen çalışma grupları üzerinden münazaralar yapıldı. Bu sunumda Avrupa, Kazakistan ve Japonya’ yı ilgilendiren nükleer silahların yarattığı tehlikenin toplum tarafından bilinip bilinmediğini irdeleyen sunumlar yapıldı. Bu sunumunda Toshiya Morita Japonya’daki nükleer karşıtı hareketlerin başarısındaki püf noktasını, kadının bir “anne” olarak ataerkil toplum içerisinde kazandığı yeni rolüne değindi ve nükleer santrallerin açılmamasında annelerin payının büyüklüğüne dikkat çekti. Çalışma grubu içerisinde Kazakistan’dan bu konferans için davet edilen devlet görevlileri de bulunuyordu Açıkçası Sovyet Rusya döneminde yapılan nükleer testlerin mirasını devralan Kazak devlet görevlilerine ülkelerinde test mağduru olan çok kişi varken kendi meselemizi anlatmak kolay olmadı.

Workshopların sonuçlarının değerlendirildiği ertesi gün ise Türkiye ve Japonya’nın da gruba dahil olmasıyla Avrupa ÇernobilAğı’nın yeni adının Uluslararası Çernobil Ağı olarak değiştiği bir kez daha ilan edildi.

Polonya’nın Kryzowa kentinde gerçekleştirilen bu konferansa sivil toplum örgütlerinin haricinde çok sayıda gazeteci, yazar ve bilim insanı da iştirak etti. Bu vesileyle çeşitli ülkelerin nükleer santrallere bakış ve politikaları hakkında bilgi alışverişinde bulunulmuş oldu. 14 ülkeden temsilciler için Babil’in kulesinde gerçekleşen bir deneyim olarak hafızalardaki yeni dostluklar ve bağlantılar olarak da adres listeleriyle fotoğraflar içerisindeki yerini alan konferans sonuçları itibariyle de Türkiye’nin Uluslararası Çernobil Ağı(ICN) ’ye  katılmasını sağladığı için yeni iş birliklerini işaret ediyor.

Özellikle ülkemizde 2010 yılından başlayarak yeniden görülmeye başlanan nükleer rüyanın paralelinde üstelik bir de Akkuyu için ÇED kararı çıkmışken nükleer kapitalizmin karşısındaki direnişin güçlenmesi, geleceğimiz adına fevkalade önemli.

 

Haber: Pınar Demircan

 (Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

IPPNW raporu Türkçe’ye çevrildi: Çernobil kaynaklı genetik hasarlar asıl bundan sonra ortaya çıkacak

Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler Birliği’nin (IPPNW) Almanya Şubesi tarafından nükleer felaketin 25. yılında, 2011’de hazırlanan ‘Çernobil’in insan sağlığına etkileri’ isimli rapor Türkçe’ye çevrildi. Rapor, Çernobil nükleer felaketinin hem çok geniş bir alanı etkilediğini, hem de neden olduğu genetik bozuklukların nesiller boyu devam edeceğini ortaya koyuyor.

Dr.Sebastian PflugbeilHenrik Paulitz ve Dr.  Angelika Claussen‘in hazırladığı rapor Yeşil Düşünce Derneği tarafından Türkçe’ye çevrildi. Çalışmada, genetik mutasyon gibi öngörülebilir etkilerin yanında, özellikle tasfiye memurlarında görülen erken yaşlanma, hafıza problemleri ve psikolojik sorunları gibi kanser harici hastalıkların sayısının yüksekliğine dikkat çekiliyor.

chernobyl-03

 

‘Fukuşima’nın etkileri de Çernobil gibi zamanla ortaya çıkacak’

Bugüne kadar Çernobil’in etkilerini araştırmış irirli ufaklı araştırmalardan derlenen raporda, 2050’li yıllarda Çernobil nükleer felaketinin neden olduğu binlerce yeni hastalık vakasının ortaya çıkacağı belirtiliyor. Bu açıdan ‘sona ermekten çok uzak’ olarak tanımlanan nükleer felaketin bir benzerinin Fukuşima’da yaşandığı ve etkilerinin tıpkı Çernobil gibi zaman içinde çıkacağı vurgulanıyor.

En az 9 milyon kişi doğrudan etkilendi

Rapora göre, Çernobil nükleer felaketinden Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya’da toplam dokuz milyon kişi doğrudan etkilendi. 135,000 kişi tahliye edildi; 400,000 kişi evlerini kaybetti ve taşınmak zorunda kaldı. Dönemin Beyaz Rusya olarak tanımlanan bölgesinde halen yüzde 30, Ukrayna’da yüzde 7 ve Rusya’da yüzde 1.6 oranında kontamine alan bulunuyor. Çernobil’den etkilenen ülkeler raporda  İsveç, Finlandiya, Avusturya, Norveç, Bulgaristan, İsviçre, Yunanistan, Slovenya, İtalya  ve Moldava olarak belirtildi. Türkiye yetkilileri ve doktorlar, bugüne kadar felaketin etkileriyle ilgili bir rapor hazırlamadığı için araştırmada Türkiye yer almıyor.

Felakete özellikle maruz kalan topluluklar ise 830 bin kişiden oluşan tasfiye memurları/temizlik çalışanları, 30 km’lik alanda tasfiye edilenler (350 bin 400), Rusya, Beyaz Rusya ve Ukraynada yoğun radyasyona maruz kalan 8 milyon 300 bin kişilik nüfus ve radyasyona düşük maruziyeti olan Avrupa nüfusu (600 bin)

Ekran Resmi 2014-04-25 13.12.13.png

Sağlığa etkileri: bebek ölümleri, erken yaşlanma, genetik hasar, kanser, cinsiyet dengesizlikleri 

Çernobil’den etkilenen nüfusun sağlık durumlarıyla ilgili bugüne kadar derli toplu bir değerlendirme yapılmadı. Söz konusu raporda, bugüne kadar görece küçük küçük nüfuslar üzerinde yapılmış araştırmalar bir araya getirildi. Buna göre felaketin sağlığa etkileri şöyle özetleniyor:

– Genomik dengesizlik ve radyasyondan direk etkilenmeyen hücrelerde genetik değişiklik gibi hedef alınmamış etkiler bulundu.

– Genomik dengesizlik genlerle aktarılıyor ve her nesilde katlanarak artıyor. Etkilenen her üç cumhuriyetin (Moskova, Minsk, Kiev) araştırma merkezlerinde yapılan ve tasfiye memurları ile radyasyona maruz kalmamış annelerin çocuklarında kromozom anormalliklerini gösteren bulgulara ulaşıldı.

–  Kardiyovasküler ve mide hastalıkları ve nörolojik-psikiyatrik hastalıklar gibi kanser dışı hastalıklarda artış görülüyor.

 

–  Rus yetkililerce verilen sayılara göre, tasfiye memurları erken yaşlanıyor ve ortalamadan çok daha yüksek sayıda çeşitli formda kanser, lösemi, somatik, nörolojik ve psikiyatrik hastalıklara yakalanıyorlar.

– Çernobil nedeniyle 5 bin civarında bebek öldü. 

– Çernobil’den sonra, İsveç, Finlandiya ve Norveç’te bebek ölüm oranlarında %15.8’lik belirgin bir artış görüldü.

– Genetik ve teratojenik hasarlar (malformasyonlar) sadece direk etkilenen üç ülkede değil diğer Avrupa ülkelerinde de belirgin olarak arttı.

– UNSCEAR’a göre dünya çapında yaklaşık 30,000 – 207,000 Çernobil ile bağlantılı genetik hasarlı çocuk var. Toplam beklenen hasarın ise sadece %10’u ilk nesilde görülüyor.

– Aynı zamanda erkek ve dişi embriyo oranında da kayma oldu. 1986 sonrasında belirgin olarak daha az kız çocuk doğdu.

Ekran Resmi 2014-04-25 13.11.36.png

– DSÖ öngörüsüne göre, sadece Beyaz Rusya’nın Gomel bölgesinde, hayatları boyunca 50,000’den fazla çocukta tiroid kanseri gelişecek.

– Bölgede, doğrudan etkilenen tasfiye memurları dışında 1986 – 2056 arasında 92,627 tiroid kanseri vakası olacağı tahmin ediliyor.

– Ukrayna’da Çernobil Bakanlığı tarafından yayınlanan bir bildiride; endokrin sistem hastalıklarında (1987’den 1992‘ye kadar 25 kat), sinir sistemi hastalıklarında (6 kat), dolaşım sistemi hastalıklarında (44 kat), sindirim organı hastalıklarında (60 kat), cilt ve ciltaltı hastalıklarında ( 50 kat daha fazla) , kas-iskelet sistemi ve fizyolojik disfonksiyonlarda (53 kat) daha fazla vaka kayıtlandığı belirtildi.

Raporda, Çernobil nedeniyle oluşan genetik hasarların pek çoğunun ikinci ve üçüncü nesilde ortaya çıkacağı vurgulanıyor.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Enerji

Röportaj

Dr. Angelika Claussen ve Dr. Alper Öktem: “Radyasyon en çok gelecek kuşakları etkileyecek”

Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen

Dr. Angelika Claussen

1986’da yaşanan Çernobil faciası, 3 gün sonra, 26 Nisan’da, 27. yılını geride bırakacak; patlayan nükleer santralden kaynaklanan radyoaktif  serpintiyle yayılan radyasyonun zararlı etkileri ise yaşamı etkilemeye devam ediyor. Kanserin oluşma süreci olan 20-30 yılın geçtiği bugünlerde, Çernobil’den yayılan radyasyondan etkilenen kişilerde hem çeşitli kanser tiplerinde, hem de başta kalp damar hastalıkları olmak üzere kanser dışı hastalıklarda belirgin artışlar görüldüğü dikkati çekiyor. Tüm bu hastalıklara ilave olarak son yıllarda erken yaşlanmanın da radyasyonla ilişkili olduğu tespit edilmiş durumda.

Radyoaktivite, toprakla, havayla ve besin zinciri yoluyla  çevrime girerek radyoaktif etkinin canlılarda yeniden ve yeniden ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu etkinin somut olarak görülmesi için de uzun süre geçmesi gerekiyor. Radyasyonun genetik materyal üzerine olan etkisi de bütün canlı türlerinde en çok gelecek kuşakların etkileneceği anlamına geliyor.

Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliği IPPNW (International Physicians for the Prevention of Nuclear War) Almanya bölümünün uzun süre başkanlığını yapan, Çernobil faciasının insan sağlığına yönelik zararlı etkileri konusunda uzman olan [1] Dr. Angelika Claussen Yeşil Gazete için Çernobil faciasını değerlendirdi. IPPNW Üyesi Dr. Alper Öktem’in de katıldığı söyleşide, patlamadan sonraki 27 yılın uzun ve kısa vadede ortaya çıkan görülebilir zararlarını ele aldık.

Yeşil Düşünce Derneği ve nukleersiz.org’un düzenlediği Çernobil Tanıkları Türkiye’de etkinliği için Türkiye’de olan Dr. Angelika Claussen, Çernobil’in düşük radyasyonun da önemli etkilerinin olduğunun görülmesi açısından öğretici olduğunu vurguladı. Türkiye’nin atom enerjisiyle ilgili girişimlerine de değindiğimiz söyleşide Dr. Alper Öktem, esprili bir dille “atom enerjisi isteyenlerin son Türk devletinin bekası konusunda kötü niyet taşıdığını düşündüğünü” de sözlerine ekledi.

 

“Çernobil, düşük radyasyonun da zararlı olduğunu öğretti”


Çernobil’in somut etkileriyle ilgili ilk araştırmalar nasıl yapıldı? Rakamlardaki farklılıklar nereden kaynaklanıyor?

Dr. Angelika Claussen:

Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen

Çernobil  Doktorları ortak adıyla bir araya gelen bir grup hekim Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya başta olmak üzere eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki tıbbi enstitülerde konuya ilişkin araştırmalar yapıyorladı. Ama maalesef kazadan sonraki en kritik 5 yıl içinde orada toplanan bilgi,  o zamanki Sovyetler Birliği merkezi hükümetinin “tüm bilgileri saklayacaksınız ya da yok edeceksiniz emri” nedeniyle ya tahrif, ya da yok edildi. Bu yüzden de konuya ilişkin sağlıklı değerlendirmeler yapmada zorluk çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1957 yılından kalma bir anlaşmaya göre Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın izni ve onayı olmadan konuya ilişkin araştırma yapamıyor oluşu da sağlıklı bilgilere ulaşmakta en önemli açmazlardan birini oluşturuyor. Çernobil Doktorları [2] ile (Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’dan hekimler) ve Moskova’da, Minsk’te görev yapan konuya ilişkin çalışmaları olan öğretim üyeleri ile hem kongrelerde, hem de özel görüşmelerde bir araya geldik, konuştuk, tartıştık. Üç uzman arkadaş ile birlikte Çernobil Doktorları’nın da yaptıkları çalışmaları ve yayınları da dikkate alarak ortak bir kitap hazırladık. Bu kitabın ismi ise “Çernobil’in İnsan Sağlığına Etkileri” olarak belirlendi.

Çernobil’de neler oldu?

Nükleer patlama yaşandı, Çernobil’de nükleer serpinti oluştu ve tüm çevre ülkelere yayıldı. Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna’ya indi. % 53’ü diğer Avrupa ülkelerine ulaştı. % 8’i başta Anadolu olmak üzere Asya’ya ulaştı.

Çernobil’de nükleer santralden farklı yarılanma ömrü olan çeşitli radyoaktif izotoplar radyoaktif serpintiyle tüm çevreye yayıldı. Bunlar şöyle sıralanabilir: İyot 131, yarılanma ömrü 8 gün; Sezyum 137, yarılanma ömrü 30 yıl; Stronsiyum 90, yarılanma ömrü 28 yıl. İyot 131’in yarılanma ömrü kısa olsa da, etkisi özellikle yakın çevrede büyük oldu. Çünkü patlama 26 Nisan’daydı, 1 Mayıs’a çok yakın bir tarihte gerçekleşti. 1 Mayıs kutlamalarının görkemi bozulmasın diye facia resmi makamlarca saklandı.

1 Mayıs’ta sokaklara çıkan insanlar radyoaktif ışımaya, erken dönem olduğu için de iyot 131’e maruz kaldılar. Kutlamalarda şehirleri gezen çocuklar iyot 131’den daha çok etkilendiler. Çocuklarda normalde 1 milyonda bir olan tiroid kanseri görülme oranı, iyot 131’in etkisine maruz kalan çocuklar için oldukça yüksek çıktı. Çernobil’in ardından 10 yıl kadar sonra yapılan araştırmalara göre sayılar farklı olmakla birlikte Beyaz Rusya- Gomel’de çocuklarda tiroid kanseri 58 kat arttı. Yetişkinlerde ise 6-7 kat arttı.

Çernobil’den sonra 27 yıl geçti, şu an gözlemlenen etkiler neler?

Yetişkin insanlarda kanser sayısı artmaya başladı. Radyasyona bağlı kanserlerin ortaya çıkması için 20-30 yıllık bir latent süre gereklidir. Meme kanserinde 10-20 yıldan sonra ciddi artış görüyoruz.

“Genetik bozukluklar 10. kuşaktan sonra patlama gösterecek”

 

Bunca yılın ardından Çernobil’den yayılan radyasyona ne oldu?

Dr. Angelika Claussen:

Radyoaktif serpinti, toprağa bitkiye çevreye yayılıyor, orada kalıyor, o çevrede yaşayanlar bunu alıyor.  Canlılara giren radyoaktif maddeler ise dokularda birikiyor. Toprakta olduğu gibi insanda da radyasyonun yarılanma ömrü var. Bazıları vücuttan atılırken, bazıları vücutta ışımaya devam ediyor. Çevreden besin zincirine geçiyor, tekrar canlılara ve insana geçiyor ve canlılarda birikiyor. Radyoaktiviteye bağlı bazı kanser türlerinin oluşma süresi 20-30 yıl, biz buna latent süre diyoruz. Son yıllarda yapılan çalışmalara bakıldığında, Beyaz Rusya’da radyoaktivitenin yüksek olduğu yerlerde bütün kanser çeşitlerinde %40-50 civarında artış var.

Fare ve sıçan gibi memeliler üzerinde yapılan araştırmalarda radyasyona maruz kalmış hayvanlarda genetik bozuklukların 10. kuşaktan sonra patlama gösterdiği belirlendi. Her kuşakta artış gösteriyor. Radyasyon konusunda şimdilik buz dağının üstündeki kısmını görüyoruz, asıl tehlike bizden sonraki kuşaklarda görülecek.

Kanser dışı hastalıklar yaygınlaşıyor, daha erken yaşta ortaya çıkıyor, yaşlanma hızlanıyor. Çernobil’de görev yapan 830 bin tasfiye memurunun 125 bini çeşitli nedenlerde öldü, yaşayanların ise çoğu radyasyona bağlı hastalıklarla boğuşmaya devam ediyor. Radyasyonun geç görülen etkilerinden bir diğeri ise kalp damar hastalıklarında gözlenen artıştır. Bu konudaki veriler tasfiye memurları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda tespit edilmiş olup, bu tür sorunlar tasfiye memurlarında toplum ortalamasının çok üstünde görülmektedir. Çeşitli ensefalitler de dahil olmak üzere biyolojik hastalıkların yanı sıra tasfiye memurlarında intihara oldukça yüksek oranda rastlanmaktadır.

Radyasyonun devam eden etkileri açısından Avrupa’da ne tür tedbirler alınıyor?

Topraktaki radyoaktivite devam ettiği için besin zinciriyle taşınan radyasyon nedeniyle Bavyera’da İskoçya ve İskandinavya ülkelerinde yabani domuzlar avlanıyor, ancak yenmiyor. Yabani böğürtlenlerin yenilmesi tavsiye edilmiyor.

 

Doktor Claussen Karadenizlilere inanıyor


Karadeniz bölgesinde yaşayan insanlar özellikle kanser vakalarında artış olduğunu söylüyorlar, siz ne düşünüyorsunuz?

Dr. Angelika Claussen:

Kanser vakaları artmaya devam edecek. Bilimsel çalışma, epidemiyolojik çalışmalar yapılmadığı için ancak öngörülere bağlı olarak konuşabilirim. Başta Karadeniz olmak üzere Türkiye’ye ciddiye alınması gereken ölçüde radyoaktif serpinti ulaştı. Beyaz Rusya’da, Ukrayna’da etki gösteren radyoaktivite Türkiye’de niye etki göstermesin ki? İlgilileri ve hükümeti bu alanda bilimsel çalışmaları başlatmaya çağırıyorum.

Radyasyonun etkilerinin doza bağlı olduğunu söyleyenler var, hatta güvenli dozdan söz eden resmi kurumlar var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Radyasyon için güvenli doz diye bir şey yoktur. Sadece etkiler doza bağımlı olarak artış gösterir. Bazı dozlarda bu  etkilerin artışı lineer iken bazı dozlarda konveks eğrilerle ilişkilendirilir. İlan edilen bu güvenli doz rakamları keyfidir. 1949 yılında resmi kurum ICRP (Uluslararası Radyasyondan Korunma Komisyonu) güvenli dozu yılda 44 mSv olarak ilan etmişti. Yıllarca güvenli doz sınırını indire indire 1990larda 1 mSv’e indirdiler.

Doğal radyasyon nedir?

Doğada bulunan radyoaktif izotoplardır, tabii bunlar da radyoaktif ışın yayıyorlar. Canlılar üzerinde tabii ki etkisi var.

Radyasyon dozlarını hesaplarken endüstriyel radyasyona doğal radyasyonu da eklemek gerekir.Tabi radyasyon her insanı ya da canlıyı aynı şekilde etkilemez, canlıların radyasyona karşı genetik olarak önceden oluşmuş farklı savunma mekanizmaları vardır.Bu nedenlede her canlı birey radyasyondan birbirinden farklı şekilde etkilenir.

Dr. Alper Öktem:

Dr. Alper Öktem

Güvenli radyasyon diye bir şey yok, bilim insanları artık bunu söylüyor. Düşük dozda tehlike yoktur deniyordu, 90’larda tehlikelidir dendi; ancak bu tehlikenin tesadüfî olduğu söylendi. Yani her doz tehlikeli olabilir, doz arttıkça tehlike de artıyor. Düşük doza maruz kalındığı halde Berlin’de, Çernobil’den sonra çocuklarda Down  sendromu görülme olasılığı arttı. Ne yazık ki Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO)  bu sonuçları kabul etmiyor. İnek sütünde bile sezyum ve stronsiyum görüldü. Dünya Sağlık Örgütü ile Uluslararası Atom Enerji Ajansı arasındaki protokole göre, Dünya Sağlık Örgütü yapacağı bütün çalışmalar için izin almak durumundadır. Bu nedenle de Dünya Sağlık Örgütü’ne güvenmek mümkün değildir. 1991 yılında Çernobil faciasından etkilenen bölgelerde çocuklarda tiroid kanseri patlaması oldu. Dünya Sağlık Örgütü bırakın araştırma yapmayı mevcut çalışma sonuçlarını bile yayınlamadı.

 

“Japonya’da insanların gerçekler konusunda şüpheleri var”

 

Dr. Alper Öktem ve Dr. Angelika Claussen, inceleme yapmak üzere Fukuşima’da  bulundular. Çalışmaları sırasında edindikleri gözlemleri paylaştılar. İlk olarak Japonya’da resmi makamların yanıltıcılığı nedeniyle halkın yaşadığı güvensizlik üzerinde durduk.

Yakın zamanda Fukuşimaya gittiğinizi söylediniz, orada neler oldu son durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

Dr. Alper Öktem:

Fukuşima’da çocuklarda ilk tiroid kanserleri görülmeye başladı. Geçen yılın başında on binlerce çocuğa yapılan yaygın ultrason  taramalarında, tiroid tetkiklerinde her 100 çocuktan 35’inde kist ve nodül çıktı.

Fukuşima şu an 20 km çevresine kadar kapalı, nükleer bulut kimi yere çok yayıldı, kimi yere yayılmadı. Daha uzakta olmakla birlikte radyoaktivitenin yüksek olduğu yerler de boşaltıldı. Ancak bazı kuruluşlar, örneğin Amerikan Nükleer Düzenleme Komisyonu NRC’ye göre 80 km çapındaki alan yüksek radyoaktivite bölgesiydi ve tümünün boşaltılması gerekirdi.

Fukuşima’nın yeniden patlama riski var, hala ışın yayıyor, kontrol altında değil. Fukuşima vilayet merkezinde kabul edilemeyecek oranda radyasyon var. Uzmanları hükümet atıyor, bu nedenle açıklamalar güven verici değil.

İnsanlar sahipsiz kaldıkları hissini taşıyor ve yoğun şekilde gerçekler konusunda şüpheleri var. Mesela hükümet çeşitli yerlerde ölçüm yapıyor. Ancak ölçüm cihazlarını kurdukları alanı temizliyorlar, doğal olarak ölçtüklerinde radyasyon oranı düşük çıkıyor.  Sivil kuruluşlar ise bunun 100 metre uzağında çok daha fazla radyasyon tespit ediyorlar. IPPNW desteğiyle bölgede yurttaşlar için bağımsız ölçüm istasyonları kuruldu. Tam vücut radyasyonu ölçülmesini isteyen, resmi ölçümlere güvenmeyen vatandaşlar bu istasyonlara geliyor.

Dr. Angelika Claussen:

IPPW olarak bağımsız radyasyon ölçüm istasyonu kurduk. Aynı zamanda “Çernobil Faciasının İnsan Sağlığında Yarattığı Etkiler” kitapçığını Japonca’ya çevirdik. Japonya’da bu konuda eğitimler yaptık. Japonya’da şu anda 200 bağımsız radyasyon ölçüm istasyonu var. Devletin kurduğu istasyonlar yanlış ölçüm yapıyor. Her Cuma günü çeşitli şehirlerde gösteriler devam ediyor, halk nükleer enerjiye karşı çıkıyor.

 

Söyleşi: Büşra Akman

Editör: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)


[1] IPPNW’nin 2011’de çıkardığı Healt Effects of Chernobly (Çernobil Faciasının İnsan Sağlığında Yarattığı Etkiler) yayınının yazarlarından, ilgili yayın için TIKLAYIN

[2] Doctors of Chernobly

Kategori: Röportaj