Hafta SonuKültür-SanatManşet

Almanci/Doyçlender ile arada kalmak…

Çok kolay kutuplaşır bizim coğrafyanın insanı. Gerektiği anda hemencecik o’cu bu’cu olur, sahfını seçiverir. Sanırım (sadece) bir tarafa dâhil olma konusunda bu kadar kuvvetli güdülere sahip bir kültürün bireyleri için, açık bir işkence biçimidir, “arada” kalmak…

İşte, iki toplumun, iki vatanın, iki yaşamın “arasında” kalanları anlatıyor Emre Akal, “Almanci/Doyçlender” oyununda. Avusturya, Almanya ve İstanbul arasına sıkışan, Gezi’nin direnişi ile tükenişi arasında işkence çeken, umutları umutsuzluğa umutsuzları gerisin geri umutlara dönüşen, yani, bir yana tutunamayanların öyküsünü yazmış. Sadece Türklere ya da Kürtlere de yapıştırmamış bunu… Köklerinden gelen mirasla her Avrupalının aslında göçmenlikten yana nasibini aldığını not edip, o kadim kibrinden uzaklaşmak isterken düştüğü oryantalist sevdayı, üstüne post-it gibi yapıştırmış. “Hangimiz nereye kadar neyiz ki?” sorusunu kucağımıza bırakıp kaçmış. Nereye mi? İstanbul’a elbette… Almanya’dan uzak sigarasını tüttürürken, bulmak adına kendini kandırdığı o huzuru, bir tablete içini dökerken paylaşmış… Gerisi mi? O da sahneye kalmış…

16.Almanci-Doyclender,,yeşil gazete

Aslı Kışlal enerjik reji bir sunuyor. Oyun tek perde için uzunca olmasına rağmen, ki ben de o konuda eşiği düşük olanlardanım, düşmeyen aksiyon sizi oyunda tutuyor. Uwe Felchle’nin sahte mutluluk maskelerimizi resmeden müzikleri, Uwe Felchle’nin dramaturjisi ve reji asistanlığını da üstlenen Berk Kristal’in Almanca-Türkçe geçişlerdeki çeviri oyunları da bir araya gelince; seyri sindirilebilir, izlemesi keyifli, düşündürücü ama epey de acıklı bir sunum ortaya çıkmış. Öte yandan, sahnedeki iki oyuncunun birden fazla karakter sahneliyor olduğu için, geçişlerin biraz daha belirgin hale getirilmesi öykü akışını daha kolay algılanabilir hale getirebilir.

Elif Sözer (Kast: Alev Irmak) ve Daniel Keberle, araya sıkışmışlık gerilimini seyirciyi güldürürken bile hissettirirken, nitelikli bir oyunculuk sergiliyorlar. Yapmacıklıkla sahicilik arasında sarkaç gibi gidip geliyorlar. Arada kalmanın zorluğunu hissediyor, hissettiriyorlar. Grafik ve video görselleri Beste Erener’e ait oyunun başarılı Almanci’larıyla arada kalmış bu oyun üzerine söyleştik.

 * * *

Yeşil Gazete: Daniel, bize biraz bu işin doğum hikâyesini anlatır mısın? Bunların hepsi nasıl başladı? Proje ilk kimin fikriydi? Bu güzel ekip nasıl oluştu? Provalarınız ve diğer hazırlıklar ne kadar zaman aldı?

Daniel Keberle: Eşim Alev Irmak ve ben altı aylığına İstanbul’a yerleşme kararı almıştık. Benim gibi oyuncu olan Alev buraya hazır bir oyun ile gelme fikrini ortaya attı ve oyunumuzun yönetmeni Aslı Kışlal’a fikrini açtı. Aslı da bizi Almanci/Doyçlender’in yazarı Emre Akal ile tanıştırdı. Emre işe Almanya ve Türkiye’deki “Almanci” fenomenini araştırmakla başladı. Bu çalışma aylar sürdü. Sonra Mayıs 2014’te Viyana’da ben ve eşimle birlikte yaşamaya başlayarak, bizimle tek tek ve birlikte bir sürü röportaj yaptı. Haziran’dan Ağustos’a kadar geçen üç aylık süre içinde oyunun yazımı tamamlanmış oldu ve Eylül 2014’te provalara başladık. Viyana’daki çalışmalarımız 4 hafta sürdü. Ekim’e geldiğimizde İstanbul’a gelmeye hazırdık ve 24 Ekim’de Cihangir Tatavla Sahnesi’nde prömiyer yaptık.

17.Almanci-Doyclender,yeşil gazete

Yeşil Gazete: Elif, ekibe sonradan katıldın. Özgün kadrodaki Alev Irmak’ın gösterilerden önce Viyana’ya dönmesi gerektiği için en yakın gösteriden sadece 15 gün önce devreye girdin. Üstelik yüksek enerji ve duygusal makası açık oyunculuk gerektiren bir oyun bu. Bu zorluk bir yana ama sen de bir Almanci olarak hikâyeye yakınsın. Karakterlerini oyuna hazırlarken sana kolaylık sağlayan ve işini zorlaştıran unsurlar nelerdi?

Elif Sözer: Oyunun genel provasını ve bir gösterisini izlemiş olmak kesinlikle faydalıydı. Göçmen olmayı hem küçük yaşta ailemle Viyana’ya gittiğim, hem de 1,5 sene önce İstanbul’a geldiğim için iki taraflı yaşadım. O nedenle metinde bahsedilen konulara kendi hikâyemden bazı açılardan farklı dahi olsa, empati kurmakta zorlanmadım. Hayatında şimdiye kadar hiçbir zaman İstanbul’da yaşamamış “Türkiyeli” bir insanın, burada çektiği yabancılık ama bir yandan da garip aidiyet duygusu, bana çok tanıdık geliyor. Aycan karakterinin hayatında hiçbir zaman Türkiye’ye gelmemiş olmasına karşın, buraya gelir gelmez “Nihayet!”, demesi mesela… Alev karakterinin, Viyana’daki bütün mutluluk ve rahatlığa rağmen yine de bir eksiklik duyması ve bunu İstanbul’da bulabileceğini düşünmesi fakat bu güya aradığı şeyin peşinden bir türlü gidememesi… Bunlar, hepten çok anlaşılır konular benim için. İki ülkede de aynı anda yabancı olma ve ait olma hissi… İlginç bir arada kalmışlık, aslında.

Zorluklarından bahsedecek olursam, bu projenin kişisel hayatımda çok yoğun bir zamana denk gelmesini sayabilirim. Yine de kabul ettim çünkü Aslı Kışlal’ı çocukluğumdan beri tanımakla birlikte, bir oyunda çalışmak şimdiye kadar nasip olmamıştı. Bu imkânı kaçırmak istemedim. Kabul ettiğime de çok mutluyum! Başka bir zorluk ise, iki oyunculu bir oyunda ikinci ana karakter olmanın getirdiği sorumluk. Metnim; uzun monologlar, çabuk geçişler ve çeşitli karakterlerden oluşuyor. O nedenle kısa sürede epeyce ezber yapmam gerekti. Yönetmenimizin de sıkışık bir takvimi vardı ve bazen geç saatlere kadar ev provası aldık. Özellikle iki ana karakter “Danny ve Alev” sahnelerinde alt metni çok iyi bilmek gerekiyor. “Evet” derken “hayır” diyen, “mutluyum” derken mutsuz olan bir karakter, Alev. Aycan ise, patetik laflar ediyorken bile aslında saf inançları olan genç bir adam. Genel olarak da, her şey seyirciye direkt bir şekilde aktarılıyor. Sonunda mikrofonlarla kendilerine ses veren karakterler. Çekingen ve içe dönük bir oyunculuk kabul etmiyor. Enerjisi çok yüksek bir oyun. Metinden henüz çok emin olmadığım günlerde, bu beni zorlamıştı. İlk gösteriden sonra, yavaş yavaş metne takılmaktan çok, oyunu taşımaya ve eğlenmeye başladım.

 

YG: Metin, gerçek insanların gerçek hayatlarındaki birçok olaya referans içeriyor. Daniel ve Alev çifti şahsen de bu olayların birer parçası… Bu hikâyelerin ne kadarı otobiyografik nitelikte?

DK: Evet! Bu öykü, Alev Irmak ve Daniel Keberle gerçek kişileri ile de ilgili. İstanbul’a gelmek ve burada yaşamak adına, onların arzuları, korkuları, isteklilikleri ve problemleriyle ilgili… Yani, evet, metin kısmen otobiyografik, diyebiliriz!

20.Almanci-Doyclender.yeşil gazete

YG: Uzunca bir süre Viyana’da yaşadıktan sonra, son iki yıldır İstanbul’dasın. Aycan ya da Alev ne kadar Elif’tiler?

ES: Az önce de değindiğim gibi, tabii ki, benzerlikler var. Özellikle duygusal açıdan, Alev’in bir türlü Viyana’da rahatını bulamaması ve Aycan’ın ilk defa İstanbul’a gelip “burası benim evim” demesiyle, yakınlıklar var. Ancak Aycan’ın “evimdeyim” demesinin en büyük sebebi Gezi Parkı olaylarında kendine amaç bulmuş olması. Benim gelişim Gezi olaylarından sonra oldu, mesela. Aycan’ın çok daha genç bir karakter olması da başka bir fark… Hayata bakışı çok saf. Alev karakteri, bir işçi ailesinden gelmiş ve hep bir Türkiye hasretiyle yetiştirilmiş bir kadını, anlatıyor. Benim ailemin hikâyesi farklı. Annem ve babam zamanında okumak için Viyana’ya gitmiş ve Türkiye’nin halinden hiç memnun olmamış insanlardı. Türkiye’ye aidiyet duygusuyla yetiştirilmedim, bazen tam tersi bir mesafeyle…

 

YG: Danny’nin Avrupa normlarında serbest iradeye sahip iki bireyin ilişkisi var eşiyle aralarında. Kararlar alabilmek için eşiyle sürekli bir müzakere yürütüyor. Bu, onun “akılcı” tarafı. Diğer yandan “romantik” de davranıyor. Kurtulmak istediği kasvetli bir Avusturya kimliği ve oryantal arayışlarıyla, bir anda Alev’in kendi kimliğini bulmak üzere düştüğü romantik serüvene ortak oluyor. Buna katılır mısın? Avusturya’da Avusturyalı olmak mı, yoksa Şark ile harman olmak mı daha zor?

DK: Evet, katılırım! Benim için harmanlanmak daima daha iyi hissettiriyor. Neyle ya da hangi kültürle olmasının da bir önemi yok. Eğer söz konusu olan bir milli durum ya da kültürel koşul tanımlamaksa, bunu tercih etmiyorum. Bu, seni sadece “araya” sıkışmış kılıyor. Şark’ın içinde olmayı seviyorum ama aynı anda Avusturya’dan da keyif alıyorum…

19.Almanci-Doyclender.yeşil gazete

YG: Elif, yeniden sana dönelim. Metin, sadece Almancıların dramasını değil, aynı zamanda, Gezi üzerinden değişim için direnen insanların umutlarını da taşıyor. Aycan karakteriyle verilen bir alt mesaj var. Değişim ihtiyacı ve bunun için ödenen bedeller hakkında oyunda geçen daha evrensel mesajları değerlendirebilir misin?

ES: Sanırım bütün metinde beni en az etkileyen konu, bu oldu. Gezi parkında yaşanan haksızlıklar ve cinayetler çok büyük ihtimalle bu oyunu izlemeye giden (ve belki genel olarak alternatif sahnelerde tiyatro izleyen) kişilerin bilincinde. Kimse inkâr etmiyor olanları. Bu nedenle de bana yeni bir mesaj gibi gelmiyor. Hatta bu ortamda verilmesi gereken bir mesaj gibi de gelmiyor çünkü zaten herkes hemfikir. Beni bu konuda daha çok etkileyen şey, Aycan’ın o “amaç arayışı”. Kişiliğini bulmaya çalışması, Gezi Parkını da bu çok insani durum için aslında kullanması. Kendini ilk defa evinde hissetmesi… Türkiye hakkında çok kısıtlı bir resmi biliyor olduğu halde, “sonunda” tutunacak bir şey buluyor. Bu kadar çabuk tutunması ve sorgulamadan olayları benimsemesinin, Viyana’da yaşadığı yabancılık duygusuna (oyun boyunca ne kadar özlediğini ifade etse de) işaret ettiğini ve çok doğru bir anlatı biçimi olduğunu düşünüyorum. Avusturya/Almanya ve Türkiye gibi çok spesifik bir örnek üzerinden giderek, aslında genel olarak insanların aidiyet duygusuna ne kadar muhtaç olduklarını anlatıyor bence.

Elif ve Daniel ile söyleşimiz burada bitiyor. Ne yazık ki, bu yazı yayınlandığında İstanbul temsilleri şimdilik tamamlanmış olacak, ama Ankaralılar için güzel bir fırsat var: Ethos Uluslararası Tiyatro Festivali’nde 26 Mart 2015 Perşembe akşamı da yer alacak, Almanci/Doyçlander. Oyun sonrasında “Ver elini Viyana!”, yapacak

Keyifli bir seyir ve iki dilde de gülümseten ünlem işaretleri için kesinlikle öneririm.

18.Almanci-Doyclender.yeşil gazete

Sanatla ve barışla kalın…

Ethos Festivali: http://2015.ethostiyatrofestivali.org/

Kategori: Hafta Sonu