Ana Sayfa Blog Sayfa 4617

Dünya’nın üç günlük ömrü kalmış

Stephen Hawking’in Cambridge Üniversitesi’nde verdiği konferanstaki sözleri büyük tartışma yarattı.

‘Evrenin Durumu’ adlı konferansa sağlık durumunun el vermemesi nedeniyle katılamayan ünlü fizikçi, internet üzerinden canlı olarak toplantıyı izledi.

Konferansa bir de konuşma kaydı gönderen Hawking, “İnsanlığın geleceği gezegenler arası seyahatin mümkün hale gelmesine bağlı” dedi.

“1000 yıl bile kalmadı”

Dâhi, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aşağıya ayaklarınıza değil, gökyüzüne bakmayı aklınızda bulundurun.

Yaşadığımız bu narin gezegenin ötesine gitmeyi başaramamamız durumunda bir 1000 yıl daha hayatta kalacağımızı sanmıyorum.”

Beyin dili kullanacak

Ünlü bilim adamı Stephen Hawking, önceki gün 70 yaşına girdi. Özel teknolojiyle donatılmış cihaz yardımıyla boyun kasları ile düşüncelerini bilgisayara aktarabilen Hawking’in, boyun kaslarının iyice zayıfladığı ve bu nedenle artık söylemek istediklerini aktaramadığı belirtildi.

Hawking’in şimdi son teknolojik cihazlarla, beyin dalgaları ya da gözbebeklerinin hareketleri ile konuşması için çalışılıyor.

Sabah

‘Sayın Başbakan, fazla oluyorsa cevaplamadan geçin!..’- Doğan Akın

Tayyip Erdoğan diyerek iki noktayı üst üste koyduğunuzda birinciliği hangi özelliğine verirdiniz?

Soru, yaklaşık 10 yılı iktidarda geçen bir mazinin listesinde envai çeşit cevap seçiyor kendisine. Çalışkan, mağdur, başarılı, muktedir, ekipçi, samimi, zeki, otoriter, karizmatik, öfkeli, tahammülsüz, pragmatik…

Ancak Erdoğan, bugün kendisine çekilen toplam çizgisinin altına, bütün bu özelliklerini kapsayıp aşan bir “Başbakan” portresi düşürüyor. Görüşlerini, “bütün ihtimallerin toplamı” gibi önümüze koyan ve karşılığında itaat bekleyen bir Başbakan’dan söz ediyorum.

Erdoğan’ın atv-ahaber ortak yayınında pazar akşamı yaptığı açıklamalar içerden dışarıya birçok konuya, ama en çok işte o “Başbakan”ın dünyasına uzanıyordu.

Misal; işkenceyle şöhret kazanmış, mağdurları isim vererek gördükleri eziyetleri anlatmış, soldan sağa, liberalden İslamcıya büyük bir ortak paydada görevden alınması için çağrılar yapılmış bir polis şefi için “Tanırım, iyi çocuktur”dan başka bir lisan konuşmadı Başbakan. Bu devletin dilindeki devamlılığı temsilen “Polisimizi yedirmeyiz” demekte bir sakınca görmedi.

Erdoğan’ın müesses nizamla barışıdır bu. Çok değil, daha 15 sene önce sadece şiir okuduğu için bu Başbakan’ı “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”le suçlamış, belediye başkanlığından devirmiş, hapsetmiş, seçilme hakkını gasp etmiş devletin de zaferidir!

‘Bir kısım medyayı nereye kadar kabulleneceğiz?’

 

Erdoğan’ın yeri geldikçe yinelediği o sözü hatırlayın; “Manşetlerle savaşarak buralara geldik.”

Doğru; ifade özgürlüğü ve siyasi hakları elinden alınıp boğulmaya çalışılan bir mağdur olarak manşetlerle de savaştı Erdoğan. Ancak muktedir olunca da manşetlerle savaşırsanız, iş değişiyor. Bunu yapıyor Erdoğan.

İşkence, terör, Suriye ile kriz… Konu ne olursa olsun, piyasayı “bir kısım medya”dan açıyor. Pazar akşamı da öyle yaptı. Şu sözler Erdoğan’ın:

Bir kısım medya PKK’ya halen destek vermeye devam ediyor. (…) Daha önce medya yöneticileriyle terör örgütünün propagandasına karşı görüşmeler yaptık. Ancak bu görüşmelerden olumlu sonuçlar çıkmadı. Bir defa insanımızın moral değerlerini altüst ettikleri gibi psikolojik üstünlüğü sağlamada da terör örgütüne belli destekleri vermiş oluyorlar. Bunları görmemezlikten gelemeyiz. Bunları gayet iyi görüyoruz. Tabii bunların değerlendirmesini de kendi aramızda ona göre yapıyoruz.

(Medyanın) Alışageldiği bir süreç vardı. Bu anlayış, “Bu ülkeyi siyaset değil, bu ülkeyi biz yönetiriz” havası vardı. Bunun içinde sermaye de vardı. Bunu da açık söylüyorum ve gerek sermaye, gerekse bu bir kısım medya tabii o eski otoritelerini kaybettikleri için, bunu sağlayamadıkları için, bunu başaramadıkları için, “Acaba AK Parti iktidarını biz nasıl zayıf düşürebiliriz…” Bunun gayreti içindeler.

Şemdinli’de şehit olan askerlerin sayısının saklandığı yalan. Malum onların kendilerine ait özel medyaları var ya oralardan, internet sitelerinden, twitlerden falan buralardan yapılmış işler. İşte o dediğim bir kısım medya bunu haber yapmak suretiyle “İşte şu kadar asker şehit oldu gizleniyor. Şu kadar helikopter düştü, gizleniyor” falan. Silahlı Kuvvetler, şehit olan erini gizler mi veyahut da şu kadar düşen helikopterini gizler mi? Ama burada karşı taraf bir psikolojik harekat yapıyor ve bu psikolojik harekata da ne yazık ki bu medya alet oluyor. ‘”Kimin medyası diye” ben soruyorum bu soruyu. Hani terör örgütünün yayın organları var bunu biliyoruz, ama bir de onlarla ilişkisi olmadığını söylediği halde bilerek veya bilmeyerek maalesef onların tezgâhına veya onların ocağına odun taşıyanlar var.

Bunları nereye kadar kabulleneceğiz? İsmen mi bunları ifşa edeceğiz? Bunları okuyanlar, benim vatandaşımın aklıselim ile değerlendirmek suretiyle gereken tavrı takınması lazım. Aynı zamanda televizyon ekranlarında izliyoruz, bunlara gereken tavrı koymamız lazım.

Şu anda bütün samimiyetimle söylüyorum Güneydoğu’da PKK’nın korkusu, ürküntüsü onların uzantısı olan partiye oy vermeye itmektedir. Bu ürkme, bu korkma olmadığı anda bu oylar çok ciddi manada eksilir. (…) Bölge halkı ile kurulan yakın iletişim artarak devam ettirilecek. Çünkü bu iletişimin çok daha geniş kapsamlı olarak yürümesi lazım. (…) İşte bu iletişimde medyanın, yazılı ve görsel, terör örgütünün propagandasını yapmaksızın burada hükümetle beraber hareket etmesi lazım. Yol göstermesi gerekiyorsa yol göstersin. Çünkü onun da düşünen insanları var, kalemşörleri var. Düşünüyorlar. Ama neyi düşünüyorlar? Veya kiminle yer alıyorlar?

‘İsterseniz cevap vermeyin’

 

Başbakanlık civarından gelen “propagandasını yapmayın” mesajı üzerine Suriye Devlet Başkanı ile söyleşiden son anda vazgeçen gazeteler, hükümeti Uludere konusunda eleştirdiği için işinden olan yazarlar, ekranlara çağrılacak konuklar ve dile getirilecek görüşler için uygulanan vetolar, televizyonlardan peş peşe kaldırılan programlar ortadayken Başbakan’ın sözlerini nasıl okumalıyız?

Elbette muhalif bir medya, bu grup içinde de muhalefet etmeyi pazarlarken gerçekleri çarpıtan yayınlar var bu ülkede. Ancak, tirajlar ile reytinglerin ağırlıklı bir bölümünü temsil eden medya “denetimli serbestlik” esasıyla çalıştığına göre, aslında muhalefet istemiyor Başbakan. Ve medyayı “izlediklerini, değerlendirdiklerini” söyleyip cevabını mütemadiyen verdiği retorik sorular atıyor ortaya:

– Bunları ne kadar kabulleneceğiz?

– İsmen mi bunları ifşa edeceğiz?

Neresinden tutacaksınız? Bazı soruların önemini teslim edelim, ama gazeteciler tarafından kızdırılmamaya çalışılan bir Başbakan, itiraz ettiği bir gazeteciliği “ne kadar kabullenebileceklerini” sorguluyor… Ve gazeteciler o Başbakan’a, “Peki hükümet Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak günlerce tek satır açıklama yaptı mı” kabilinden bile bir soru soramıyor.

Yine de, “yanlış anlamayın” mimiklerine hâkim olamayan kıdemli bir gazetecinin Başbakan karşısında sesinin titremesine, bir diğerinin “Bu konuyu açmak fazla olabilir, cevaplandırılmadan da geçilebilir” mazeretiyle “soru arz edecek” hâle düşmesine, bir başkasının övgüyle başlamadan soru soramamasına bakmayın, daha zor günler bekliyor haberciliği. Başbakan, bunun işaretlerini hiçbir zeminde esirgemiyor. Misal, AKP kurucularından Ayşe Böhürler‘i, Şemdinli’de çok can kaybı olup olmadığını sorduğu için, “Yok öyle bir şey! Kaynağın Fırat Haber Ajansı mı” diye paylayabiliyor.

Yeni Şafak’taki köşesinde “Kör, sağır, dilsiz olmayı yasaklayan bir dine mensup olup gördüklerimizi, işittiklerimizi ifade etmemek arasında çelişkiler yaşarken en iyisi (…) susma orucu tutmak”  diyen Böhürler, ihtimal Başbakan’ın tavrına gönderme yapıyor.

Ne dersiniz; Böhürler, “fazla oluyorsa cevap vermeyin” irtifasında dolaşan bir gazeteciliğe, “hiç olmazsa susma orucu tutmak” gibi asgari bir çare de önermiş olmuyor mu?

Velhasıl manşet savaşlarında değişen bir şey yok. Habercilik, Başbakan’ın manşetlerine karşı savaşıyor.

Doğan Akın – www.t24.com.tr

GDO’lu gıdalara kapı aralandı…- Ali Ekber Yıldırım

Gıda amaçlı Genetiği Değiştirilmiş(GDO) ürünlere kapı aralandı. Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu’nun gıda amaçlı genetiği değiştirilmiş 21 mısır ve 3 soya geni ile ilgili yaptığı başvuru sonucu hazırlanan “Bilimsel Risk Değerlendirme” ve “Sosyo Ekonomik Değerlendirme” raporları açıklandı. Bu raporlar doğrultusunda karar verilirse Türkiye ilk kez resmen GDO’lu gıdaları tüketecek.
GDO’lu gıdalara ilişkin raporları geçen Cuma günü medyada ilk kez DÜNYA Gazetesi’nde yazdık. Haberimiz üzerine Biyogüvenlik Kurulu kamuoyuna bir açıklama yaptı. GDO’lu gıdalar ve Biyogüvenlik Kurulu açıklamasının ayrıntılarını yazmadan sistemin nasıl işlediğine bakalım:
Genetiği değiştirilmiş ürün ithalatı için şirket,dernek veya kuruluşlar Biyogüvenlik Kurulu’na başvuruyor. Biyogüvenlik Kurulu başvuruyu inceledikten sonra ithal edilmek istenen ürünlerin riskli olup olmadığını belirlemek üzere iki ayrı komite oluşturarak rapor hazırlatıyor. Bu komitelerden birisi Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi. Bu komite ithal edilecek GDO’lu genin sosyal ve ekonomik olarak ülkeye zarar verip vermeyeceğini, riskli olup olmayacağını inceleyerek raporunu Biyogüvenlik Kurulu’na sunar.
İkinci komite ise Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi. Bu komite ise ithal edilecek genin insan sağlığı ve çevreye zararı konusunda rapor hazırlayarak yine Biyogüvenlik Kurulu’na sunar.
Biyogüvenlik Kurulu bu raporları kendi internet sayfasında kamuoyu görüşüne açar. Yurttaşlar, sivil toplum örgütleri çok teknik içerikli raporları okuyarak görüşlerini bildirir. Bu görüşlerle ilgili bir açıklama ya da veri yayınlanmıyor. Her rapor için kaç kişinin ve ne yönde görüş belirttiğini kimse bilmiyor.
Bu görüşleri de aldıktan sonra Biyogüvenlik Kurulu her gen için ayrı ayrı karar vererek Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bildirir. Bakanlık onaylarsa GDO’lu ürünün ithalatına izin verilir.
Bugüne kadar yem amaçlı GDO’lu 16 mısır çeşidi ve 3 soya geni için izin verildi. İzin verilen bu genlerle ilgili bilimsel komite ve sosyo ekonomik risk değerlendirme raporları doğrultusunda karar verildi. Raporların aksine verilen bir karar yok.
Gıda amaçlı genetiği değiştirilmiş 29 gen( 21 mısır,3 soya, 3 kanola,1 şeker pancarı,1 patates) için başvuru yapıldı. Başvuruyu yapan Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu. Biyogüvenlik Kurulu bu başvuruyu değerlendirdi. Gıda amaçlı 21 mısır ve 3 soya geni için iki komiteye görev verdi. Komiteler raporlarını hazırladı ve Biyogüvenlik Kurulu’na sundular. Biyogüvenlik Kurulu 1 Ağustos itibariyle raporları kamuoyu görüşüne açtı.
Raporlar tam evlere şenlik. O kadar karmaşık kararlar var ki. Çık çıkabilirsen işin içinden.
Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi, 21 mısır çeşidinin tamamının ithal edilmesinin riskli olacağına karar vermiş. Bununla da yetinmemiş, nişasta bazlı şekerin insan sağlığına zararlı olduğunu, 2001 yılında kabul edilen Şeker Yasası’na atıfta bulunarak hükümetin nişasta bazlı şeker kotasını artırması eleştiriliyor. Nişasta bazlı şeker kotasının düşürülmesi gerektiği ifade ediliyor.
Aynı komite, 3 soya geni için net karar verememiş. Oy çokluğu ile bir dizi maddeyi alt alta sıraladıktan sonra deyim yerindeyse topu Biyogüvenlik Kurulu ve Bakanlığa atmış.
Alt alta sırlanan maddeler arasında; Türkiye’de üretimi yapılan soya çeşitlerine bulaşık olup olmadığının araştırılması, bulaşıklık olduğu taktirde ilgili ürünlerin toplatılarak imha edilmesi ve ekim alanlarında risk yönetimi kapsamında karantina tedbirleri uygulanması, soya piyasaya sürülürken kullanılan ürünlerin etiketinde mutlaka yer verilmesi, tespit edilen izinsiz genetiği değiştirilmiş ürünlerinin kontrollü koşullarda yakılarak imha edilmesi gibi görüşler var.
Deyim yerindeyse çok zararlı bir madde tarif edildikten sonra izin verilebilir anlamına gelen bir karar verilmiş.Ama karar net değil.
Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi raporlarında ise daha karmaşık bir tablo var. Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi’nin riskli bulduğu 21 mısır geninden 15’ine Bilimsel Risk Komitesi tarafından riskli olmadığı kararı verilmiş. Komite 6 mısır genini riskli bulmuş.
“Riskli olmayabilir” denilen genetiği değiştirilmiş mısırların gıdada doğrudan kullanılmasının “riskli” olabileceği kararı verilmiş.
Komite kararlarında, birçok mısır çeşidi için “mısır çeşidinin doğrudan gıda amaçlı kullanımının ve işleme sırasında oluşan yan ürünlerin (kepek, mısır özü ve küspesi ve bunun gibi) gıda amaçlı kullanımının geleneksel mısırdan daha fazla risk taşıyabileceği görüşüne oy birliği ile varmıştır. Ancak doğrudan tüketimi dışında mısır çeşidinden üretilecek olan yüksek oranda rafine edilmiş doğal ve modifiye nişasta, dekstrin, glikoz, fruktoz ve fruktoz şurubu ve mısır özü yağının gıda amaçlı kullanımının geleneksel mısır çeşitlerinde daha fazla risk taşımayabileceği görüşüne oy çokluğu ile varmıştır.” deniliyor.
Komite özetle, genetiği değiştirilmiş mısırların gıdada doğrudan kullanılmasını riskli ama nişasta, glikoz, fruktoz, şeker şuruplarında kullanılmasını yerli mısıra göre fazla risk taşımayabileceğine karar vermiş.
Sosyo Ekonomik Komite’nin zararlı bulduğu fruktoz ve şeker şuruplarının Bilimsel Risk Komitesi zararsız olduğuna karar vermiş.
Aynı komite 3 soya geni için “ tam rafine yağ üretiminde kullanılması koşulu” ile izin verilebileceği kararını veriyor.
Cuma günü saat 17 sıralarında ulaştığımız iki komitenin toplam 48 raporunu aceleyle okuyarak baskıya yetiştirmeye çalıştık. Haber gazetecilik deyimi ile bomba gibi patladı.
Biyogüvenlik Kurulu haberimizle ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamada raporların kamuoyu görüşüne açıldığı bunun GDO’lu gıdalara izin vermek anlamına gelmediği ifade ediliyor.
Açıklamada, haberle kamuoyunda yersiz endişe yaratmayı amaçladığımız vurgulanıyor.
Tarım konusunda 16 yıldır yazıyoruz. Hiçbir yazı veya haberimizle “kamuoyunda yersiz endişe yaratmayı” düşünmedik, düşünemeyiz. Tek amacımız, kamuoyuna doğru bilgi vermektir.
Fakat, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in ısrarla GDO’lu gıdalara izin vermeyeceklerini açıklarken, Biyogüvenlik Kurulu’nun gıda amaçlı GDO’lu 24 ürüne ilişkin raporları kamuoyu görüşüne açması, kamuoyunda ciddi endişe yarattığı kesin.
Haberimizden sonra Bakanlıktan ve Biyogüvenlik Kurulu’ndan diğer medya kuruluşlarına, gıda amaçlı GDO’lu ürünlere kesinlikle izin verilmeyeceği mesajı verildi.
Mademki gıda amaçlı GDO’lu genlere kesin olarak izin verilmeyecek neden bu raporları hazırlattınız? Neden kamuoyu görüşüne açtınız?
“Kamuoyunun görüşünü aldık. Herkes GDO’lu ürün yemek istiyor, mecburen ithal edeceğiz” mi diyeceksiniz?
Biyogüvenlik Kurulu, başvuruları kabul ederek ve hazırladığı raporları kamuoyu görüşüne açarak, GDO’lu gıdalara kapıyı araladı. Şimdi söz sırası Bakan Mehdi Eker’de. Eker, ya sözünde durup kapıyı kapatacak ya da aralanan kapıdan GDO’lu ürünlere izin verecek. Dileğimiz, kapının tamamen kapatılması. Ne olacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Ali Ekber Yıldırım – Dünya

El Kaide’nin avukatı Suriye ile savaşırken öldü

El Kaide davalarının ünlü avukatı Osman Karahan, Halep’te Suriye ordusu ile girdiği çatışmada öldürüldü.

Karahan’ın öldüğünü “silah arkadaşı” Ahmet Gündüz’ün ardından kardeşi Selahattin Karahan da doğruladı. İnsan Hukukunu Koruma Derneği’nin (İHADER) kurucusu olan Karahan, El Kaide’nin Türkiye sorumlusu olduğu iddia edilen Lui Sakka’nın avukatlığını üstlenmişti. 2006’da El Kaide örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla gözaltına alınan Karahan daha sonra delil yetersizliği nedeniyle serbest bırakılmıştı. Şam yönetimi dün yaptığı açıklamada, Halep’teki çatışmalarda ölü ele geçirilen bazı militanların Türk ve Afgan kökenli olduğunu duyurmuştu.

Yine Samsun, yine sel

Samsun’un Atakum ilçesinde etkili olan şiddetli yağış nedeniyle sel ve su baskınları yaşandı. Bazı vatandaşlar evlerinde ve yollarda mahsur kaldı.

Samsun’da sağanak yağış, Atakum ilçesinde sel ve su baskınlarına neden oldu.

İlçede etkili olan yağış sonrası mahsur kalan vatandaşlar, iş makineleriyle bulundukları yerlerden kurtarıldı.

Körfez Mahallesi’nde 1. kattaki evlerinde mahsur kalan 6 kişi ise belediye ekipleri tarafından kepçe yardımıyla evlerinden çıkarıldı.

Yağmur sularının getirdiği çamur nedeniyle tramvay hattının çalışmadığı ilçede ulaşımda güçlükler yaşanıyor.

Samsun Valiliği’nden yapılan meteorolojik uyarıda, sabah saatlerinden itibaren etkili olan şiddetli yağışın, gece saatlerine kadar aralıklarla devam etmesinin beklendiği belirtilerek, vatandaşların sel ve su baskınlarına karşı dikkatli olması istendi.

Kılıçdaroğlu: MİT beni ve ailemi dinliyor

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, MİT’in kendisini, eşi ve çocukları ile bazı milletvekillerini teknik takibe aldığını söyledi. Kılıçdaroğlu, bu konuda ellerinde somut delillerin olduğunu açıkladı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kendisini, ailesini ve 7-8 CHP milletvekilini teknik takibe aldığını” söyledi.

Kılıçdaroğlu, “Teknik takibe ilişkin ciddi duyumlar alıyorum” dedi ve şunları söyledi: “Bana gelen somut veriler ve duyumlar benim, eşimin, çocuklarımın telefonları dinlendiği şeklinde. Teknik takibe alıp izliyorlar. Ben bunu yeni söylemiyorum. Daha önce de açıkladım. Başbakan da çıkıp, ‘Hayır dinlemiyorlar’ demedi. Hatta, partisinin Meclis grup toplantısında, ‘Kılıçdaroğlu senin nefesinden haberdarız’ demişti.”

Habertürk gazetesinin haberine göre kendisinin ve ailesinin dinlenmesine yönelik olarak MİT veya devletin herhangi bir biriminde girişiminin olmadığını da söyleyen Kılıçdaroğlu, “Ortada acı bir tablo var” dedi. Bunların hangi somut verilere dayandığına ilişkin olarak da Kılıçdaroğlu, “Bütün veriler doğru. Maalesef gerçek” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Görüşmelerimizin, telefon konuşmalarımızın dinlendiğini fark ediyoruz. Ya bize söylediğimiz bir söz bize dolaylı yoldan aktarılıyor. Veya bir yerde haber olarak yer alıyor. Bizi bu konuda haberdar edenler de oluyor. Elimizde somut veriler var. MİT teknik takiple bizi izliyor ve dinliyor. Tek parti uygulamalarına tanıklık ediyoruz. Eğer öyle değilse neden Enime Ülker Tarhan çıkıp bunu soru önergesi haline getirdiğinde ‘Biz dinlemiyoruz, yok böyle bir şey’ demediler.”

MİT: Öyle bir birimimiz yok

Kılıçdaroğlu’nun iddiaları ile ilgili olarak bir MİT yetkilisi: “Bu iddia Emine Ülker Tarhan tarafından da dile getirilmişti. MİT’in ne geçmişte ne de bugün için böyle bir birimi yoktur ve böyle bir dinleme ve teknik takip olayı da söz konusu değildir.”

(t24)

Adalet Bakanı açıkladı: Cezaevlerinde 2 bin 824 öğrenci var!

Adalet Bakanı Sadullah Ergin “Toplam 2 bin 824 öğrenci cezaevinde. 887’si ‘silahlı terör örgütü üyeliği’nden tutuklu veya hükümlü” dedi.

CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Adalet Bakanı Ergin’in cevaplaması istediği ile TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesinde, tutuklu ve hükümlü lise-üniversite öğrencilerinin sayısı ile bunlardan kaç tanesinin TCK’nın 220/6’ncı maddesinde yer alan ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ kapsamında cezaevlerinde tutulduklarını sordu.

Tarık Işık’ın Radikal gazetesindeki haberine göre; Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in verdiği bilgilere göre, 31 Ocak 2012 tarihi itibariyle toplam 2 bin 824 öğrenci cezaevlerinde. Bunlardan 1778’i tutuklu, 1046’sı ise hükümlü. Tutuklulardan, 609’u ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçundan tutuklandı. Hükümlü öğrencilerin 178’i de ‘silahlı terör örgütü üyesi’ olduğu gerekçesiyle hüküm giydi. Ergin, birden fazla örgütle ilişkisi iddia edilen öğrenci sayısına ilişkin ise Adalet Bakanlığı’nda istatistik veri bulunmadığını da belirtti.

Son 10 yıla dikkat

Özel bir yıl içinde 32 cezaevi gezdiklerini ‘inanılmaz sayıda’ tutuklu öğrenci ile karşılaşınca gerçek rakamları bakanlıktan öğrenmek istediklerini söyledi. Özel şöyle konuştu:

“Tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı ‘korkunç’. Bu sayılar bizim beklediğimizin üzerinde. Parasız eğitim pankartı açan öğrenciler bile silahlı terör örgütü kapsamında değerlendiriliyor. Suçlu yaratmaya çalışan savcılar bunu başarmış görünüyor.”

(Ajanslar)

İstanbul Üniversitesi’nde kedi-köpek kurtarma planı!

Yaz sıcaklarının en yoğun yaşandığı şu günlerde açık alanlarda suyun bulunmaması sokak hayvanlarını ölüme mahkûm ediyor. Bir kedi su içmeden en fazla iki – üç gün yaşayabiliyor. Bir köpek ise susuz en fazla 4-5 gün yaşıyor. İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde ve Süleymaniye civarında sokak hayvanlarının susuzluktan öldüğünü fark eden İÜ Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Fırat Boztaş bir proje hazırladı.

Kuytuya çekiliyorlar
Boztaş, hayvanların susuzluktan ölmemesi için çevreye topraktan yapılmış sulakların konulması için mekânlar belirledi. Boztaş, “Kedilerin ve köpeklerin öldüklerini göremiyoruz çünkü onlar öleceklerini anladıkları zaman kuytu bir köşeye çekilerek sessizce kendilerini ölüme terk ediyorlar. Büyükler bir şekilde başının çaresine bakıyor ama özellikle yavru halde olan kedi ve köpekler çaresiz kalıyor” dedi.

Topraktan yapılan sulaklar öncelik olarak Edebiyat, Fen Fakültesi, İletişim Fakültesi, Sosyal Bilimler Ensitüsü binalarının girişlerine yakın yerlere konuldu. Proje ile Beyazıt ve Süleymaniye çevresinde yaşayan sokakta yaşayan 1000 kadar kedi ve köpeğin ölümden kurtarılması hedefleniyor.

Boztaş, kapların topraktan seçilmesinin nedenini şöyle anlatıyor: “Plastikten yapılmış kaplarda su en fazla bir gün muhafaza ediliyor. Fakat topraktan yapılan sulaklarda su üç gün serin ve taze bir şekilde korunabiliyor. Ben Doç. Dr. Zeynep Ertu ile birlikte çanakçıları araştırarak tanesi 45–50 lira olan çanakları 15 liraya alarak projeyi hazırladık.”

Personelden tam destek
Araştırma görevlisi Fırat Boztaş, projeyi İstanbul Üniversitesi yönetimine ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ’ne sunarak genişleteceklerini, tüm tarihi yarımadayı hayvanlar için sulaklarla doldurmayı hedeflediklerini söyledi.

Araştırma görevlisi Boztaş, sulaklara her gün su konulması için üniversite personeli ve güvenlik görevlilerinden yardım alacaklarını bu konuda konuştuğu herkesten olumlu destek aldıklarını ifade etti.

Sulaklardan sonra yiyecek ihtiyacı için de araştırma yaptıklarını belirten Boztaş, İstanbul Üniversitesi öğrencileri ile beraber kedi ve köpeklerin yiyecek sorununun da üstesinden geleceklerini söyledi.

(Radikal)

“Devlet Resim ve Heykel Müzesi” soyulmuş durumda

Devlet Resim ve Heykel Müzesi’ndeki 202 eser kayıp, 46 eser sahte, 27 eserin orijinalliği “kayıp”, “sahte” ya da “ağır kuşkulu” olduğu ortaya çıktı.
Türk resim ve heykel sanatının dünyaca ünlü sanatçılarına ait 5 bine yakın paha biçilmez eserine ev sahipliği yapan ve geçtiğimiz yıllarda birbiri ardına yaşanan hırsızlık olaylarıyla sarsılan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde skandallar bitmek bilmiyor. Bünyesinde barındırdığı eserler nedeniyle “resim ve heykelin milli hafızası” olarak nitelendirilen müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiğinin belirlenmesinin ardından sayım komisyonunun başlattığı çalışma tamamlandı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, olası tepkiler nedeniyle kamuoyuyla paylaşmadığı rapora göre, müzede bulunan Fikret Mualla, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Şevket Dağ, Hoca Ali Rıza, Hüseyin Avni Lifij, Halil Paşa, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Refik Epikman, Mehmet Ali Laga, Fethi Arda, Sami Yetik, Mustafa Ayaz, Zühtü Müridoğlu’nun da aralarında bulunduğu sanatçıların yüzlerce eserinin “kayıp”, “sahte” ya da “ağır kuşkulu” olduğu ortaya çıktı.

KAYITLARI VAR, KENDİLERİ YOK

Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp olduğu, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orijinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirtildi. Böylece kayıp ve sahte olmak üzere toplam 248 eserin müzeden çalındığı anlaşılırken, ağır kuşkulu olan 27 eserin orjinal olup olmadığı ise yapılacak incelemenin ardından netlik kazanacak.

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 adet karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirilerek çalındığı, o dönem teşhirde bulunan Şevket Dağ’a ait bir tablonun da sahte olduğu belirlenmişti. Hırsızlık olaylarının ardından, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın talimatıyla müzedeki diğer eserlerin incelenmesi için sayım komisyonu oluşturulmuştu.

Sanatçı, akademisyen, uzman ve müfettişlerden oluşan sayım komisyonu çalışmalarına 22 Ocak 2010’da başladı. Komisyon, 4 bin 108’i müze envanterine kayıtlı yaklaşık 5 bin eseri titizlikle inceleyerek çalışmalarını 18 ocak 2011’de tamamladı. Komisyonun raporu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na gönderdi. Raporda müze envanterine kayıtlı olmasına karşın 202 eserin kayıp, 46 eserin sahteleriyle değiştirildiği, 27 eserin orjinalliğinin ağır kuşkulu olduğu belirlendi. Müzedeki kayıp ve sahte eserlerin çokluğu nedeniyle bakanlık yetkilileri büyük bir şok yaşadı. Müzede 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait 13 eserin çalınması nedeniyle oluşan tepkiyi gözününde bulunduran bakanlık, daha yoğun tepki geleceği endişesiyle, raporu kamuoyuna yansıtmadığı ve sızdırılmaması için yoğun çaba sarf etti.

46 ESER SAHTE ÇIKTI

Raporda müze envanterine kayıtlı 46 adet eserin sahte olduğu tespit edildi. Bu  eserler arasında daha önce sahte olduğu anlaşılan Hoca Ali Rıza’nın 13 ve Şevket Dağ’ın bir çalışmasının yanı sıra, aynı sanatçılara ait başka eserler ve birçok önemli sanatçının tabloları bulunuyor. Orijinalleri çalınarak yerlerine sahtelerinin konulan eserlerden bazıları şöyle:

“Fethi Arda/Kara Giysiler, Fethi Arda/Kompozisyon, Hüseyin Yüce/Karda Ağaçlar, Şevket Dağ/Kuyu, Şevket Dağ/Manzara, Refik Epikman/Peyzaj, Refik Epikman/Peyzaj, İbrahim Çallı/Manolyalar, İbrahim Çallı/Moda Deniz Hamamı, İbrahim Çallı/Kayıklar, İvan Konstantinoviç Aivazovsky/Peyzaj, Malik Aksel/Gölge Oyunu, Arif Kaptan/Çoban, Saip Tuna/portre, Saip Tuna/Gelincikler, Hikmet Onat/Manzara, Hikmet Onat/Sandalda Kadınlar, Pertev Boyar/Peyzaj, Fikret Mualla/Kumarhane, Hoca Ali Rıza/Mezarlık Yolu, Hoca Ali Rıza/Çamlıca Kız Lisesi, Hoca Ali Rıza/İshak Paşa Çeşmesi, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Çamlıca, Hoca Ali Rıza/Sokak Çengelköy Kuleli Yolu, Hoca Ali Rıza/Kayalık, Hoca Ali Rıza/Sultan Çayırından, Nazmi Ziya Güran/Manzara, Sabri Berkel/Natürmort, Sami Yetik/Peyzaj, Mehmet Ali Laga/Mesudiye, Mehmet Ali Laga/Sarıca İli, Bedri Rahmi Eyüboğlu/Manzara ve Bahçe.”


AĞIR KUŞKULU ESERLER

Raporda ayrıca, müze envanterine kayıtlı olan 27 adet eserin de orijinalliğinin kuşkulu ya da ağır kuşkulu olduğu belirlendi. Eser sahibi sanatçıların tarz ve üsluplarıyla farklılık gösteren 27 eserin, gerçek olup olmadığı ise Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) yapılacak kimyasal boya analizlerinin (spectum) ardından netlik kazanacak. Gerçek olup olmadığı ağır kuşkulu olan eserlerden bazıları ise şöyle:
“Fikret Mualla/Dedikodu, Fikret Mualla/Balo, Fikret Mualla/Pazar Yeri, Fikret Mualla/Garson, Fikret Mualla/Köpekle Gezinti, Fikret Mualla/Barda Sohbet, Fikret Mualla/Balon Satan Kadın, Fikret Mualla Balıkçılar, Şevket Dağ/Han İçi, Halil Paşa/Develi, Halil Paşa/Boğaz, Halil Paşa/Boğaz, Agah Efendi/Suya İnen İnekler, Saip Tuna/Kayıklı Manzara, Münif Fehim/Portre, Mehmet Ali Laga/Çardak’tan Gelibolu’ya, Hoca Ali Rıza/Tabiattan, Hoca Ali Rıza/Natürmort, Üsküdarlı Cevat/Büyükada, Refik Epikman/Erzincan’dan manzara.”

1980’DE AÇILDI

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, 6’ncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün talimatıyla restore edilen Türk Ocağı binasında,  2 Nisan 1980 tarihinde açıldı. Başbakanlık genelgesiyle o dönem kamu kurumlarındaki 500 kadar sanat eseri toplanarak müzenin ilk koleksiyonu oluşturuldu. Bu eserler, seçici kurul tarafından belirlenen yerlere asılarak izlenime sunuldu. Müzede 1980’den bu yana kurucu Müdür Tunç Tanışık ile Nejdet Can, Vural Yurdakul, Mükerrem Baydar, Özgür İzzet Pektaş, Ömer Osman Gündoğdu müdürlük görevinde bulundu. Ali İhsan Gürsoy halen müdürlüğü görevini vekaleten yürütüyor.

HIRSIZLIK OLAYLARI GÜNDEME GELMİŞTİ

Uzun yıllar ziyarete kapalı olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Altındağ Belediyesi işbirliğiyle 2007-2008 arasında yapılan tadilatın ardından hizmete açılmıştı. 2007’de tadilat sürdüğü sırada müze bahçesine bir kamyonla giren hırsızlar, gündüz vakti işçilerin gözü önünde bahçedeki iki bronz heykeli çalmıştı.

Heykellerin tarihi değerinin olmadığı açıklanmış, ancak müze müdürü görevinden almıştı. Ayrıca, başlatılan soruşturma kapsamında müzede görevli 26 personele çalınan heykeller için 6’şar bin TL ceza kesilmişti. 2009’da ise müzede çalışan bir güvenlik görevlisi İbrahim Çallı’nın bir yağlı boya portresi ile Şevket Dağ’ın iki tablosunu çalmış, ancak eserleri satamayınca 3 gün sonra tekrar müze bahçesine bırakmıştı. Müzeden 1997’de 31 eser çalınmıştı. Çalınan bu eserler hâlâ bulunamadı. Müze son olarak 2009’da Hoca Ali Rıza’ya ait eserlerin sahteleriyle değiştirildiğinin anlaşılmasıyla gündeme gelmişti.

KAYIP ESERLERDEN BAZILARI
Rapora göre, müze envanterine kayıtlı olmasına karşın paha biçilemeyen 202 eserin “kayıp” olduğu tespit edildi. Kayıp eserlerden bazıları şöyle:
–  Şevket Dağ: Surlardan, Cami Kapısı, Cami İçi, Topkapı Sarayı Kızlar Ağası Dairesi, Pencereden Görünüm –  Şefik Bursalı: Dolmabahçe’den,
–  Zühtü Müridoğlu: Alçı kadın başı, Bronz figür,
-Hasan Vecih Bereketoğlu: Kurbağalı Dere,
– Halil Paşa: Güller, Britanya’dan Kadın, Yalılar, Manzara,
– Devrim Erbil: Soyutlama,
–  Hikmet Onat:?İstanbul Boğaz’dan Peyzaj, Salacak’tan Manzara, Anadolu Hisarı,
– Oya Kınıklı: Yeşil Yaylı Kemancı,
– Hamiye Çolakoğlu: Seramik Nene Hatun formu,
– Bedri Rahmi Eyüboğlu: Muradiye’de Kahve, Edirne Tunca Köprüsü,
– Feyhaman Duran: Süleymaniye‘den Fatih’e Doğru, Laleli Buket, Hoca Ali Rıza’nın portresi,
–  Yusuf Çöloğlu: Kapadokya, n Şeref Akdik: Pendik, Erdek Balıkçı Kayıkları,
– Hüseyin Avni Lifij: Kağnı ve Köylüler, Ankara’da Bir Sokak,
–  İbrahim Çallı: Manzara, Bahçede Kadın, Peyzaj,
– Hoca Ali Rıza: Bulgurlu’da Timurcu Çeşmesi, Yağış, Sandal Balıkçı Kulübesi, Beykoz’da İshak Ağa Kahvesi, Kaya ve Çam,
-Mehmet Ali Laga: Manzara,
– İsmail Hakkı: Batan Gemi,
– Ali Avni Çelebi: Vatanı Müdafa Eden Türk Askeri,
– Mehmet Ruhi Arel: Sakarya’dan Doğan Çay,
–  Sami Yetik: Kasımpatılı Natürmort, Peyzaj,
– Arif Kaptan: Natürmort,
–  Namık İsmail: Denizde Vapur,
–  Hasan Vecih Bereketoğlu: Manzara, Çankaya’dan,
– Hüsmeyin Zekai Paşa: Cami,
– Mustafa Esat Düzgünman: Battal Ebru.

KİM, NE DEDİ?
‘HAKİKATEN YÜREĞİM AĞLIYOR’ Rafi Portakal (Müzayedeci): “Habere göre 202 eserin çalınması, bir günlük bir iş değil, zun zamana yayılmış. Dünyanın başka taraflarında da müzelerden eserler çalınıyor ama böylesi sayıda eserin çalındığı müzeyi hatırlamıyorum. Bu sanat eserlerine verdiğimiz değeri gösteriyor. Sahte eserlere gelince işin o ayrı bir trajedi. Eserler çalınıp yerine başkaları konuyor, uzun süre fark edilmiyor. Hakikaten bir sanat adamı olarak yüreğim ağlıyor.”

‘İÇERİDEN YAPILMIŞ BİR ŞEY’
Yahşi Baraz (Galerici): “Resim Heykel Müzesi’nde resimlerin doğru dürüst envanteri çıkarılmadı. Yeni yeni yapılıyor. Böyle olunca da bazı kötü niyetli insanlar resimleri değiştirebilir; bu içeriden yapılmış bir şey. Kültür Bakanlığı kayıp eserleri kamuoyuyla paylaşmalı. Galerilere, açık artırma merkezlerine bildirmeli özellikle. Biz de kayıp eserlerden birisi gelirse bakanlığa bilgi verebiliriz. Bu eserler yurtdışında da olabilir üstelik. Daha komik olanı şu: Birisi bu tablolardan birini kayıp olduğunu bilmeden de almış olabilir.”

‘KAYIP ESERLER AÇIKLANMALI’

Turgay Artam (Müzayedeci): “Bu bilirkişi raporu doğru ise sanat açısından çok kötü bir durum. Bildiğim kadarıyla Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bu konularla yakından ilgili ve çok hassas. Şimdi bu kayıp eserlerin, resimleri ile hemen açıklanması gerekiyor, ki galeriler, müzayede kuruluşları, hatta koleksiyoncular bunları almasın. Daha önce Milli Kütüphane Koleksiyonu’ndan tablolar yok olmuştu. O tabloların hiçbirinin fotoğrafları bulunamadı. Sadece kayıp tabloların ressamlarının adı var.”

‘RESMİ DOKÜMANTASYON YOK’
Hüsamettin Koçan (Sanatçı): “Türkiye’de devletin elinde olan sanat eserlerinin resmi bir dokümantasyonu doğru dürüst çıkmış değil. Bir ara Kültür Bakanlığı ciddi biçimde ele almaya çalıştı, fakat son durum konusunda bilgim yok. Müzede biliyoruz ki bürokrosinin kendi çarkları içinde bir rastlantısallık söz konusu. Orası biraz devlet bürokrasisi nasıl işliyorsa öyle işliyor. Muhtemeldir ki bürokratik çark içinde bunların yaşanması da mümkün.”

‘BİR BİRİKİMİ BARINDIRIYOR’
Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman (Sanat tarihçi): Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye’nin modern sanatının temsili açısından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nden sonra ya da en az onun kadar önemlidir. Yaklaşık Meşrutiyet döneminden 1990’lara kadarki Türk sanatının önemli birikimini barındığı söylenebilir. 1990’lardan bu yana müze birçok soruşturma ve sayım geçirdi. Eğer bir müzeye yaraşır envanter kayıtlarına, arşive sahipse; komisyonların elinde kuruluş tarihi itibariyle müze koleksiyonuna alınan eserlerin listelerinin bulunması ve konunun yalnızca depo sayımından ibaret kalınmaması gerekir.”

(Milliyet)

Frankfurt’taki 10 aylık “işgal” sona erdi

Almanya’nın Frankfurt kentinde Avrupa Merkez Bankası binasının yanındaki alanda kamp kuran “İşgal et” eylemcileri, polisin dünkü müdahalesiyle dağıldı.

Protestocular, küresel mali krizin ardından kapitalizm ve sosyal adaletsizliğe karşı seslerini duyurmak için eylemlerini 10 aydır sürdürüyordu. Yerel mahkeme, “kampta çöp yığınları oluştuğu ve kamu düzeninin bozulduğu” gerekçesiyle çadırların sökülmesi kararı vermişti. Kentte yaşanların çoğunluğu da protestoya destek verirken, şehrin ortasında sağlıksız koşullardaki bu çadır kampın kaldırılmasından yanaydı.

Çadırları sökülen göstericiler ise, “Eylemimizden vazgeçmeyeceğiz, yeniden toplanacağız!” diyerek karara tepki gösterdi.

“İşgal et” eylemleri ilk kez New York’un finans merkezi Wall Street’te başlamış ardından dünya çapında kapitalizm karşıtlarına ilham kaynağı olmuştu.