Köşe Yazıları

İklim için azaltım treni kaçtı, uyum ise kaçamaz!

Artık her ayın rutini haline geldi. Gazeteler belirli birkaç kelimeyi değiştirip neredeyse aynı haberi veriyorlar. Mayıs ayı gelmiş geçmiş en sıcak ay oldu! Haziran ayı gelmiş geçmiş en sıcak ay oldu! Temmuz, Ağustos… Bu rutinin arasında da hava olaylarından kaynaklı çeşitli “felaketlerin” haberleri giriyor. Döngü bu şekilde devam ediyor. Bu döngüyü yaratan insan. Milyarlarcası da kentlerde yaşıyor, iklim değişikliğini hem yaratıyor; hem de doğrudan onun etkileriyle karşı karşıya kalıyor. Mücadeleler de artık kent odaklı yaşanıyor. Hayat neredeyse, mücadelenin de odağı orası çünkü. Baştan bakarsak ikim değişikliği ile mücadelenin temel olarak dayandığı iki kavram var. Bir tanesi azaltım, diğeri ise uyum. Azaltımı en kabaca karbon salımlarının düşürülmesi olarak tanımlayabiliriz. İklim Zirveleri’nde, uluslararası anlaşmalarda kovalanan hep bu. Ülkeler ne kadar azaltım yapacaklarına yönelik taahhütlerini ortaya koyuyorlar, buna göre bir eylem planı ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Felsefi olduğu kadar kesin matematiksel hesaplamalara dayalı bir süreç.

Diğer kavram ise uyum. Aslına bakılırsa iklim değişikliği ile mücadelede uyum kavramının ortaya çıkması ve daha sonrasında da çalışmaların önemli bir bölümünün bu alana kaydırılması şimdiye kadar verilen mücadelenin bir yere kadar kaybedilmiş olduğunun kabulü anlamına gelmekte. Azaltım politikalarının yeteri kadar uygulanmaması ya da uygulananların yeteri kadar sonuç vermemesi insanları, kentleri iklim değişikliğine açık bir konuma sokmuş, iklim değişikliğinin etkilerini de insanlar için, kentler için çok önemli bir noktaya getirmiş durumda. Sadece 27 Ağustos günü Ankara’da olanlara bakmak bile geldiğimiz noktayı anlamak açısından yeterli olacaktır. En fazla bir saatlik bir yağmur sonrasında nehirlere dönen sokaklar, göllere dönen alt geçitler ve caddeler, taş toprak (kentsel erozyon) içinde kalan yollar. Saatlerce süren anormal bir yağıştan bahsetmiyoruz. Fakat kentler buna bile yanıt veremez, buna bile uyum sağlayamaz düzeydeler şu anda. İşte bu gerçekliği verili durum kabul ederek kentleri yeniden organize etme çabası iklim değişikliğine uyumda kendisini bulmakta ve artık azaltım ve uyum birbirleriyle eşgüdümlü olarak ilerleyen iki mücadele aracı olarak kendisini göstermekte. Göstermek de zorunda.

Su baskını, kuraklık, sel, çok yüksek sıcaklıklar, çok düşük sıcaklıklar… Tüm bu hava olayları artık daha da fazla gündemimizde ve doğrudan kentlinin hayatına etki ediyor. Suyun akmaması ya da pencereden su girmesi Paris’te imzaya açılan bir anlaşmaya ABD ve Çin Devletleri’nin imza koymasıyla %100 doğrudan bağlantılı fakat bu bağlantıyı herkesin, her an kurmasını da beklemeyeyiz. Bununla birlikte kentli, adına henüz uyum dememiş olsa da, uyum konusunda ne beklemekteyse belediyesinden beklemekte öncelikle. Çünkü yüzdeler, küresel gibi büyük kelimeler bir yana iklim değişikliğine uyum kentlinin doğrudan hayatına dokunan hizmetleri kapsamaktadır. Su akmıyorsa ya da su olmaması gereken yerlere dolmuşsa muhatap doğrudan doğruya o kenti yönetenlerdir. Bu yüzden de azaltım ve uyum giderek gündelik yaşamda daha da fazla ortaya çıkacaktır.

Yerel yönetimlerle alakalı yasalar, düzenlemeler çok asimetrik şekilde yapılmış. Yetkiyi ve sorumluluğu mümkünse hep daha geniş ölçeğe verilmiş. Bu sebeple de en küçük ama halka en yakın birimlerin sorumlulukları süreç içerisinde hep azaldı, azalıyor. Bunun getirisi olarak azaltım politikalarına yönelik bir belediyenin, hele de ilçe belediyesiyse, yapacağı, yapabileceği çok hamle yok. Fakat uyum noktasında en küçük, imkânları en az belediyenin bile atabileceği çok fazla adım var.

Bu kavramın Avrupa’da yeni yeni dolaşıma girdiği düşünülürse, Türkiye için yepyeni bir kavram olduğu ortaya çıkacaktır. Dirençli kentler, iklim değişikliğinin etkilerine yanıt veren kentler Türkiye’de yavaş yavaş konuşulmaya başlansa da; olgunun kendisi bu yavaşlığı kaldıracak durumda değil. Zaman kaybı ve terse atılan adımlar bizi zaten TBMM’nin 30 adım ilerisinde suda mahsur kalmış araçlara, damı akan metro istasyonlarına getirdi.

Bu sebeple tren henüz yeni harekete geçmişken ve yakalanabilir bir noktadayken harekete geçmek çok önemli. Azaltım trenini kaçırdık. Karbonsuz kentler konuşulurken, hala ufacık azaltımların reklamını yapmak peşindeyiz. Fakat uyum trenini kaçıramayız. Bu tam bir felaket olur. Kentsel çölleşmenin bu kadar yüksek boyutlarda yaşandığı bir ülke artık bir adım atmak zorunda. Yoksa bu felaketlerden insanları ne yeni havaalanları ne de yeni köprüler kaçırabilir.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Köşe Yazıları

“Mera asla sadece mera değildir”, ya da duş alırken şarkı söyleyebilmek

Durukan Dudu

Özellikle son 5-6 yıldır sıklıkla duyduğumuz bir kelime haline geldi “mera”. Geçtiğimiz hükümetlerin meralar hakkında yaptığı düzenlemeler hakkında internette yayılan muhalif yorumlarda “meraların imara açılması”, “meraların peşkeş çekilmesi”, “meracılığın bitirilmesi” argümanları öne çıkıyor. Son günlerde “Meralara imar izni geliyor” haberleriyle de yeniden gündemde meralar.

Şunu tespit ederek başlamak lazım: Meraların önemi tahminlerimizin çok ötesinde bir etki alanına yayılıyor, gündelik hayatımızın nasıl olacağını ciddi biçimde değiştiriyor.

Bu yazının muradı, meraların gündelik hayatımıza ve “yarınlarımıza” olan etkileri hakkında üç başlık altında bir giriş yapmak. İleri araştırmalar için Anadolu Meraları’nın bu konuda muhtelif yayın, makale ve basında çıkanlarına göz atabilirsiniz. Aşağıdaki 3 başlığın her biriyle ilgili detaylı birer dosya da 2015 sonunda hazır olacak.

Başlamadan önce kısa bir not: Hukuki bir terim olarak mera, devlet dahil hiç bir özel veya tüzel kişiliğin sahibi olmadığı (yani mülkiyet hukukuna değil, egemenlik hukukuna tabi olan), üzerinde hayvan otlatmaya elverişli “müşterek” (The Commons) otlakları tanımlamak için kullanılıyor. Biz ise “mera” dediğimizde kırsalın gündelik dilini kullanıyoruz, yani mera olarak kullanılması ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan anlamlı olan tüm arazileri kastediyoruz.

 

Sağlıklı et, süt ve peynir tüketemiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvancılığın gerçekte tek bir girdisi vardır: Ot.

İnsanlığın yaklaşık 12.000 yıl önce evcilleştirmeye başladığı otçul hayvanların büyük-büyük torunları olan koyun, keçi ve sığırların tamamı sadece otlayarak yaşamaya evrilmiş türler. Bu türleri doyurarak etlerinden ve sütlerinden yararlanmak için tek yapmanız gereken, ot yemelerini sağlamaktır. Kısaca ot diye tanımladığımız bitkiler de, dünyanın tüm kara sistemlerinde yetişir.

2. Dünya Savaşı sonrasında ise şöyle bir şey oldu: Savaş sonrası aç ve hızla büyüyen nüfusları doyurabilmek için dünyanın 4 bir köşesinden devletler tahıl üretimine ciddi sübvansiyonlar (destek) aktardı. Dedesi/ninesi o yıllarda çiftçilik yapanlar, bununla ilgili hikayeleri dinlemişlerdir. Adnan Menderes’i iktidarda tutan da kısmen budur: 1950’li yıllarda ziraat, ciddi para kazandıran bir işti. 5-10 yıl sonra ise, dünyanın tahıl ihtiyacı fazlasıyla üretiliyordu, ama hükümetler sübvansiyonları kesmeyi göze alamıyorlardı (bkz: çoğu kırsal olan ülkede çiftçilerin tepkisiyle ilk seçimde iktidardan düşmek). Dahiyane bir çözüm bulundu: “Tüm bu fazla tahılı hayvanlara yedirelim!”

İşte size buğdayla başlayıp mısıra sıçrayan, oradan da GDO’lara kadar uzanan hikayenin kısacık ve kaba bir özeti. Aynı hikayeyi 12.000 yıla genişletirseniz, bildiğimiz anlamıyla uygarlık dediğimiz olgunun tarihine de ulaşabilirsiniz.

Ne de olsa uygarlık, normalde çoğunlukla mera biraz da orman olan ekosistemlerin ele bir saban alınıp sürülmesiyle (ve yani, toprağın öldürülmesiyle) başladı.

Konumuza dönelim. Tahılla beslenen hayvanın şöyle bir derdi var: Bu hayvanların milyonlarca yıllık evrimine tamamen ters bir durum bu. Hayvanın fıtratında yok. O tahılların veya küspelerin üretiminde kullanılan tonlarca kimyasal zehri ve sentetik gübreden bahsetmiyorum bile. Yaradılışında olmayan bir beslenmeyle zehirlenen hayvanların etleri ve sütleri de besleyicilikten uzak, hatta toksik. Normalde 30-35 yıl yaşayan ineğin 7-8 yıldan sonra devrilmesi, 10 seneyi rahatlıkla deviren koyunun 5. yıldan sonra bir köşede ölümü beklemesi de bu yüzden. Binbir çeşit otla beslenip her türlü mineral ve enzimi almak yerine bol karbonhidrat yüklemeli “fakir ama şişmanlatırıcı” tahılla yemlemenin etkisi gözardı edilemez boyutta.

Sadece otlayarak beslenen (ing: grass-fed) hayvanların et ve süt ürünlerinde yapılan gıda analizleri ise bambaşka bir fotoğraf çıkartıyor ortaya. Bu konuda yurtdışında çok iyi çalışmalar mevcut, Robb Wolf’dan Nicolette Hahn Niman’a kadar geniş bir yelpazeden başlayarak bu yeni ve kocaman dünyaya girebilirsiniz. Sadece otla beslenen hayvanların ürünlerinin kalp krizini azalttığını, alzheimer’ı engellediğini, alakasız gibi görünen bir çok hastalığı kökünden söküp attığını gördüğümüzde “bildiğin her şeyi unutmamak” kolay değil. Şunu da not düşelim: Türkiye’de “sadece otla beslenen” hayvancılık yapan kurum-kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyor. “Köylüden alırım, o otla besliyordur” algısı da yanlış; endüstriyel üretime göre genelde daha fazla ot yedikleri doğru olsa da, köylü tipi üretimde (GDO’lular dahill olmak üzere) tahıllar ve küspeleri “kullanmayanı bulursan bana da haber ver abla” derecesinde yaygın.

Ot diyorduk. Ot üretiminin en doğal, en biyolojik çeşitlilik içinde, hiç bir ekonomik girdiye ihtiyaç olmadan gerçekleştiği yerlerin ortak bir adı var: Meralar.

Yani: Şu anda et ve süt niyetine bir dolu para ödeyip yediğimiz “şeylerin” yerine, gerçek/doyurucu/besleyici/şifa verici hayvansal ürünlere ulaşmak için adresimiz bariz adres meralar.

Bu güzel haberin ardından “İşte bu! O halde meralarda eski düzen devam edelim!” dememizi engelleyen bir durum var yalnız. Şöyle ki, devlet ve hükümet(ler)in meraların kötü kullanıldığı ve mevcut hayvancılık ihtiyaçlarını karşılamadığı konusundaki tespiti doğru. Ve bu “yanlış” kullanımda bildiğimiz anlamıyla “suç devletin/hükümetin” diyip işin içinden sıyrılmak namümkün. Ayrıca bu konulara kafa yoran çoğu kişinin düşündüğünün aksine son 50 yıldır değil, 5.000 yıldır yanlış kullanıp zayıflatıyoruz meraları. Bu yanlış kullanımın son 50 yılda oranı ve etkisi arttı. Ortaokul tarih derslerinde öğrendiğimiz Anadolu medeniyetlerinin temel üretiminin yazın da yemyeşil kalan adamboyu ot kaplı meralarda hayvancılık olmasından “kıraç ve çölleşen meralarımız…” durumuna gelmiş olmamızın sebebi, doğadaki milyon yıllık örüntüye ters bir meracılık yapmamızdan, ve bunu binlerce yıldır yapmamızdan kaynaklanıyor. Ve evet, “köylüler en doğru şekilde yapıyor(du) ağbi” önermeleri gerçeklikten ne yazık ki uzak. Dün daha az kötüydü, bugün daha çok kötü.

Okuyucuyu bir ümitlendirip bir üzmek, ardından yine ümitlendirerek duygu girdabında dolandırmaktan özel bir zevk almadığımı belirterek sonlandırayım: Meraları besleyici ve şifalı bir hayvancılık üretimini mümkün kılacak, hayvancılığı GDO’dan tamamen azade edecek, et ve süt fiyatlarını da orta vadede mevcut fiyatların altına çekecek bir duruma gelmemiz mümkün.

Şöyle:

2) Dünyanın en kalitesiz/sağlıksız et ve sütünü, dünyanın en yüksek fiyatlarıyla tüketiyoruz, çünkü meralar yanlış kullanılıyor

Hayvansal üretim için esasında tek ihtiyacınız olan “ot”tur demiştik.

Bugün kullanılan alternatiflerin, yani GDO’lular dahil olmak üzere arpa, mısır ve çeşitli tohum küspeleriyle ekilip ardından ot biçimi yapılan yonca ve fiğ gibi yemlerin kullanılmasının tek sebebi var: Ekonomik olarak (henüz) daha mantıklı olmaları.

Tahıl ve ekilip biçilen yemlerin maliyeti, ağır ziraat yapılan topraklar öldükçe, sentetik gübre ve kimyasal zehir maliyetleri arttıkça, petrolün fiyatı yükseldikçe artacak. Bu noktada yapmamız gerekenin “ekonomik gerçeğe rağmen etik/politik bir duruş” geliştirmekten çok “hayal ettiğimiz durumun (yani, mera-temelli hayvancılığı) ekonomik gerçekliğini oluşturmak” olduğunu düşünenlerdenim. Mera miktarı az, meralar zayıf ve mera olan yerleri sürüp buğday vb. ekmek daha kazançlı, konvansiyonel yöntemle mera ıslahı yapmak çok pahalı ve ekseriyetle başarısız – nasıl olacak peki?

Denklemde herkesin “değişmez” olduğunu zannettiği faktörü, yani meraların doğal ot üretim miktarını “40 yıldır konuşulan ve çeşitli sebeplerle işe yaramadığını Tarım Bakanlığı’ndan yöneticilerin de itiraf ettiği klasik mera ıslahı” denemelerine bulaşmadan, safi Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma’yla arttırabileceğimizi söylesek? Yani, “Meraların mevcut ot üretimini hiç bir ek ekonomik maliyet olmadan ilk yıl ortalama %20, beş yılda da ortalama %100 arttırsak? Aynı şekilde, ortalama 15 yıl içinde bugüne göre %400 artmış olsa?”

O zaman olur mu?

Cevabı sadece-otla beslenen %100 meracılıkla hayvancılık yapan birisi olarak söyleyeyim: Olur, çok da güzel olur.

“Peki mümkün mü bu?” sorusunun cevabı da kocaman ve heyecanlı bir evet. Allan Savory’nin Bütüncül Yönetim’i (ing: Holistic Management) en başta olmak üzere çeşitli onarıcı tarım yöntemlerinin küresel ölçekte her türlü arazide ve yağış rejiminde defaatle kanıtladığı, Anadolu Meraları olarak bizlerin de 2 yıldır kendi uygulama arazimizde ve çalıştığımız diğer çiftlik ve topluluklarda tekrar tekrar gördüğümüz gibi, meraların ot üretimini sadece hayvancılık/otlatma yaparak, ek bir maliyet olmadan yıldan yıla arttırmak mümkün. Son derece dinamik ve bağlam-temelli bir algoritma olan Bütüncül Yönetim’i her türlü arazi ve iklimde, sosyo-ekonomik yapıda, mülkiyet/erişim dinamiğinde uygulayabiliyoruz.

Gıdayla, özellikle tarımsal üretimle ilgili konular internette sadece belli başlı teknik forumlarda, bol “-dir, -tır”lı fiillerle, bi’ dolu teknik ve sıkıcı terimle tartışılan, “sade vatandaş”ın uzak kaldığı bir alan oldu, biliyorum ve anlıyorum. Burada ise son derece basit ve yaşamsal bir sorudan bahsediyoruz: Besleyici, kaliteli, sağlıklı, GDO ve kimyasalların safi “ekonomik sebeplerle” bile üreticilerin aklından geçmeyen, bir yandan da bedavaya ekolojiyi onarıp iklim değişikliğiyle mücadele eden bir hayvansal üretim anlayışına var mısınız?

“Ekolojiyi onarmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek” diye yepyeni bir kulvar açtığımı farketmişsinizdir, o da şöyle:

3) Ekolojiyi ve çevreyi mahveden bir hayvancılıktan, ekolojiyi onarıp “dünyayı kurtaran” bir hayvancılığa geçiş mümkün

Şuradan başlayalım: Size “sürdürülebilir tarım”dan bahseden birine “Sürdürülebilir yetmez, onarıcı olmalı” demenizin zamanı geldi de geçiyor. Mevcut doğal kaynakların dörtnala değil de aheste hızda bozulmasını öneren bir anlayış 1990’lara kadar kabul edilebilirdi belki, evet, ama artık yeterli değil.

O yüzden “onarıcı tarım”dan bahsediyoruz Anadolu Meraları olarak. İnsanlığın doğaya en uzun süredir en çok zarar verdiği alan olan tarımın (her şey, 6000 yıl önce kullanılan ilk pullukla başladı) bu müthiş zararlı etkisinin zirve yaptığı alan da, köylülerimizin de en iyimser yorumla “kısmen” dahil olduğu konvansiyonel hayvancılık.

Toprak dediğimiz yaşam kabuğu, Türkiye’de ortalama 20 santime kadar düşmüş olsa da gerçekte 6 metre kadar derinlikte olabilen, bu “ölü” haliyle bile dünyanın en geniş ve karmaşık yaşam ağına sahip bir daracık kuşak. Ve atmosferdeki mevcut karbon miktarının (farklı hesaplara göre) en az 5, belki 8 katı karbon toprakta “organik madde” (yani tüm yaşamın temeli ve bereket) olarak var.

Kötü haber şu: Topraktaki karbon miktarı, pulluk/saban, sentetik gübre, kimyasal zehirler ve yanlış otlatma nedeniyle hızla azalıyor. “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz” prensibini hatırlayın: “Azalmak” dediğimiz olgu, toprakta bereket ve yaşam olan karbonun atmosfere karışıp iklim değişikliğine sebep olması hakikati.

Türkiye’deki tüm tarımsal arazilerin (kabaca 30 milyon hektar diyelim) organik maddesinin yüzde 0.1’ini kaybetmek, gayet basit ve gerçek bir hesapla 300 milyon ton karbondioksiti toprakta besin olmaktan çıkarıp atmosferde “iklim değişikliği” haline getirmek demek. Mevcut uygulamalarla bunun ortalama ve iyimser tahminle her 5-6 yılda bir gerçekleşen bir süreç olduğunu bildiğinizde, Türkiye’nin her yıl 50-60 milyon ton karbondioksit emisyonunu sırf bu yüzden gerçekleştirdiğini görebilirsiniz.

Şimdi de şahane haber: Bütüncül Yönetim, Bütüncül Planlı Otlatma ve diğer onarım yöntemleriyle “üretime ara vermeden” hesabı tersine çevirebiliyoruz: Hayvancılık yaparak yılda dönüm başına ortalama 1 ton karbondioksiti atmosferden çekip (yani iklim değişikliğini durdurup!), toprağa bereket olarak gömebiliyoruz.

Organik madde miktarı ve toprak üstü örtü oranı artan toprağın su tutma kapasitesinin katbekat artması, yani sellerin ve kuraklıkların aynı anda azalması da cabası. İstanbul’da kurak geçen bir yazda hala duş alabilmenizin yolu da İstanbul’a su sağlayan barajların “su toplama havzalarında” Bütüncül Planlı Otlatma uygulanmasından geçiyor yani (su yönetimi başta olmak üzere diğer ama ilintili faktörlerin önemi de ayyuka tabi) Biyolojik çeşitliliğin yeniden yükselişe geçmesi, yaban hayatın korunması, arıcılık ve meyvecilik gibi diğer üretim yöntemleriyle entegrasyonun mümkün olması gibi “kaymağın da kaymağı” artıları da hayalgücümüze ve sonraki yazılara bırakalım.

En geniş anlamıyla meraları nasıl değerlendireceğimiz işte bu derecede hayati öneme sahip. Kalitesiz ürünleri pahalıya tüketirken doğayı mahvettiğimiz ve duş alamayacağımız bir gelecek mi, kaliteli ve sağlıklı ürünleri tüketirken doğayı onarıp duş altında şarkılar söyleyebileceğimiz bir yarın mı?

Soru bu kadar açık, bu kadar basit.

Cevabı da öyle olsa gerek.

Not: Önümüzdeki hafta düzenlenen İklim Forumu’nda, 13 Kasım günü saat 13:30 – 15:00 arasında bu konuda detaylı ve keyifli bir oturumumuz olacak. Facebook linki burada. Bekleriz.

 

Durukan Dudu – Anadolu Meraları

İklim KriziManşet

Afganistan Kyoto’ya katıldı

Afganistan'daki ekonomik büyüme oldukça hızlı olsa da ülkenin kişi başı mili geliri halen 1000 dolar civarında seyrediyor. Fotoğraf: BM

Afganistan Kyoto Prokolü’ne katılarak iklim değişikliğiyle mücadele yolunda bir adım daha attı.

Kişi başı karbon salımları yıllık 0.2 tonla oldukça düşük olan Afganistan’ın (karşılaştırma için: ABD’de 17.3 ton olan bu sayı, Afganistan’ın komşusu Pakistan’da da 0.9 ton. Türkiye’de ise 5.5 ton)  Kyoto’ya katılması, uzun süredir ciddi çatışmalar, savaş ve siyasi belirsizlikler yaşayan bir ülkenin bile iklim değişikliği konusunda adım atması açısından önemli görülüyor.

Kyoto Protokolü’ne Ek-1 olmayan ülke statüsünde katılan Afganistan, anlaşmayı 23 Haziran 2013’den itibaren yürürlüğe sokacak.

Afganistan protokole katılarak karbon salımlarında düşüş taahhüdününde bulunmayacak ancak düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş için yol haritasını çizmesi gerekecek.

 

Afganistan'daki ekonomik büyüme oldukça hızlı olsa da ülkenin kişi başı mili geliri halen 1000 dolar civarında seyrediyor. Fotoğraf: BM

 

Öte yandan Afganistan, iklim değişikliğinden doğrudan ve ağır biçimde etkileniyor. Nüfusun önemli bir bölümünün kırsalda yaşadığı Afganistan’da toprak bozunumu, su varlıklarının hızla azalması ve kuraklık, nehirleri besleyen büyük buzulların giderek erimesi ve ülkedeki su rezervlerinin hızla azalması gibi sorunlar had safhada.

Afganistan’ın uluslararası karbon ticareti sistemine dahil olmasına ve “gelişmiş” ülkelerdeki şirketlerin Afganistan’da düşük-karbonlu yatırımlar yapmasını teşvik edecek olanak verecek olan Kyoto Protokolü ise “eksik” ve hatta “yanlış” uygulamalara sahip olduğu için başından beri eleştirilmesine rağmen, 2015’e sarkıtılan “Kyoto-sonrası” iklim müzakereleri için temel metin olarak kabul edilmeye devam ediliyor.

Dünyanın en büyük salımcılarından ABD’nin imzaladığı ama Senato’dan geçirip onaylamadığı (ing: ratification) anlaşmanın meşruluğu ve etkisi, Japonya, Yeni Zelanda ve Rusya’nın “ikinci dönem için bağlayıcı taahhütte bulunmayacaklarını, Kanada’nın da protokolden çekildiğini açıklamasıyla iyice azalmıştı.

 

(Yeşil Gazete, RTCC.org)


Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

TEMA Vakfı: “İklim afetlerinin sayısı ve şiddeti artabilir”

TEMA Vakfı’ndan yapılan açıklamada, vakfı temsilen 28 Kasım-9 Aralık tarihleri arasında Güney Afrika’nın Durban kentinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)’nin 17. Taraflar Konferansı (COP17) görüşmelerine katılan TEMA Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş’in aktardığı izlenim ve haberlere yer verildi. Durban’dan gelen haberler, iklim değişikliğinin insanlığın bugüne dek karşılaştığı en büyük tehdit olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikte.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin özel olarak hazırladığı “İklim Değişikliğine Uyumun Geliştirilmesi için Ekstrem Olayların ve Afet Risklerinin Yönetimi” konulu bilimsel rapor, 18 Kasım’da tamamlandıktan sonra Durban’da açıklandı. Rapora göre 21. Yüzyılda şiddetli yağışların artışı, tropikal siklonların oluşma sıklıklarının aynı kalması ancak yıkıcı kuvvetlerinin artması, kuraklık olaylarının şiddetlenmesi ve büyük kütle (yamaç, toprak, buzul) hareketlerine bağlı afetlerin artmasına tanık olmaya devam edeceğiz.

Prof. Dr. Murat Türkeş, açıklanan raporun çok önemli olduğunu belirtmekle birlikte geleceğe yönelik modellemelerin yüksek doğrulukla yapılmasının henüz mümkün olmadığını şu sözlerle açıklıyor: “Bu değişikliklerin modellere dayalı olarak kestirilmesi, aşırı olayın çeşidine, bölge ve mevsimine, gözlem verilerinin niceliğine ve niteliğine ve bunları oluşturan ve yöneten süreçlerin anlaşılma düzeylerine yakından bağlıdır. Bu yüzden de bu kestirimlerin yüksek doğrulukla yapılabilmesi henüz kolay değildir.”

İklim değişikliğinin hem bölgesel hem de küresel anlamda aşırı iklim ve hava olaylarının gerçekleşme sıklığı, zamanlaması, uzunluk ve şiddetini değiştirdiği uzun zamandır biliniyor. Bu değişimler Türkiye’de de özellikle 1990’lı yıllarla birlikte donlu günlerin azalması, sıcak günlerin ve gecelerin sayısının, gece en düşük ve gündüz en yüksek hava sıcaklıklarının artması, başka bir deyişle genel olarak sıcak hava dalgalarının sıklığının ve şiddetinin kuvvetlenmesi şeklinde kendisini hissettiriyor.

İklim Değişikliği Bir Ölüm Kalım Meselesi

İklim değişikliğinin araştırmalar sonucu kesinleşen başka bir yönü de, etkisini en çok iklim değişikliğinin nedeni olan sera gazları salımında tarihsel süreçte çok düşük bir paya sahip olan gelişmekte olan ülkeleri daha çok etkiliyor olması. Bu yüksek zarar kendisini hem (GSMH ile orantılandığında) ekonomik alanda, hem de ölümler noktasında gösteriyor. Araştırmalara göre 1970-2008 yılları arasında doğal afetlerin neden olduğu ölümlerin %95’inden fazlası gelişmekte olan ülkelerde yaşandı. Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Jacob Gedleyihlekisa Zuma da, iklim değişikliğinin “gelişmekte olan ülkelerde yaşayan halklar ve Afrikalı’lar için bir ölüm kalım konusu olduğunu” belirttiği konuşmasında konunun aciliyet ve önemine bir kez daha dikkat çekti. Zuma’ya göre Afrika’da son zamanlarda kıyı bölgelerinde olağandışı ve şiddetli taşkınlar artıyor ve bu durum insanları doğrudan ve çok ağır etkiliyor.

Küresel Sıcaklık Yükselmesi 2 C’nin Altında Tutulmalı

Konferans Başkanı olarak seçilen Güney Afrika Uluslar arası İlişkiler ve İşbirliği Bakanı Maite Nkoana-Mashabane, Durban’ın bir “somut çözüm yeri olması gerektiğini” belirtti. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Christiana Figueres de hükümetlerin Durban’da iki konuda önemli adımlar atması gerektiğini belirtti. Figueres’e göre Durban’da ,gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum çabalarına yardımcı olmaya yönelik bugüne değin ulaşılan en kapsamlı finansman ve fon paketinin tamamlanması, ve 2010’da Cancun’da düzenlenen COP 16’da kararlaştırılan sera gazı salımlarının artışını sınırlandırmak ve azaltma kararları uygulanmalı. Figueres bunun için Yeşil İklim Fonu’nun birinci evresinin kabul edilmesini ve hükümetlerin iklim değişikliğiyle savaşım, iklim değişikliğine uyum ve etkilerin azaltılması gibi eylem ve etkinliklerde kullanılmak üzere 2020 yılına kadar sağlanması öngörülen uzun süreli iklim finansmanı için belirlenen 100 milyar ABD Doları’nın da ivedilikle kullanılabilir kılınmasını önerdi. Figueres ayrıca, küresel sıcaklık yükselmesinin iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin nispeten az gerçekleşeceği bir düzeyde, 2 C’nin altında (tam olarak 1.5 C’yi geçmeyecek biçimde) tutulması konusunda bir ortak karar alınmasını önerdi.

Kyoto Protokolu’nun Bir Geleceği Var mı?

Prof. Dr. Murat Türkeş, Durban Konferansı’nın en önemli görevinin “Kyoto Protokolu’nun Bir Geleceği Var mı?” gibi yaşamsal önemi olan bir sorunun yanıtlanması ve bu geleceğin ne olacağına karar verilmesi olduğunu belirtiyor. Türkeş şöyle devam ediyor: “Bu aynı zamanda, hükümetlerin sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik daha geniş kapsamlı bir antlaşma konusunda uzlaşmaya hazır olup olmadıklarıyla da yakından ilgili. Sonuçta önemli olan, iklim değişikliğiyle savaşım ve uyum konusunda gelişmekte olan ülkelere ciddi finansman ve teknolojik yardımlar yapılması, ve belki de daha da önemlisi küresel iklimin korunması ve Yerküre’nin her zaman yaşanabilir bir gezegen olmasına yönelik ortak çabaların gösterilmesi konusunda küresel bir uzlaşmaya ulaşabilmeleri olmalıdır.”

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

İklim Değişikliği Planı bir şey üretmiyor

Bir süredir Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Ofisi, Çevre ve Orman Bakanlığı koordinatörlüğünde bir proje yürütüyor. Projenin adı Türkiye’nin İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planının Geliştirilmesi Projesi. Proje kapsamında iklim değişikliği ile ilgili kurumlar ile beraber bir İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı hazırlandı. İşte bugünkü yazımda bu plan üzerinde duracağım.

Planın eksik ve gediklerini anlatmadan önce; öncelikle planın çok katılımcı bir ortamda hazırlandığı iddiasının nasıl da bir “dostlar bizi alışverişte görsün”cü  bir anlayış taşıdığını izah etmek isterim. Kesinlikle sürece tüm kamu kuruluşları ve bazı sivil toplum kuruluşları davet edilmiş; ki edilmelidir de bu süreci tek başına katılımcı yapar mı, o önemli bir soru işareti.

“İyi de biz tüm halkın önerilerine de açtık” diyecekler. 16 Mayıs 2011’de duyurulan nihai taslak sadece 1 hafta askıda kaldı. 1 haftada insanlar ne kadar dahil olabilir, ne kadar yorum yapabilir? 1 yılda hazırlanan planın 1 hafta askıda kalması şeffaflıktan ve katılımcılıktan ne anladığımızın aslıda en önemli göstergesi.

Katılımcılık olmadan hazırlanan planlar tepeden inme olur, sadece bürokratların ve üst düzey yetkililerin bildiği, kendilerinin çalıp kendilerinin oynayacağı planlar olur. İklim değişikliğinden etkilenecek, çiftçinin, kentlinin, gencin, kadının sesinin olmadığı plan sadece uluslarararası mecrada ve ulusalda devletin kendi kendine “biz planı hazırladık” havası atmasına yarar. Üstelik açtıkları bir hafta katılımcılık ile daha sonra ses verecekler “kardeşim size sunduk, geri dönseydiniz” pişkinliğini göstereceklerdir.

Plana gelirsek;

Planda, Arazi Kullanımı ve Ormancılık, Atık, Binalar, Enerji, Sanayi, Tarım, Ulaştırma, Uyum ve Yatay kesen konular hakkında ayrı ayrı planlar hazırlamışlar.

Plan her başlıkta alt hedefleri, ulaşılacağı tarihi, kimin koordinasyonu yapacağını ve kimlerin sorumlu olduğunu detaylandırmış. Bu öncelikle iyi bir gelişme, en azından iklim değişikliği ile ilgili ilk defa zaman bariyeri içeren ve kimlerin sorumlu olduğunu belirten bir metin var elimizde; artık hesap sorduğumuzda kime doğrudan sorabileceğimizi bileceğiz.

Onun dışında planda istenilen düzeyde emisyon azaltma / mitigasyonu konusunda, yeni iklim dostu yeşil yaşam biçiminin teşvik edilmesi ile ilgili ve doğrudan iklim değişikliğinden etkilenecek kesimlerin korunmasına dair göze batan, arzulu hedefler yok. İklim değişikliği politikamız değişmiyor bu planla. Onunla uyumlu bir iklim değişikliği planımız var.

Arazi Kullanımı ve Ormancılık

Bu başlığın altındaki hedefler ve eylemlerin merkezinde orman alanlarını arttırarak bu alanlarda tutulan emisyon miktarını arttırmak konulmuş.

Orman alanlarında tutulan karbon stok miktarını 2020 yılına kadar 2007’dekine (2007’de 14,5 Gg, 2020’de 16,7 Gg) göre %15 artırmak

Hedefi bu başlıktaki en önemli hedef olarak göze çarpıyor. Ancak plan yine var olan orman arazilerinin nasıl korunacağı anlatmıyor. Ayrıca ormansızlaşma ile ilgili “Ormansızlaşma ve orman zararlarını 2020 yılına kadar 2007 yılı değerlerine göre %20 azaltmak” gibi bir kulağa hoş gelen bir hedef var ama hedefe uşalmak için nasıl yaptırımlar uygulanacağı, ne tür önlemler alınacağı belirtilmemiş.

Atık

Atık ile başlığın tek bir ana hedefi var o da etkin atık yönetimi. Bu başlık ile ilgili olarak, devlet özellikle biyobozulur (organik atıklar vs.) gibi atık miktarının düzenli atık depolama tesislerine girişini azaltmayı planlıyor.

2005 yılı baz alınarak düzenli depolama tesislerine kabul edilecek biyobozunur atık miktarının, 2015 yılına kadar ağırlıkça %75’ine, 2018 yılına kadar %50’sine, 2025 yılına kadar %35’ine indirilmesi

Ancak bu hedef bana yeterli gelmedi.   Biyobozulur atıkların yerinde veya belediyelerce tamamen geri dönüştürülmesi hem iklim değişikliği açısından kritik öneme sahip. Bu atıkların dönüştürülmesi metan gazı emisyonunu azaltıyor.

Binalar

Enerji verimliliği ile binalarda emisyon salımının azaltılması hedefleniyor. Enerji verimliliğinin yanı sıra, binalarda yenilenebilir enerji kullanımının da artması hedefleniyor.

Bu kapsamda ısı yalıtım standartlarının oluşturulması, binalara “Enerji kimliği” verilmesi,  kamu binalarında 2023’e kadar enerji kullanımının yüzde 20 azaltılması gibi hedefler verilmiş.

Verilen sayısal hedefler düşük, yaptırımların neler olacağı belli değil ve en önemlisi verimsiz enerji tüketen binalara yönelik yaptırımın ne olacağı belirsiz.

Enerji

Enerji başlığında enerji yoğunluğunun düşürülmesi ve temiz enerji kaynaklarının arttırılması hedefleri ana hedefler.

Enerji yoğunluğunun düşürülmesinde her hangi bir yapısal ve yaptırım içeren hedef yok. Yönetmeliklerin hazırlanacağı, benchmarkların belirleneceği, bilinçlendirme çalışmaları yapacağını anlatıyor planımız. Ha bir de “Sera Gazı Emisyon Yönetimi Yaklaşımı” geliştirilecekmiş. Ben birşey anlamadım.

Temiz enerji kaynaklarının ise 2023 yılında tüm enerji ihtiyaçlarının yüzde 30’unu karşılayacak düzeye gelmesi hedefleniyor.  Başta güzel ama yetersiz görünen başlığın dibini biraz kazdığınızda,  yenilenebilir enerjiden kastın aslında HES inşa etmek olduğunu görüyorsunuz. Araya biraz güneş kollektörü biraz da biyokütle kelimeleri yerleştirilmiş o kadar.

Kirli enerji kaynaklarının kullanımını, petrol ve kömürden vazgeçmeyi hiç ele almamışlar.

Sanayi

Bence hiç yazmasalar da olurmuş en azından “unuttuk” deme bahaneleri olurdu. Yeni hiçbir şey yok.  Sayısal veri bile verilmemiş, sanayi sektörünün emisyon azaltmayacağını ama “Emisyon Yoğunluğunu” azaltacağını belirtmişler. (ki bu da tuzak laf bence, yenilenebilir enerji oranını arttırsanız sanayide birim üretim başına emisyon yoğunluğu kendiliğinden azalır mesela)

Tarım

Tarımda da bir şey söylememişler. Tarım bölümü iyi niyet beyannamesi gibi. Tarımsal yutağı arttırmak  ve tarımsal emisyonları sınırlandırmak gibi hedefler var. Ama hedeflerde her hangi bir sayısal veri yok.

Emisyonu sınırlandıracaksınız da ne kadar sınırlandıracaksınız, neler yaparak sınırlandıracaksınız?

Bunların hepsi muamma.

Bir de Tarım sektöründe bilgi altyapısını ve kapasiteyi geliştirmek tarım sektöründeki kimin bu bilgi altyapısını geliştirecekler, bulamadım planda doğrusu.

Ulaşım

Ulaşımda deniz yolu ve tren yolu taşımacılığının oranları arttırılmak isteniyor. 2023 yılı Demir yolunun yük taşımacılığındaki oranı yüzde 3’ten yüzde 15’e, yolcu taşımacılığındaki oranı ise yüzde 2’den yüzde 10’a çıkarılmak isteniyor; Deniz taşımacılığında ise sırasıyla bu oranlara yüzde 2’den yüzde 10’a ve yüzde 0.37’den yüzde 4’e çıkarılacakmış.

Onun dışında kent içindeki ulaşımdaki emisyonu sınırlandırmak,  ulaşımdaki enerji verimliliğini arttırmak ve enerji sektörünün bilgi altyapısını geliştirmek istiyorlar. Ama bunlar da sayısal verileri olmayan birer iyi niyet beyanı bu yüzden de tatmin edici değil.

Uyum

Su kaynaklarının yönetimi, tarım sektörü ve gıda güvenliği, ekosistem hizmetleri, biyolojik çeşitlilik ve ormancılık, doğal afet risk yönetimi, insan sağlığı, iklim değişikliğine uyum bağlamında yatay kesen ortak konular başlıklarında uyum eylemleri planlanmış.

Her sektördeki alt hedeflerde sanki “copy – paste” yapmış gibiler. Hepsinde de iklim değişikliğine uyum yaklaşımını entegre etmek, konu hakkındaki işbirliği eşgüdüm ve kapasiteyi geliştirmek, ARGE ve bilimsel çalışmaları teşvik etmek, ilgili politikalara iklim değişikliğini entegre etmek ve sürdürülebilirliği sağlamak hedeflenmiş.

Neredesye kelimesi kelimesine herşey aynı gibi. Başlıklar güzel, içi dolu görünüyor, ama yine sayılsal hedefler yok ve finansmanı nasıl yapılacak bu işlerin sorusunun cevabı da eksik.

Yatay Kesen Konular

Son olarak Yatay Kesen Konular başlığında ise benim dikkatimi tek konu çekti, devlet emisyonunu daha sağlıklı hesaplamak için bir yapı oluşturmayı düşünüyor. Bu bence iyi bir haber, en azından artık emisyonumuz neymiş görebileceğiz. (Polyana gibi hissettim kendimi)

Özetle planın en iyi kısmı, yukarıda da dediğim gibi artık bir planın olması, onun dışında devlet halen emisyon azaltmayı, etkin uyum ve koruma stratejileri üretmeyi yine es geçmiş.

Petrol ve kömürü kullanmaktan vazgeçmek, azaltmak gibi bir plan yok. Sanayide emisyon azaltmak gibi bir düşünce yok, aksine sanırım arttırmayı hedefliyorlar, sadece birim başına daha az emisyon üreteceklermiş.

Plan bana gerçekten komik ve yetersiz geldi. İklim değişikliği ile ilgili hiç bir ilerleme yine yok. Dağ yine fare doğurdu.