Köşe Yazıları

EEB Konferansından: Hala umut var mı? – Hakan Ozan Erzincanlı

EEB 2018 Yıllık Konferansı izlenimlerim

Dün EEB – Europen Environmental Bureau (Avrupa Çevresel Büro) 2018 yıllık konferansının son kısmına yerel yeşil parti Ecolo üyesi olarak katıldım. Konferansın çağrı metni yaklaşık şöyle diyordu: “Avrupa bir yol ayrımında. Gezegenimizin (ekolojik) sınırları içerisinde yaşamak Avrupa çevre yönetmeliklerinin uzun süredir hedefi, ancak bu hedef daha önce hiç olmadığı kadar uzak görünüyor. Bu konferans 2020 sonrası çevresel öncelikleri belirlemek için düzenleniyor. Bu konferansın amaçlarından biri de 2019 Avrupa seçimlerinde çevrenin en yüksek önemde olduğuna dikkat çekerek seçim sonrası 5 yıllık dönemin bu konudaki değerine vurgulamak.”

Konferans evime tramvay ile üç durak uzaktaki komşu mahallede düzenlendiği için de ilgimi çekmişti. (Genelde böyle toplantılar şehir merkezinde yapılır). Günlük sıradan işlerime ara verip tramvaya bindim ve sade vatandaş olarak toplantı yerine ulaştım. Aslında toplantı salonuna girene dek olan ufak tefek olaylardan hoş bir “Şaban Brüksel’de” filmi de çıkar ya, konumuz bu değil. Girişte sunulan EEB dergisi META’ nın sonbahar 2018 sayısına göz attığımda ilk dikkatimi çeken kapaktaki şu soruydu: “Avrupa seçimleri hızla yaklaşırken bu değişim dönemini nasıl olur da parlak bir gelecek hazırlama fırsatına dönüştürürüz?”

Aklımda benzer ama daha pesimist sorularla salona girdim. Kapanış konuşması ve özetler yapılıyordu. Arkada ayakta izlemeye başladım. Uzayan toplantı gazetecilerin sıkılmasına yol açmıştı. Benim yanlışlıkla sırt çantamla salonun ışıklarının düğmesine yaslanmam ile umutlandılar ama tabi durumu fark edip hemen yerimi değiştirdim. Özet olarak optimist ve pesimist kişi ve düşünceler çatışmış. Konforlu tüketim alışkanlıklarını terk etmek zorunda kalmanın hüznü ile daha ekolojik (daha ziyade ‘biyoçeşitliliği zenginleşmiş’ gibi bir tabir tercih ediliyordu) bir geleceğin umudu ve mutluluğu karşılaşmış.

Sanırım biyoçeşitlilik konusu çokça tartışılmış ve daha ziyade plastik atıklarının azaltılması ve bu sorunun kökten çözülüp çözülemeyeceği konuşulmuş. Biliyorsunuz Avrupa tek kullanımlık plastikleri yasaklama yolunda önemli bir karar aldı. Elbette şimdilik sabah kahvesini plastik bardakta içen işçi, akşam malını selofanla sararak koruyan pazarcı için değişen bir şey yok. Ama olacak sanıyor ve umuyoruz. Benim kapanış konuşmasından anladığım kadarı ile şu anda yapılabilecek en etkin şey, geri dönüşüm teknolojisi ve endüstrisinin desteklenmesi ile ürettiğimiz atıkların doğaya ve insan sağlığına verdiği zararların önüne geçmek.

Dediğim gibi konferansın sonuna yetiştim. Ancak tüm tartışmaları dinlemiş katılımcıların surat ifadeleri ve vücut dillerini okumaya çalıştığımda genel olarak bir umutsuzluk havası sezdim. Konuşmacılardan gelecek en ufak bir gerçek değişim haberini duymaya aç kulaklar ve umut arayan gözler gördüm. Bir kaç sinirli amca toplantı bitmeden paltolarını “bu iş böyle olmaz kardeşim” der gibi göstere göstere giyerek çıktılar.

Bir şeyler olacaktı, buradaki herkes bunu istiyordu ama nasıl? Kışın soğukta elimizi yıkarken sıcak suya burun kıvırarak mı (bir de gelin bunu 4 yaşında bir çocuğa anlatın)? Yoksa bu toplantıya gelmek için sabah uçak yolculuğu yapmış olanları tren kullanmaya zorlayarak mı? Bir şeyler olacaktı. Geç kalınmış faaliyetlerin özrü bir şekilde dilenecekti ama nasıl?

Konferans bitti ve resepsiyona geçildi. Ben hemen bir kadeh bir şey içip nazik garsonun uzattığı tepsiden bir lokma yosun sarmalı suşi aldım. Resepsiyonda etrafıma şöyle bir bakıp çıkışa yöneldim.

Komşu mahallemde önemli bir toplantı olmuştu. Herkes yangının büyüklüğünün farkındaydı ve yine herkes az ya da çok yanmadan bu felaketten kurtulunamayacağını anlamıştı. Dışarı çıktığım saraylar sokağı (Rue des Palais) yine vızır vızır araba dolu, hava soğuk ve kirliydi. İnsanlar yangından habersiz veya umarsız yürüyorlardı. Tüm insanlık, günümüz medeniyetinin baş temsilcilerinden Avrupa birliği de bu gemide idi. Ve anladığım kadarı ile daha iyi bir gelecek için acil etkin önlemler alabilmek bir şekilde imkânsızdı. 

Hakan Ozan Erzincanlı

Yazarlar

Belçika yerel seçimleri ve Yeşillerin zaferi – Hakan Ozan Erzincanlı

Geçen hafta Belçika’ da yerel seçimler yapıldı. Sonucu genel olarak özetlersek sol oylar yükseldi, Yeşiller ciddi bir ilerleme kaydetti. Ümit Şahin’in bu seçimlere yorumuna katılıyor ve hatta arttırıyorum: “aşırı sağın yükselip toplumu zehirlediği durumlarda aşırı sağın panzehiri Yeşiller oylarını arttırıyor.” (Elbette bu sağlıklı demokrasilerde olabiliyor.)

Özgecan kara’nın yazısına bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

Frankofon bölgesi Yeşiller’i yani ecolo olarak ülke genelinde toplam 550 ilçe belediye meclisi üyesi, 10 belediye başkanı çıkardık ve seçilmişlerimizin % 70′ i kadın.

İkamet ettiğim Brüksel’in Schaerbeek belediyesinde de ciddi bir başarı elde ettik. Öyle ki 2006 seçimlerinde % 13,8 sonra 2012’de % 13,4 olan Ecolo-Groen oyları bu seçimde % 19,4 oldu! Belediye meclisindeki 7 sandalyemiz 10’a yükseldi. Seçilemeyen arkadaşlar da yüksek oy aldı. Bu beklense de 2006 ve 2012 sonuçları bunca birbirine yakın iken bu seçimde böylesi bir artış bizleri çok sevindirdi.

Ancak sonucu paylaştığım, dünyanın gidişatının, ekolojik ve ekonomik yıkımın farkında olan bazı arkadaşlarımın gözünde maalesef beklediğim zafer pırıltısı ve sevinci göremedim. Aslında ütopik olsa da sanırım bir yandan çok daha fazlasını ummuştuk. Sanki gözlerimiz şunu diyordu: “küresel ısınma konusunda 6 yıl sonra iş işten geçmiş olur. Ki zaten belki de iş işten geçti.”

Ancak enseleri karartmaya da gerek yok. Önemli bir başarı gösterdik ve şimdi yapılması gereken seçmenin verdiği bu desteği en iyi şekilde değerlendirip 2024 seçimlerine göğsümüzü gere gere girebilmek. Şahsen ben aslında seçim sonuçlarının Yeşiller açısından mükemmel olduğunu düşünüyorum. Sonuç sevinebilecğeimiz derecede iyi ve/ama adapte olup 6 yıl sonrasına etkin hazırlanmak için de kesinlikle yeterli. Sürat ise öldürür.

Seçim Günü

Seçim günü öğle vakti evime yürüyerek 10 dakika kadar uzaktaki okulda oyumu kullanmaya gittim. Kendi sandığımı buldum. Biraz kuyruk bekledim. Sıram gelince eve mektupla gelmiş seçmen kartımı ve kimliğimi sandık kuruluna verdim. İsmimi listeden bulup bana bir elektronik seçmen kartı verdiler. Kabine girdim. Bir ekranın altına bu kartı soktum. Parti ve aday seçimlerimi yapıp onayladım. Alttan bir fiş çıktı. Bu fişle birlikte kartı da alıp dışarı çıktım. Bir yardımcı vasıtası ile fişi barkoda okuttum ve fişi kutuya attım. Uzun zamandır ilk defa oyumun bir hileye kurban gitmeyeceğine emin olup bir “oh” çektim.

Seçim sonrası konuştuğum ve Türkiye’ de aşırı sağ partileri tutan belgotürklerin Belçika’da sol partiye oy vermeleri çok bilindik. Bir yeşil olarak dünyanın her yerinde aynı değerlere sahip olmak paha biçilemez.

Genel Kurul

Seçim sonuçlarına dair Belçika basınında çıkan bir karikatür:
Yukarıda kırmızı renk ve kalın puntolar ile, “”Yeşiller secimleri neden kazandi ki?” denmiş.
Yanıt ise şöyle “Medya yüzünden olmalı”

Seçimin hemen ertesi cumartesi (dün) Schaerbeek Ecolo olarak seçilmişlerimizin alacağı görevler konusunda bir olağanüstü genel kurul düzenlendi. Elbette çok detay veremem ancak özet olarak yeşil ilkelerin amansız ve etkin bir değerlendirilmesi ile bazı kişiler için çok acımasız görünse de demokratik ve etkin kararlar alındı. Kadın kotası mı, genç kotası mı; deneyim mi yoksa yenileme ve gençleşme mi? Uzun uzun tartışıldı…

Türkiye Yeşillerine göre bence büyük fark şu ki burada üyeler çok hızlı karar verebiliyorlar. Kapanışta söz aldığımda bunu belirttim. Tabi benim katıldığım Türkiye Yeşilleri’nin toplantılarında hiç böyle seçilmiş üyelerin kaderini belirlemek gibi bir görevimiz olamadı, belki ondandır diye düşündüm. Ha bir gün o da olur mu?

Bilemiyorum.

Umuyorum…

 

1 – Belçika yerel seçimleri ve Yeşil Siyaset 

2 – Belçika yerel seçimleri ve Türkiye

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Kategori: Yazarlar

Köşe Yazıları

Belçika yerel seçimleri ve Türkiye – Hakan Ozan Erzincanlı

Geçen hafta bahsettiğim gibi Belçika yerel seçimleri 14 Ekim’ de yapılacak ve seçim heyecanı her yeri kaplamış durumda. Bu yazımda, kendisi de Türkiye’ de seçme ve seçilme haklarını kullanmış birisi olarak size Türkiye’ deki yerel seçimlerden farkları yazmaya çalışacağım.

Bir kere sanırım en önemli fark, seçilme hakkının da en az seçme hakkı kadar destekleniyor olması. Aday olma yetisine sahip herkese uygun zamanda kalın bir zarfın içerisinde bir başvuru kılavuzu ve adaylık başvuru formu gönderiliyor. İsteyen herkes siyasi partilerle ilişkide olmak zorunda kalmaksızın aday olabiliyor. Sanırım Türkiye’de de bu şekilde bağımsız aday olunabiliyor ancak her vatandaşın evine detaylı açıklama ile birlikte başvuru formu gelmesi insanın demokrasiye inancını arttırıyor. Çoğu konuda inanılmaz bürokratik olan Belçika’nın seçim konusunda farklı davranıyor olması da ayrıca şaşırtıcı ve sevindirici.

Büyük farklardan biri de “kimin oy verebileceği” konusunda. Eğer son beş yıldır o bölgede ikâmet ediyorsanız, resmi olarak oturumunuz varsa Belçika vatandaşı olmasanız da seçimlere 6 ay kala belediyeye başvurup yerel seçimlerde oy kullanma hakkı elde ediyorsunuz ki bence çok mantıklı.

 

Seçim çalışmalarında gördüğüm büyük farklılık belediye meclis üyelerinin kendi seçim çalışmalarını da yoğun bir şekilde yapıyor olmaları. Ve Türkiye’de olduğu gibi burada kalabalık maiyeti ile dolaşan göbekli ve takım elbiseli amcalar pek yok. İlk seçmenliğimden beri Türkiye’de seçim zamanları kalabalık yerlerde maiyeti ile dolaşan, kendisinden hiç memnun olmasanız da suratına yapıştırılmış kocaman yapay gülümsemesi ile elinizi sıkıp ezberlenmiş lafları sıralayan bu amcalardan kaçmaya çalışırdım. Burada adaylar daha ziyade anketör gibiler. Parkta çocuğunuzu izlerken çıtı pıtı bir kadın günlük normal kıyafetleri ile yanınıza gelip “Nerede oturuyorsunuz? Oy verecek misiniz? Yönetimden memnun musunuz?” gibi soruları hızla sorup belediye meclis üyesi adayı olduğunu ve harika şeyler yapmayı planladığını size hızlıca anlatıp elinize bir broşür tutuşturuyor. Tabii bazı pazar yerlerinde takım elbiseli amcaları görmedim değil ama en azından maiyetleri onlarla beraber maç taraftarı gibi kortej eşliğinde yürümüyor. Gruptaki herkes vatandaşlarla birebir görüşmeye ve tanıtım yapmaya çalışıyor.

Burada belediye başkanımın kim olduğunu seçimler yaklaşana kadar bilmiyordum. Zaten genel eleştiri seçimle gelen belediye yöneticilerinin sadece seçim dönemi çalıştığı, diğer zamanlarda görünmez oldukları yönünde. Meclis üyeliği de oldukça kârlı bir işmiş sanırım. Bir kez seçildikten sonra 6 yıl boyunca ayda 8.000 euro maaş alıp hayatınızı yaşıyormuşsunuz. Sanırım bu cazibe sebebiyle (en azından kendi bölgemde) adaylar arası iftira, karalama, dedikodu ve çamur atma faaliyetleri yoğun. Bu konuda hiç yabancılık çekmedim.

Belçika’ da seçim afişlerini kafanıza göre istediğiniz yere yapıştıramıyorsunuz. Kimseye sormadan balkondan balkona tutuşturulan ve kimi yerlerde gökyüzünü görünmez kılan parti bayrakları yok. Belediye parklara her parti veya bağımsız liste adayları için panolar koyuyor. Afişler buralara yapıştırılıyor. Bir de isteyen özel arabasına, dükkanına, evinin camına aday afişleri yapıştırabiliyor. Evlerde, arabalarda genelde tek aday veya aynı partiden bir kaç aday afişi olurken bölgedeki bazı dükkanların camları neredeyse tüm adayları içerebiliyor. E bu durum şahsen vatandaş olarak tek bir afiş asmış olan dükkan sahibine saygı duymama, onlarca farklı afişle herkese eyvallah diyen dükkan sahiplerine ise mesafeli durmama yol açıyor.

Siyasi gruplar olarak bence görünürde 5 temel grup var. Yerel sağ ve ırkçı partiler, yerel sağcı ama dindar ve liberal partiler, liberal partiler, solcu partiler ve yeşiller. Bulunduğum konum dolayısı ile de olabilir emin değilim ancak vatandaş olarak sadece solcular ve yeşillerin çalıştığını ve her kesime ulaşan hizmetler verdiğini görüyorum. Bence en uzak durulması gereken yerel ırkçı sağcı partiler ve yağlı lokmayı nerede bulursa oraya dönebilen liberaller. Dindar partilerin de sağ olmalarına rağmen temel bir ahlak ve vicdana sahip olduklarını görüyorum.

Yeşiller ve solcular çalışıyor. Hem vicdanlı hem de gelecek odaklılar. Kendi adıma bölgemde başta yollarda araçlara 30 km/h hız sınırı uygulaması, kent saksılarında sosyal gıda üretimi, pestisit kullanım yasağı gibi projelerle yeşillerin evime dek ulaştığını hissediyorum. Ama açık söylemek gerekirse aslında hep olduğu gibi temel iki grup var. Birinci grup kendini, ailesini, ırkını, ülkesini ön plana koyan sağ kesim. İkinci grup ise büyük resmi görebilen, dünyayı bir bütün olarak ele alabilen sol kesim. Bu sol kesim içinde de gelecek öngörülerinin mevcut durumda çok karanlık olduğunu görüp, dünya çapında iyi organize olarak globalden yerele tüm politikaları modern ve işlerlikli, vicdanlı ve ahlâklı yeşiller ön plana çıkıyor.

Yeşilller öyle ağır bir yükün altında ki onlara sadece oy vermek yetmez. Üye olmak ve/veya faaliyetlerine katılmaya çalışmak ve özellikle sesinin duyulmadığı yerlerde sesleri olmak lâzım. Yoksa açıkçası öyle veya böyle bu seçim de atlatılır. Ama dünya daha kaç “hep bana”cı seçim kaldırır bilemem…

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Hafta SonuManşet

Neden tohumluk olarak bir GDO kullanılmamalıdır? – Hakan Ozan Erzincanlı

Aşağıdaki yazı, “Kutadgu Bilig Tarım ve Yaşam Sistemi”ni anlatmaya çalıştığım kitabın taslağından bir kısımdır. “Teşbihte hata olmaz” düsturu ile tohumluk ıslahını vişneli pasta yapımına benzeterek anlatmaya çalıştım. Umarım faydalı olur (HOE).

Gen, bir bilgi dizisidir. Örnek olarak bir yemek tarifine benzetirsek DNA, bir web sitesinde veya dergide bulunan sabit bir yemek tarifidir diyebiliriz. RNA ise (mesajcı RNA) birinin bu tarifi elindeki not defterine kopyalaması ile oluşan bilgi notudur. Bu notu alıp mutfağa giderseniz bu tarifle yemek yaparsınız. Yemek, yani ürün ise PROTEİN’dir. Bu yemek yapma olayının canlı bilimdeki (biyoloji) adı “protein sentezi” dir. Yani DNA’daki bilginin, yaşamsal işlemleri yürütmek amacıyla kullanılması.

GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demektir. Şimdi yine yemek yapma örneğine dönelim. Diyelim ki vişneli pasta yapmak istiyorsunuz. Okuduğunuz dergide de çok güzel bir vişneli pasta tarifi var. Bu tarifte çikolata da var ama olsun. Sizin için önemli olan bir pasta yapmak ve bunun vişneli olması. Tarifi küçük bir not kâğıdına yazdınız. Mutfağa gittiniz. Vaktiniz var ve mutfak vişneli pasta yapmaya uygun. Gerekli tüm malzemeleriniz var. Tarife bakıp, aşçılık becerilerinizi de kullanarak bir vişneli pasta yapıyorsunuz. Şimdi genetik ıslah ve GDO arasındaki temel farkı bu örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım:

Geleneksel Islah

Örnek büyüklüğümüzü arttıralım. 1000 tane vişneli pasta yapan aşçı olsun. Diyelim ki bir kurul bu pastaları yiyenlere anket yapıyor ve en iyi 100 pastacıyı belirliyor ve kalan 900 pastacıyı işten kovuyor. Kalan 100 pastacıya da bilgilerini web sitelerine, dergilere koymaları ve bol bol pasta yapmaları için imkân veriyor. Ertesi yıl yenilenmiş bilgi ve becerilerle yeni bir yarışma ve anket ile yeni bir 1000 kişiden yeniden 100 kişi seçilip 900 kişi eleniyor. Bu seçilen 100 kişi destekleniyor. Böylece pasta gitgide yiyenlerin daha fazla beğendiği bir hale geliyor. İşte bu bildiğimiz “geleneksel ıslah”tır.

Aslında geleneksel ıslahı da ikiye ayırmak gerekir. Köylü, çiftçi, üretici tarafından yapılan geleneksel ıslah ve uzman, bilimci, mühendis tarafından yapılan geleneksel ıslah olarak.

Üretici temelli geleneksel ıslah

Üretici köylünün yaptığı geleneksel ıslahta ıslahçı çok olduğu için yemek tarifi çeşidi çoktur. Ürün piyasada alınıp satılmaya çok uygun olmayabilir ama mutfakta pişirilip taze servis edilmeye uygundur. Yani yukarıdaki örneğe dönersek bu ıslah çeşidinde seçici kurul, köylü üreticilerden oluşur.

Mühendis temelli geleneksel ıslah

Mühendis bilimci uzman tarafından yapılan geleneksel ıslahta kurul uzmanlardan oluşur. Kuruldaki uzmanlar nasıl bir pasta üreteceklerine dair bilgiyi, o pastayı tüketecek kişilerden ve hatta o pastayı onlara satacak ticari işletmelerden alırlar. Yarışmaya katılan 1000 kişinin yaptığı pastalardan seçim yaparlarken ana kriterleri, en düşük maliyetle en iyi üründür. Temel hedef karlılıktır. Beğenilmeye elverecek kadar lezzet ve sağlık ancak karlı olmayı sağlayacak düşük üretim maliyeti, dayanıklılık amaçlanır Bu kuruldaki uzmanlar karlı seçimler yapabildikleri oranda maaş alır ve geçinebilirler. Yok, karlı pasta üretilmesini sağlayacak seçimler yapamazlarsa muhtemelen bu işe devam edemezler. Yani onlar da piyasa tarafından elenirler. İşte bilimsel ya da daha doğrusu “ticari geleneksel ıslah” da budur.

 Hibrit (melez)

Dünya’ nın iki ayrı yerinde, iki ayrı pastacı grupla vişneli pasta yarışması yapıyorsunuz. Örneğin Afrika ve Amerika’da iki ayrı grup. Aşçılar, bilgiler, deneyimler de birbiri ile rastlaşmıyor. Kendi içlerinde sürekli iki kıtanın en iyi 100 aşçısını seçiyorsunuz.

İşte yıllar sonra bu 100’ erli iki ayrı grubu birleştirirseniz, yeni tarifler bir nevi füzyon mutfağı ürünü olacaklardır ve özellikle ilk buluşmanın ürünleri çok iyi olacaktır. Bu ilk ürüne genetik ıslah dilinde “melez azmanı”, üretilen ürüne de genel olarak “melez” ya da “hibrit” bu işleme de melezleme ya da hibritleştirme diyoruz.

GDO-Genetiği Değiştirilmiş Organizma

Bir uzman bilim adamı grubu, mutlaka laboratuarda ve mutlaka yüksek uzmanlık bilgisi ile, vişneli pastanın ana tarifine bir madde ekler. Bu uzman grubu daha önce hiç vişneli pasta yapmamış ve hiç vişneli pasta yapımında bulunmamıştır. Bilgileri, araştırma sonuçlarına dayalı zayıf görsellerden oluşan, üzerinde uzlaşılmış bir hikâyeye dayanır. Ancak örneğin, üretilen vişneli pastanın karıncalar tarafından değil de sadece insanlar tarafından tüketilmesini istemektedirler. Buna göre X maddesini tarife zorla eklerler. Bu X maddesinin düşük dozları karıncaları hemen öldürmekte ancak insanları hemen öldürmemektedir. Böylece pastalara karınca ilacı sıkmaya gerek olmayacaktır. Yani kendilerince iyi bir şey yapmaktadırlar.

Yeni tarifi alan 1000 aşçıdan belki 999’ u iyi bir pasta üretemez. Belki sadece 1-2 tanesi üretir. Uzmanlar bu pastacıyı alırlar ve diğerlerini kovarlar. İşte tarifi değiştirilmiş vişneli pasta yani ıslahta genetiği değiştirilmiş organizma üretilmiştir.

Bu örneklerde de belirtildiği gibi iyi bir vişneli pasta üretim yöntem ve çeşitleri farklı olduğu gibi, iyi tohumluk üretim yöntem ve çeşitleri de farklıdır.

Bence en iyisi, köylü üreticilerce tarifi geliştirilmiş ve uygun imkânlara sahip becerikli aşçılar tarafından yapılıp taze tüketilen vişneli pastadır. Mesela bence bu pasta karıncalardan korunacaksa etrafı kapatılarak korunabilir.

 

Hakan Ozan Erzincanlı

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Kakalar toprağa dönmeli – Hakan Ozan Erzincanlı

Eskiden, çok eskiden kaka yapmak doğaya bir hediye, bitkilere böceklere enfes bir besindi. O zamanlar insanlar doğadaki diğer tüm canlılar gibi, besin zincirinde kendilerine ait dilimdeki gıdaları tüketir ve atıklarını bitkilere, bakterilere, böceklere besin olarak sunarlardı.

Yani insan topraktan aldıkları karşılığında bir ücret öderdi. Böylece toprak da memnun olur ve pek hastalanmaz, erozyon ve çölleşme gibi sorunlar üretmezdi.

Derin derin düşünmek lazım, insan bedeni gerçekte kime aittir?

İnsanın anne-babasına mı?

Devlete mi?

Kendisine mi?

***********

İnsan bedeni, Dünya üzerindeki diğer tüm canlılar gibi topraktan gelir ve yine toprağa döner. Er ya da geç…

Ne mutlu ki öldükten sonra bedenlerimiz mezarlıklarda toprak ile buluşabiliyor. Elbette bu alanlar temelde dinsel, ruhani sebepler ile doğadan kopuk alanlar. İnsanlar öldükçe ve şehirler kalabalıklaştıkça bu doğadan yalıtılmış özel alanlar insan bedenleri ile gübreleniyor. Buraların topraklarını korumak için suni gübreler vermek, bitkileri ilaçlamak, erozyon olur mu diye endişe etmek gerekmiyor.

Ancak yaşarken ürettiğimiz atıklarımız, diğer tüm canlılardan ayrı olarak besin zincirinden kopuk olarak tuvaletteki o her şeyi yutan delikten uzak bir yerlere gidip bir şeyler oluyor.

Toprakla buluşmuyor.

29

Ne gariptir ki insanlık da bu arada hem ciddi bir ekolojik kriz ve hem de bununla beraber ve bundan bağımsız olarak ciddi bir gıda krizi içerisinde. Her sekiz insandan en az biri aç. Bana sorarsanız en az yarısının da “yiyecek” niyetine yediği şeyler, aslında yenmemesi gereken şeyler.

Hava birçok yerde solunabilir gibi değil.

Su birçok yerde içilebilir gibi değil.

Güneş birçok yerde ulaşılabilir gibi değil ve

Gıda birçok durumda yenecek bile değil.

Bu neden böyle?

Neden bu kadar güzel, masmavi, sularla dolu ve inanılamaz bir dengenin ortasındaki biz insanlar tüm bu nimetlere bu denli uzağız?

Dinozorlar 150 milyon yıl boyunca Dünya hayatına egemen olmuşlar. Biz insanlar ise tahminen 50.000 yıldır varız. Ve belki son 10.000 yıldır da Dünya hayatına egemeniz. Ve büyük ihtimalle bunu 500 yıl daha sürdürmemiz mümkün değil. Yok oluyoruz. Neden?

Dünya topraklarının üzerini hızla yollar, binalar ile örtüyoruz. Dünya hava alamıyor ve karşılığında bize güzel hava veremiyor.

Dünya’ nın özgürce akan sularını alıp har vurup harman savuruyoruz. Dünya’ nın milyonlarca yıllık su dengesini alt üst ediyoruz. Karşılığında bize güzel sular veremiyor.

Atmosferi kirletip binaları camlarla beziyoruz ve karşılığında güneş, binyıllardır yaptığı gibi bedenlerimize sağlık saçamıyor.

Ve gıda. Toprak, güneş, hava ve suyun bizlere sunduğu gıdaların bedeli olarak dışkılarımızı Dünya’ ya, olması gerektiği gibi besin zinciri içerisindeki yerine teslim etmiyoruz. Ve dolayısı ile iyi gıdadan da yoksunuz.

Beslemek yerine kirletiyoruz. Neredeyse tüm tarım toprakları organik maddece fakirlik çekiyor. Dolayısı ile erozyon, çölleşme, susuzluk, besinsizlik içerisinde kıvranıyor. İnsan dışkısı uygun kullanıldığında topraktaki organik maddeyi diğer tüm gübreler gibi arttırabilir. Oysa insan hatta büyük çoğunlukla endüstriyel tavuk, pet hayvanları ve endüstriyel mekanizmanın içerisindeki neredeyse tüm canlıların atıkları toprakla buluşmadan def ediliyor. Beslemek yerine kirletiyor.

28

Dünya tarım topraklarında organik madde % 0,1 ila 3 arası değişmektedir dersek yanlış olmaz. Bu oranı % 5’ e yükselttiğimiz durumda tahminen yukarıda bahsettiğim sorunlar ile ilgili çok ciddi gelişmeler olur. Hatta gidişat terse dönmeye yani düzelmeye bile başlayabilir.

Açlığa çözüm konusunda er ya da geç bütün otoriteler şunu kabul ederler ki gıdalar bir yerlerde üretilerek aç insanlara iletilmekle bu sorun çözülemez. Sorunun çözümü için açlığın olduğu yerde gıda üretilmelidir.

Ve aynısı atıklarımız için de geçerli. Atıklarımız (organik atıklar), üretildikleri yerde gıda üreten toprak ile buluşmalı.

 

Aksi halde sonumuz son değil. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete yani.

Daha da dinlemeyene son söz Âşık Veysel’ den olsun:

“Her kim ki olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sadık yârim kara topraktır”

30-Hakan-Ozan-Erzincanlı

 

Hakan Ozan Erzincanlı
30.05.2016

ManşetTarım-Gıda

Baharı bekleyen buğdaylar gibi: Soru ve sorunlarla tarımsal kuraklık

Tarımsal kuraklıktan bahsederken insanın aklına takılıyor: Acaba sorun kuraklıktan öte, uygulanan yanlış tarım politikaları mı? Abdullah Aysu, Nidal Özdemir ve Hakan Ozan Erzincanlı’ya sorduk.

Sokakta çiçek açmış erik ağaçlarını görünce önce sevinçle karışık heyecanlandığımız, sonra korkuya kapıldığımız günlerden geçiyoruz. Daha önce Şubat ortasında çiçeklenen ağaç görmüş müydünüz? Bu coğrafyada iklim değişikliğine bağlı kuraklık artık “tehlike” değil, içine düşülen bir kriz.

agri-winter-wheat

Bahar yağışları tarımsal kuraklığa çözüm değil 

2007 yılındaki büyük kuraklıktan daha zor bir dönemden geçiyor Türkiye. Sayıları iyice ezber edelim: Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre 2013 yılı sonbahar mevsimi yağışlarında normale göre %14 azalma görüldü. Aralık ayında önceki yıla göre  %72, Ocak ayında %39,1  azalma yaşandı.

Aylar öncesinden artan gıda fiyatları tarımsal kuraklıkla ilgili ilk sinyalleri vermişti. Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın “kuraklık geliyor”dan öte bir açıklama yapmadığı, hükümetin krizle ilgili –gizli planlardan anladığımız kadarıyla- tek çözümünün, doğanın dengesini zaten bozmuş olan HES’leri arttırmak olduğu bu süreçte, şimdi de umut Mart ve Nisan yağışlarına bağlandı. Fakat uzmanlara gore, ekinler için artık geç; tohumun büyüyebilmesi için gereken su bahar değil kış yağmurlarından karşılanıyor.

Tarımsal kuraklıktan bahsederken insanın aklına takılıyor: Acaba sorun kuraklıktan öte uygulanan yanlış tarım politikaları mı? Abdullah Aysu, Nidal Özdemir ve Hakan Ozan Erzincanlı’ya sorduk.

“Tarımsal verimlilik %20- %30 düşecek”

fft2mm3802453

Abdullah Aysu

Çiftçi Sendikaları’nın başkanı ve yazar Abdullah Aysu, tarımsal kuraklıkla ilgili işaretleri şöyle sıralıyor: “Buğday arpa gibi hububatların köklerinin serinde olması gerekir. Ekim – Kasım aralığında toğrağın nemli olması ve yağmurun yağması gerekiyordu. Şu anda yaşadığımı dönemlerde genellikle kar örtüsü olur. Köke yavaş yavaş salınarak buğdayı gelişimini arttırır. Şimdi kar yok. Bunları alt alta topladığımızda ciddi bir verim kaybıyla karşı karşıyayız. Bilge çiftçilerin bize söylediği, bundan sonra düzenli yağış olsa bile mevsiminde yağmur olmadığı için verimlilik yüzde 20 ve yüzde 30 arasında düşecek.

“ABD, kuraklık için çiftçiye destek oldu, ya Türkiye?”

Aysu, ABD’de de kuraklık olduğunu, fakat orada çiftçiye yapılan destek nedeniyle tarım krizi yaşanmadığını hatırlatıyor: “173 milyon dolar destek oldular çiftçiye, üretim devam etsin diye. Ama Türkiye’de çiftçilerin üretime devam edip etmeyeceğiyle ilgilenen yok. Tarım Bakanlığı üretimi geliştirmek yerine ithalatı ve ihracatı koordine etmeye çalışıyor. Yanlış tarım politikaları nedeniyle beş yıldır buğday ithal ediyor bu ülke. Çiftçiler de zarar ettikleri için üretimden vazgeçti, üç milyon hektarlık arazi ekilmiyor artık.”

Hububat dışında sebze ve meyveler için de tehlikeli bir dönemin yaşandığını söyleyen Abdullah Aysu, “orman kesmek, HES kurmak gibi faaliyetler olacağına, ekolojik döngüyü sağlayabilecek politikalara geçilmeli” diyor.

Özdemir: Asi Havzası’nda su için 60 değil 250 metreye inmek gerekiyor 

Kuraklığı en yoğun şiddetiyle yaşayan bölgelerden birinde, Hatay’da fidecilikle uğraşan ziraat mühendisi Nidal Özdemir de Amik Gölü ve çevresinin portresini epey karanlık çiziyor:

cicekciler-siparise-yetisemiyor,-botanikciler-sinek-avliyor-IHA-20121212AW000064-3-t

Nidal Öztürk

Amik Gölü’nün kendine özgü bir iklimi vardı, zaman zaman yağış zaman zaman sis olurdu. Bu yok edildiği için iklim değişti. Her yerin imara açılmasıyla, çiftçilerin de zorunlu kaçak kuyulara yönlemesiyle, Asi Havzası’nda su problemi yaşanmaya başladı. 60 metrede kuyudan su çekerken artık 250 metre, 500 metreye iniyorsunuz.”

“Elma fidanlarım bir ay önce çiçek açtı, artık işe yaramaz”

Peki bir fideci olarak Öztürk’ü nasıl etkiledi kuraklık? “Elma mart ayının sonunda bile açmazdı, şimdi sökülen elma fidanlarım çiçek açtı. Yani benim fidanlarım odun oldu artık bir işe yaramaz.”

Nidal Öztürk, iklim kuşaklarının kaymasıyla tarım alışkanlıklarının da değişeceğini düşünüyor: “Akdeniz bölgesinde narenciye yerine hurma yetiştirebiliriz. Bu bölge ülkenin maydanozunu, narenciyesinin karşılayan bir bölge. Buğdayı zaten ithal etmeye başladık, maydanozu da mı ithal edelim?

Erzincanlı: Tarım endüstrisi dünyadaki temiz suyun %80’ini kullanıyor

Tarımsal kuraklıkla ilgili hükümetin tarım politikasındaki yanlış uygulamalarından, HES gibi doğayı sömüren uygulamalardan bahsettik. Perspektifi biraz daha açalım: “Organik Ötesi Tarım” kitabının yazarı Hakan Ozan Erzincanlı, kuraklığın nedenini doğadaki insan müdahalesine ve endüstriyel tarıma bağlıyor:

Hakan Ozan Erzincanlı

Hakan Ozan Erzincanlı

“Her şeyi gereğinden fazla harcamaya ve harcama sonucunda gereğinden fazla ürün almaya dayalı bir sistem var ama doğa bunu kabul etmiyor. Yağmurla her yerde uygun üretim yapabilirsiniz ama insan bir araziyi önce açıyor, sürüyor. Bu su kaybı yaratan bir durum. Sonra hibrit tohum ekiyor. Melez azmanı da deniyor bu tohuma, bilimsel süreçlerinden fabrikalarda üretilir. Su verdiğiniz müddetçe size çok ürün verir ama şımarıktır, çok besin ve su ister. Bunlarla toprağı tohumlayıp sürekli, sürme çapalama yaparsınız su kaybı olur. Dünyada kullanılan temiz suyun yüzde 80’i tarıma gidiyor. Demek ki bizim endüstrilerimiz temiz su oranını tarıma kaydırıyor.”

“Rusya cevizi Ankara’da olduysa, Akdeniz’de de olur!”

Endüstriyel tarımsal alışkanlıklarının yaşanan krize nasıl neden olabileceğini geçen gün yaşadığı bir örnekle anlatıyor Erzincanlı: “Güney Akdeniz’de bir köye gittim. Bütün üreticiler şikayet ediyor ‘su yok’ diye. Ama aslında komik hatalar yapmışlar. Mesela arazisi kuzeye bakan biri incir ekmiş, arazisi güneye bakan biri de ceviz ekmiş. Yani ‘su yetmesin biz ürün alamayalım’ diye yapılmış sanki. Bir üretici Rusya’dan ceviz getirmiş onu anlatıyor. ‘Rusya’daki ceviz burada olur mu?’ diye soruyorum, ‘Ankara’da olmuş’ diyor. Arazinin ortasında 300 yıllık Osmanlı kuyuları var burda su birikiyor, ama çiftçi 60 kilometre ötedeki kaynaktan çeşme suyu getiriyor. Temel sorun bilinçsizlik, düşünce fonksiyonunun tarım içinde olmaması.”

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

Organik Ötesi Tarım

Nasıl bir tarım istiyoruz?

36 organik ötesiBu sorunun etrafında sürüp giden yoğun tartışmalar var. Bu tartışmalar çoğu zaman makro politikalara kilitleniyor. Oysa küçük köylülerden, büyük ölçekli çiftçilere, şehirde tarım yapan kent bahçecilerinden, balkon bahçecilerine tarımsal faaliyette bulunanlar için ortak değerler ve yöntemler oluşturmak mümkün.

Son yıllarda adını daha fazla duyduğumuz Fukuoka’nın doğal tarımı, organik tarım, ekolojik tarım ya da permakültür gibi kavramlar, tarımsal faaliyetlere daha çok etki ediyor. Hakan Ozan Erzincanlı kendi ziraat deneyiminden yola çıkarak, bütün bu isimlendirmeleri örneklerle ilmik ilmik işleyerek, bütünlüklü bir tarımsal yöntem geliştirmemizin yollarını öğretiyor. Anadolu’nun 10 bin yıllık tarımsal deneyimini hazmetmiş, dünyanın çeşitli kültürlerinde yoğrulmuş yeni yöntemleri çok iyi kavramış ve çarpıcı çözüm önerileri ile bize yeni ufuklar açan Hakan Ozan Erzincanlı bir seri olarak tasarladığı kitaplarının ilkini, iştahla okumanız için hazırladı.

Organik ötesi tarım, yeşil politika kitaplığından yayınlandı. Çünkü yeşil politika özünde, mikro olanı öne çıkartır. Kavramları çok yenidir. Okudukça/içinde yer aldıkça yeni bir dünyanın, yeni bir bakış açısının kapıları coşkulu bir şekilde önümüze açılır.

Yeni İnsan Yayınevi’nin açmaya gayret gösterdiği kapı, işte bu şenlikli kapıdır.(Tanıtım bülteninden)

Organik Ötesi Tarım
Hakan Ozan Erzincanlı
Yeni İnsan Yayınevi
2013

 

Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği 

37 doğaBu kitap, Taksim Gezi Parkı’nın doğaya ve insana değer vermeyen, “ben yaptım, oldu”cu bir mantıkla dönüştürülmesini engellemeye yönelik protestolarla başlayan, azalıp artan gerilimlerle ve can kayıplarıyla süregelen eylemlerin okunması noktasında farklı bir pencere açma ihtimaline sahip olsa da son zamanlarda raflarda fazlasıyla rastlanan Gezi Parkı kitaplarından bir tanesi değildir. Ama akademik anlamda 2008’e, doğayı dikkate alan bir bakış açısının geliştirilmesi anlamında ise 1990’lara dayandırabilecek bir sürecin ürünü olarak, insanlığın karşı karşıya bulunduğu birçok sorunun kaynağı sosyo-ekonomik düzenden hala memnun olmayışın bir ifadesidir. Ortada, doğaya ve dolayısıyla canlılara yönelmiş bir haksızlık söz konusudur. Bu kitap, bu haksızlığı deşifre etmeye yönelik bir tutumla ilgilidir. (Tanıtım bülteninden) 

Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği 
Çağdaş Dedeoğlu
Paraf Yayınları 
2013

 

Hadisler ekseninde çevre ahlakı

38 hadisİnsanın, içinde yaşadığı çevreyle ilişkisi nasıl olmalı?
“Doğayı sevelim, yeşili koruyalım” söylemi, doğru ve sağlıklı bir çevre-insan ilişkisi oluşturmak için yeterli mi?
Seküler bir insan ve kâinat anlayışıyla ne kadar yol alınabilir?
Yarattığı çevreyle insana öğüt veren, nimet bahşeden, ibret sunan ve sınav alanı açan bir Yaratıcı inancına odaklanmayan bilgi üretimleri ekolojik krizi çözmede yeterli olabilir mi?
Diğer taraftan, içerdiği anlam boyutu irdelenmeden tabiata dair Kur’an ayetlerini sadece sıralamakla; temizliğe, çevreyi korumaya, ağaç dikmeye ve israfa dair hadis metinlerini sadece derlemekle yetinmek ne ölçüde doğru ve ne ölçüde çözüm üretici?
Elinizdeki kitap, bu sorulardan hareketle ilerliyor ve dinî önceliklerle eşzamanlı biçimde ekolojik buhranı irdeleyen, etik kuramları ve fikrî gelişimleri izleyebilen, aralarında kurduğu bağ sayesinde zenginlikleri artıran ve duyarlılıkları derinleştiren bir çevre ahlakının izini sürüyor.
Çevre deyince hâlâ daha yere çöp atmamak ve ağaç kesmemek dışında birşey düşünemeyen, ekolojik bunalımın boyutları konusunda küresel ısınmadan başka örnek sunamayan bir zihniyet karşısında, Hadisler Ekseninde Çevre Ahlakı’nın söylediği çok şey ve açtığı çok önemli bir ufuk var.. (Tanıtım bülteninden)

Hadisler ekseninde çevre ahlakı
Huriye Martı
Nesil Yayınları
2013

Kategori: Hafta Sonu

ManşetRöportaj

Hakan Ozan Erzincanlı: “Organik Ötesi Tarım, insanın doğaya hakim olduğunun bir yanılsama olduğunu vurguluyor”

Hakan Ozan Erzincanlı

Hakan Ozan Erzincanlı‘nın yeni kitabı “Organik Ötesi Tarım” Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlandı. Yediğimizi, içtiğimizi ama daha çok nasıl yaşadığımızı yeniden sorgulamamıza neden olacak kitabı hakkında Erzincanlı ile söyleştik ve kitapta neler bulabileceğinizi aktarmaya çalıştık.

– Kitabınızın adı çok ilginç: “Organik Ötesi Tarım”. Permakültür, ekolojik tarım, geleneksel üretim, organik tarım gibi pek çok terim var ve insanların kafaları yeterince karışmış bir durumdayken, siz yeni bir terimle geliyorsunuz. Acaba kısaca bu yeni terimi tanımlayabilir misiniz?

Teşekkür ederim. Aslında kitabın adı başlarda “Tarım ve Ötesi” olacaktı. İçeriği daha iyi kapsayan bir isim bu. Çünkü kitapta tarımın 5N 1K’ sı cevaplamaya çalıştım. Tarım nedir? İyi bir şey midir? İnsanlık tarıma neden ihtiyaç duydu, nasıl gelişti? Nerede gelişti, gelişti mi geri mi gitti? gibi soruları cevaplayarak başladım ve sonrasında avcılık ve toplayıcılıktan teknolojik tarıma bilinen tüm tarım sistemlerini açıklamaya çalıştım. Bir noktadan sonra daha olumlu bulduğum tarım sistemlerini, olumlu bulma sebeplerini ortaya koyarak detaylandırdım. İsim de buradan kendini buldu biraz. 2013 yılı baharında Bodrum Gümüşlük Akademisi’ndeki bir permakültür eğitiminde konuşma yapacaktım. Burada eğitimi İrem Verdon ve Emet Değirmenci düzenliyordu. Konuşmanın başlığı olarak sevgili Emet Değirmenci “Organik Ötesi Tarım”ı önerdi. Hepimiz beğendik ve başlığı böyle attık. Sonrasında bunun kitaba da uygun olduğunu düşündük ve isim böyle geldi.

Organik Ötesi Tarım, Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlandı

Peki neden bu isim “Tarım ve Ötesi” isminden daha cazip? Burada organik tarım ile ilgili ekolojistlerin en temel sorununa parmak basmak kaygısı vardı bence. Organik tarım geniş bir kavram ve organik tarımı pazara pahalı ürün sürüp bol para kazanmak isteyen ve bu amaçla organik tarımın nasıl yapılacağını anlatan yönetmelikleri “kâr” yararına son sınırına kadar kullanmaya çalışan düşünceyi eleştirmek gerekiyor. Organik tarım yönetmelikleri ülkeden ülkeye, yönetmelikten yönetmeliğe değişebiliyor. Bazı kimyasallar bir ülke yönetmeliğinde yasak iken bir başka ülkede serbest olabiliyor. Daha da önemlisi tüm karar ortak bile alınıyor olsa bir yetkililer kurulu belli bir kimyasal ile ilgili (basitçe evde yapılan organik bir kimyasal bile olsa) oturup bunun organik olup olmadığına karar veriyor. Bu karar verilirken de düşünülen tek şey insan sağlığı! Yani insan odaklı bir sistem haline getirilmiş durumda yönetmeliklerdeki organik tarım. Peki böyle bir bakış ekolojik mi? Değil. Bu yüzden genel olarak organik tarım ismini daha sık duyuyoruz. İnsana zarar vermesin de ne olursa olsun.

Oysa burada kabul edemeyeceğimiz iki nokta var. Birincisi insan odaklı bir sistemin aslında organik tarım adını hak etmediği. Daha zor görünen ikinci nokta ise insan odaklı bu bakış açısının aslında insan sağlığına yararlı gıdalar üretmekte aslında güdük kalmak zorunda kaldığı. Kitapta detaylarını vermeye çalıştığım şekilde siz bir organik tarımcı olarak bir araziye sahip olarak çeşitli kimyasallar ile (bunlar sonuna kadar ev yapımı ve organik de olsa) o alanda bazı canlılara “sen girersen seni öldürürüm!” diyorsanız ve bu tarım çok bilinen anlamı ile organik tarım olabilir, yönetmelikler size onay verebilir. Ancak Dünya’ yı ve onun ürettiği gıdanın doğal olması gerektiğini düşünenler için burada birçok sorun vardır. Bence organik, Dünya dostu tarım yapmak bir alanda o alanın asıl sahiplerine savaş açarak değil; alanda insan zekâsını çaktırmadan kullanarak belli ziyaretçileri belirli bir sırada arazimize davet edecek tasarımı yapmayı başararak olur. Kitapta bu olayın derin sebeplerini anlatmaya çalıştım. Ve bu sebeple ismi “organik ötesi tarım” oldu. Bence oldukça da iyi oldu.

– Bu kitabı yazma ihtiyacını duymanızın nedeni nedir? Nasıl bir birikim sonucunda ortaya çıktı?

Hakan Ozan Erzincanlı “kendi bahçesi”nde…

Ben zaten sanırım 10 yıldan fazla süredir tarım sektörüne ve özellikle tarımla ilgili bir şeyler yapmak isteyip nasıl yapacağını, nereden başlayacağını bilemeyenler için sunum, fizibilite-proje, eğitim, danışmanlık hizmetleri üretiyordum. Liseden beri aklımda “kendi bahçemi oluşturayım” hayali ile yaşadım (bu konuda önemli bir yol göstericim Voltaire’in “Candide ya da iyimserlik” adlı kitabı, en çok da kitabın son kısmında vurgulanan felsefedir). O sırada “peki nasıl?” diye düşündüm ve üniversitede tarım okudum. Aslında kitap okumayı seviyordum ve liseden beri tarım ile ilgili ne bulursam okumaya ve bu “kendi bahçem”i önce hayalimde geliştirmeye çalıştım. O hayalimdeki bahçe geliştikçe gelişti, danışmanlıklar-denemeler, konuşmalar-danışmanlıklar hem doğa hem insan ile sürekli etkileşimli geri dönüşlerle bir noktaya ulaştım. Bu noktada da edindiklerimi bir kitapta paylaşayım istedim. Kitabı yazma ihtiyacını bu yüzden duydum.

Aslında genel olarak düşüncelerimi yazılı, sunumlu, görsel vs. kaynak bir medyaya aktarma isteğimin kök nedeni tembelliktir. Bir konudaki bir düşüncemi uzun uzun bilimsel ve felsefi detayları ile tekrar tekrar anlatmak hem zor, hem de verimsiz olabilen bir işlem. Konuyu bir kere detaylı yazıyor ya da bir medyaya anlatıyorum ve daha sonra soranlara kısa bir giriş yapıp “bak zaten burada detayını yazdım, inceleyebilirsin” diyorum. Yani hem bilgi talep edene bir kaynak sunmuş hem de kendimi bir anlamda özgürleştirmiş oluyorum. Bu, kitapta da anlatmaya çalıştığım tarımda (özellikle permakültür’ ün ilkeleştirdiği şekilde) bir elemanın birden çok “iyi” fonksiyonu olması gerektiği kuralı aslında.

– Bir yandan doğal tarımla uğraşmak bir yandan da günümüz endüstriyel tarımı ile baş etmeye çalışmak ciddi bir çelişki yaratmıyor mu? Bu çelişkiyi nasıl aşıyorsunuz?

Bana sorarsanız tarım doğal ya da endüstriyel olarak iki apayrı kategori değil. Yani benim böyle görebilmem pek mümkün değil. En endüstriyel alanda da bir domates fidesi doğanın kuralları ile çimlenip çeşitli diğer canlılar ile iletişim kuruyor. Bir domates fidesi kendi doğasını her ortamda yaşıyor zaten. Ben de tarımda bir domates fidesi gibi görmeye adapte ettim kendimi. Biri bana “topraksız tarım uygulayacağım, devasa bir sera kuracağım” der ise ben bunun doğal olmadığını, kışın ne yaparsak yapalım o domates fidesinin (tüm besin ve ısı ihtiyaçları karşılansa da) ışık eksikliği sebebi ile mutsuz olacağını, iyi ve mutlu gıda üretemeyeceğini söylüyorum. Endüstriyel tarımcıya da bildiğim kadarı ile bilgi veriyorum ancak hem taraf olduğumu belirtiyorum ve hem de bilimsel kanıtları ile sebeplerimi sunuyorum. Yaptığı işin hangi kısmının iyi, hangi kısmının kötü olduğunu söylüyorum. Aslında bu benim açımdan kolay ve ahlaki çünkü temelde bilgilerim bilimsel yoldan edinilmiş ve yine bilimsel ahlak ile sunulmalı. Bu bakış açısı ve tavır ile hem meslektaşlarım hem de en katı endüstriyel tarımcılar ile pozitif etkileşimde bulunabiliyorum. Sanıyorum ki ben endüstriyel tarımdan tam olarak çekilsem orada yalan-yanlış bilgilerin kâr amaçlı dolaştığı daha kötü bir alan oluşacak. Bu alanda bence doğruları söyleyen bir muhalefetim. Belki doğanın, yalnız kaldığı alandaki savcısıyım. Kendimi böyle gibi görüyorum.

Agtık yünlerden yastık yaparken

Tabii her durumda doğal tarım yapmak için bilgi isteyenlere daha sıcak yaklaşıyorum. Uygun bulduğum tarım sistemleri ile ilgilenenlere verdiğim hizmetin bedeli ile diğerleri arasında uçurumlar oluyor. Zaten her geçen sene endüstriyel tarıma sunduklarımı azalttığımı fark ediyorum. Endüstriyel tarımda da olup orada çalışmak istemediğimden değil aslında bu, bence sebebi endüstriyel tarımdaki yatırımcı kişilerin canlıları-insanı değil de en çok kârı- parayı düşünen ve doğalarını günümüzün modern köleleşmiş yaşantısına adapte etmiş kişiler olmaları. Bir süre etkileşimden sonra güzel yana doğru hiç bükülmüyorlarsa, bu kişilerle etkileşimde bulunmak zulüm olmaya başlıyor. Ki zaten ilk telefonda ağızlarının kenarlarından akan, “para-kâr-hegemonya-erk!” diye bağıran görünmez salyalar sizi bir adım geri itiyor.

– “Kendi ihtiyacından fazlasını üretip gelir elde etmek isteyen firmaların/kişilerin büyük arazilerde tarım yapması, gerçekte o bölgenin doğal yapısını değiştirmiyor mu” gibi bir soru ile karşılaşıyor musunuz?

Bu bana sorulan bir soru değil aslında. Bunu yapan kişi ve firmaların sormayı düşünmeyeceği, akıllarına gelse bile sormaktan kaçınacağı; bunun yapmadan tarım yapmak isteyenlerin de zaten cevabını kendileri önceden vermiş olduğu bir soru bu. Sanırım ondan böyle bir soru ile karşılaşmadım.

– Sizce büyük şehirlerde zamanla yarışarak yaşanırken kendi üretimini yapmak mümkün mü? Mümkünse, bize örneklerden bahsedebilir misiniz?

Ekmek mayalanırken…

Bence şehirde yaşarken zamanla yarışmak, zaten başta mücadelenin kısmen kaybedilmiş olması demek. Bence geniş zamanınız içerisinde sabah kahvaltısından sonra (ya da önce) gidip pazılarınızın, lahanalarınızın yaprakları parlak mı değil mi diye bakamıyorsanız; “domatese iki dal da maydanoz koyayım bu sabah” diye keyifle bir düşünceyi plansızca geliştiremiyorsanız, yapılacak tarım da organik ötesi pek olamaz bence. İnsan günde doğası gereği en çok 4 saat çalışmalı. Dahası çalışmak ile yaşamak birbirine karışmış kavramlar olmalı. Çalışma ardından para ardından harcama ardından tekrar çalışma döngüsü içerisinden çıkılmaya çalışılmalı. Para yerine alternatifleri gelirler arttırılmalı. Mesela ben çocuklarına İngilizce ders verip karşılığında bir köylü arkadaştan çeşitli tarım ürünleri alıyorum. Ekmeğe yaptığım harcamayı azaltmak için ekmeği (ekşi mayalı, tam buğday, güzel bir ekmek) kendim yapıyorum. Sanırım onda bir ucuza üretiyorum ki bu yaptığım ekmeği fırındaki muadillerinin on katı ücretle satın almak isteyen çok kişi var ancak bunu ticarileştiresim pek yok. Çünkü üç günde bir ekmek yapma kapasitem olduğunu hissediyorum. Arkadaşımın bahçesine badem toplamaya gidiyor karşılığında kışlık bademimi alıyorum. Etraftan yenilebilir ot, zeytin vb. çeşitli meyve topluyorum. Aslında işlerim daha ziyade bunlar. Para faydasız değil, bir çok işi dengeleyen, bakış açısı veren bir araç ancak ona bağımlı olmamaya çalışmak, tembelliğin hakkını verimli çalışmalar yaparak vermek ve ekolojik yaşamaya çalışmak güzel. Başarılamasa bile yol güzel.

Diyeceksiniz ki şehirde bu ne kadar mümkün? Onu pek bilemiyorum. Ekolojik sınırların aşıldığı şehirlerde bunun yolunu bulması gerekenler de yine şehirde yaşayanlar sanırım. Bence mümkün ancak topluca ciddi anlamda bir bilinç değişimi gerekir herhalde.

– Önerdiğiniz yöntemler, aynı zamanda insanlara, yaşama dair yeni bir bakış açısı sunuyor mu?

Marangozluk yapmadan bahçe olmaz…

Sanıyorum, umuyorum. Zaten bence tarım hiçbir zaman sadece bir gıda üretim faaliyeti değildir. Felsefeyi de içeren bir yaşam biçimidir. Bir tarladaki-ormandaki av-avcı ilişkisi çalıştığınız şirkette de vardır aslında. Sulamanın-gübrelemenin etkilerini maaşınızın durumu ile de karşılaştırabilirsiniz mesela. Köleleşmiş bir tavuğu yemeye devam ederek köleleşmekten kurtulabilir miyiz? Bence hayır. Afrika’ da dinsel yamyamlığın kökeninde garip bir düşünce var. Diyorlar ki cesur bir savaşçının yüreğini yiyen onun kadar cesur olur, akıllı bir insanın beynini yiyen onun kadar akıllı olur. Belki bu bağıntı o kadar da saçma değil. Hayat boyu acı çekmiş, yavrusundan ayrılıp mutsuz edilmiş bir ineğin sütünü içerek mutlu olmayı bekleyebilir miyiz? Ben sanmıyorum. “Ne yiyorsak oyuz” Buna eminim.

– Hazırda üretim yapan çiftçiler, organik-ekolojik üretime geçiş yapmak niyetine girdilerse, dönüşüm için örnekler bulabilirler mi? Faydalanabilirler mi?

Bence her tarımcının kitapta bulacağı en önemli şey sorgulanmış gerçekler. Nedenleri detaylı ve bütünlüklü şekilde sorgulanmış şekilde basitçe anlatılmış, bilimsel doğrular. Zaten genelde bilgiyi “bu budur” diye vermekten ziyade okuyucunun kendi önceki gözlemleri ile sorgulayabileceği ve cevabını kendi bulacağı veriler sunuyorum.

Bu bağlamda bana sorarsanız kitaptan en çok faydalananlar, doğayı en çok gözlemlemiş olanlar; bu konularda en çok araştırma-gezi-tartışma yapmış olanlar olacaktır.

Bu kitabı daha önce bu konularda pek bir şey bilmeden okuyanlara önerim bununla beraber permakültür, doğal tarım, organik tarım konusunda ek okumalar yapmaları. Daha önemlisi bu kitabı okuyup doğayı gözlemlesinler. Bu bilgiler kafalarında uçuşurken köyleri, çeşitli üretimleri incelesinler ve birkaç yıl sonra tekrar okusunlar.

Kitap çok mu karmaşık? Aslında kesinlikle değil, çok basit, 124 sayfa ve hemen her şeyin özeti, belki tüm tarımsal üretimin. Ancak bunlar sadece bilgi. İnanarak sindirmek için anlattıklarının gözlemlenmesi, deneyimlenmesi çok önemli bence.

Önerdiğiniz yöntemleri uygulamak isteyen büyük ve küçük ölçekli üreticilerin, yeniden yatırım yapmasını ve ekonomik olarak bedel ödemesini gerektirir mi?

– Bence en büyük yatırım fikirsel olmalı. Ne yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Neden bu şekilde yapmamalıyız?

Ekonomik bedel derken, ekonomi kelime anlamı ile “oikia” (Yunanca: ev) ve “nomos” (Yunanca: kural) köklerinden geldiğini, “ev yönetimi”, “eve giren-çıkan ürün” demek sanıyorum. Bence bu kitapta anlatılanları yapanları ekonomileri bu anlamda iyiye gider, evleri iyi yönetilir yani. Ha banka hesapları kabarır mı onu bilemem. Kişiye, bakış açısına, yorumlamaya göre değişir.

– “Organik ötesi tarımın” felsefesi nedir?

Aslında diğer sorularda cevapladım sanırım ancak bir özet yapsam iyi olacak.

Organik ötesi tarım insanın doğaya hakim olduğunu, insanın hiyerarşik bir düzende canlıların en üstünü olduğunu sandığı düzenin bir yanılsama olduğunu vurguluyor. Buna göre insan gerçekte canlılar içerisinde sadece alet de kullanabilen “çıplak bir maymun” dur ve doğal yaşamayı başarabilirse mutlu olur. Sanırım organik ötesi tarımın içerdiği felsefe bu.

– Tarımın yapılış biçimi, mülkiyet ilişkisi, dış girdilere bağımlılıklar ve kaynaklara erişim gibi konular bugünün ekonomik, ekolojik ve hatta toplumsal krizlerinin başlıca sorumlularından…

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu en büyük krizi nasıl aşacağız? Makro ölçekli politikalar mı, yerelde yeni ve doğa dostu tarım uygulamaları mı? Önceleri bu sorunları aşacağımıza pek inancım yoktu. Zaten 2013 başlarında kitabı yazma konusunda bir tıkanıklık yaşıyordum. Gerçekleşeceğini inanmadığım bir düzeni nasıl önerebilirdim ki?

Sonra Taksim Gezi olayları oldu. Şaşırdım, sevindim, umut doldum dahası aklımdaki “nasıl” sorusu biraz çözüm buldu. Kitabı böylece tamamlayabildim. Bence büyük insan kitleleri, bahsettiğiniz tüm bu krizlerin-sorunların çözümü neyin hatalı olduğuna (dikkat, neyin doğru olduğuna demiyorum) kesin olarak inanmış. Hataların ne olduğunu net olarak bilmeseler de büyük yanlışlar yapıldığını net olarak hissediyorlar. Bir şeyin (ama doğru şeyin) mutlak hatalı olduğuna inanmış ve bu uğurda canını dahi tehlikeye atabilecek geniş kitleler varsa bu sorunları- krizleri aşarız.

İnsanlar şehirlerde ekolojik sınırların aşıldığını, aslolanın zengin değil mutlu olmak olduğunu, kirli bir Dünya’ da mutsuz bir yaşamı sürdürmenin saçma olduğunu kavradılar. Eğer bununla ilgili hayatlarını bile riske atabilecek girişimlerde bulunurlarsa bu sorunlar aşılabilir. Mesela tam şehre bağlı bir ailenin, belki koca bir mahallenin, terk edilmiş bir köye yerleşmesi. Çocukların eğitimi, ailenin geliri, ergenlerin sosyal hayatı, hastane, pastane, hapishane gibi ihtiyaçların karşılanamayacağını ve uzun süre sorun yaşanacağını bilerek.

Zor, belki bir hafta süren bir eylemden çok daha zor ancak göze alınması gerekli bir risk.

Röportaj: Güneş Akçay – Yeşil Gazete

Kitabı edinmek isteyenler internetten Yeni İnsan Yayınevi adresinden sipariş verebilirler. Yazar ile sohbet etmek ve bulunduğunuz bölgede imza günü düzenlemek için yine yayınevi ile iletişime geçebilirsiniz.

Kategori: Manşet

Yeşeriyorum

GDO ve Ötesi: İnsan mı Dünyanın Sahibi Yoksa Dünya mı İnsanın?

Aslında en temelinde sormamız gereken soru şudur: “İnsan mı dünyanın sahibi yoksa dünya mı insanın?”

Biliyor musunuz ABD’nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) 9 Ekim 2009’ da Ay’ a bir bomba attı. Ay’ da bir üs kurabilmek için su aramak için atmış. Çarpma etkisiyle ay yüzeyinden 1,5 km yüksekliğinde 350 ton toprak yükselmiş.

Bu haberi okuyunca oturup bayağı bir düşündüm.

İnsanın neyi ne kadar yapmaya hakkı vardır diye…

Mesela NASA Ay’ a daha büyük bir bomba atsaydı? Mesela Ay yok olsaydı? Ne olurdu? NASA çıkıp özür mü dilerdi?

Bilmiyorum, merak edip düşünüyorum.

Beri yandan Ay’ a kocaman bir meteor da çarpabilir ve Ay yine yok olabilir. O halde insanlar bomba atsa da aynı şey belki…

Benzer şekilde canlıların genetik yapısı… Özellikle ABD kaynaklı gen bilimciler, “bakayım şu genin burasını değiştirince şu faydayı elde edebilir miyim?” diyerek genleri değiştiriyor. Bir fayda elde ettiğini düşünüp de bunun ticari değeri olduğunu düşündüğünde de bunu satıyor.

Beri yandan genetik yapımız zaten yüzyıllardır değişiyor. Mısır bitkisi, ilkel zamanlarda parmak kadardı. Zamanla klasik ıslah yöntemleri ile bu haline geldi. Atlar köpek kadardı ve insanlar atları yemek için besliyordu. Zamanla ıslah edildi ve atlar bugünkü hallerine geldiler.

Sorup duruyorum, insanın doğaya ne kadar müdahale etme hakkı var?

Diyelim ki GDO’ lar zararsız. Bir genetik yapıyı nereye kadar değiştirmeli insanoğlu? Hatta kendi genetik yapısı da dâhil bu konuya; diyelim ki insanlık hücre bilimi ile ilgili tüm sırları keşfetti ve ölümsüzlüğe ulaştı, ne olacak sonra?

Biliyor musunuz bugün dünyadaki insanların sayısı, bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanların sayısına eşit. Yani ilk insandan bugüne kadar yaşayıp ölmüş tüm insanları saysak, yaklaşık olarak bugün dünyada bulunan insan sayısı kadar.

Bu kadar insanın hiç ölmediğini düşünsenize…

Böyle bir dünyada insanın çoğalmaya hakkı olur muydu? Mesela kaç insanı kaldırabilir dünya? Şu an 7 milyar insan var, 50 milyar insanı kaldırabilir mi? 100 milyar? Nedir sınır?

Böyle bir dünyada yaşamak ister miydiniz? Dünyadaki her yerin büyükşehir merkezi olduğu bir dünya…

Bu noktada aklıma bir Kızılderili şefinin, onlardan toprak satın almak isteyen ABD başkanına yazdığı mektup geliyor. Oradan bir alıntı yapıyorum:

“Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.

Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların, ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur ?”

Bakın tam bunları yazarken aslında yanlış bilgiler içeren bir e-posta geldi bana. Bir kızarmış tavuk firması aşağıdaki genetiği değiştirilmiş tavukları kullanıyormuş:


image001

Bu gördüğümüz tüysüz, çirkin bir canlı öyle değil mi?

Bir bilimci olarak bu canlının GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) bir canlı olmadığını söylemem sizi rahatlatıyor mu? Böyle bir tavuk yemek istiyor musunuz?

Evet, bugün bilim çevrelerinin yaptığı tanımla (ki ben şahsen o tanımın doğru olduğunu kabul etmiyorum) bu GDO bir canlı değildir. Yani hayvanın embriyosuna bazı genler zorla sokularak yapılmamıştır.

Bu yoğun ıslahla üretilmiş hibrit bir tavuktur. Tüysüz olması yönünde yoğun ıslah yapılmıştır. Uzmanlar bakmışlar ki tavuk beslemede proteinin önemli bir kısmı tüy yapımına gidiyor. Oysa yemin en pahalı girdisi protein ve tavuğun en para etmez kısmı tüy. O halde “gelin tavuk tüysüz olsun” demişler. Buyurun size ucuz ucuz afiyetle yiyebileceğiniz bir canlı…

Hiç Islah Olmasın mı?

Olsun tabi. Ancak bu ıslah laboratuarlarda, bunu tüketecek halktan çok uzak olarak büyük bir hızla, tek işi sadece ıslah olup da o ürünün nasıl yetiştirileceği hakkında azıcık bilgisi olmayan uzmanlar tarafından geri dönülmesi imkânsız şekilde yapılmasın. Nasıl mı yapılsın ıslah, bakın açıklayayım:

Bence benim doğada bulabileceğim en güzel gıdalardan biri Datça bademidir. İnanılmaz lezzetli, hem de faydalı bir gıdadır. Tavsiye etmeyecek beslenme uzmanı olduğunu sanmıyorum. Bu badem de ıslah edilerek bu hale gelmiştir. Hikâye şöyle:

Eskiden Datça’ da meşe palamudu üretimi çok yaygınmış. Ancak bir süre sonra palamuttan üretilen maddenin daha ucuz olan yapayı yapılınca, palamut para etmemeye başlamış. İnsanlar ne yapacaklarını düşünürlerken bademi keşfetmişler. Hangi badem ağacı iyi ise bir anda tüm Datça Yarımadasın’ da duyuluyor ve herkes komşusundan kendi ağaçlarına aşılamak için bir dal alıyormuş. Hatta ağacı iyi olanın adı veriliyormuş bu yeni bademe. Örneğin “Ali Çavuş bademi”, “Ahmet’ in bademi” gibi. Aklımda kaldığı kadarı ile 10-20 yılda en iyi, en sevilen bademe bu yolla ulaşılmış. Sonunda bu en iyisi, Datça Bademi olarak tüm yarımadada yaygın olarak yetiştirilmeye başlanmış.

Burada bir tane bile genetik mühendisi bademleri alıp da laboratuara götürmemiş.

Kimse “acaba bademlerin genetiği değiştiriliyor mu, bir zararı var mı?” diye düşünüp endişelenmemiş.

Bizim birçok geleneksel ürünümüz bu şekilde ıslah edilmiştir. İsimlerine bakın: Ayşe Kadın Fasulye, Çavuş Üzümü, Hacıömer Karası Kiraz, Mustafa Bey Armudu ve yöresinin adı ile tanınmış diğer ürünler…

Sonsöz

Ey insanoğlu! Gelin her şeye müdahale edip onun ruhunu, özünü, benliğini değiştirmekten vazgeçelim artık. Çünkü bunu yapmakla kendi ruhumuzu, özümüzü, benliğimizi de kaybediyoruz.

Ay’ a bomba atmayalım.

Tüysüz, ne idüğü belirsiz tavuklar yapmayalım.

Mısırın genetiğini zorla, cebren ve hile ile değiştirmeyelim.

Islah yapılacaksa, çocukluğundan beri tarım yapan ve o bitkinin her şeyini bilen üreticilerimiz bölgesel olarak o bitkiyi imece usulü en güzel şekilde ıslah eder. Yine çıtır çıtır Ayşe Kadın Fasulyelerimiz, lezzetli Çengelköy hıyarlarımız olur. Gerekirse verimi arttırılır, gerekirse susuzluğa dayanıklı yapılır.

Biraz sakin olalım. Birbirimizi dinleyelim. En önemlisi de bilim adamlarına falan sormadan en temelinde kendimiz şunu sorup kendimize düşünelim;

“İnsan mı dünyanın sahibi, yoksa dünya mı insanın?”

….

Saygılarımla,

H. Ozan Erzincanlı

Kategori: Yeşeriyorum