Hafta Sonuİklim KriziManşet

Almanya’da nükleerden çıkış Yeşiller’in tarihi başarısıdır!

Nükleer enerji savunucuları 2021’de yeniden atağa geçti. Son dönemde Avrupa Birliği belgelerinde nükleeri temiz enerji diye taslaklara dahil etmeyi deneyecek kadar palazlandılar. Amaçları, iklim krizi nedeniyle fosil yakıtların tamamen terk edilmesi gerektiğini artık herkesin kabul ettiği bir dönemde bu eski moda, kirletici, son derece tehlikeli ve pahalı enerji üretim biçimini “yeşil” bezlerle sarıp sarmalayıp iklim değişikliğine çözüm diye yutturmak. Nükleer endüstrinin bu çabası şaşırtıcı değil, vadesi dolan iş alanlarını canlı tutmak için her yolu denemelerine alışığız. Ne de olsa silah sanayiyle iç içe, devlet desteği olmadan ayakta kalması mümkün olmayan, kazaları, felaketleri örtbas etmek rutin işleri arasında yer alan sicili karanlık bir güçle karşı karşıyayız. Ama işte, şimdi tekrar hareketlendiler.

Nükleerin neden iklim krizine çare olamayacağını bu yazıda uzun uzun anlatmayacağım. Başka yerlerde bu konuyu epey konuşmuştuk. Yine de kısaca “kırk katır mı kırk satır mı” deyip geçebiliriz. Bir de “o kadar çok sokağa atacak paranız varsa neden yenilenebilir enerjiye yatırım yapmamakta direniyorsunuz” diye sormak iyi olabilir. Ben bu yazıda daha çok bu atağın nedenleri arasında olan nükleerden çıkış kararlarının başlıca müsebbibine işaret edeceğim: Yeşil harekete!

Zira balık hafızalı medya (balıkları tenzih ederim) Almanya’nın 2022’de kalan bütün nükleer santralleri kapatacağını fark edince konuyu direkt Merkel’e bağladı. Kaynakları da Deutsche Welle idi! Ne de olsa Almanya’yı 16 yıldır Merkel yönetiyordu, değil mi? Öncesini kim hatırlar? Nükleerden çıkış yılının Yeşiller’in koalisyon ortağı olduğu yeni hükümet dönemine denk gelmiş olması hoş bir tesadüf mü peki, yoksa “karma” mı?!

2011’de neler oldu?

Meselenin tarihçesine değinmek adına Angela Merkel hükümetinin 2011’de Fukuşima nükleer felaketinin ardından ülkedeki nükleer santralleri kapatmaya karar verdiğini yazan gazeteler, söyledikleri kararın verildiği tarihten altı ay önceye gitseler, aslında Merkel’in, 2009-2013 arasında FDP’yle (liberaller) koalisyon yaptığı ikinci (merkez sağ koalisyon) döneminde, kendilerinden on sene önceki hükümet tarafından alınmış olan nükleerden çıkış kararını geri aldığını görebilirler; bu kararın da ülke çapında yüz binlerce insanın sokağa döküldüğü geniş bir protesto dalgasına neden olduğunu… Bakın bu haber 20 Eylül 2010 tarihli Deutsche Welle’den:

“Nükleer enerji karşıtı hareket ve direniş genişliyor. Daha fazla üretilecek olan nükleer atıkların imha edilmesi konusunda bir yöntem belirlenmemiş olması Hıristiyan Demokrat partili seçmenleri öfkelendiriyor. Merkel, parlamento dışı geniş bir muhalefetle karşı karşıya. Merkel bu politikasıyla Sosyal Demokrat Parti ile Yeşillerin yeniden yakınlaşmasına yol açtı.”

Merkel hükümeti “nükleerden çıkmama” kararını bu protestodan kısa bir süre önce almıştı. 6 Eylül 2010 tarihli Bianet haberi şöyle diyor:

“Angela Merkel’in başbakanlığındaki, Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU/CSU) ile Hür Demokratlar Partisi‘nden (FDP) oluşan muhafazakar-liberal koalisyon hükümeti, Almanya’daki nükleer santrallerin faaliyet süresini uzattı. Hükümetin kararını açıklayan Çevre Bakanı Norbert Röttgen, eski nükleer santrallerin faaliyet süresinin sekiz yıl, yeni nesil nükleer santrallerin faaliyet süresinin de 14 yıl uzatıldığını söyledi.(…) Hükümetteki muhafazakar – liberal koalisyon bu kararla aynı zamanda 10 yıl önce hükümette olan Sosyal Demokrat Parti (SDP) ve Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümetinin planını da değiştirmiş oldu. Kırmızı – yeşil koalisyon, ülkedeki tüm nükleer santrallerin 2022 yılına kadar kapatılması kararını almıştı. Nükleer santrallerle ilgili 10 yıl önceki kararı alan şimdinin ana muhalefet partisi SDP’nin lideri Sigmar Gabriel, hükümet enerji lobilerinin baskısı nedeniyle bu kararı aldığını savundu. Gabriel, yenilenebilir enerji yatırımlarının düşürülmesini eleştirip, ‘Hükümet, 2020 yılına kadar ulaşılması istenen iklim koruma hedeflerini gerçekleştirmeyi istemiyor’ dedi.”

Yani ikinci Merkel hükümetinin kararı yürürlüğe girseydi, nükleer santraller 2022’ye değil 2036’ya kadar çalışacaktı. Ama nükleer enerji şirketleriyle yapılan pazarlıklardan sonra nükleer endüstriyi kurtarmaya kadar veren Merkel, bu kadar büyük bir protesto dalgasıyla karşılaşmayı beklemiyordu. Oysa özellikle nükleer atık sorunu toplumun her kesimi için ciddi bir kaygı nedeniydi. Ve ardından 11 Mart 2011’de Japonya’da tarihin en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu felaket Almanya’daki protestoları daha da büyüttü ve bir anda yüz binler sokakları doldurdu.  Hemen ardından da Merkel hükümeti nükleerden çıkış kararını bozmasının yaklaşan seçimleri kaybetmesine neden olacağını anlayıp çark etti ve “Nükleer Enerji Yasası” çıkararak nükleerden çıkış kararına imza attı; ancak gerçekte sadece bozduğu eski planlarda devam etmeye karar vermişti. Peki neydi bu eski plan ve kimin imzasını taşıyordu?

Kızıl-yeşil koalisyonun nükleer anlaşması

Bu sorunun cevabı basit: Nükleer enerjiyi daha 1970’lerden beri tehlikeli ve kabul edilemez gören Yeşiller, 1998’de Almanya’da girdikleri ilk koalisyon hükümetinin pazarlık aşamasında yeni nükleer santral inşa edilmemesini ve bir takvim dahilinde nükleer enerjiden çıkışı koalisyon şartı olarak öne sürdüler. O dönemde Almanya’da toplam 20 GW kurulu güce sahip 17 nükleer reaktör vardı ve elektrik üretiminin dörtte biri nükleerden sağlıyordu. Son yeni nükleer santral ise 1989’da devreye girmişti, çünkü 1986’daki Çernobil felaketinin ardından yeni bir reaktör yapımına başlanmamıştı. Ancak nükleer enerji, hâlâ sistemin önemli bir parçasıydı ve mevcutlar kendi haline bırakıldığında sadece tehlike yaratmaya devam etmekle kalmayacak, yenilenebilir enerjiye geçişin önünde de engel yaratacaktı. Bu nedenle Yeşiller, mevcut reaktörleri birdenbire kapatmanın mümkün olmadığını bilerek koalisyon ortaklarıyla yeni bir nükleer santralin yapılmayacağı ve mevcutların ömrünün 32 yılla kısıtlanarak sonuncusunun 2022’de kapatılacağı bir enerji dönüşüm planında anlaştılar. 2000 tarihli bu planın en önemli yanlarından biri de o zaman hâlâ oldukça pahalı olan yenilenebilir enerjiye yönelik güçlü bir teşvik mekanizmasının (feed-in tariff) hayata geçirilmesiydi. Yani yenilenebilir enerjiye piyasanın üzerinde sabit fiyat garantisi getirilmişti.

İşte bundan 24 yıl önce Yeşiller Partisi’nin koalisyon şartı olan nükleerden çıkış, Merkel’in karşı yöndeki çabasına rağmen bu yıl sonunda ilk planlandığı günkü gibi tamamlanıyor ve Almanya kalan 3 reaktörünü de bu sene sonunda kapatarak nükleersiz bir ülke haline geliyor. Öte yandan iklim krizinin çözümünde fosil yakıtlardan çıkış için mevcut nükleer santrallerin karbonsuz bir seçenek olarak bir süre daha açık kalması gerektiğini savunan iklim aktivistleri de var. Ama yanıldıkları nokta Almanya’nın hikayesinde gizli!

Nükleer karşıtları enerji dönüşümünü nasıl tetikledi?

İklim kriziyle mücadele için ilk dönüştürülmesi gereken sektör elektrik sektörü. Gelişmiş teknoloji ve düşük maliyet düşünüldüğünde en kolay yenilenebilir enerjiye geçecek sektör de bu. Ama bugün devam eden enerji dönüşümü aslında sadece iklim kaygısıyla başlamadı. Avrupa’nın en nükleerci ülkelerinden biri olan Almanya, daha Kyoto Protokolü’nün imzalanmasından bir yıl sonra, 1970’lerde başlayan nükleer karşıtı hareketin kurucu güçlerinden birisi olduğu Yeşiller Partisi aracılığıyla iktidar ortağı olması sayesinde nükleerden çıkma planlarını resmileştirdi. Yani enerji dönüşümü öncelikle nükleerden kaçmak için başlatıldı. Böylece enerji dönüşümü (Energiewende) politikaları ile Almanya halkı yıllarca enerji dönüşümünü sabit fiyat garantileriyle gönüllü olarak destekledi, hatta bir anlamda finanse etti. Yenilenebilir teknolojinin gelişmesinde ve ucuzlamasında bu politika aracı büyük rol oynadı. Bu da Yeşiller’in bilinçli stratejisiydi. Hatta Yeşiller, o zamanki ortakları Sosyal Demokratlar’ın önemsemediği Yenilenebilir Enerji Dairesi’ni (ki o zaman Almanya’da yenilenebilirin payı %3 civarındaydı, bugün %40’ı geçmiş durumda) SDP’nin elindeki Enerji Bakanlığı’ndan alıp kendi ellerindeki Çevre Bakanlığı’na bağlamışlardı. Böylece yenilenebilir enerjiye önemsiz bir detay olarak bakan ortaklarını bile yıllar içinde bir şekilde yenilenebilir enerji yanlısı yaptılar. Bütün bu gelişmelerde Almanya’daki nükleer karşıtlığını, yani Three Mile Island kazasının ardından başlayan, 1986’daki Çernobil felaketinden sonra artan ve Fukuşima’da teyit edilen nükleerden kaçış kaygısının payı, iklim krizi kaygısından fazlaydı, en azından başlangıçta. Bu kaygı bugün iklim krizine karşı elimizdeki en önemli araç olan enerji dönüşümünü tetiklemiş oldu.

Bugün nükleer bataklığın dibindeki Fransa’nın etkisiyle AB’ye bile nükleerci elbise dikilmeye çalışılır ve İngiltere‘de yaşlanan nükleer filoyu kurtarma hesapları yapılırken, Avrupa’nın en büyük ekonomisi hem nükleerden çıkıyor hem de 2030’da kömürden çıkış ve %80 yenilenebilir enerji hedefine ulaşmaya çalışıyor. Yeşil politikalar sayesinde!

Çevre ve iklim politikalarının bir bütün olduğunun, tarihsel ve güncel olarak birbirini besleyebileceğinin, meselenin tabanda harekete geçmekle seçimlerin gündemi haline getirmekle çözüleceğinin güzel bir örneği, Almanya’nın nükleerden çıkışıdır. Bu zafer de pragmatik Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi’nin değil, “kafayı nükleere ve iklime takmış” ve ilkelerine, önceliklerine fazlasıyla bağlı Yeşiller Partisi’nindir.

2022, dünyanın nükleer enerjiden kurtulması yolunda önemli bir dönüm noktası olacak. 2030’a geldiğimizde, Avrupa’da, Fransa ve Finlandiya’yı saymazsanız, muhtemelen ancak tek tük birkaç nükleer reaktör kalacak. Çin’de yapılan yeni reaktörlere, modüler nükleer santral tartışmalarına vb. bakıp bunu söylemek için henüz erken diyebilirsiniz. Ama yine de siz bunu bir kenara yazın…

 

 

Kategori: Hafta Sonu