Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Coğrafyanın adalet, haysiyet ve muhabbeti

Zeytine dair yazılarda bir hafta atladım zira İstanbul’da, Adalar’da bir toplantıya katılmam icap etti ama buradayım, devam ediyoruz.

Bir önceki yazıyla zeytin kelime dağarcığımızın çatısı oluştu sanıyorum, değil mi?

Yani zeytine dair hikayeler, hasat coşkusu bir yana, etikete baktığınızda Gemlik salamura yazıyorsa ya da zeytinyağının üzerinde natürel sızma ibaresi varsa, içinde ne olması gerektiğine dair bir kavrayışımız var artık. Gelin görün ki burada bitmiyor iş! Sahtecilik gıdada önemli mevzuu ve mateessüf zeytin işinin hilesi hurdası çok.

Eğer zeytini sahiden bileceksek, işin sevimsiz yanlarını da biraz konuşmamız gerekecek.

Edremit Haraç Miyutyun Derneği’nin hazırladığı kartpostal: Zeytin toplayanlar.

Kadim bilgi, kadim yöntemler, iyi zeytinyağı…

Kadim olan doğadır, bu gezegeni var eden sistemdir, ekolojidir. Biz, insanlar gözleye, deneye, öğrene buradan bir bilgi çıkartma peşindeyiz hep. Bazen kocakarı reçetesi, bazen bilge köylü tarımı ama kimi zaman da doğayı zapturapt altına alma teknolojileri olarak gösteriyor kendini. Bilgi, bu bağlamda kadim değil, zaman içinde dönüşen, çoğalan bir tecrübenin aktarabilir hali.

 

Wikipedia zeytin üzerinden güzel bir paragrafla tanımlamış, doğrudan aktarıyorum;

“Zeytinyağı için zeytin sıkılır, hamuru çıkarılır, şırası elde edilir. Şırada su ve yağ karışıktır. Yağ, su ve tortudan ayrıştırılır. Sıkma için havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü adlarıyla sistemler geliştirilmiştir. Bazı yörelerde elle sıkmadan suyağı, suzeyti; ayakla sıkmadan ayakyağı denilen saf zeytinyağı hala üretilmektedir. Çuvalda sıkılmayı beklerken kendiliğinden akan yağa burunyağı, gözyağı denir. Bez çuvala kese, kazana dağar, kazan karıştırmaya yarayan kabak kepçeye çomça, şaraphaneye sıkanak, teknelere innaz denir. Basit sıkmada zeytinin cinsine göre ortalama 20 kilodan 4 kilo saf yağ çıkar. Basit usulde, Ekim-Aralık ayında zeytin toplanır, dal ve yapraklardan çamur ve topraktan temizlenir, çuvala konur, hortumla yıkanıp temizlenir. Çuvaldaki zeytin bir zemin üzerinde ağaç tokmakla kırılır, iki gün bekletilir, sonra ayakla ezilir, bir defa kuru sonra suyla ezilir ve yalaka şırası çıkartılır. Üste çıkan yağ kepçeyle alınır kazana konur, dinlendirilir. Tortusu dibe çöker, bundan sabun yapılır, üstteki temiz yağ kaplara doldurulur. Dağ köylerinde karayağhanelerde mengene ile sıkılır. Yağhaneye tasirhane, masara da denir. Zeytin sineğinden hastılıklı olan zeytinden çıkarılan yağa kıymalı yağ denir. Lodos ve poyrazda yapılan sıkma, yağ asidini yükseltir.

İşin binlerle yıllık özeti bu! Kadim olan zeytin, bilginin gelişimi ise “havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü” diye gidiyor. Metnin her bir satırında doğruluk var, çağına has; bugün ama geçerli olmayan.

Zira iyi bir zeytinyağına dair tanımlamamızı, geliştirdiğimiz bilgi ile her safhada yeniledik.

Nasıl ki şarap yapmak için ayağımızla sıkmıyoruz artık üzümü, zeytini de bize yağı vasıtası ile sunacağı sağlık, enerji ve haz özelliklerini en iyi koruyacağı şekilde sıkmamız gerekiyor.

Solda Ali Avni Çelebi, Zeytin Toplayanlar; sağda Cavit Atmaca.

İyi zeytinyağı nedir?

Abartmadan, inceltmeden tanımlayacak olursak, iyi bir zeytinyağı, zeytinin özelliklerini bire bir taşıyan yağıdır. Yani meyvemsiliği ile, acılığı ile yakıcılığı ile iyi bir zeytinin tüm özelliklerini gösterir.

Kaba tanım bu.

Az inceltecek olursak; bir çay bardağının dibine iyi bir zeytinyağından iki yudum koyup, bir elinizle ağzını kapatıp diğer avucunuzla tabanını bardağın ısıttıktan sonra burnunuza götürdüğünüzde, taze biçilmiş çimen önde olmak üzere, yeşil elma, yeşil muz, çağla, enginar gibi yeşil kokular alırsınız. Ardından bir yudum alırken bu yağdan, ağzınıza bir miktar hava çektiğinizde boğazınızda biber yanmasına benzer bir yakıcılık oluşur. Dilinizin üzerindeyse lezzetli bir acılık kalır. Antioksidan ve polifenollerin deneyimidir bunlar ve eğer bir kaç farklı üreticiden yağ tadarken kıyaslama imkanı bulursanız tadım notlarınızı, sahiden dünyanız bir başka renklenir. Bir tadım eksperinin yılda altı ayı tadım yaparak geçirdiğini, burnunu damağını böyle eğittiğini de ayrıca ekleyeyim. Bizler tadım yaparken var olan tat hafızamızdan, tüm kusurları ile hafızanın, ölçerek iyi bir yağ seçeriz. Dolayısıyla bizim tadımda beğenmişliğimiz kalite için her zaman bir garanti sağlamaz.

Zeytinyağının bu özellikleri sağlayabilmesi için; zeytininin, zeytin sineği gibi kimi canlıların gadrine uğramamış, toprağa düşmemiş, güneş altında bekletilmemiş, küflenmeye bırakılmamış, nikel krom alaşımlı paslanmaz çelik ekipmanlar aracılığı ile havayla teması minimuma indirilerek ve toplamadan sıkmaya vakit geçirmeksizin işlenmiş olması ve sonrasında da krom tanklarda dinlenmiş, posası elenmiş, hava, ısı ve ışıkla ilişiği düzenlenmiş ortamlarda saklanmış olması gerekiyor.

Theofilos Hacımihail, Midilli’de zeytin toplayanlar (1933)

Sahiden iyi zeytinyağı bu mudur?

Haklısınız, “iyi” gibi özel ve pek değerli sıfatı sadece ürünün kıyasa açık değerleri üzerinden konuşmamalı (iyi link’ine tıkladınız mı? Bazen hep kullanıp sığ bırakıyoruz bazı kavramları…)

İyi bir zeytinyağı, kanaatimce coğrafyanın adalet, haysiyet ve muhabbetinden etkilenir.

Eğer zeytin ağaçları bir gasbın ürünüyse ya da bu ağaçların toplanması sırasında emekçilerin yaşam koşullarından, geçim taleplerine katmanlı bir sömürü varsa veya alınan zeytinden sıkılan yağ ile oynanmış, hile hurda karıştırılmışsa… çoğaltabilirsiniz parametreleri, o yağ dünya dursa iyi sınıfında anılmamalıdır.

Dolayısıyla iyi bir zeytinyağı için (iyi bir ekmek ya da iyi bir kayısı kurusu gibi) hem zeytini, yani ürünü çalışmak gerek, okumak, dinlemek, öğrenmek; hem yıl boyu üretimine dair çıkan haberleri sıkıcı bulmadan takip etmek; hem de üreticisini tanımak gerek. Demeyin her şey için bu gayreti mi göstereceğiz diye; coğrafyamızın adaletini, haysiyetini ve muhabbetini belirleyen biz olacaksak, bu gayret şart!

Tağşiş

Türk Dil Kurumu’ndan bakarsanız, bir şeyin içine başka bir madde karıştırma, katıştırma demek, tağşiş. Hileli hurdalı gıdada duyuyoruz bu terimi sıkça ve baharattan, gazozlu içeceklere, baldan hayvansal gıdaya pek çok yerde karşımıza çıkıyor.

Zeytinyağı tağşiş edilmesi en kolay gıda maddesi ve ancak bir laboratuvarlarda tahlil neticesi anlaşılabiliyor. Bu sebeple ceza yetkisi ve müeyyidelerin tamamını sorumluluğuna bıraktığımız Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, periyodik olarak denetim yapmanın yanı sıra, şikayetleri de değerlendirmekle görevli. Hatta geçen ay yayınlanan taklit ve tağşiş listesine denk gelmişsinizdir bakanlığın, dilerseniz yine bir göz atın, tam 206 zeytinyağı var, hilesi hurdası ilan olunmuş!

Gelin görün ki kâr cezadan çok büyük. Bülent Şık’ın 14 Ekim tarihli bianet.org’da yayınlanan makalesinde de görüldüğü üzere pek çok sayıda firma yasalarca suç kabul edilen bir eylemi tekrar tekrar yapmakta beis görmüyor:

“5996 Sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 63 ve 64’üncü maddeleri taklit ve tağşişin ne olduğuna açıklık getirmektedir. Mevzuatta yer alan tanımlar aşağıda yer alıyor:
“63) Tağşiş: Bu Kanun kapsamındaki ürünlere temel özelliğini veren öğelerin ve besin değerlerinin tamamının veya bir bölümünün mevzuata aykırı olarak çıkarılmasını veya miktarının değiştirilmesini veya aynı değeri taşımayan başka bir maddenin, o madde yerine aynı maddeymiş gibi katılması,
64) Taklit: Bu Kanun kapsamındaki ürünlerin, şekil, bileşim ve nitelikleri itibarıyla yapısında bulunmayan özelliklere sahip gibi veya başka bir ürünün aynısıymış gibi gösterme” olarak tanımlanmaktadır.
Ayrıca aynı kanunun 31’inci maddesinin 6’ıncı fıkrasında tağşiş ve taklit yapıldığı belirlenen ürünlerin kamuoyunun bilgisine sunulabileceği de hükme bağlanmıştır. Böylece uygunsuz üretim yapan firmalarla ilgili olarak tüketicilerin bilgilendirilmesi ve önlem almalarının sağlanması amaçlanıyor.
Bu tip bir bilgilendirme eğer duyuru herkese ulaşabilse ve etkin bir hak arama bu toplumun içinde yer alan yurttaşların korkusuzca yapabildiği bir şey olsaydı işe yarayabilirdi.”

Benim alıntıladığım kadarıyla kalmasın, tık’latın ve yazının tümünü okuyun lütfen.

Önce tağşişe konu zeytinyağını konuşalım mı?

İyi bir zeytinyağının tağşişe ihtiyacı olmaz. Ancak doğru usuller, geliştirilen bilgi ve görgü bağlamlarında eksik özen gören her yağ kusurlu hale gelir.

Kusurlara ve sebeplerine bir göz atalım:

Zeytinyağı sıkım ertesi tanklara alınır. Bu tanklarda durdukça/dinlendikçe posası dibe çöker. İyi bir üretici kısa süreli bir dinlendirme yapıp posanın çöktüğünü tespit eder etmez yağı ayrı bir tanka aktarır. Kimi üretici ise posasıyla beraber saklar zeytinyağını ve kısa bir süre sonra posada başlayan anaerobik fermantasyon sonucu oluşan koku yağa geçer. Bazen de zeytinler sıkılmadan önce ağır yığınlar halinde ve kimi zaman da güneşin altında bekler. Bu koşullar zeytinin tane dokusunda kusura sebep olur ve yağda bu kusur tadılabilir. Tadımcılar posa kusurlu diye tarif edebilirler böyle yağları.

Zeytin depolamak kolay iş değildir. Eğer nemli, hava sirkülasyonu olmayan bir ortamda ya da yağmur alan bir depoda korumaya alınırsa zeytin, her meyvenin başına gelebilecek onun da başına gelir ve küflenme başlar. Bu küf haliyle yağı da etkileyecektir, tadımda ayırt etmemek kabil değildir.

Zeytin doğru üretilmiş, doğru toplanmış, doğru taşınmış, depolanmış olabilir ancak işleme makineleri iyi temizlenmediğinde, geçmiş sıkımların artığı/bulaşığı parçaların fermentasyonu sebebiyle yağa arzu edilmeyen sirkemsi tat ve kokular geçer.

İşleme makinelerinde hangi metalin kullanıldığı bile çok belirleyici olabilir. Eğer aksamların birinde dahi paslanmaz çelik dışında bir metal kullanılmışsa sonuç yağda metal tadı alınabilir.

En doğru usulde üretilmiş zeytinyağının bile depolanma koşullarına bağlı bir ömrü vardır. Oksijen, ısı ve ışık temasına bağlı olarak ilk sıkımda mükemmel notlar almış bir yağ, kısa bir süre sonra ağızda bayat, ağırlaşmış bir yağ hissi uyandırabilir.

Bunlar tadımla tanımlanabilen zeytinyağı kusurları.

Bazen de sinek vurur zeytini. Zeytin sineğine karşı incir ekmek çok revaçta bir uygulama değil maalesef; genellikle ilaçlama yapılıyor ve fakat kimi vakit zamansız yapılan ilaçlama, kimi zaman da ilaçlamamaktan kaynaklı kusurlu zeytin alınıyor ağaçlardan. Bu kusur, zeytinin yağında (kıymalı yağ) asit yükselmesi olarak gösterir kendini.

Normal koşullarda kusurlu dersiniz, kullanmazsınız böyle yağları.

Kimi zaman ise, bazı bölgelerin zeytininde verim düşüşü olur. Benim yaşadığım bölgede, iki köy özelinde misal, geçen yıl zeytin yoktu. Yok yılıydı demiyorum, elma ağacı bunlar deseniz kabul görür biçimde zeytin olmadı 2018 yılında. Tayfa da gelmedi köye. Köy meydanı traktörlerle de dolmadı. Bu yıl da Burhaniye taraflarında hiç olmadığı söyleniyor (gidip görmedim). Ama diyeceğim o ki, bazen zeytin olmaz.

Gelin görün ki ekonomimiz yeter üzerine kurulu bir ekonomi değil. Yok yılıymış, yağda kusur varmış birer mazeret sayılamaz zira daha çok, daha fazla üzerine kurulu bir piyasa kavrayışı var. Türkiye kişi başı tüketimi ile (1.4 kg) gelişmeye açık bir pazar. Zeytinyağını bir Yunanistan (12.8 kg) ya da İspanya (11.3 kg) gibi tüketmemiz her zeytinyağı markasının hayali. Dolayısıyla dalgalı bir arzdan ziyade sürdürülebilir ve hatta çeşitlendirilmiş bir arz ile talebi tırmandırmak tercih edilen yön.

Kısacası; tağşişin konusu elbette ki haksız kazanç, haksız kârdır.

Kusurlar veya yokluklar sebebiyle zayıflayan ürün varlığını, genel değerlendirmede kabul edilebilir hale getirilmesi ve piyasanın taleplerine cevap verecek miktara çıkartılmak üzere başka yağlarla karıştırılması da sıklıkla karşılaşılan tağşiş yöntemleridir.

İki başlık var yani.

Yüksek asitli, yemeklik olarak değerlendirilemeyecek, çamur, küf, metal kokan zeytinyağları vakum altında ve yüksek sıcaklıkta işleme sokuluyor ve düşük asitli bir yağ elde ediliyor. Asit derecesi sebebiyle paketinde “sızma zeytinyağı” ibaresi taşıyacak bu yağa biz “kolon sızması” diyoruz. Hatırlatmak isterim; halihazırda kusurlu olan ve kusuru sebebiyle sağlık özelliklerinden kimini yitirmiş/sağlıksız hale gelmiş bir yağdan bahsediyoruz. Bu yağa bir de yüksek sıcaklık uygulandığında zeytin meyvesininin bütün vitamin değerlerini kaybedeceği ve okside olacağı açık. Büyük hıyanet!

Bu ilk kısmı tağşişin.

İkinci kısım ise elde var olan zeytinyağı miktarını hileli biçimlerde arttırmak sureti ile haksız kazanç elde etmek diye özetleniyor. Misal zeytinyağına, zeytinden elde edilen ikincil yağların yanı sıra, ayçiçek, pamuk, kanola ya da kolza yağı katılarak zeytinyağı adı altında paketlenip pazarlanabiliyor. Bu katılan yağların zeytinyağından beklediğimiz sağlık desteklerini sağlama imkanları olmadığı için, son ürün, en iyimser ifadeyle içeriği düşürülmüş bir ürün ancak mesele bununla sınırlı değil. Genetiği değiştirilmiş tohumları dünya pazarlarında ticareti yapılan kanola ve pamuk yağlarının menşei, ekstra bir endişe unsuru.Tağşişli bir zeytinyağının üzerinde içine katılan yağların menşeini bulamayacağınız aşikar. Dahası, kolza yağı içinde taşıdığı erüsik asit sebebiyle sağlık problemi yaratabilecek bir yağ. Zeytinyağı diye kolza karışımı satmanın hilecilikten öte bir suç sayılması gerek.

Yukarıda, link’ini verdiğim yazısında, tağşiş ve taklit kusuru tespit edilen kimi firmaların üç yıllık dönemde yine ve yeniden tağşiş ve taklit listelerinde yer aldığını gösteren Bülent Şık, “Türkiye’de gıda kontrol ve denetim hizmetleri çökmüştür” diye özetlemiş durumu.

Kanaatimce çok normal, çok sıradan bugün vardığımız durum. Hatta ne bekliyorduk ki, demek istiyorum. Kapitalin iktidarında yaşıyoruz. Üretim yüzü ve dolayısıyla haysiyeti olmayan şirketlerin kontrolünde. Bu şirketler ki büyüyen bir ekonominin olmazsa olmazları ve dolayısıyla hükümetin ortakları. Bize devrim gibi sunulan gıda güvenliği yasası, türlü tebliğ ve yönetmelikler bu denklemleri koruma gayretiyle kaleme alınmaktalar.

Hukuk, iki yazı önce dediğim gibi, her zaman adalete değil, sıklıkla mülke dair ve bizler bu bağlamda çığlık çığlığa haykırmakta çok geciktik: Gıda güvenliği bir mühendislik meselesi değildir. Üreticinin, üretiminden gururlandığı, üretimi ile karnını doyurabildiği, üretimi ile ailesine bir gelecek hayal edebildiği koşullarda gıda güvencesi en yüksektir. Gıdaya dair kalite ancak bu noktadan sonra konuşulmaya başlandığında adalet, haysiyet ve muhabbet tesis olur.

İyi tamam, tamam da nasıl olacak da olacak…

O halde dersimizi iyi çalışacak, üretim yılını yakından takip edecek, hasat dönemi doğru üreticiyi bulmaya gayret edecek ve ürünün hakkını ödemekte cimrilik etmeyeceğiz.

Cimrilik ağır itham sayılmasın lütfen, biz bize dertleşiyoruz şunun şurasında.

İşin doğru cep telefonunu seçmekten inanın farkı yok.
Elbette kesenize uygun olanı seçeceksiniz; cep telefonu da olsa zeytinyağı da olsa. Ancak iyice araştırıp, ihtiyacınıza denk geleni seçip sizi, özellikle de sağlığınızı yolda bırakmayacak bir zeytinyağı bulduğunuzda ne kadar şanslı olduğunuzu hatırlayın. Hele üreticinin ta kendisi ile muhatap olma imkanı yakaladıysanız artık pazarlık yapmayın. Onun yerine kalitenin devamlılığını talep eden sıkı bir takipçi, dost, yoldaş olun.

Her şeyin başı sağlık!

Hadi, biraz hafifletelim ruhumuzu ve iyi bir zeytinyağı niye önemli, bize ne sağlıyor bakalım:

Görsel: Fitekran

Zeytinyağının içeriğinde A, C ve bir antioksidan olan E vitamini bulunur. Ayrıca, gıdalarla beraber tüketildiğinde, A, D, E ve K vitaminlerinin vücutça emilimine (bunlar yağda eriyen vitaminlerdir) yardımcıdır. Tekli doymamış bir yağ asidi olan oleik asit zenginidir (ayçiçek yağında linoleik, palm yağında ise palmitik asit bulunur). Damar tıkanıklığına yol açan LDL kolesterolü düşürür, HDLkolesterolü normal seviyede tutar. Beyin gelişimini destekler. Alzheimer’a karşı kalkan görevi görür. Anti-inflamatuar özelliği ile astım gelişimini önleme/şiddetini azaltmada yardımcı olur. Antioksidandır. Kansere karşı korur. Cildi yaşlanmanın etkilerinden koruyan skualen içerir. Bu sebeple geleneksel tıp/kocakarı reçetelerinde yaralara sürülen merhemlerin ana malzemesidir. Aç karna içilen iki kaşık zeytinyağı ile ilgili bin deva telaffuz edilir, sindirim sistemini doğru çalıştırdığı herkesçe bilinir. Aynı maydanoz, çimen suyu ya da spiriluna gibi, zeytinyağı da önemli bir klorofil sağlayıcıdır ve bu sebeple ışıktan koruyan kaplarda saklanması gerekir.

İyi bir zeytinyağı, çok değerli bir sağlık poliçesidir anlayacağınız ve sağlık poliçenizde hile yapana karşı en sert önlemi talep etme hakkınız lafta kalmasın, pratik edin.

Dört yanlış bir doğruyu götürmesin sakın!

“En kaliteli sızma zeytinyağı taş baskı olandır”

Yanlış!

Taş baskı diye bir şey yok, taşla ezme ve preste sıkma var. Yukarıda iyi zeytinyağını konuştuk bol bol, oradan kıyaslayın, taş ile ezilip çuvalların içinde paslanabilir teçhizatla sıkılacak bir yağ (taş granit olsun peki, hatta çuvallarda birinci sınıf kenevirden ve mengene de paslanmaz olsun) süreçte ciddi miktarda hava ile temas eder. En iyisinin dahi ömrü kısa olacaktır. Oysa doğru imal edilmiş bir zeytinyağının kapalı ortamda, ısı ve ışık kontrollü korunması neticesi bir yağın ömrü ya da bir başka deyişle sağlık özelliklerini nakletme kabiliyeti rahatlıkla iki yıla uzayabilir.

“Zeytinyağı ile kızartma olmaz.”

Hadi oradan!

Kızartma için ihtiyaç duyulan sıcaklıkla (180C) kıyaslandığında, zeytinyağı (yanma derecesi 220-230C) diğer rafine edilmemiş bitkisel tohum yağlarına göre (ayçiçek 107C) daha doğru bir seçimdir. Yanmadan gerekli ısıya yükselip, kızartma yapmamıza imkan verir.

“Zeytinyağı acıysa asidi de yüksektir.”

Kayınvaldem bu cümleyi şöyle kuruyor, “asitli yağ istiyorum, şöyle boğazımı yakan!”

Asidi tatmak ne kadar imkanlı emin değilim ve fakat biliyorum ki duyusal analizlerde olumlu bir kriter sayılan acılık ve yakıcılık fenoller ve oleuropein kaynaklıdır. Kayınvaldem 3 asit zeytinyağı değil, erken hasat bir Ayvalık ya da şöyle en biberlisinden bir Memecik yağı istiyor.

“Zeytinyağının iyisi koyu yeşildir”

Zeytinyağının rengi zeytinin cinsine ve sıkım dönemine bağlıdır. Geçen yazılarımdan hatırlayacaksınız, misal Memecik, Ayvalık zeytinine nazaran çok daha koyu bir yeşil tonda yağ verir. Ancak Ayvalık zeytini de erken hasat döneminde hep olduğundan daha yeşildir. Renk, bu sebeple, bir belirleyici sayılmaz ve hatta duyusal analizlerde, özellikle mavi renkli bardaklar kullanılarak, analistlerin renkten etkilenmelerinin önüne geçilir.

“Tağşişi anlamanın yolu zeytinyağını dondurucuya koymaktır”

Zeytinyağının donmaya başlaması için 6-7C altına indirmek yeterli olabilir ve sahiden de donmayan yağlardan şüphe etmek için sebep oluşturabilir bu yöntem ancak hile erbabı ile yarışılmaz. Tağşişle mücadelede bakanlığın elini zorlamak daha doğru bir yöntem olur.

 

Şimdi tam zamanı, ceviz hasat edildi, nar yeni başlıyor, taze soğan var ve yemyeşil zeytinler de tüm acılığı ile hazır. Gaziantep usulü zeytin piyazı yapmadan geçmesin günler:

200-250 gr yeşil zeytinin çekirdeklerini çıkartın, doğrayın. Öyle sıçan dişi miniklikte kıyın demedim, her bir zeytini üç-dört ince parçaya kesseniz tamamdır. 150-200 gr ceviz içi gerekecek ama önce tadın. Sahiden yeni hasat olsun, geçen yılınkiler acımıştır artık.

1 narı ayıklayın, tanelerine ayırın.

Yarım limonun suyuna 2 çorba kaşığı nar ekşisi koyun, oluşan karışımın yarısı kadar (mümkünse erken hasat, yoksa en sevdiğiniz sızmadan) zeytinyağı ile karıştırın.

5-6 taze soğanı ve yarım demet maydanozu kıyıp, onları da koyun kenara.

Şimdi… derin bir kaba önce sosunuzu dökün. Üzerine cevizi ve zeytini ekleyin ve iyice karıştırın, ardından taze soğan ve maydanozu ilave edin. Tadına bakın. Zeytininize çok bağlı bu salata, belki bir tutam sumak, belki bir fiske tuz ister. Ekleyin. Azıcık dinlensin, tümü birbiriyle biraz muhabbet etsin. Servis oda sıcaklığında olmalı, masaya taşımadan önce narları ekleyip bir karıştırmayı ihmal etmeyin.

Bu vesile ile taa 90’ların başında bir sabah, Bebek’te artık var olmayan bir kitapçıda karşıma çıkıp beni zeytin piyazı ile tanıştıran kitaba ve onun değerli yazarına şükranlarımı iletmeyi ihmal etmeyeyim; iyi ki varsınız Nevin hanım! Geçen yıllar yerinizi ancak derinleştiriyor, hayranlığımı her an ancak artıyor.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

Gıda Dedektifi’nden mağaza kasalarındaki mısır şurubu içeren yumuşak şekerlemelere karşı kampanya

“Ne yediğinizi bilin” mottosuyla ilerleyen Gıda Dedektifi adlı sosyal medya hesabı bazı giyim mağazalarının ve kitabevlerinin kasalarında, çocukların erişebileceği yükseklikte satılan mısır şurubu içeren yumuşak şekerlemelerin satışına karşı imza kampanyası başlattı.

Sağlık Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Boyner mağazaları adına Cem Boyner’e seslenilen kampanyada şu ifadelere yer verildi:

“Boyner, Defacto, Civil gibi giyim mağazaları ve bazı kitabevleri başta olmak üzere gıda ile ilgisi olmayan birçok mağazanın kasalarında, çocuk kitapları veya çocuk ayakkabı reyonlarında yüksek oranda mısır şurubu içeren yumuşak şekerlemeler ve çeşitli gıdalar çocukların erişebileceği yükseklik ve konumda açıkça satılmaktadır. Alışveriş sonunda kasada satış devam etmekte, hatta bazı mağazalarda belli bir alışveriş yapıldığında bu ürünler ücretsiz olarak dağıtılmaktadır.

Sağlık Bakanlığı’nın kırmızı etiket ile sınıflandırdığı ve çocuklar için açıkça sağlıksız ilan ettiği bu ürünlerin reklamları kanun çerçevesinde yasaklanmıştır. Fakat adı geçen firmalar başta olmak üzere birçok giyim ve kitap mağazası bu uygulamalarla kanuna karşı açıkça meydan okumaktadır.

Açık ve net olarak söylemeliyiz ki,

  • Bu bir çocuk istismarıdır.

  • Bu bir tuzaktır.

  • Bu sağlıklı beslenmeye karşı bir savaştır.

  • Bu çocukların temiz duygularının kirletilmesidir.

  • Bu kural tanımazlıktır,

  • Bu Sağlık Bakanlığı raporlarına ve yasaklanan reklam kampanyalarına karşı bir meydan okumadır.

  • Bu, paramızla her yere gireriz, çocuklarınızı hiç ummadığınız anda yakalarız demektir.

  • Bu açıkça tacizdir.

Bu ve benzer uygulamaların bir an önce durdurulması ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin teminatı olan çocuklarımızın sağlıklı gelişimlerine destek olunması gerekmektedir. Buna ek olarak; bu ve benzer firmaların Bakanlık tarafından belirlenen bir süre için ücretsiz meyve veya kuru meyve dağıtması gibi uygulamalar gündeme getirilmeli ve çocuklarımız sağlığı bu tarz tuzaklardan korunarak devlet teminatına alınmalıdır.

Dünya genelinde bir salgın olarak nitelenen obezite ve obeziteye bağlı olarak ortaya çıkan yüksek tansiyon, şeker, felç, kalp ve damar hastalıkları gibi sağlık sorunlarının en önemli nedenlerinden biri olarak yiyecek ve içeceklerle fazla miktarda şeker alınması gösteriliyor. Alınan şeker nişasta bazlı şeker (NBŞ) olarak bilinen fruktoz içeriği yüksek şeker çeşitlerinden biri ise (mısır şurubu, fruktoz şurubu vs.) fruktozun vücutta metabolize edilme şekli farklılık gösterdiği için kilo alımı daha hızlı oluyor.

Kampanyaya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

Ülkemize ithal edilen gıdaların kontrolü nasıl yapılıyor? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda Mühendisleri Odası İzmir Şubesi geçtiğimiz hafta Suriye’den ithal edilen patateslerde insan sağlığına zararlı kimyasal maddelerin kalıntılarının bulunabileceğini belirten bir açıklama yapmıştı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bir süre önce piyasada aşırı yükselen patates fiyatlarını düşürmek için ithalat kararı almıştı.

Bakanlık Gıda Mühendisleri Odası’nın ithal patateslerde ağır metal, pestisit gibi insan sağlığı için problem oluşturacak kimyasal maddelerin kalıntı analizlerinin yapılıp yapılmadığı sorusuna ise net bir yanıt vermedi.

Patates ile ilgili tartışmalar vesilesiyle ithal edilen gıda ürünlerinde yapılması gereken kontrol çalışmalarının durumuna yakından bakalım.

İthal gıda ürünleriyle ilgili olarak zaman zaman kamuoyuna yansıyan çeşitli skandallar var. Örneğin hafızalarda en çok yer eden skandallardan biri 2014 yılında piyasada satılan bazı bebek mamalarında GDO çıkmasıydı. O tarihlerde şimdi olduğu gibi bütünüyle kontrol altına alınamamış medyada geniş yer alan skandal “bebeklerin yediği yiyeceklerde durum buysa o zaman genelde durum nasıldır” sorusunu sormamıza neden olmuştu.

Son yaşanan patates tartışması ile bir kez daha gündeme gelen ithal gıda ürünlerinin kontrolüne yönelik işlemler nasıl yapılıyor; yapılan analiz çalışmaları yeterli mi sorularına kısaca yanıtlar vermeye çalışacağım.

Gıda ürünlerinde ithalat kontrolleri nasıl yapılıyor?

Ülkemizde geçerli gıda mevzuatı ithal edilen her gıda ürününün sağlığa zararlı bir nitelik taşıyıp taşımadığını belirlemek için kontrol edilmesini gerekli kılıyor.

Yapılan kontrol çalışmaları özetle, gümrükte bekletilen gıda ürünlerinden kontrol için örnek almak, alınan gıda örneklerini analiz etmek ve analiz sonuçları uygun çıkan gıda maddelerinin ülkeye girişine izin vermek şeklinde gerçekleşiyor.

Kolayca görülebileceği gibi yapılan kontrol çalışmalarının düğüm noktasını analiz çalışmaları oluşturuyor.

İthal edilen bir gıda ürünü gümrük kapısına geldiğinde analiz için örnek alınması ve yapılan analiz sonucu uygunsuz çıkan bir gıdanın yurda girişine izin verilmemesi gerekiyor.

İthal edilecek gıda maddelerinden kimlerin analiz için örnek alabileceği, o gıdalarda hangi analizlerin yapılacağı, bu analizleri hangi kurumların yapacağı mevzuatta belirlenmiştir.

Örnek alma yetkisi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda.

Bakanlığın her ilde bulunan Gıda ve Yem Şube Müdürlükleri bu işi yapmaktan sorumlu kamu kurumlarıdır. Bu müdürlükte çalışan yetkili personel dışında bir başka kişinin örnek alma yetkisi yok.

Gıda analizleri Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın laboratuvarları ile 2006 yılından bu yana analiz yapma yetkisi verilmiş özel sektöre ait laboratuvarlar aracılığı ile yapılıyor. Bir başka deyişle, analiz için alınan gıda örnekleri kamu laboratuvarlarına da özel sektöre ait laboratuvarlara da gönderilebiliyor.

Gerek kamu ve gerekse özel sektöre ait laboratuvarlar mevzuatça belirtilen analizleri yapmak zorunda. Ancak mevzuatta belirtilen analizlerin tamamı yapılmıyor. Hangi analizlerin yapılacağı ise örnek alım işini yapan kamu kurumunca belirleniyor.

Gıda maddesinin ne olduğuna bağlı olarak yapılması gereken analiz çalışmaları da farklılık gösteriyor. Et ürünlerinde yapılan analizlerle, hububat ürünlerinde yapılan analiz çalışmaları birbirinden farklı. Ama en nihayetinde bir analiz çalışması ile bir gıda ürününün besin içeriği açısından uygun bileşimde olup olmadığı ve insan sağlığına zararlı bir yönünün de bulunup bulunmadığı belirlenmeye çalışılıyor.

Analizler ne için yapılır?

Analiz çalışmalarında yanıt aranan sorulardan biri ithal edilen gıda maddesinin uygun bileşimde olup olmadığıdır.

Örneğin bir sıvı kahve ithalatı yapılıyorsa; kahvenin içerdiği kafein miktarının yasal mevzuata uygun olup olmadığına bakılması gerekir. Kafein kahvenin içinde doğal olarak bulunan maddelerden biri olsa da fazlası zarardır. Dolayısıyla belli bir eşik değeri aşıp aşmadığını anlamak önemlidir.

İthal edilen bir bebek gıdası olsaydı, bu durumda etiketinde belirtilen vitamin ve mineral miktarlarının doğru olup olmadığını belirlemek gereklilik olurdu. Bebeklerin doğru içeriğe sahip gıdalarla beslenmesinin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım.

Yanıt aranan bir başka soru ise ithal edilecek gıdalarda sağlığa zarar verici bir unsurun bulunup bulunmadığıdır.

Bu konuda yapılan çalışmalar gıdalarda mikrobiyolojik, fiziksel ya da kimyasal tehlike unsurlarının olup olmadığını ve varsa bir sorun yaratıp yaratmayacağını anlamaya yöneliktir. Bu amaçla yapılan çalışmalar hastalık oluşturabilecek mikroorganizmaların araştırılmasından pestisitler, ağır metaller, aflatoksinler gibi zehirli kimyasal madde kalıntılarının bulunup bulunmadığını araştırılmasına uzanan bir aralıkta büyük bir çeşitlilik gösterir.

Laboratuvarlar tarafından yapılan analizler sonucunda hazırlanan rapor Gıda ve Yem Şube Müdürlüğüne gönderilir. Müdürlük eğer gelen rapor olumluysa, yani insan ya da çevre sağlığı açısından sorun oluşturan bir durum yoksa gümrükte bekletilen gıda ürününe ülkeye giriş izni verir ve ithal edilen ürünler piyasaya sürülür.

İthal gıda ürünlerinin kontrolüne yönelik sistemin işleyişi özetle böyle.

Şimdi bu sistemin iyi işleyip işlemediğine, hangi noktalarda sorunlar olduğuna sorunların oluşumunda payı olan failleri de anarak bakalım.  Sorunların failleriyle birlikte tespiti aynı zamanda nelerin düzeltilmesi gerektiğine de işaret edecek.

Kamu kurumları

İlk sorun gıda örneklerinin konudan sorumlu kamu kurumunca alınması işinin mevzuata uygun biçimde yapılmamasıdır.

Gıda örneklerini almak işinden sorumlu kurum Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’dır. Ancak gıda ithalatı yapan firmaların çalışanları tarafından doğrudan bakanlık kurumlarına örnek getirilmesi sıklıkla rastlanabilen bir durumdur. Burada akla gelebilecek soru firma yetkililerinin getirmiş oldukları gıda örneğinin ithal edilen ürüne ait olup olmadığıdır.

Örneğin gümrükte bekleyen gemideki buğday aflatoksinli iken piyasadan aflatoksin içermeyen bir buğday örneği temin etmek ve analiz örneği diye bakanlık yetkililerine vermek çok mümkündür. Böyle bir durumda yapılacak analiz sonucunda ürün mevzuata uygun ya da temiz çıkacak ve sonuçta aflatoksinli bir ürün piyasaya kolayca sürülebilecektir.

Analizlerin kapsamı

Bir diğer sorun üründe yapılacak analizlerin kapsamını belirlemektir. Kapsam belirleme işi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yetkisindedir.

Analiz kapsamı dar tutulduğunda ürünün gümrükten geçişi kolaylaşır; kapsam genişletildiğinde ise iş zorlaşır; gümrükte bekleme süresi uzar.

Örneğin buğdayda aflatoksin, pestisit kalıntısı, ağır metal kalıntısı gibi ürünün insan sağlığına uygun olup olmadığını belirlemeye yönelik pek çok analiz yerine sadece kül tayini gibi basit bir analiz yapılması talep edilebilir. Kül tayini yapılan ve sonucu uygun çıkan ürün pestisit ya da ağır metal açısından sorunlu olsa bile yurda giriş izni alabilecektir.

Dolayısıyla bir gıda maddesi sağlık için zararlı bir kimyasal madde kalıntısı içerse bile yurda giriş izni almak için yapılan analizlerde eğer o zararlı maddenin olup olmadığını belirlemeye yönelik bir çalışma yapılmamışsa ürüne temiz raporu almak ve o ürünü yurda sokmak mümkündür.

Ülkemizde ithal gıda ürünlerinde yapılan en önemli sahtekârlık budur. Oldukça da yaygındır.

2014 yılında patlayan GDO’lu bebek maması skandalı bu konuya verebileceğim somut örneklerden biridir.

Yetkili özel laboratuvarlar

Bir başka sorun özel sektöre ait laboratuvarların çalışma koşullarının kontrol ve denetimden uzak olmasıdır.

Bu laboratuvarlara çalışma izni Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından verilir. Bakanlık çalışma alanına giren konularda laboratuvara akreditasyon (bir analizi yapma konusunda yeterli uzmanlığa sahip olunduğunu gösteren bir kalite belgesi) koşulu getirmektedir.

Akreditasyon Türk Akreditasyon Kurumu (TÜRKAK) tarafından verilir. Ancak gerekli analitik prosedürler oluşturulduğunda akreditasyon belgesi alınması zor bir şey değildir. Bir kez akreditasyon alan bir laboratuvar daha sonra yapacağı faaliyetlerde ciddi bir denetleme ve kontrole tabi tutulmamaktadır.

TÜRKAK tarafından yapılan takip denetimleri oldukça yetersizdir; kötüdür. Bütün bunlar ciddi bir sorundur.

Bir laboratuvarın çalışma koşulları hakkında doğru bilgi verecek kriterlerden biri o laboratuvarın uluslararası yeterlik testlerine katılmasıdır. Ancak bu tip testlere katılım çok enderdir ve elde edilen sınırlı sayıda sonuç da laboratuvarın iyi çalışıp çalışmadığı hakkında net bilgi vermez.

Bir laboratuvarda gerçekten analiz yapılıp yapılmadığı konunun uzmanı kişiler tarafından ciddi bir gözden geçirme yapılmadıkça da anlaşılamaz. Dolayısıyla analiz yapmadan rapor düzenlenmesi mümkündür.

Analiz yapmadan rapor düzenlemek ülkemizdeki özel laboratuvarların yapmış oldukları usulsüz işlerin başında gelir.

Sonuç

Yazıyı daha fazla uzatmamak için daha fazla detaya girmek istemiyorum. Yukarıda andığım olumsuz durumlar ithal gıda ürünlerinin yurda girişine izin verilmesi sürecinde yaşanabilecek en önemli usulsüzlükleri oluşturur.

Meseleye bu çerçevede baktığımızda bakanlığın ithal edilen patateslerde gerekli kontrolleri yaptık açıklaması doğruluk ve güvenilirlikten uzak bir açıklamadır.

Hangi kontroller, kim tarafından, kaç tane patates örneğinde yapıldı; hangi analizler yapıldı ve ne gibi sonuçlar elde edildi soruları havada durmaktadır; üstelik sadece patateslerle ilgili değil ithal edilen her gıda ürünü için.

İthal edilen gıdalarla ilgili meselelerin çözümü sadece iyi işleyen, toplumsal sağlığı gözeten bir kamu anlayışının hâkim kılınmasını değil aynı zamanda ve daha önemlisi gıda üretiminde kendine yeterliliği esas alan gıda ve tarım politikalarını gerektiriyor.  Ancak ülkemizin içinde olduğu siyasal atmosferde kamu sağlığını ve kendine yeterliliği gözeten politikalardan söz etmek olanaksızdır.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Etlerde sadece deli dana hastalığı mı sorun oluşturuyor? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

***

Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir habere göre 2011-2012 yılları arasında Polonya’dan ithal edilen etlerin bir kısmı deli dana hastalığı riski taşıyor olabilir.

Söz konusu etler özel şirketler ve Et ve Balık Kurumu tarafından ithal edilmişti. Bu çok önemli gıda güvenliği sorunu Polonya’nın başlattığı soruşturma kapsamında Türkiye’den adli yardım talebinde bulunmasıyla ortaya çıktı. Yani Polonya hükümeti konuyu gündeme getirmese ne olup bittiğini öğrenemeyecektik. Sürekli et ithalatı yapan bir ülke olmamız göz önünde bulundurulduğunda acaba deli dana sorunu ithal edilen diğer etlerde de var mı ya da başka hangi sorunlar var? sorusu akla geliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yaptığı bir açıklama ile Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberi yalanladı.  Bakanlık tarafından söz konusu habere ilişkin yapılan yazılı açıklamada: “İthal edilen etlerin bilimsel olarak BSE açısından risk grubunda olmayan 30 ayın altındaki sığırlardan elde edilmesi, Bakanlığımız veteriner hekimlerince yürütülen kesim öncesi kontrollerinde BSE hastalığına ilişkin klinik belirtilerin olmaması, soruşturma kapsamında BSE tespit edildiğine dair herhangi bir analiz raporunun bulunmaması ve bugüne kadar Polonya’dan ihraç edilen etlerde AB üyesi ve diğer ülkelerde BSE hastalığına ilişkin herhangi bir tespitin olmaması dikkate alındığında habere konu olan iddiaların doğru olmadığı net olarak anlaşılmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Ancak bu açıklama Cumhuriyet’te yer alan haberdeki iddialara net bir yanıt oluşturmuyor. Haberde Polonya’daki et analiz şirketlerinin kesilen hayvanlara deli dana testi yapmadığı halde yapılmış gibi rapor verdiği; buna ek olarak, kesilen hayvanlara ait etlerin soğuk hava depolarında saklandığı ve daha sonra Türkiye’ye gönderilirken hasta hayvan etleri ile değiştirilip değiştirilmediğinin de bilinemeyeceği vurgulanıyordu. Bakanlık bu kritik iddialara bir yanıt vermiyor; dolayısıyla deli dana hastalığı taşıyan etlerin gerçekten ithal edilip edilmediğini bilemiyoruz.

Deli dana hastalığı nedir?

Deli dana hastalığı (Bovine Spongiform Encephalopathy – BSE) oldukça nadir görülen ancak tedavisinin olmaması, hastalık mekanizmasının hala tam olarak anlaşılamaması ve hastalık etkenini yok etmenin nerdeyse imkânsız olması gibi nedenlerle hemen her ülkede dikkat çeken bir hastalıktır.

Hastalığa prion adı verilen ve virüslerden daha küçük boyutlardaki protein parçacıkları neden oluyor.

Hastalık yenilen et ve et ürünleri ile insanlara da bulaşabiliyor ve insanlarda “Creutzfeldt-Jakob Hastalığı” adı verilen bir hastalığa yol açıyor. Hastalık hayvanlarda olduğu gibi beyin dokularının hızla tahrip olmasına ve beynin süngerimsi bir yapıya dönüşmesine neden olarak ölüme sebebiyet veriyor.

Creutzfeldt-Jakob hastalığı insanlarda çok ender gözleniyor. 1996 yılından bu yana dünya genelinde alınan çeşitli önlemler hastalığın insanlarda görülme sıklığını da çok azalttı. Ancak hastalığın tedavisinin olmaması ve kesin olarak ölüme sebebiyet vermesi nedeniyle gıda güvenliği ile ilgili çalışmalarda deli dana hastalığı dikkatle izlenen ve kontrol edilmeye çalışılan konuların başında geliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu konuda yapmış olduğu açıklama ise ülkemizde yapılan kontrol çalışmalarında ciddi yetersizlikler olduğuna işaret ediyor.

Etlerde sağlık riski oluşturan hastalık etkeni o kadar çok ki Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın halk sağlığı açısından neleri görmezlikten geldiğini, yaptığı kontrol çalışmalarında hangi noktaları es geçtiğini deli dana hastalığı vesilesiyle dile getirmek gerekiyor.

Etlerde sağlık riski yaratan diğer etkenler

Ülkemizdeki et talebini karşılamak için yapılan canlı hayvan veya doğrudan et ithalatı miktarı yılda yıla artış gösteriyor.

İthal edilen et ve et ürünlerinin bir sağlık riski oluşturup oluşturmadığının anlaşılması için mutlaka yapılması gereken bazı kontroller var.

Örneğin, et ve et ürünlerinde kullanılan hormon esaslı maddelerin, antibiyotiklerin, bazı pestisitlerin, ağır metallerin kalıntısına bakmak; nitrit ve nitrat gibi katkı maddelerinin ve nitrozaminlerin miktarını tespit etmek; nitrofuranlar gibi kansere yol açtığı için kullanılması yasaklanmış kimyasal maddelerin bulunup bulunmadığını araştırmak en az deli dana hastalığı etkenlerini araştırmak kadar önemli.

Tek bir örnek vererek konunun taşıdığı öneme ışık tutmaya çalışacağım. 7 Mart 2017 tarih ve 30000 sayılı resmi gazetede yayınlanan ‘Türk Gıda Kodeksi Hayvansal Gıdalarda Bulunabilecek Farmakolojik Aktif Maddelerin Sınıflandırılması ve Maksimum Kalıntı Limitleri Yönetmeliği’ne göre et ve et ürünlerinde kontrol edilmesi gereken farmakolojik esaslı kimyasal madde sayısı 130’un üzerinde.

Bu kimyasallar hayvan sağlığını korumak için çeşitli amaçlarla kullanılan ancak et ve et ürünlerinde kalıntı bırakan maddeler. Her biri için et ve et ürünlerinde aşılmaması gereken bir eşik değer belirlenmiş. Bu değer aşıldığında bir sağlık sorununa yol açacakları kabul ediliyor. Dolayısıyla piyasada satılan et ürünleri ithal edilsin veya edilmesin bu kimyasal maddelerin kalıntılarını içerip içermedikleri açısından mutlaka kontrol edilmeli.

Bu kontrollerin yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz.

Bu çerçevede Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na sorulması gereken ama net bir yanıt verilebileceği şüpheli olan basit sorular şunlar, parantez içindeki italik ifadeler benim yanıtlarım :

1) İthal edilen etlerde ülkemizde geçerli mevzuata göre analiz edilmesi gereken risk etkenlerinden kaçına bakılmaktadır? (Muhtemelen hiç birine)

2) Ülkemize ithal edilen etlerin sağlık açısından sorun yaratacak biyolojik veya kimyasal maddeler açısından gerekli laboratuvar analizleri yapılmakta mıdır? (Yapılmıyor) Yoksa Polonya örneğinin gösterdiği gibi ithal edilen ülkelerde yapılan analiz çalışmaları yeterli mi görülüyor. (Yeterli görülüyor) Eğer öyleyse bu gıda güvenliği açısından ciddi bir zaaf değil midir? (Çok ciddi bir zaaftır)

3) Ülkemizde et ve et ürünlerinde 2017 yılında yapılan kontrol ve denetim çalışmalarında kaç örnek çalışılmıştır, uygunsuz çıkan örneklerin oranı nedir ve bu konuda neler yapılmıştır? (Açıklansa iyi olur ama yapılan açıklamalar at ve eşek eti bulduktan öteye gitmiyor)

Soruları daha da çoğaltmak mümkün; ama çok detaya girmeden söyleyeceklerime açıklık getirmek istiyorum: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı zaman zaman yaptığı basın açıklamalarında at veya eşek eti satan ya da ürünlerine bu etleri karıştıran firmaları açıklıyor.

Bu tespit büyük bir marifetmiş gibi sunuluyor.

Ülkemiz mevzuatı at veya eşek etinin satışını ve et ürünlerinde kullanılmasını yasaklıyor. Ama at veya eşek eti yemenin eğer etler sağlıklı bir hayvandan elde edilmişse bir sağlık riski oluşturmayacağı bilinmeli. Asıl mesele et ve et ürünlerinde at veya eşek eti tespiti yapabilmek değil yukarıda değindiğimiz gibi sağlığa gerçekten zararı dokunan yüzlerce kimyasal maddenin kalıntılarının araştırılmasıdır.

Bu çalışmalar layıkıyla yapılmadığı sürece halk sağlığını korumak olanaksızdır.

Umutsuzluğa, bir gıda korkusuna yol açmamak için burada dile getirilen bütün sorunların çözümünün olduğunu belirtmeliyim. Halk sağlığını tehlikeye atmadan, kamu refahını koruyarak beslenme sorunlarını çözmek mümkündür.

Yazdıklarımdan at veya eşek etinin yenilebilir olduğu anlamı da çıkarılmasın; tekrar belirtmeliyim ki bu etlerin işlenmesi yasaklanmıştır ülkemizde. Aslında ne kadar az et yenirse hem sağlık ve hem de iklim krizini derinleştirmemek açısından o kadar iyi; sadece insanlar için değil hayvanlar için de iyi… Ama bu başka bir yazının konusu.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

Ekolojik tarım üzerine faaliyet gösteren 21 STK’dan, ‘Kazık değil, güvenilir gıda’ açıklaması

Güvenilir gıda kapsamında çalışmalar yürüten 21 sivil toplum kuruluşundan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın, son üç yılda organik tarım mevzuatına aykırı davrandığı tespit edilen, organik ürün üreten ve pazarlayanlara 509 bin TL idari para cezası uygulandığına dair açıklamasının bazı medya kuruluşları tarafından organik üretimin güvenilir olmadığı şeklinde yorumlanıp, “organik kazık” başlıklarıyla yansıtılması üzerine açıklama geldi.

İçlerinde Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Yeryüzü Derneği, Çukurova Organik Tarım Derneği, Doğu Anadolu Tarımsal Üretciler ve Besiciler Derneği ile Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği’nin de bulunduğu 21 STK tarafından ortak bir basın açıklaması yapılarak verilen para cezalarının neye karşılık geldiği ifade edildi.

Açıklamada söz konusu cezaların bir kısmı ise sadece sahtekarlık ve hile yapan üretici veya pazarlamacılara değil, belgelendirme ve bildirim gibi konularda çeşitli kusurlara yönelik verilen cezalar olduğu vurgulanırken, “Bakanlıkça yapılan denetimler sonucu kesilen cezalar, gıdada kontrol ve denetim mekanizmalarının ne denli gerekli olduğunu ve organik sektöründeki denetimlerin ciddiyetini ortaya koyuyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre, 2011 – 2016 yılları arasında İl Müdürlüklerince organik tarım mevzuatları çerçevesinde çiftçi, firma, pazar ve satış yerlerinde 30 bin 80 ayrı denetim yapıldı. Bu sayı yılda ortalama 5 bin denetim anlamına geliyor. Sonuç olarak son üç yılda yapılan yaklaşık 15 bin denetimde kesilen toplam cezanın 509 bin lira olması, cezaların yüksek meblağlar olduğu göz önüne alındığında, sahtecilik yapan veya kusurlu bulunan üretici ve satış noktasının az olduğunu ortaya koyuyor” denildi.

21 STK tarafından yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde:

Kazık değil, güvenilir gıda!

TBMM’de verilen soru önergesi, organik tarım sektöründe yapılan denetimlerin ciddiyetini ortaya koydu.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, organik ürünlerin satışının yapıldığı dükkân, süpermarket/hipermarket vb. mağazalar ile semt pazarlarında yapılan denetimler sonucunda son üç yılda organik tarım mevzuatına aykırı davrandığı tespit edilen, organik ürün üreten ve pazarlayanlara 509 bin TL idari para cezası uygulandığını açıkladı.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in organik ürün satışı yapılan yerlere ve ürün satışının denetimine ilişkin soru önergesini yanıtlamak üzere yapılan açıklamada denetimlerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İl Müdürlükleri kontrol görevlilerince yapıldığı belirtildi.

Verilen para cezası ne ifade ediyor?

Denetimler sonucu verilen para cezalarının bir bölümü, organik tarım ile ilgisi olmayan, organik ürünlerin popülerliğinden faydalanarak tüketiciyi yanıltmaya çalışan, organik adı altında konvansiyonel ürün pazarlayan kişi veya firmalara kesildi. Söz konusu cezaların bir kısmı ise sadece sahtekarlık ve hile yapan üretici veya pazarlamacılara değil, belgelendirme ve bildirim gibi konularda çeşitli kusurlara yönelik verilen cezalardı.

Elma hasadı

Bakanlıkça yapılan denetimler sonucu kesilen cezalar, gıdada kontrol ve denetim mekanizmalarının ne denli gerekli olduğunu ve organik sektöründeki denetimlerin ciddiyetini ortaya koyuyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre, 2011 – 2016 yılları arasında İl Müdürlüklerince organik tarım mevzuatları çerçevesinde çiftçi, firma, pazar ve satış yerlerinde 30 bin 80 ayrı denetim yapıldı. Bu sayı yılda ortalama 5 bin denetim anlamına geliyor. Sonuç olarak son üç yılda yapılan yaklaşık 15 bin denetimde kesilen toplam cezanın 509 bin lira olması, cezaların yüksek meblağlar olduğu göz önüne alındığında, sahtecilik yapan veya kusurlu bulunan üretici ve satış noktasının az olduğunu ortaya koyuyor.

Haksız yargılar!

Fakıbaba’nın yanıtının, bazı medya kuruluşları tarafından organik üretimin güvenilir olmadığı şeklinde yorumlanıp, “organik kazık” başlıklarıyla yansıtılması da tüketiciyi yanlış yönlendirip kafa karışıklığına neden oluyor. Oysa şu sorulara vereceğimiz yanıtlar, haksız yargıları ve kafa karışıklığını giderebilir: Hiçbir denetimin yapılmadığı ya da hiçbir cezanın kesilmediği bir gıda sektörü mü daha güven verici, yoksa İl müdürlükleri tarafından hem üreticilere, hem pazarlama noktalarına yönelik yapılan habersiz denetimlerde hile yapanların tespit edilip cezalandırıldığı bir gıda sektörü mü?

Yapılan denetimlerde kesilen cezaların bir bölümünün organikle ilgisi olmayan ve organiğin adını kullanan sahtecilere yönelik olması, tüketicilere de sorumluluk yüklüyor. Alışverişlerde her organik denilene kanmamak, ambalajlı ürünlerdeki etikette bakanlığın organik tarım logosu ile sertifika firmasının logosunu aramak, taze sebze meyve gibi tezgahtan satılan ürünlerde ise organik sertifikayı ve faturasını sormak gerekiyor.

Denetimler nasıl yapılıyor?

Ekolojik (organik, biyolojik) tarım -en basit tabiriyle- üretiminde ve işlenmesinde insan ve çevre sağlığına zararlı kimyasallar, işlemler ve yöntemler kullanılmayan üretim şeklidir. Türkiye’de ekolojik tarım sektörüne yönelik uygulamalar ve kurallar, 5262 sayılı “Organik Tarım Kanunu” ve “Organik Tarımın Esasları ve Uygulamasına İlişkin Yönetmelik” ile belirlenmiştir. Ülkemizde organik tarım yapmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler bu yönetmelik hükümlerine uymak zorundadır. Bu konudaki denetimler, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca yetkilendirilmiş kontrol ve sertifika kuruluşlarınca ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı İl ve İlçe Müdürlükleri tarafından haberli/habersiz şekilde gerçekleştirilmektedir.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş, sayısı 30’u aşan kontrol ve sertifikasyon kuruluşu, çiftliklerde ve üretimin her aşamasında haberli ve habersiz denetimler yaptıktan, ürünlerden numune alarak laboratuar analizleri yaparak ekolojik ürünlerde yönetmeliğe aykırı herhangi bir maddenin kullanılmadığından emin olduktan sonra ekolojik ürün sertifikasını veriyor. Her üreticinin üretimine yönelik tohum, fide, yetiştirme teknikleri, kullanılan organik sertifikalı gübreler ve preparatlar, arazi, depo, hasat ve stok verileri kayıt altında tutuluyor; her bir parti satış çiftlikten satış noktasına kadar ayrıca belgelendirilerek tam bir izlenebilirlik sistemi uygulanıyor. Tüm ekolojik ürünlerin bu sıfat ile işlenmesi, taşınması, depolanması, etiketlenmesi ve pazarlanabilmesi için süresi geçerli organik ürün sertifikasının bulunması gerekiyor.

Organik üreticiler zorlu şartlara rağmen vazgeçmiyor

Denetimlerde kesilen cezaları, organik sektörün güvenilir olmadığı şeklinde yorumlamak, her geçen gün yaygınlaşan bütün bir organik ürün sektörünü ve sayısı 70 bine yaklaşan dürüst organik tarım üreticisini zan altında bırakıyor. Aynı zamanda üreticilerin maddi-manevi zarara uğramasına neden oluyor.

Ayrıca, organik üretimin yaygınlaşması ve herkesin sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi için çabalayan, bu konuda farkındalık yaratmaya çalışan sivil toplum örgütlerinin ve organik pazar açarak vatandaşları sağlıklı ürünlerle buluşturan yerel yönetimlerin emeğini değersizleştiriyor.

Olumsuz örnekler sektöre mal edilmemeli!

Her üretim ve hizmet sektöründe kötüye kullanmalar, hatalar, kusurlar, gözden kaçanlar vardır. Ama birkaç kişi veya kurum yüzünden koskaca bir sektörü hedef almak, birçok insanın sağlıklı beslenmesinin güvencesi olan bu ürünlere yönelik güveni sarsmak, sektöre, dürüst üreticilere ve sağlıklı beslenmek isteyen tüketiciye zarar verir. Üstelik gerçek ve sağlıklı gıdaya ulaşmak bu kadar zorken, piyasada pek çok ürünün nereden geldiği, içeriğindeki katkı maddeleri, GDO’lu olup olmadığı tartışılırken, tezgâhlar tonlarca zirai ilaç kullanılan ürünlerle doluyken, limiti aşan kimyasal kalıntılar nedeniyle yurt dışından iade edilen ürünler söz konusuyken, gıda ürünlerinde tağşiş bu kadar yaygınken; talep eden herkesi kapsayacak bir alternatif sunmadan, ekosisteme, toprak, su ve canlı sağlığına verilen desteği, insanlarda haksız yere şüphe yaratarak engellemek, doğa dostu üretim ve kullanım yolunda verilen çabalara zarar veriyor.

Ekolojik tarım sektörünün gelişimi ve yaygınlaşması gelecek kuşaklara da yaşanabilir bir dünya, ekosistem, toprak ve su kaynağı bırakmak anlamına geliyor. Gerçek belge ve bilgilere dayanarak ve bunları tarafsızca sorgulayıp yorumlayarak yapacağımız tercihler, gelecek nesillerin hayatı demektir.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Ankara Organik Üreticiler ve Müteşebbisler Derneği, Çukurova Organik Tarım Derneği, Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Derneği, Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği, Ekolojik Yaşam Derneği – Bursa, Erzurum Organik Güvenilir Gıda Üreticileri Derneği, GAP Organik Küme Derneği, Kapadokya Organik Tarım Üreticileri Birliği Derneği, Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği, Kocaeli Ekolojik Yaşam Derneği, Kontrol ve Sertifikasyon Kuruluşları Derneği, Konya Organik Tarım Derneği, Mersin Organik Muz Üreticileri Birliği, Niksar Organik Meyve Üreticileri Birliği, Organik Sürdürülebilir ve İyi Tarım Organizasyonu Derneği, Organik Ürün Üreticileri ve Sanayicileri Derneği, Organik Yaşam Derneği, Sürmeli Mahallesi Derneği Organik Üreticileri, Ulupınar Çevre Koruma Geliştirme ve İşletme Kooperatifi Organik Üreticileri, Yeryüzü Derneği

 

 

(Yeşil Gazete)

 

ManşetTarım-Gıda

Tarımsal ilaçlar yüzünden zehir taşıyan meyve ve sebzeye karşı 49 bin imza

This is a close-up of vegetables and fruits.

Türkiye’de iki yıl önce internet üzerinden başlatılan ‘Zehirli sebze ve meyve istemiyoruz’ kampanyasında 48 bin 827 imza toplandı. Kampanya organizatörlerinden tarım uzmanı Prof. Dr. Tayfun Özkaya, tarımsal ilaçlarının halk sağlığını olumsuz etkilediğini, hastalıklara yol açtığını, bu nedenle hallerde kalıntı analiz laboratuvarları kurulması ve belediyelere ceza yetkisi verilmesini istediklerini söyledi.

Araştırmalar tehlike sinyalleri veriyor

Tarım konusunda uzman Prof. Dr. Tayfun Özkaya ve Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Ali İhsan Karababa, ortak basın toplantası düzenledi. Özkaya, Türkiye’de sebze ve meyvelerdeki tarım ilaçları kalıntısı sorununa olumlu adımlar atmak ve yetkilileri uyarmak üzere internet üzerinden başlattıkları kampanyada 2 yılda 38 bin 827 imza topladıklarını açıkladı. İmza ve önerilerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkilileri başta olmak üzere büyükşehir belediyelerine ileteceklerini belirten Özkaya, bu konuda yapılmış araştırmaların tehlike sinyalleri verdiğini söyledi.

Zehir taşıyan gıdaların oranı yüzde 25’e çıktı

Gıda Mühendisi Dr. Bülent Şık ve çalışma arkadaşları tarafından Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi‘nde yapılan araştırma sonuçlarına göre 2013 ve 2014 yıllarında semt pazarlarından tesadüfi olarak toplanan ve en çok tüketilen domates, biber, hıyar, kabak, patlıcan, portakal ve çilek gibi sebze ve meyveler laboratuvarda yapılan pestisit (tarımsal ilaç) analizinde maksimum kalıntı limitlerini aşan gıdaların oranının yüzde 25 çıktığını söyledi.

Doğumsal anormallikler, organlarda işlevsel bozukluklara neden olabilirler

Prof. Dr. Özkaya, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ise yaptığı denetim çalışmalarında yasal limitleri aşan pestisit kalıntılı gıda maddelerinin yüzde 1-2 oranında olduğunu açıkladığına dikkat çekti. Bu açıklamanın doğru olmadığını ve ortada halk sağlığı açısından ciddi bir sorun olduğunu düşündüklerini belirten Özkaya, “Bu limitleri (pestisit düzeylerini) aşan gıdalar resmi kuruluşlarca da insan sağlığına zararlı yani tüketilemez kabul edilmektedir. Üstelik hormonal sistem bozucu olarak nitelenen bazı pestisitler yasal limitlerin altında olsa bile sağlığa zarar verebilmektedir. Gıdalarımızın içindeki bu zehirlerin çok çeşitli sağlık etkileri bulunmaktadır. Bu etkilerin başında farklı organ ve doku kanserleri yer alır. Bunun yanında hormon sistemi ve doğurganlık, kalp-dolaşım sistemi, sinir sistemi ve bağışıklık sistemleri de olumsuz etkilenmektedir. Ayrıca genetik hasara bağlı olarak doğumsal anormallikler, organlarda işlevsel bozukluklara neden olabilirler. Üstelik birçok sayıda kimyasalın birleşik etkisi bu sağlık sorunlarının şiddetini ve çeşitliliğini artırmaktadır” dedi. Özkaya, ihracata yönelik ürünlerde daha ayrıntılı analiz yapıldığını da vurguladı.

İmzacı 48 bin 827 vatandaş olarak merkezi ve yerel yönetimlerden bazı uygulama talepleri olduğunu belirten Özkaya, öncelikle toptancı hallerine kalıntı analiz laboratuvarlarının kurulması, maksimum kalıntı limitlerinin üzerinde kalıntı tespit edilen ürünlerin satışının engellenmesi ve yasal mevzuatta belirtilen cezai hükümlerin uygulanması, belediyelere de ceza verme yetkilerinin tanınması gerektiğini söyledi.

Ekolojik üretim desteklenmeli

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı‘nın, pestisitlerin kullanılmadığı tarımsal tekniklerin kullanılmasına destek vermesi gerektiğini belirten Özkaya, “İl ve İlçe belediyelerinin pestisit kullanmadığını bildiren köylülerin ürünlerinde ücretsiz periyodik analizler yaparak-yaptırarak sıfır kalıntı durumunda belge vermesi, bu üreticilere semt pazarlarında ayrı bir bölüm ayırması, kira almama gibi uygun görülecek destekler verilerek ekolojik üretimin daha köklü bir şekilde desteklenmesi sağlanmalıdır. Bakanlık’a ait laboratuvarlar ile özel yetki almış laboratuvarların aynı sayıda etken maddeyi kontrol etmesi ve elde edilen sonuçların kamuya açıklanması sağlanmalıdır” dedi.

Kamu adına yapılan kalıntı analizlerinde görev alan özel laboratuvarların kalıntı analizi işini doğru ve güvenilir bir şekilde yapıp yapmadıkları dikkatle denetlenmesi gerektiğini belirten Özkaya, “Gıda ürünleri içerdiği çoklu pestisit kalıntıları açısından da değerlendirilmeli ve en riskli ürünlerin hangileri olduğu belirlenerek pestisit kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Pestisitler üretilirken çeşitli yardımcı kimyasal maddelerin de analizi yapılmalıdır” diye konuştu.

Karababa: Tarımsal ilaç olmadan tarım mümkün

Prof. Dr. Ali Osman Karababa ise tarımda kullanılıp da insan sağlığına zararı olmayan kimyasal olmadığını, az veya çok hepsinin zararlı olduğunu söyledi. Denetim altına almak için limit değerler konulduğunu, ancak bunların değişebildiğini belirten Karababa, “Tarım ilaçlarını mutlaka hayatımızdan çıkarmalıyız. Bu ilaçlar 1950’dan sonra hayatımıza girdi. Daha önce de tarım yapılıyordu. Yani bunlar olmadan da tarımsal üretim mümkündür. Biz bunu istiyoruz. Bu bıçakla keser gibi bir anda olmaz ama Hükümet ve tarımla uğraşanların alacağı tedbirlerle süreç içende gerçekleşebilir” dedi. Karababa, sebze ve meyvelerin üzerindeki kalıntıların bol suyla yıkamayla akıtabileceğine, ancak içinde de çok miktarda bulunabileceğine dikkat çekti.

 

(Hürriyet)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Bakanlık güneş enerjili sulama sistemlerine hibe desteği verecek

Güneş enerjili tarımsal sulama sistemi kurmak isteyen yatırımcının 1 milyon liraya kadar olan yatırımının yarısına hibe desteği verilecek. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, “Kırsal Kalkınma Destekleri Kapsamında Bireysel Sulama Sistemlerin Desteklemesi Hakkında Tebliğ”i Resmi Gazete’de yayımladı.

Buna göre, tarla içi yağmurlama, mikro yağmurlama, damla sulama ve yüzeyaltı damla sulama sistemi kurulması ile güneş enerjili sulama sistemleri kurulması başvuruları kapsamında; güneş paneli, pompa, filtre, kontrol ünitesi, ana ve yan dallara ait borular, bağlantı ekipmanı, vanalar, damlatıcı ve yağmurlama ekipmanı gibi sadece tarla içinde kullanılan malzemelerin başvuruya ait parsellerde sisteminin çalıştırılması, eksiksiz montaj kontrollerinin yapılması ve tespit tutanaklarının düzenlenmesi giderlerinin KDV hariç yarısı karşılanacak. Bu giderlerin tutarı 1 milyon lirayı aşamayacak. Mal alım bedellerinin, bu miktarı aşması durumunda, aşan kısım yatırımcı tarafından ayni katkı olarak karşılanacak.

Çiftçi Kayıt Sistemine kayıtlı olan yatırımcının bireysel sulama sistemlerine yönelik mal alımlarında, sadece güneş enerjisi sistemini içeren, sulama sistemi içermeyen başvurulara hibe desteği verilmeyecek. Hibe başvurularında, güneş enerjisi sistemi ile sulama sisteminin birlikte projelendirildiği durumlarda, güneş enerjisi sisteminin maliyeti toplam maliyetin % 50’sini aşamayacak, aşması durumunda artan kısım yatırımcı tarafından ayni katkı olarak karşılanacak.

Başvuru sahipleri, başvuruları kabul edilmesi halinde, hibeye esas mal alım tutarının % 50’si oranındaki katkı payını, ayni katkıyı, referans fiyat farkını ve toplam mal alım tutarına ait KDV’nin tamamını kendi öz kaynaklarından temin etmekle yükümlü olacaklar.

Hibeye esas proje tutarının yüzde birini aşmamak kaydı ile proje hazırlama giderleri hibe desteği kapsamında olacak.

Kabul edilen başvurulara ilişkin olarak başvuru sahibi ile il müdürlüğü arasında hibe sözleşmesinin imzalanmasından sonra doksan gün içerisinde, alımı yapılan malzemelerin tarlada montajının tamamlanması gerekecek.

 

(Enerji Günlüğü)

Kategori: Manşet

Dış Köşe

GDO’lu mısır ve soya hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Bu yazıda gıdalarda GDO’lu ürün kullanılıp kullanılmadığını ve bunu anlamak için ne yapabileceğimize işaret etmek istiyorum.

Biyogüvenlik Kurulu, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği’nin (BESD-BİR) başvurusu üzerine genetiği değiştirilmiş (GDO) üç soya ve bir mısır çeşidinin daha hayvan yemlerinde kullanılmasına onay verdi.

Kurul daha önce 7 soya ve 25 mısır geni olmak üzere toplam 32 genetiği değiştirilmiş ürünün ithalatına izin vermişti. Alınan son karar ile birlikte bu sayı toplamda 36 oldu.

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş mısır ve soya ürünlerinin sadece hayvan yemi ya da yem ham maddesi olarak kullanılmasına izin var. GDO’lu soya ve mısırın insanların yediği gıda maddelerinin üretiminde kullanılması yasak. Yani bir GDO’lu ürünü önce hayvan sonra insan yerse sorun yok; ama doğrudan insan yerse sorun var. Bu bir çelişki ama onun üzerinde durmayacağım.

GDO’lu mısır ve soya ithalini ortadan kaldıracak, yem sanayisinin dışa bağımlılığını azaltacak politikaların ne olduğu son yıllarda çok tartışıldı. Ancak tarımsal üretime zarar veren hükümet politikalarında bir değişiklik olmuyor. Ülkemizin gıdada dışa bağımlılığı yıldan yıla artıyor.

Yakın bir gelecekte GDO’lu ürün ithalinde bir değişiklik olmasını da beklemiyorum.

GDO’lu ürünlerin ne olduğu ve yaratacağı sakıncalar üzerine çeşitli yazılarvar.

Bu yazıda gıdalarda GDO’lu ürün kullanılıp kullanılmadığını ve bunu anlamak için ne yapabileceğimize işaret etmek istiyorum.

Gıdalarımızda GDO var mı?

GDO’lu soya ve mısır büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan ve kafes balıkçılığında kullanılan yemler dışında insani tüketim amacıyla üretilen çeşitli gıda maddelerinin üretiminde de kullanılabilir. Bunu engellemek olanaklı değil.

Geçmişte ülkemize ithal edilen pirinçte, bebek mamalarında GDO bulunmuş ve birkaç ay önce de ekmek üretiminde GDO kullanıldığı tespit edilmişti.

GDO’lu soya ya da mısır yüzlerce gıda maddesinin üretiminde kullanılabilir? Daha somut bir fikir vermesi açısında aşağıda kısa bir liste yer alıyor.

GDO’lu soya hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir?

Sucuk, salam, sosis, köfte gibi et ürünleri ve et suyu tabletleri; soya yağı veya soya lesitini içeren gofret, çikolatalı krema, hazır çorba, patates cipsi, krem peynir gibi ürünler; soyadan yapılan soya etli kıyma, soya unu gibi ürünler; fındık ve fıstık ezmesi; çikolatalı ürünler; pastacılık ürünleri; başta ekmek olmak üzere çeşitli unlu mamuller; hazır çorbalar…

GDO’lu mısır hangi gıda ürünlerinde kullanılabilir?

Mısırdan elde edilen früktoz ve glukoz şurupları; gazoz, kola, meyve aromalı içecekler, meyve suları gibi çocukların çok tükettiği çeşitli meşrubat ve gazlı içecekler; reçeller, dondurmalar, şekerleme, pastacılık ve unlu mamuller (yaş pastalar, kekler, baklava, künefe…); ketçaplar, salata sosları; salam, sosis gibi et ürünleri; mısırözü yağı; bebek mamaları; hazır çorbalar…

Peki, bu ürünlerin üretiminde GDO’lu soya ya da mısır kullanılıyor mu? Bu sorunun yanıtını bilmiyoruz.

Bir gıda ürününde GDO’lu soya ya da mısır kullanılıp kullanılmadığını anlamanın tek yolu laboratuvar analizleri yapmak.

Analiz konusunda sorumlu kurum Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. Ancak Bakanlığın bu konuda yaptığı çalışmaların olup olmadığını, eğer yapılıyorsa nasıl planlandığını, hangi gıda ürünlerinin analiz edildiğini ve ne gibi sonuçlar alındığını bilmiyoruz. Açıklanmıyor.

Kamu sağlığını yakından ilgilendiren konular “sadece uzmanların konuştuğu ve karar verdiği” bir çerçeveye hapsolmuş durumda. Bu çerçeve sağlıklı sonuçlar üretmiyor. Kamuyu doğrudan işin içine katmak, meseleye dâhil olabileceği bilgi kanalları oluşturmak bir uzmanın asli sorumluluklarından biri olarak görülmeli.

Neler yapılabilir?

Hayatımızı yakından ilgilendiren bu gibi konularda gerçek durumun ne olduğunu belirlemek ve konuya doğrudan müdahil olmamızı sağlayacak bilgileri üretmemiz bir gereklilik. Normal şartlarda üniversitelerin böyle bir işlev görmesi beklenir ama içinde olduğumuz şartlarda bu boş bir hayal olmaktan öte gitmez.

Dolayısıyla kamu kurumlarının asli sorumluluğunu yerine getirmediği, akademik kurumların işlevsizleştiği koşullarda kamusal fayda yaratacak bilgilerin nasıl üretileceği konusu üzerinde daha çok durmalıyız. Aksi takdirde yaptığımız açıklamaların, yazıların etkisi çok kısmi ve geçici oluyor.

Bu konuda yapılacak pek çok şey var ama bu yazıda GDO meselesi üzerinden somut bir öneriyi dile getireceğim.

Bağımsız bir platform ya da inisiyatif eliyle yürütülecek bir analitik çalışma ile GDO’lu mısır ya da soya içermesi muhtemel gıda ürünlerinin (ithal ürünler de dâhil) analiz edilmesi ve gerçek durumun ne olduğunun açığa çıkarılması şart.

Bu tip bir çalışmadan elde edilecek veriler kamusal bir tartışma için somut bir zemin oluşturabilir. Sadece GDO’lar değil pek çok alanda bunu yapmak bir gereklilik olarak görünüyor bana.

Yapılacak analitik çalışmanın masrafları başta tüketici hakları konusunda faaliyet gösteren örgütler; işçi sağlığı konusunda faaliyet gösteren sendikalar; ekoloji ve çevre sağlığı örgütleri; gıda mühendisleri, ziraat mühendisleri ve tabipler odası başta olmak üzere meslek örgütleri ile anne ve çocuk sağlığı konusunda faaliyet gösteren çeşitli örgüt ve inisiyatiflerin katkısıyla karşılanabilir.

Oluşturulacak bir fona maddi durumu elverişli yurttaşların bile katkı yapması mümkün olabilir. Bu işin hukuki çerçevesi nasıl oluşturulur şu an bilemiyorum. Üzerinde düşünmeye değer…

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

Doğa

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 5 milyon sazan balığını göllere bıraktı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Çelik, balıklandırma çalışmaları kapsamında, 5 milyon yavru sazan balığını göl ve göletlere bırakmaya başladıklarını duyurdu.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, yavru sazan balıklarının Eğirdir, Beyşehir, İznik ve Uluabat gölleri başta olmak üzere 59 ilde yer alan 591 göl ve gölete bırakılacağını belirtti.

Bu yıl yapılacak balıklandırma çalışmalarıyla 2002 yılından bu yana toplam 80 milyon yavru balığın göl ve göletlere bırakılmış olacağını kaydeden Bakan Çelik’in konuya ilişkin yazılı açıklaması şöyle:

“Bakanlık olarak, su ürünleri kaynaklarımızın ve su ürünlerinin sürdürülebilir kullanılması ve gelecek nesillere miras olarak bırakılmasının sağlanabilmesi, deniz ve iç sularımızdaki su ürünleri stoklarının takviyesi amacıyla ‘Su Kaynaklarının Balıklandırılması Projesi’ni yürütüyoruz. Proje kapsamında, Bakanlığımıza bağlı Akdeniz Su Ürünleri Araştırma, Üretme ve Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü Kepez Üretim Tesisleri’nde üretimi devam eden 5 milyon adet yavru sazan balığının Eğirdir, Beyşehir, İznik ve Uluabat gölleri başta olmak üzere 59 ilde yer alan 591 göl ve gölete bırakılmasına başlandı. Geçen hafta başlayan balıklandırma çalışması Ekim ayında tamamlanacak. Bu balıklar, Anadolu’muzun ekonomik ve tabii türleri arasında yer almakta olup vatandaşımız için kaliteli bir protein ve balıkçımız için önemli bir gelir kaynağı. Aynı zamanda hem sportif hem de ticari balıkçıların gözdesi olmaya devam ediyor.

Sazan balığıyla beraber her yıl ortalama toplam 5 milyon adet kalkan, mersin ve karadeniz alabalığı yavruları göl ve göletlere bırakılıyor. Bu yıl yapılacak balıklandırma çalışmalarıyla birlikte 2002 yılından bu yana toplam 80 milyon adet yavru balık, göl ve göletlere bırakılmış olacak. Balıkçılığımızın sürdürülebilir olması kurallara bağlı avcılık ile mümkün. Tüm balık türleri stoklarının gelecek nesillere aktarılabilmesi için av aracı, balık boyu, av zamanı ve yer yasaklarına uyulması ve en az bir kez üremelerine imkân tanınması, sürdürülebilir balıkçılık yönetimi açısından büyük önem arz ediyor. Gelecek yıllarda da yeni balık türlerini iç sulara bırakarak, vatandaşlarımızın sağlıklı ve kaliteli proteine ulaşmasına yönelik çalışmalar sürdürülecektir”

(T24)

Kategori: Doğa

ManşetTarım-Gıda

EGEÇEP’den Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacasına sert yanıt!

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) bugün (14 Nisan) İzmir Tabip Odası’nda saat 12:00’de gerçekleştirdiği basın toplantısı ile Tarım Bakanlığı’nın 2006 yılında çıkardığı yasa ile yerel tohumların üretimi ve satışını yasaklamış olmasına karşın başkanlık referandumunun hemen öncesinde İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenlemesini eleştirdi.

EGEÇEP adına emekli tarım teknikeri ve sosyolog Göknur Yazıcı tarafından okunan açıklamanın tam metnini paylaşıyruz.

Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacası

Yerel tohum yaşam demektir. Yerel tohumlar bittiğinde çok uluslu dev tohum tekellerinin hegemonyasına girmek, yaptırımlarına boyun eğmek zorunda kalırız. Bu, açlıkla karşı karşıya kalmamız anlamına gelebilir.

Yerel tohumlar hastalıklara, zararlılara ve elverişsiz iklim koşullarına dayanıklıdır. Bu yüzden çok yakın gelecekte, yaşanması kaçınılmaz küresel iklim değişikliği nedeniyle, korunması gereklidir. Agroekolojik, yani doğayla uyumlu, sürdürülebilir temellere dayalı bir tarım için gerekli olan yerel tohumlar, hem çiftçi hem de tüketiciler açısından çok önemlidir. Bu yüzden ülkesini gerçekten seven her yurttaş yerel tohumların korunup geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılmasını desteklemelidir.

2006 yılında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 5553 sayılı yasayla, yerel tohumların ve onlardan üretilmiş fidelerin çiftçiler tarafından satılmasını yasakladı. Sadece şirketlerin herhangi bir yerel tohum çeşidini sertifikalandırarak satmasına olanak sağladı.  Bu yasa halen yürürlüktedir. Çiftçiler sadece küçük miktarlarda ihtiyaç için tohum takası yapabiliyor.

10 yıldır yerel tohum gönüllüsü doğa ve insan dostları örgütlenerek, tohum takas şenlikleri düzenleyip kamuoyunu bilinçlendirmeye ve yerel tohumların sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. EGEÇEP bileşenlerinden Yerel Tohum Derneği de bunlardan biri.

Ege, Akdeniz, Doğu Anadolu, Karadeniz, Marmara bölgelerinde ve Ankara Çankaya’da birçok yerel tohum topluluğu, her yıl tohum takas etkinlikleri ve şenlikleri düzenliyor.

10 yıldır özveriyle çalışmalarını yürüten yerel tohum gönüllüleri Tarım Bakanlığı tarafından hiç desteklenmedi. Yerel tohumları yasaklayan bakanlıktan başka türlü davranması da beklenmezdi zaten. Peki, ne değişti de referandum öncesi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenledi? 2006 yılında çıkardığı kanunla 10 yıldır yerel tohumu engellerken şimdi nasıl resmi tohum şenliği düzenler, bunu da anlamak mümkün değil. Bu şenlikte konuşma yapan Cumhurbaşkanının eşi Sayın Emine Erdoğan on yıldır neredeydi?

Bakanlık 5 dekara kadar olan alanlarda yerel tohumlarla üretim yapılmasını destekleyeceğini açıkladı. Daha önce bazı yerel çeşitleri yetiştirenleri de bu desteklemeye dahil edeceğini, bunları sertifikalı tohum kullanmasa da destekten yararlandıracağını belirten Bakanlık şimdi bu söyleminden vazgeçmiş görünüyor. İstisnayı sadece 5 dekar altındaki işletmelere ve sertifikalı organik tarım yapanlara sağlayacak gibi. Bu da yeterli değildir.

Bu destekleme politikası, yerel tohumların kaybolmasına ve şirketlerin karlarının artırmasına yol açacaktır. Her bölgenin, insanlık var olduğundan beri yaşamsal üretimini sağlayacak yerel tohumları vardır. Bunların hepsinin mutlaka korunarak gelecek kuşaklara aktarılması gerekmektedir. Bu bir insanlık sorumluluğudur. Yüz yıllardır süregelen bu döngü çok uluslu şirketlerin çıkarlarına feda edilmemelidir.

Dünyada birçok ülkede yerel tohumlar tamamen bitirilerek tam bir bağımlılık yaratılmıştır. Bu ve benzeri tohumculuk yasalarını ve destekleme politikalarını uygulayan az gelişmiş ülkelerdeki yerel tohum çeşitleri % 90 oranında kaybolmuştur. Ülkemizde çok az da olsa köylerde yerel tohumları bulmak mümkündür.

Tarım politikalarımız tarım uzmanlarımız, köylüler ve sivil toplum kuruluşlarımız ile ortaklaşa hazırlanmalıdır. Ancak o zaman çok uluslu şirketlerin hegemonyasına girmekten tamamen kurtuluruz. Ancak o zaman geleceğimizi kurtarabiliriz.

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

Günün ManşetiManşetTarım-Gıda

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına, ‘Soframıza GDO sızdıran markaları açıklayın’ çağrısı!

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’ten, bakanlık denetimlerinde yakalanan ve GDO içerdiği tespit edilmiş ürünlerin markalarını açıklamasını talep etmek üzere gazetemiz yazarlarından Ayşe Bereket tarafından, “Soframıza GDO sızdıran markaları açıklayın” imza kampanyası başlatıldı.

Change.org’da açılan kampanya ile imzacılar, Bakan Faruk Çelik’e “Biz, çocuğuna köfte yediren anne, bu katkı maddesinden ekmek yapıp satan fırıncı, ekmeği üç öğün sofrasından eksik etmeyen tüketiciler olarak bilgi edinme hakkımızı kullanıyoruz. Hangi şirketler, hangi markalarda yasadışı GDO kullandı? Sofraya içimiz rahat oturmak istiyoruz!” diyerek taleplerini dile getiriyor.

Soframıza GDO Sızdıran Markaları Açıklayın kampanya metni dayanakları arasında Bilgi Edinme Hakkı’nın yanı sıra, 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu‘nun 26. Maddesi ve Gıda ve Yemin Resmi Kontrollerine Dair Yönetmelik’in Şeffaflık ve Gizliliğe Dair 8. Maddesi’ni gösteriyor. Türkiye’de GDO’nun insan gıdasında kullanımı izne tabi olup, bugüne kadar Biyogüvenlik Kurulu tarafından onay verilmiş bir gen bulunmadığı için gıda amaçlı olarak kullanılması yasak.

Bundan önce Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yurt içi denetimlerinde ya da ithalat-ihracat aşamasında Gümrük ve Ticaret Bakanlığı denetimlerinde yakalanan GDO’lu gıda ürünleriyle bağlantılı şirket  ve marka isimleri, 2013 yılındaki GDO’lu  pirinç skandalı vakasında olduğu gibi kamuoyuna duyurulmuştu.

Adana’da ekmek katkı maddesinde GDO tespit edilmesinin ardından 20 Mart 2017’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakan Faruk Çelik, 2016-2017 yıllarında yurt içinde yapılan 660 GDO denetiminin 7’sinde GDO’lu soya kıyması tespit edildiğini ve ilgililer hakkında yasal işlem yapıldığını açıklamıştı. Üç gün sonra yaptığı açıklamada ise Bakan Çelik, Adana’da ekmek katkı maddesi üreten bir şirketin ürünlerinde GDO tespit edildiğini ve yasal işlem başlatıldığını açıklamıştı. Ancak, Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı yasadışı GDO içerdiği tespit edilen ürünlerin markalarını kamuoyuna açıklamamıştı.

Kampanyaya change.org/soframizdaGDO adresinden ulaşabilir ve imza atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

Dış Köşe

GDO’lu ekmek sorununda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na sorular – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Adana’da bir firma tarafından üretimi yapılan ‘ekmek katkı maddesi’nin GDO’lu soya içerdiği belirlendi. Hürriyet gazetesinden Burak Coşan’ın haberine göre GDO’lu soya ürünü kentteki fırınlarda ekmek yapımında kullanılıyor. Ülkemizde GDO’lu ürün yetiştirilmesi ve GDO’lu ürünlerin insan beslenmesinde kullanılması yasak. İthal edilen GDO’lu soya ve mısır gibi ürünler sadece yem endüstrisi tarafından kullanılabiliyor.

GDO Tarımı İşe Yaradı mı-Hangi Sorunlara Yol Açtı?

GDO tarımı ne açlığa bir çözüm getirebilir ve ne de verimlilikte bir artış sağlayabilir. Açlığın nedeni yetersiz üretim değil yoksulluk ve gıda üretimindeki adaletsizliktir.

GDO’lu tarımsal üretim günümüz tarımında şirket kontrolünün, endüstriyel tarım tekniklerinin ulaştığı en yıkıcı noktalardan biri. Yol açtığı kimyasal kirlenme çok ciddi boyutlarda. GDO’lu ürünler ot öldürücü olarak kullanılan ve toprak ve suda kalıcı kirlenmeye neden olan tarım zehirlerinin kullanımını azaltacağı iddiası ile piyasaya sokulmasına rağmen bu iddianın doğru olmadığı anlaşılmıştır.

GDO tarımı yapılan her ülkede toksik kimyasal madde kullanım miktarları artmış; örneğin Amerika’da GDO tarımı yapılan alanlarda Glifosat (ot öldürücü) kullanımı 2008-2013 yılları arasında %30 artış göstermiştir. Uruguay’da 2002-2008 yılları arasında GDO’lu soya tarımı yapılan alanlarda tarım zehri kullanımı 2.5 kat artış gösterdi.

GDO tarımı aile çiftçiliğini aşındırıyor. Çiftçiler çeşitli promosyonlarla, kampanyalarla, yasal mevzuat düzenlemeleriyle ve mikrokredilerle kimyasal kullanımının yoğun olduğu GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesine yöneltiliyor. İyi kötü kendine yeten insanlar şirketlere, bankalara bağımlı kılınıyor. Örneğin, Hindistan’da yapılan GDO tarımı, tarımsal üretim deseninin bozulmasına ve açlık sorunu ile karşılaşan çiftçi sayısının daha çok artmasına yol açtı. GDO tarımı yapılan ülkelerde tarım kesiminde yoksulluk azalmıyor, bu konuda incelenecek örnek ülke ise Arjantin’dir; GDO tarımı nedeniyle çok zarar görmüş bir ülkedir.

Ama en önemlisi endüstriyel tarım teknikleri insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi basitleştirir ve nihayetinde sürdürülemez kılar. GDO tarımının en olumsuz yanlarından biri tarım gibi biyolojik türler arasındaki ilişkileri iyi anlamaya dayalı bir faaliyeti bir özelliği kodlayan basit bir gen parçacığına kadar indirgemesi ve toksik kimyasallara bağımlı bir hale getirerek mahvetmesi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) Nedir?

Bir canlı türüne karakteristik özelliklerini veren her şey o canlının genetik yapısında bulunur. Genetik yapılarına bir başka canlı türünden alınan yabancı genler eklenerek genetik yapıları değişikliğe uğratılmış organizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)” denir. Yapılan işlem milyonlarca yıl boyunca korunmuş olan ve bir canlıya kendine özgü türsel özelliklerini veren genetik yapının bir başka canlıdan transfer edilen gen veya genlerle değiştirilmesi, bozulması işlemidir. Mısır, soya, kanola en çok tarımı yapılan GDO’lu ürünlerdir.

GDO Tarımı Ne Amaçla Yapılıyor?

GDO tarımının artan nüfusu beslemek, yiyeceklerin besin içeriklerini iyileştirmek, tarımda toksik kimyasal kullanımını azaltmak ve tarımsal tekniklerin modernizasyonu sayesinde yoksullukla mücadele etmek amacıyla başvurulması gereken bir teknolojik yenilik olduğu iddia ediliyor. Oysa aradan geçen zaman bu iddiaların doğru olmadığını gösterdi.

Ekmekte Çıkan GDO’lu Soya Başka Gıda Ürünlerinde de Kullanılabilir mi?

Soya endüstriyel olarak üretilen pek çok gıda maddesinin yapısında bulunur. İşlenmiş gıda ürünleri genellikle çeşitli besin öğelerinin belli bir reçeteye ya da formülasyona bağlı kalınarak bir araya getirilmesine dayanır; yani bir gıda maddesinin içine çeşitli unsurlar katılabilir. Soya da katılan şeylerden biridir.

Soya proteini esaslı et ürünleri, soya katkılı süt ve süt ürünleri, margarin, peynir, ekmek, çikolata ve gofretler, çeşitli soslar, sakızlar, bitkisel vitaminler, gıda takviyeleri gibi yüzlerce çeşit ürünün içinde soya vardır. Dolayısıyla bu gıda ürünleri içine katılan soyanın GDO’lu olması mümkündür.

Soya katkılı gıda ürünlerinin bolluğu ve GDO’lu ekmek skandalı akla bir dizi soruyu getiriyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na Sorular

1) Son beş yıl içinde ülkemize ithal edilen GDO’lu soya miktarı nedir?

2) Yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu soya miktarı nedir?

3) İthal edilen ve yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu soya miktarı arasındaki fark (böyle bir fark çıkarsa) nereden kaynaklanmaktadır?

4) Eğer bir fark çıkmıyorsa, yani ithal edilen soyanın tamamı yem endüstrisi tarafından kullanılmışsa gıda ürünlerinde GDO’lu soya çıkmış olması nasıl açıklanabilir?

5) Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada 2016 ve 2017 yıllarında yurtiçinde üretilen ürünlerde 660 Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) denetimi gerçekleştirildiğini ve 7 gıda ürününde GDO kaynaklı olumsuzluk tespit edildiğini belirtti. GDO denetimleri hangi yöntemlerle yapılmaktadır? Son beş yıl içinde il bazında yapılmış GDO denetimi sayısı ve bu denetimler sonucunda tespit edilen uygunsuz örnek sayısı kaçtır?

6) Son yıllarda yapılan çalışmalarda GDO’lu ürünlerin konvansiyonel ve ekolojik yöntemlerle üretilen ürünlere kıyasla bünyesinde çok daha fazla glifosat biriktirdiği tespit edilmiştir. Glifosat GDO tarımında çok kullanılan toksik etkili bir kimyasaldır ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından muhtemel kanserojen olarak nitelenmekte. Ülkemize ithal edilen GDO’lu soya ve mısırda glifosat kalıntısı analizi yapılmakta mıdır? Hayvan besiciliğinde kullanılan yemlerde glifosat kalıntısı analizi yapılmakta mıdır? Glifosat hayvanların etine ve sütüne geçmekte midir? Bakanlığın bu konularda son 5 yıl içinde yaptığı bir kalıntı izleme çalışması var mıdır?

7) Son beş yıl içinde ülkemize ithal edilen GDO’lu mısır miktarı nedir?  Yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu mısır miktarı nedir? İthal edilen ve yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu mısır miktarı arasındaki fark (çıkarsa) nereden kaynaklanmaktadır?

Gıda hayati bir konudur. Hayata nasıl baktığımız ve nasıl bir gelecekte yaşamak istediğimize ilişkin son derece net tavırlar almayı gerektirir ve yukarıdaki sorulara yanıt vermek kamu sağlığını korumakla mükellef bir kurumun görevidir.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Klorpirifos zehrini stokları bitene kadar çocuklarımıza yedirecek miyiz? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na klorpirifos kullanımı hakkında yanıtlanaması için 11 soru… Ama asıl ve genel soru 12’ncisi “Çocukların sağlığının bozulması bile bizi harekete geçirmiyorsa; ne geçirir?”

Çocuklarımızı klorpirifos’un zararlı etkilerinden koruyabiliyor muyuz, sorusu ile bu yazıya başlamalı.

Klorpirifos (Chlorpyrifos) bir pestisit (telaffuz kolaylığı sağlamak için yazı boyunca klorpirifos sözcüğünü kullanacağım). Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan zehirli maddeler. Klorpirifos tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan ve organik fosfatlı olarak nitelenen kimyasal gruba ait bir zehir.

Organik fosfatlı tarım zehirleri insanlar ve hayvanlarda nörolojik sisteme zarar veriyor. Yani beyin, omurilik, motor gelişim ve bilişsel yetenekler üzerinde olumsuz etkileri var. Olumsuz etkilere en duyarlı olanlar ise bebek ve çocuklar. Çocuklar özellikle anne karnında iken klorpirifos’a maruz kaldığında entelektüel yetilerimize kaynaklık eden beynin serebral korteks bölgesinin gelişimi olumsuz etkilenmekte.

Klorpirifos Avrupa Birliği’nde yasak

Geçtiğimiz yıl Ocak ayında yayınladığı bir mevzuat ile Avrupa Birliği tarımsal üretimde klorpirifos kullanımına ciddi yasaklar getiren bir karar aldı. Son yıllarda klorpirifos’un çocuklarda nörolojik sistemin gelişimi üzerinde olumsuz etkilerine işaret eden pek çok bilimsel yayının çıkmasının bu karar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

Avrupa Birliği’nin Gıda Güvenliği Uygulamaları kapsamında 19.01.2016 tarihli Resmi Gazetesi’nde yayımlanan 2016/60 sayılı kararı ile chlorpyrifos etken maddesi içeren tarım zehrinin çeşitli gıdalardaki maksimum kalıntı limiti (MRL) değeri 0.01 mg/kg değerine düşürüldü. Bu değer, kalıntı limit değeri olarak belirlenebilecek en düşük değerlerden biri.

Maksimum kalıntı limiti bir kimyasal maddenin bir gıda ürününde bulunmasına izin verilen en yüksek değerini ifade ediyor; bu değerin aşılması halinde yenilen gıda maddesinin sağlığa zarar verici olduğu kabul ediliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ne yaptı?

Bu gelişmeler üzerine ülkemiz Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı geçen yıl Nisan ayında resmi bir yazı yayınlayarak pek çok tarımsal üründe klorpirifos kullanımını sonlandırdı. Klorpirifos kullanımına devam edilecek az sayıdaki üründe ise kalıntı limit değerlerini yeniden düzenledi.

Bakanlığın aldığı karar ile klorpirifos ithali ve klorpirifos kullanılarak yapılacak tarım zehri üretimi 2016 Nisan sonu itibariyle durduruldu. Klorpirifos aktif maddesini içeren tarım zehirlerinin “Elma, armut, şeftali, bağ, patates, domates, biber, patlıcan ile meyve ve sebze” ürünlerinde kullanılmasını düzenleyen hükümlerin 08 Nisan 2016 tarihi itibariyle iptal edilmesine karar verildi. Bu ürünlerin üretiminde kullanılacak klorpirifos içerikli tarım zehirlerinin 31 Mayıs 2016 tarihine kadar piyasadan toplatılmasına ve satışının sonlandırılmasına karar verildi.

Alınan bu kararlara rağmen ülkemiz tarımında klorpirifos kullanımı sona erdi mi? Bu soruya nasıl yanıt ararız?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülke genelinde yaptığı kalıntı izleme çalışmalarında klorpirifos kalıntısı tespit ettiği gıda ürünleri ile ilgili verileri açıklarsa bu soruya yanıt almak olanaklı. Ama bu veriler açıklanmıyor. Bağımsız saha çalışmaları ise yapılamıyor.

Ancak bakabileceğimiz ve bir fikir sahibi olabileceğimiz bir yer daha var: Ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen gıda ürünleri ithalatçı ülkenin gümrük kapısında analiz ediliyor. Analiz sonucu uygun çıkarsa gıda maddesinin o ülkeye girişine izin veriliyor; aksi durumda ürünler ihracatçı ülkeye geri gönderiliyor. Ürünler üzerinde yapılan pestisit kalıntısı analiz raporları “Gıda ve Yem Hızlı Alarm Sistemi (RASFF)” olarak da bilinen bir internet portalında tutuluyor. Bu kayıtlar kamusal erişime açık; yani isteyen herkes görebilir.

RASSF kayıtlarında klorpirifos sıçraması

Aşağıdaki tabloda 2014-2017 yılları arasında RASSF kayıtlarında klorpirifos içerdiği için ülkemize geri gönderilen gıda ürünlerinin sayısı ve parantez içinde de hangi gıda ürünleri olduğu görülebilir.

Tabloda da görüldüğü gibi 2016 yılında yasaklama kararının alındığı tarihten sonra klorpirifos ile ilgili kayıtların sıklığında bir sıçrama olduğu gözleniyor.

Klorpirifos için 2014 yılında 2, 2015 yılında 8 ve 2016 yılı Ocak-Mayıs ayı arasında 7 kayıt varken; 2016 Mayıs sonu ile 2017 Şubat arasındaki 8 aylık dönemde 38 kayıt olduğu gözleniyor. Yani klorpirifos kalıntısı içerdiği belirlenen ihraç gıda ürünlerinin sayısında çok ciddi bir artış var. Bir anormallik olduğu kesin. Ama bu anormalliğin bizi ilgilendiren kısmı iç pazarda ne olduğu yani yediğimiz gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısı olup olmadığı.

RASSF kayıtlarındaki bu anormallik ülkemizde tüketilen, yani iç pazara sunulan gıda ürünlerindeki klorpirifos kalıntısına dair neler söyler? Ne gibi tahminler yapabiliriz? Bu önemli sorunun üzerinde duralım.

İhraç ürünlerde bile durum buysa…

Klorpirifos 2016 yılında Türkiye’den Avrupa Birliğine ihraç edilen gıda ürünlerinde kalıntısı en fazla tespit edilen pestisit. RASSF portalındaki 77 adet pestisit kaydının 41 tanesi klorpirifos ile ilgili. Üstelik klorpirifos kalıntısı içerdiği tespit edilen ihraç ürünleri taze yeşil biber (sivri biber, dolmalık biber vs) ve limon gibi klorpirifos kullanımının tamamen yasak olduğu ürünler. Bu ürünlerdeki klorpirifos kalıntısı o kadar çok ki herhangi bir bulaşma değil de kasıtlı olarak kullanıldığını gösteriyor.

İhraç ürünlerde durum buysa ülkemizdeki tarım ürünlerinde de yaygın olarak klorpirifos kullanıldığını ve kalıntısının bulunduğunu düşünmek akla uygun. Benim hiçbir kuşkum yok. Yasaklama kararı sonrası elde kalan klorpirifos stoklarını eritmek için bu tarım zehrinin bolca kullanıldığına inanıyorum. Bu düşüncemi doğrulayacak kesin bir kanıt elde etmek ancak saha çalışması ile mümkün ancak bunu yapma olanağı ne yazık ki yok.

Ama Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın aşağıdaki sorulara yanıt vermesi gerçek durumun ne olduğuna biraz ışık tutabilir. Böyle kritik bir konuda bu basit soruların bile bir yanıtı yoksa o zaman pestisit kalıntı izleme çalışmaları adı altında gerçekte ne yapıldığını sorgulamak gerekli olacaktır; ya da halk sağlığı adına nelerin yapılmadığını…

Yanıtlanması gereken sorular

Eğer çocuk sağlığını, sağlıklı bir neslin oluşmasını önemsiyorsak yanıtı aranması gereken bir dizi soru var.

Soruların muhatabı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı;

1) Avrupa Birliği ülkeleri klorpirifos kalıntısı içeren gıda ürünlerini iade ediyor; yani vatandaşına yedirmiyor. İade edilen bu ürünlere ne oldu-oluyor? İç piyasaya sunuluyor mu?

2) 2016 yılında ülkemizde yürütülen kalıntı izleme çalışmalarında il bazında kaç adet gıda ürününde pestisit analizi yapıldı?

3) Pestisit analizleri sonucunda kaç adet üründe klorpirifos kalıntısı tespit edildi?

4) Yasaklanmış olduğu halde Avrupa Birliği ülkelerine gönderilen ihraç gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısı çıkması nasıl açıklanır?

5) İhraç gıda ürünlerinin yarısından çoğunda klorpirifos kalıntısı çıkması normal midir? Biber ve limon gibi klorpirifos kullanımı yasak olan ürünlerde bu kadar yüksek bir oranda klorpirifos kalıntısı çıkması nasıl açıklanır?

6) Klorpirifos kalıntısı tespit edilen ürünlere ne yapıldı?

7) Klorpirifos etken maddesini içeren tarım zehri ürünleri piyasadan toplatıldı mı?

8) 2016 yılında ülkemize ithal edilen ve ülkemizde üretilen klorpirifos etken madde esaslı tarım zehri miktarı ne kadardır?

9) Tarım ilacı satan bayilerin 2016 yılı için aylık bazda klorpirifos satış miktarları nedir? 2016 yılı haziran ayından sonra yapılan bayi denetimlerinde klorpirifos stoğuna ve satışına rastlanmış mıdır? Rastlandıysa kaç tane satış bayisine ne gibi idari işlem yapılmıştır?

10) Piyasadan toplatılan klorpirifos içeren tarım zehri miktarı nedir?

11) İthal edilen ve ülkemizde üretilen klorpirifos miktarının toplamı ile kullanılan ve piyasadan toplatılan klorpirifos miktarının toplamı nedir? İki toplam arasında bir fark açığa çıkıyorsa bu nasıl açıklanır?

“Çocuklarımızı klorpirifos’un zararlı etkilerinden koruyabiliyor muyuz?” sorusunu “çocukların sağlığının bozulması bile bizi harekete geçirmiyorsa; ne geçirir? sorusu ile değiştirerek bu yazıya son vermeli.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

ManşetTarım-Gıda

Kenevir üretimi 19 ilde yasallaştı

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Resmi Gazete’nin dün (13-10-2016) yayımlanan nüshasında Kenevir Yetiştiriciliği ve Kontrolü Hakkında Yönetmelik yayımlayarak 19 ilde kenevir üretimine izin verdi.

20

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından alınan karara göre Türkiye’nin 19 ilinde izin alınması şartıyla kenevir üretimine izin verildi. Karar Resmi Gazete’de yayaımlanan karara göre izinli kenevir yetiştiriciliği; Amasya, Antalya, Bartın, Burdur, Çorum,İzmir, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kütahya, Malatya, Ordu,Rize, Samsun, Sinop, Tokat, Uşak, Yozgat ve Zonguldak illerinde ve bu illerin bütün ilçelerinde yapılabilecek. Fakat Yönetmelik çerçevesinde belirlenen hükümlere uymak şartı ile bilimsel araştırma amacıyla ana veya tali bitki olarak kenevir yetiştiriciliğine belirtilen bölgeler dışında da izin verilebilecek.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının “Kenevir Yetiştiriciliği̇ ve Kontrolü Hakkında Yönetmeliği” Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kenevir yetiştiriciliğine getirilen düzenleme ile bu ürüne bağlı uyuşturucu madde üretiminin engellenmesinin sağlanmasına yönelik izinli ve izinsiz kenevir yetiştiriciliğine dair yapılacak işlemlere ilişkin usul ve esaslar belirlendi.

İhtiyaç hallerinde yetiştiricilik bölgelerini azaltmak veya çoğaltmak için Bakanlık yetkili kılındı. Bu kapsamda, Bakanlık yeni yetiştiricilik bölgeleri ihdas edebileceği gibi mevcut yetiştirme bölgelerini de iptal edebilecek.

Yetiştiricilik izni en fazla üç yıl geçerli olacak

Kenevir yetiştiriciliği için başvuruda, çiftçinin daha önce izinsiz kenevir ekme, uyuşturucu imal etme, dağıtma, ticaretini yapma veya kullanma suçu işlemediğine ilişkin taahhütname verilmesi gerekiyor.

Yönetmeliğe göre yetiştiricilik izni; lif, tohum, sap ve benzeri amaçlara yönelik başvurularda en fazla bir üretim dönemi, bilimsel araştırmalar için yapılan başvurularda proje uygulama süresi dikkate alınarak en fazla üç yıl geçerli olacak.

Ayrıca, Bakanlığın il veya ilçe müdürlükleri teknik personelince kenevir yetiştiriciliği izni verilen yerler kenevirin ekiminden hasada kadar en az ayda bir defa kontrol edilecek.

Esrar üretimi serbest mi?

Lif, tohum, sap ve benzeri amaçlara yönelik izinli kenevir yetiştiriciliği yapmak isteyen çiftçiler, 1 Ocak-1 Nisan tarihlerinde yetiştiricilik yapacakları yerin en büyük mülki idare amirliğine başvuracak. Kenevir yetiştiriciliği yapan çiftçiler, kamu görevlilerinin yetiştiricilik alanında yapacağı kontrollere yardımcı olmakla, hasat sonrasında esrar elde edilmesini önlemek için kenevirin yan dal, yaprak ve çiçek gibi artıkları derhal imha etmekle yükümlü kılındı. Hangi amaca yönelik olursa olsun izinsiz yetiştirilen kenevirler imha edilecek ve konu adli mercilere intikal ettirilecek.

Kenevir yetiştirmek için koşullar neler?

Kenevirin üretimi için başvuruda, çiftçinin daha önce izinsiz ekim, uyuşturucu imal etme, dağıtma, ticaretini yapma veya kullanma suçu işlemediğine ilişkin taahhütname verilmesi gerekiyor.

Yönetmeliğe göre yetiştiricilik izni; lif, tohum, sap ve benzeri amaçlara yönelik başvurularda en fazla bir üretim dönemi, bilimsel araştırmalar için yapılan başvurularda proje uygulama süresi dikkate alınarak en fazla üç yıl geçerli olacak.

Ayrıca, Bakanlığın il veya ilçe müdürlükleri teknik personelince izin verilen yerler kenevirin ekiminden hasada kadar en az ayda bir defa kontrol edilecek.

Kenevirin faydaları neler?

• Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir.

• Bir dönümünden, dört dönüm ağaca eş kâğıt çıkar.

• Bir ağaç 20-50 yılda yetişir, kenevirse dört ayda…

• Kenevir 8 kez kâğıda dönüştürülebilir, ağaç 3 kere…

• Dönüşümlü ziraatta uygun yaz bitkisidir, dünyanın her yerinde kolaylıkla yetişir.

• Çok az suya ihtiyaç duyar.

• Kendisini böceklerden korumak için tarım ilacına ihtiyacı yoktur, dayanıklıdır. Yani kenevirle yapılan tekstil ürünleri yaygınlaşsa tarım ilacı sektörüne de gerek kalmaz.

• Tüm petrokimya ürünleri yenilenebilir olarak kenevirden daha ucuza üretilebilir.

Kenevirin kullanıldığı başlıca sektörler:

İlaç yapımı

Kâğıt yapımı

Yakıt yapımı (bio yakıt)

Kumaş yapımı

Otomotiv sektörü

Petrol ve petrokimyanın kullanıldığı her alanda alternatif

Kozmetik ve sabun yapımı

Kenevirin medikal ve çevresel kullanımı

• AİDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyasyon etkisini, ayrıca ağrıyı azaltmada kullanılıyor.

• Glokom, artrit, romatizma, kalp, sara, astım, mide, uykusuzluk, omurga rahatsızlıkları gibi en az 250 hastalığın tedavisinde kullanılıyor.

• Bazı doktorlar bilinçaltı temizliği için kenevirin tek yöntem olduğunu söylüyor. Eski yıllarda, eski medeniyetlerde bu gerekçe ile yoğun olarak kullanılıyordu.

• Bataklık kurutmada çok etkilidir.

• Radyasyon temizleyicidir.

• Olağanüstü miktarda Oksijen üretir.

• Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir.

 

(T24)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, taklit ve tağşiş yapan 355 ürünü açıkladı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, taklit ve tağşiş yapan toplam 229 firmayı internet sitesinden açıkladı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca, taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen, aralarında et, süt ürünleri, bal, zeytinyağı ve alkollü içeceğin bulunduğu veya ilaç etken maddesinin ilave edildiği 355 parti ürün kamuoyu ile paylaşıldı.

26

Taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen işletmeler ve ürünlerinin parti numaraları, Bakanlığın internet sitesinde açıklandı.

Buna göre, Bakanlık, bu yılın ağustos ayı itibarıyla 558 bin 492 gıda denetimi gerçekleştirdi. Bu denetimlerde 8 bin 551 adet idari para cezası uygulandı, 69 firma hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.

Ayrıca taklit, tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi ilave edildiği tespit edilen, aralarında et, süt ürünleri, bal, zeytinyağı ve alkollü içeceğin bulunduğu toplam 229 firmaya ait 355 parti ürün Bakanlığın internet sitesinde duyuruldu.

İlk kamuoyu duyurusunun yapıldığı 2012 yılından bu yana 586 firmaya ait bin 173 parti ürün tüketicinin bilgisine arz edildi.

Listeye bakanlığın wwb adresinden ulaşılıyor

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının internet sitesinde yer alan duyuruya göre, yapılan kontroller sonucunda süt ve süt ürünlerinde taklit ve tağşiş yaptığı kesinleşen aralarında yoğurt, peynir, tereyağı, kaymak, olmak üzere 86 parti ürüne ait bilgileri kamuoyu ile paylaştı. Süt ürünlerinde bitkisel yağ, jelatin, nişasta tespit edildi.

Et ve et ürünlerinde de laboratuvar tahlilleri sonucunda taklit ve tağşiş yaptığı kesinleşen aralarında sucuk, pide harcı, köfte, çiğ kırmızı et, salam, sosis, jambon, rosto, döner, kavurma, kebap çeşitleri, kanatlı eti ürünlerinin bulunduğu 111 parti ürüne ait bilgiler duyuruldu. Lahmacunda at eti, köftede sakatat, sucukta da baş eti ve soya tespit edildiği aktarıldı.

Duyuruda takviye edici gıdalar ve benzer ürünlerde de kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürecek şekilde bozulmuş, değiştirilmiş 25 ürüne ait bilgiler yer aldı. Örnek olarak, ballı bitkisel macun ve bitkisel gıda takviyelerinin içerisinde sıklıkla ilaç etkin maddesi “sildenafil”e rastlandığı bildirildi.

Bitkisel yağlarda da taklit ve tağşiş yapılan 94 parti ürüne ait bilgiler paylaşıldı. Bunların arasında zeytinyağı ve ayçiçek yağının bulunduğu görüldü.

Balda da taklit ve tağşişle üretilen 13 parti ürün açıklamada dikkati çekti.

Alkolsüz içeceklerde 8, kahvede 2, çikolatada 4, enerji içeceğinde 3, şekerli mamullerde 2, alkollü içkilerde 6, baharatta da 1 parti ürününe ait bilgiler kamuoyuna duyuruldu.

Taklit, tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi bulunduğu tespit edilen ürün, firma ve markaların bulunduğu listeye “www.tarim.gov.tr” adresinden ulaşılıyor.

 

(Dünya)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

“Genç Çiftçilere Hibe” projesinin detayları belli olmaya başladı

Özellikle kırsala geçiş yapmayı düşünen genç şehirliler nezdinde büyük heyecan yaratan ve “Genç Çiftçilere 30 bin TL Hibe” diye bilinen projenin detayları hakkında beklenen tebliğ 5 Nisan Salı günü Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

1 kırsal yaşamdan öyküler 4

Tebliğ’in tamamı bu adresten okunabilir.

40 yaşına kadar

Tebliğde öne çıkan maddeleri ve “esas merak edilenleri” Yeşil Gazete olarak yetkililerle de görüşerek sizler için derledik.

  • Kırsalda yaşayan veya kırsala yerleşmeyi planlayan,
  • Herhangi bir ücretli işte çalışmayan VE öğrenci olmayan,
  • 18 – 40 yaş arası tüm bireyler,

hibe projesine başvuru hakkına sahip.

12 Nisan’da başlıyor

Tebliğden de görüleceği gibi tarımsal üretim açısından geniş bir yelpazeye denk gelen ürün ve üretim kalemleriyle ilgili temel detaylar içinse Bakanlık tarafından hazırlanmakta olan “Uygulama Rehberi” bekleniyor.

Yeşil Gazete olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bir taşra teşkilatıyla yaptığımız görüşmede aldığımız bilgilere göre, 12 Nisan Salı günü itibariyle tüm İl ve İlçe Tarım Müdürlükleri’ne bireysel olarak müracaat edebilecek, aklınızdaki projenin detaylarını paylaşıp bunun hangi harcama kalemlerinin hibeye uygun olduğunu görebileceksiniz.

Hibelere başvurmak için gerekli başvuru dosyalarının oldukça sade, kolay doldurulabilecek şekilde hazırlandığı görülüyor.

İki yıl boyunca yerinde kontrol

Hibelere başvurmak için arazi sahibi olma koşulu yok; ancak bazı projeler için kira sözleşmesi yoluyla kiralanmış olduğu gösterilecek araziler gerekiyor. Hibe kapsamında gerçekleştirilecek projelerin 2 yıl boyunca yerinde kontrol edileceği de tebliğde geçen bilgiler arasında.

Küçükbaş ve büyükbaş alımlarının TİGEM (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) çiftliklerinden yapılacağı öngörülüyor. Bu, projenin aynı zamanda kültür ve melez “damızlık” ırkların yaygınlaşması sürecini de kısmen de olsa destekleyeceği anlamına gelebilir.

Yine aldığımız bilgilere göre projeye başvurmak için son tarih olan 11 Mayıs’a kadar yapılan bütün başvurular toplanıp tek seferde İl Tarım Müdürlükleri’ndeki değerlendirme komisyonlarına gönderileceği için projeye en baştan ya da sona doğru başvurmanız bir fark yaratmayacak.

Proje çerçevesinde hangi bölgelere ne kadar bütçe ayrılacağı ise TÜİK verilerine göre belirlenecek.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet