Dış Köşe

Biyoiktidar Öyle Kolay Kurulmaz II: Ya da Satrançtan ‘Go’ya!- Orhan Tekelioğlu

0

Geçen haftadan devam edelim, eğer “geçen”, sadece bir haftaysa! Tarihin bazı anlarında şahit olunan türden, her “anın” siyasallaştığı, olayların birbiri üstüne katlandığı, simgesel şiddetle (son mühlet, 24 saat!) doğrudan şiddetin (yoksa gireriz!) sürekli birbirini ikame ettiği, lokalden globale haberlerin aynı anda yayıldığı ve baskılandığı son günleri anlamak için tekrar satranç metaforuna başvurabiliriz.

Tarafları (rakipleri) ve analojimizi tekrar hatırlayalım. Bir yanda bir “büyükusta” ve karşısında bir sürü farklı yetenek ve bilgi düzeyinde onlarca “oyuncu”, oyunsa bildik, oyuncuların baştan belirlendiği türden bir turnuva değil ama bir “simültane gösteri”-büyükustaların bazen şan, bazen de satrancın gelişmesini teşvik etsin diye aynı an ve mekânda birçok amatör satranççıya karşı aynı anda oynadıkları türden bir dizi maç.-

Durumu özel ve “biricik” kılansa, bu “gösterinin” önceden ve büyükustanın bilgisinde plânlanmış olmaması. Birdenbire, çoğu genç (“yavrular”) birçok amatör oyuncu Taksim’den başlayarak memleketin birçok meydanından çağırıyor, “ustayı” simültane maça davet ediyorlar.

Büyüusta önce sinirleniyor, neden bu haytalarla maç yapacakmışım diyorsa da, üstatlığın da “olmazsa olmazları” var. Ayrıca, ustanın tarzı (ofansif bir stratjiye dayanan, agresif taktik hamlelerle belirginleşen) herkesin malûmu, siyasî rakiplerine yıllarca kök söktürmüş bu oyun tarzıyla, ne idüğü belirsiz birkaç çapulcuya mı pabuç bırakacak?

Maç başlıyor ama işler pek parlak değil, böyle gösteri maçlarında dünya şampiyonları bile bazen bir rakibe kaybedebilir, birkaçıyla berabere kalabilir ama, tahtalardaki maçlara bakınca oyunların iyi gitmediğini de fark etmemek elde değil. Henüz maçlar tamamlanmamış ama birçok satranç tahtasında oluşan pozisyon teknik olarak kayıp.

Klasik hamleler

Böylece, bir önceki yazıda sözünü ettiğim iki metinden ilki olan Prens’te, modern siyasetteki lider tipolojisini açımlayan Machievelli’ci bir siyasetçinin yapabileceği birçok hamle kullanıma giriyor. Meydan okuyanlar korkutularak alanlardan uzaklaştırılabilir örneğin. Muktedir siyasetçinin sokaktaki gücünü kolluk temsil eder. Bu nedenle, tazyikli su ve gazdan mebzul miktarda nasibini almaya başlıyor “çapulcular!”

Yıllardır, başka mahallerdeki (Güneydoğudaki birçok şehir ya da Gazi gibi “görünmez” semtler) diğer “çapulculara” karşı kullanılan ve anaakım medyada pek gösterilmeyen bu “hamle” sayesinde metropolün merkezinde yaşayanlar da “kucaklamış”, “koklaşmış” oluyor “su ve gaz” illetiyle.

Bu hamle, ne çocukların sayısını eksiltiyor, ne de aralarındaki “dayanışmacı” hissiyatı. Bu sefer, bir başka hamle deneniyor. Yine, klasik siyasetten bildiğimiz “böl ve yönet” taktiği.

Göstericiler ve mekanlar ikiye ayrılıyor, “Masumlar”, “marjinaller”. Parkın içindekiler, meydandakiler. Apolitikler, politize olanlar. Burjuvalar, sosyalistler. Bir türlü, parktakilerin bir “tema” (bir liderin şahsında tekilleşen, ataerkil bir söylemde şekillenen iktidara) etrafında birleşen bir “çoğulluk” olduğunu anlayamıyorlar. Zaten “bölümlü”, şu an için (ad hoc) bir araya gelmiş farklı katmanlardan oluşan bir toplam, heterojen bir topluluk. Bölmeye çalıştıkça birbirlerine kenetleniyorlar. Meydan ele geçirildi belki o meş’um gece ama, park ahalisi ebediyen kaybedildi muhtemelen.

İkili dil

Daha önceden hiç ciddiye almadığı, manevî dünyalarını, dinî hislerini zayıf addettiği, maddî dünyanın nimetlerinden başka hiçbir şey düşünmediklerini varsaydığı ortasınıf mensubu çocukların da “dayanışmacı” olabileceği, yanlarına “marjinalleri”, hatta anti-kapitalist müslümanları katabileceği hakikatı “ustayı” hem şaşırttı, hem de endişelendirdi.

Böylece, ikili bir dille seslenilmeye başlandı. Bir taraftan, bildik otoriter dil (kimse kusura bakmasın) “kararlılığın” göstergesi olarak kullanıma girerken, öte yandan, müşfik bir dil de peyda oldu. “Saf ve halisane hislerle”, parka giden, ağaçperver “yavrularımızdan” söz edilmeye, bu gençlerin meydandan ayrılması için “anababalardan” yardım rica edilmeye başlandı.

Bu gençleri ve anababalarını anlamadıkları o kadar aşikârdı ki, gençleri sinirlendiren dilin tam da böyle, onları “çocuk bırakan”, “üstündekilerle” iletişime geçen, hiyerarşik ve “himayeci” bir söylemde şekillendiğini anlamadılar.

Başbakanın benimsediği geleneksel, ataerkil dil de zaten baskın bir “babalık” durumundan, “ben bilirim”, “beni böyleyim, değişmem!” ifadelerinden oluşuyor.

Kural değişimi

Sonra sıra, popüler kültürden de bilinen ünlülerle (“sanatçılar”) mücadeleye geldi. “Marjinal” ile sarmaş dolaş bu kesime karşı muhafazakâr hassasiyetleriyle tanınan, iki isimden medet umuldu.

Toplantı sonrası, bu ikiliden sözleri anlaşılanı parktaki “ağır kokudan” başka bir şey söylemezken, diğerinin ne dediği (dublajlı ya da dublajsız) anlaşılamadı. Benzersiz mizahıyla herkesle dalgasını geçen, karşısındakilere karşı “orantısız hiciv” uygulamaktan bir an bile geri durmayan göstericilerin eline en şahanesinden malzeme de böylece sunulmuş oldu.

Son siyasi hamleyse, satranç analojisini sürdürecek olursak, oyun esnasında en yapılmayacak “ihlâl” olan, kural değişimi oldu.

Birdenbire, tamam o hâlde, halkın oyuna başvuralım, dendi. Maçtaki hamlelere halk karar versin! Parka gidip, orada günlerce zaman geçirip, gaz yemeği göze alanlarla, parkla hiçbir alâkası olmayanlar sandıkta karşı karşıya gelsin. Biyoiktidara karşı yerelden, doğrudan muhalefeti tam da “kendi yerelliğinde” boğmak için sandığa işaret etmek, bu oyunu sevmedim, rafa kaldıralım demekten başka bir şey değil. Satranç tahtası tersyüz de edilse “sokaktaki”nin “salondaki”ne karşı maçı neticelenmez, oyun yeniden kurulur, örneğin “go” oynanabilir!

Satranç ve Go

Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla (Mille Plateaux) kitabındaki “12. Yayla” olan “Göçebebilim (Nomadoloji): Savaş Makinası” parçasını okunduğunda satrançla go arasındaki fark iyice netleşir.

Ayrıca Bin Yayla, yine geçen hafta söze edilen İmparatorluk kitabına öncülük eden temel bir metin olarak da okunabilir. Satranç, kuralları baştan belirlenmiş olan bir sistematikte, farklı değer ve işlevleri olan (eşit olmayan) taşlarla ve iki meşru oyuncu arasında oynanan, galibiyete yönelik bir oyundur. Bu nedenle, birçok sosyalbilimci tarafından rasyonel mücadeleye örnek olarak, mükemmel bir rekabet modeli olarak addedilmiş, örnek olarak kullanılmıştır.

Askerlerin de satrancı bir tür savaş provası olarak gördükleri, sıkça oynadıkları da bir sır değildir. Machievelli’nin Prens metni, kullanılan terminoloji düşünüldüğünde, neredeyse bir satranç ustasıyla siyasal muktediri birleştiren rasyonalite ve psikolojiyi çok iyi açıklayan bir metin olarak da düşünülebilir. Batılı rekabet ve savaş mantığının bir tür özeti gibidir satranç.

Öte yandan Uzakdoğu ülkelerinde yaygın olarak oynanan Go, bir “savaş oyunu” olarak tamamen farklı bir mantıkla çalışır.

Öncelikle, taşların değerleri eşittir, bunu siyasete tahvil edersek, siyaset açısından formel ve enformel aktörler arasında bir fark yoktur, “meclis” ile “sokak”, “salon” ile “meydan” arasında da fark gözetemeyiz.

Galibiyet, satrançtaki gibi belirli bir hamle sırasının izlendiği açılışlarla oluşan pozisyonel kazanımlara dayanmaz; aksine, beklenmedik hamlelerle bazen oyunu boğan, bazen da kaotik bir hâle sokan bir oyunculuk (ustalık) ritmiyle sağlanabilir.

‘Go’da kazanabilmek için satrançtaki gibi taş kazanmaya yönelik temel bir strateji izlenmez, aksine ustaca yerleştirilen taşlar sayesinde rakibin hareket alanı azaltılarak “hareketsiz” bırakılmaya çalışılır. Alan kazanımı ve yönetimi temel stratejidir, üstelik her oyuncunun kendine özgü bir tarzı ve kazanma yöntemi vardır.

Hem sonuna kadar bireysel bir iştir go ustalığı, hem de başkalarına karşı oynandığına göre, bir topluluğun, bir tarzın, bir temanın etrafında şekillendiğinde göre bireyliği de törpüler.

Go, muhtemel hamleler ve kişiye özgü stratejiler açısından öylesine sınırsız ve karmaşıktır ki, satrançta yıllar önce dünya şampiyonlarını dize getiren bilgisayar programlarının go için geliştirilen benzerleri, ancak orta seviye bir go oyuncusunun düzeyine erişebilmektedir!

Gençlerin go hamlesi

Konumuza dönersek, Taksim’deki “oyuncularını” formel siyasete zorlamak, onları sandıkla imtihan etmeye çalışmak, büyük bir ihtimalle kazanılacak bir “plesibit” ile karşı karşıya bırakmak sadece onları satrançtan go oynamaya doğru yönlendirir.

Geçen akşam ilk go hamlelerini yaptı zaten “yavrular”, gazlı saldırı tehdidine karşı “annelerden” oluşan bir “barikat” kurdular.

Geleneksel Türkiye siyasetinin daha çok öğreneceği var bu meydanlar ve bu gençlerden. Esas mücadele bu. Öğrenebilmek.

Orhan Tekelioğlu – Bianet.org

yazının ilk bölümü: http://www.bianet.org/biamag/biamag/147363-biyoiktidar-oyle-kolay-kurulmaz

Kategori: Dış Köşe

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.