Ana Sayfa Blog Sayfa 4581

12 Eylül’den 12 Eylül’e – Oya Baydar

32 Yıl geçmiş aradan. On bir aylık oğulcuğumu, memleketimi, şehrimi, evimi, yakınlarımı, arkadaşlarımı, yirmi mücadele yılını ve kırk yaşımı arkamda bırakıp yabancı ülkelere kaçtığımdan bu yana 32 yıl geçmiş. Bunca yıl sonra bile, ne zaman hatırlasam göğsümün orta yerinde, tuz basılmış bıçak yarası gibi bir sızı.

Bugün 12 Eylül. Yine bilançolar çıkarılacak. 12 Eylül 1980 darbesinde kaç kişi asıldı, kaç kişi işkence gördü, öldürüldü, kaç kişi zindanlara atıldı, kaç kişi hapishanelerde kaç yıl çürüdü, kaç kişi işinden oldu, kaç ocak, kaç aile dağıldı, kalem kalem sıralanacak. Yaşanan acılar, yok olan hayatlar, silinen yıllar, yarım kalan aşklar, yarılmış yürekler, yitirilmiş güzellikler rakamlara dökülecek, insan “tane” olacak, acılar yıkımlar “tane” ile sayılacak. Tıpkı içinde yaşadığımız savaşta ölen Türk ve Kürt çocukların; anlı şanlı devlet yetkililerinin, bakanların, komutanların nutuklarında, açıklamalarında utanıp sıkılmadan “tane” diye anıldığı gibi. Ölülerimizin tane ile sayıldığı, kaç “tane” öldürüldüğü ile övünüldüğü korkunç bir ülke oldu burası.

12 Eylül darbesinden sonra ölümden, zulümden kaçmak için yurt dışına çıkan 40 bine yakın insandan biriydim. Hakkımda, sadece yazdığım yazılar nedeneyli 27 yıl hapis cezası isteniyordu, örgütsel aidiyetim nedeniyle de sokaklara asılan fotoğraflarla aranıyordum. 12 Mart müdahalesinde işkencenin, hapishanenin tadını tatmıştım. “Bir daha asla” demiştim, “bir daha beni yakalayamayacaklar.” Almanya’ya iltica edip siyasî mülteci olduğumda, önceleri ağır geldi. Mülteci sığınmacı demek, sığıntı gibi hissedersiniz kendinizi. Hepimiz, çevreye en fazla uyum sağlayanlarımız bile insanı kemiren sığıntı olma, öteki olma duygusundan kolay kolay kurtulamamıştır. Bu yüzdendir belki, mülteci yerine sürgün sözünü yeğlememiz.

Yurt dışında geçirdiğim 12 yıl boyunca, kendimi hep zamanda ve mekânda sürgün hissettim: Yitik bir zaman, yaşamınızdan koparılan, çalınan koskoca bir dilim. Darbenin ardından arkadaşlarımız, yoldaşlarımız öldürülürken, işkence görürken, zindanlarda çürürken, sürgün bir ayrıcalıktı yine de. O ayrıcalığa sahip olmanın, kaçıp sıyırtmış olmanın vicdanıma, yüreğime yüklediği ağırlık, eksiklenme duygusu yıllarca terk etmedi beni.

Darbede bebek olan oğlum şimdi 33 yaşında. Sürgünde yaşarken ona Türkiye’yi anlatırdık. Enternasyonalisttik, milliyetçiliği reddetmiştik, dünya vatandaşıydık falan ama memleket dedin mi, işte orada akan sular dururdu. Bir gün yuvaya döndüğümüzde yabancılaşmasın, yadırgamasın, dönmeye itiraz etmesin diye, hiç tanımadığı ülkesini oğlumuza sevdirmek için çabalardık. Kendisine anlatılanlara kansa Türkiye’de çileklerin karpuz kadar, dağların dondurmadan, evlerin çikolatadan olduğunu; çocuklara sokaklarda oyuncak dağıtıldığını, okullarda oyun oynandığına sanabilirdi. Peki Türkiye bu kadar güzel de biz neden buradayız, diye sorduğunda, “Kaka amcalar zorla geldiler, ülkemizi bizden aldılar. Bizi sevmiyorlardı, hapse atmak, öldürmek istiyorlardı, bu yüzden kaka amcalar gidene kadar Türkiye’ye dönemiyoruz” derdik. Çocuk bakışlarından gölgeler geçer, “Ben büyüyünce gidip o kaka amcaları kovarım” diye teselli ederdi bizi.

 

Kaka Amcaları Kovabildik mi?

Şimdi, 32 yıl sonra, kaka amcaları kovabildik mi diye soruyorum kendi kendime. Bakıyorum da, 1980 12 Eylülü’nün “Kaka Amcaları” kimi ölerek, kimi yaşlanarak, hatta hâlâ yaşayan kimileri hakkında davalar açılarak piyasadan çekilmiş de olsalar “kakalıklar” olduğu gibi duruyor. O kaka amcalar gidiyor, yerlerini yenileri alıyor. Onları mahkemelerde ya da toplumsal vicdanda mahkûm etmek için yola çıktıklarını iddia edenler, şimdi kaka yapma yetki ve ayrıcalığını kuşanıp, kakaların üstüne tüy dikmekle meşguller.

Demek ki özüne inemediğimiz, çözemediğimiz, kurtulmayı başaramadığımız, gelenin gideni arattığı, kaka amcaların pisliklerini temizleme vaadiyle gelenlerin kendilerinin de pisliğe battığı bir durum, bu durumun altında da temel bir sorun var.

12 Eylül darbesi sıradan bir askerî darbe değildi. Bugünün çözümsüz görünen sorunlarının temelindeki toplumsal doku parçalanmasını, insanlarımızın değerlerini yitirip çürümesini, başka bir dünyanın mümkün olabileceği umutlarının sönmesini hazırlayan; toplumun derinliklerine sızarak fay hatları yaratan, toplumsal ve bireysel vicdanları tahrip eden bir saldırıydı. İttihatçı gelenekten devşirilmiş Türk-İslam senteziyle, devletçi faşizan otoriterlikle, vesayetçilikle, bunların tümünün özeti olan 12 Eylül Anayasası’yla tahkim edilmiş, yüz yıl süreceği hesaplanan melun bir projeydi. Ve ne yazık ki bir ölçüde başarıya ulaştı. 32 yıl sonra, hâlâ yarattığı ortamın sorunlarıyla boğuşuyoruz.

12 Eylül’ü aşamadık, çünkü 12 Eylül sadece bir darbe değil, bir zihniyetti ve o zihniyet devlete, kurumlara, insanların kafalarına genetik kod misâli kazınmış durumda.

 

AKP’nin İki 12 Eylül’ü

2000’lerin başlarında Türkiye toplumu artık kendisine dar gelen bebeklik gömleğini parçalama, kafesinin parmaklıklarını aşma ihtiyacındaydı. 80 yıllık Kemalist Cumhuriyet’in askerî vesayetçi, devletçi, seçkinci, otoriter iklimi geniş kitleleri, palazlanan Anadolu burjuvazisini, Kürt halkını bunaltmaya çoktan başlamıştı. Rejimin dışından, İslamî kesimden gelen AKP, kendi sınıfsal tabanının itkisiyle değişim zorunluluğunu kavradı. Askerî vesayete, Cumhuriyet seçkinciliğine, halkın yaşam kültürü ve inançlarıyla ters düşen otoriter laikliğe, dünyaya kapanmaya (izolasyonizm) karşı olduğunu ilan ederek hükümet oldu. Yelkenlerini neo-liberal rüzgârlarla doldurup pragmatist siyasetlerle yol aldı. O günlerde de sezip bildiğimiz, şimdi ise kanıtlı ispatlı birden fazla darbe girişimi atlattı. Hükümet olmaktan iktidar olmaya giden süreçte askeri vesayetin belini kırdı, orduyu ve Cumhuriyet bürokratik oligarşisini bir yüzyıldır oturduğu iktidar sahipliği tahtından indirdi.

Bu adımların bir evresinde 12 Eylül Anayasa referandumu gündeme geldi. Darbe anayasasının çeşitli maddelerinde yapılacak değişiklikler, kim ne amaçla yapıyor, nasıl kullanılacak, kime yarayacak gibi düşünce ve tereddütler bir yana, önerilen şekliyle 12 Eylül Anayasası’nın askerci, vesayetçi, otoriter özünde gedikler açacak, rejimin geriletilmesine doğru küçük de olsa adımlar attıracak türdendi. Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla 12 Eylülcülere yargı yolunun açılmasının sembolik değeri uygulamasından çok daha önemliydi. Referandum sonuçları, toplumun önemli çoğunluğunun 12 Eylül rejiminde somutlanan antidemokratik, baskıcı, otoriter dayatmalara karşı olduğunu gösteriyordu. Referandumdaki yüzde 42’lik “hayır” oylarının çok önemli bir bölümü de aslında 12 Eylül Anayasası’na desteği değil, AKP’ye hayır’ı ifade ediyordu.

2010 Anayasa referandumu AKP’nin ‘Birinci 12 Eylül’üydü. 12 Eylül zihniyetine vurulmuş utangaç bir ilk darbe, bir yol temizliği hareketiydi. Bu değişiklikler yurttaşı devlete kul sayan, kendi yurttaşına güvenmeyen, özgür ve eşit yurttaşlık kavramının yanından bile geçmeyen vesayetçi zihniyete doğrudan dokunmuyordu. Yani hiç yoktan iyiydi ama yeterli değildi. 12 Eylül rejiminin sona erdiğinin belgesi olacak özgürlükçü sivil anayasa yolunda küçük bir umut ışığı yakıyordu. O umut ışığına o kadar ihtiyacımız vardı ki, yeni anayasaya gerek yok diyen MHP ve bazı marjinal siyasal kanatlar dışında her kesimde anayasa tartışmaları, sivil anayasa çalışmaları başladı.

Sonra……Sonra ne oldu? Bugüne, AKP’nin ‘İkinci 12 Eylül’üne gelindi. Vesayetçi seçkinci rejimin dışından gelip dip dalgalarla yükselen, yeni bir toplum ve sivil anayasa vaad eden AKP, 12 Eylül’ün özünü ve vesayet bayrağını teslim aldı. Generallerin ve oligarşik bürokrasinin sırtından çıkardığı vesayetçi, otoriter, antidemokratik urbaları giyindi. Tarzını, söylemini benimsedi. 12 Eylül zihniyetinin taşıyıcısı devletle buluştu. İktidarı bütünüyle ele geçirdikten sonra da hızla devletleşti. 12 Eylül’e teslim olmakla kalmadı, darbenin temelindeki zihniyeti tahkim de etti.Vasîler değişti vesayet değişmedi, cuntanın 5 generalinin yerini tek adam ( ve muhtemelen yakında Başkan) Tayyip Erdoğan aldı. Seçimlerde, değişim umudu ve vaatleriyle sağlanmış yüzde 50’lik oy, darbeci generallerin topunun tüfeğinin işleviyle donatıldı. Sivil otoritaryanizmin ateşli silahı haline getirildi.

Yıllar önce, neden memleketimize dönemediğimizi soran minik oğluma “Çünkü kaka amcalar var, onlar bizi sevmiyor” diyordum. Bugün sorsaydı, “Kaka amcalar yine var, yine bizi sevmiyorlar” derdim. Neden yenemiyorsunuz onları diye sorduğunda da “Despotluğun, vesayetçiliğin, adaletsizliğin her biçimine, kimden gelirse gelsin, ayrım gözetmeden, çifte standart kullanmadan, her kesimden, her siyasetten, her düşünce ve inançtan sivil demokratik güçlerin birliğini sağlayarak kararlılıkla mücadele edemedik. Kendimiz de yeterince demokrat, koşulsuz özgürlükçü, amasız eşitlikçi olamadık” diye cevap verirdim.

Bi’at kültürüyle yetiştirilmiş; şeyh, şef, önder, başkan otoritelerine sığınmayı güvenli liman saymış, bize bir eli sopalı lazım zihniyetini içselleştirmiş, kodumu oturtan zorbayı lider kabul eden bir toplumda demokrasi bilincinin yerleşmesi geç ve güç oluyor. O bilinç yerleşene kadar 12 Eylüller sürecek, kaka amcaların biri gidip yerine öteki gelecek. Yine de bir gün….Bir gün mutlaka.

Oya Baydar  www.t24.com

1.5 milyon kişi bağımsız Katalonya için yürüdü

Ekonomik krizdeki İspanya’da ayrılıkçı sesler artık daha fazla yükseliyor. Katalonya bölgesindeki Barcelona kentinde 1.5 milyon kişi bağımsızlık için yürüdü. Yüzbinler, “Katalonya, yeni Avrupa devleti” şeklinde sloganlar attı.

İspanya’nın en zengin bölgesi Özerk Katalonya’da yüzbinlerce kişi bağımsızlık isteğiyle sokaklardaydı.

Her yıl Barcelona’nın 300 sene önce İspanya tarafından kuşatılmasının yıldönümü olan 11 Eylül’de yapılan gösteriye bu yıl katılım beklenenden çok oldu.

Barcelona kentindeki gösteriye polis yetkililerine göre 1.5 milyon kişi katıldı.

Ellerinde bayraklar taşıyan göstericiler, “Katalonya, yeni Avrupa devleti” sloganları attı.

İspanya’daki ekonomik krizin ülkedeki ayrılıkçı akımları tetiklediği yorumları yapılıyor.

İspanya Başbakanı Mariano Rajoy ise Katalonya’nın mali özerklik kazanmasının ekonomik krizle mücadele de iyi bir etkisi olmayacağını belirtiyor.

Katalonya, İspanya’nın en zengin bölgesi olmasına rağmen, geçen ay Madrid’den 5 milyar Euro kurtarma paketi sağlamasını istemişti.

‘Afyon’daki bombalar Suriye’ye gidecekti’

CHP’den, Afyonkarahisar’daki mühimmat deposunda meydana gelen patlamaya ilişkin bir iddia daha geldi: O bombaların Suriyeli muhaliflere gönderileceği duyumu alındı, Bakan’a sorulacak.

Afyonkarahisar’da 25 askerin şehit olduğu patlamanın nedenine ilişkin bilinmezlik ve tartışmalar sürerken, CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray bir iddia ortaya attı.

Çıray, Twitter hesabında, partisinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘sabotaj’ dediği olayda patlayan bombaların, Suriyeli muhaliflere gönderileceği duyumu aldığını yazdı.

Çıray, konuyu hafta başında Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a önerge ile soracağını kaydetti.

Çıray Twitter hesabından şunları yazdı:
“Çok önemli ve emin kaynaktan Afyon’daki patlama ile ilgili bir bilgi aldım ve bunu Pzt. günü bir önerge ile Milli Savunma Bakanına soracağım.

Aldığım bilgiye göre TSK’nın elinde bulunan 1936-37 Amerikan tipi elbombalarını gizlice Suriyeli muhaliflere gönderiyorlardı.

Sayımın gece yapılmasının ve askerlerin acemi kısa dönem erlerden seçilmesinin nedeni bu sevkiyatları gizli tutma amacına yönelikmiş.

CHP milletvekillerini hazırlıksız olarak Apaydın kampına almamalarının nedeni orada karşılaşacakları bu tür silâhlarla da ilgiliymiş.

Bunları burada yazmamın nedeni bu olayı Türk milleti ile birlikte şeffaf bir şekilde takip etme isteğimdir. Yoksa medya prangalı..

Anayasal görevlerini yapmakta olan evlâtlarımızın şehit olmalarının gerçek nedenlerini bilmek ailelerinin ve Türk milletinin hakkıdır.”

(NTV)

ABD’nin Libya Büyükelçisi öldürüldü

ABD’nin Libya Büyükelçisi Bingazi’de düzenlenen saldırıda öldürüldü. Saldırıda üç elçilik çalışanının da hayatını kaybettiği belirtildi.

Uluslararası haber ajansı Reuters’ın haberine göre, Libya’nın Bingazi kentindeki ABD elçilik binasına düzenlenen roket saldırısında ABD’nin Libya Büyükelçisi Christopher Stevens ve diğer üç elçilik yetkilisi hayatını kaybetti. Libya İçişleri Bakan Yardımcısı Vanis el Şerif, Stevens ve diğer üç yetkilinin öldüğünü doğruladı.

Libyalı yetkililer, dün gece elçiliğe düzenlenen saldırı sonucunda büyükelçinin öldüğünü belirtti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland, dün geç saatlerde yaptığı açıklamada, “Bingazi’deki elçilik binasının militanlar tarafından saldırıya uğradığını ve Libyalı yetkililerle elçiliği koruma altına almaya çalıştıklarını” söylemişti.

Dışişleri Bakanlığı ayrıca, elçilik binası çevresinde yaşanan çatışmalarda bir elçilik çalışanının hayatını kaybettiği bilgisini vermişti. Bakanlık, elçilik etrafındaki yolların kapatıldığını binanın güvenlik kordonuna alındığını belirtti.

RACI ROKETLE VURULDU
Libyalı yetkililer bugün yaptıkları açıklamada, ABD büyükelçisi Stevens ve diğer üç çalışanın, Stevens’ın aracına roket isabet etmesi sonucu öldüğünü belirtti. Yetkililer, Reuters’a verdikleri bilgide, “ABD’nin Libya Büyükelçisi ve üç elçilik çalışanı, militanların düzenlediği roket saldırısında hayatını kaybetti” ifadesini kullandı. Stevens’ın kısa bir süreliğine Bingazi’de bulunduğu öğrenildi.

ABD’nin başkent Trablus’taki elçiliğindeki yetkililer ise ölümler hakkında kesin bir açıklama yapmadı ve sadece bir elçilik yetkilisinin hayatını kaybettiğine dair bilgileri olduğunu söyledi.

Stevens, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’la.

Bingazi’deki elçiliğe düzenlenen saldırı, Mısır’ın başkenti Kahire’deki ABD elçiliğinde düzenlenen eylemi takip etti. Militanların, el yapımı bombalar atarak elçiliğin etrafında yangın çıkardığı ve binanın kısa sürede alevler arasında kaldığı belirtildi. Libyalı güvenlik güçleri ağır ateş altında geri çekilmek zorunda kaldı.

Stevens’ın, çatışmaların şiddetlenmesi üzerine araçla daha güvenli bir noktaya gitmek için yola çıktığı ancak bu esnada aracının roketle vurulduğu belirtildi. Libyalı yetkililer, ABD’nin bugün bir helikopter göndererek büyükelçinin naaşını alacağını, ilk önce Trablus’a ardından da ABD’ye götüreceğini söyledi.

GÖREV ESNASINDA ÖLDÜRÜLEN İKİNCİ BÜYÜKELÇİ
ABD, Stevens’ın ölümüyle görev esnasında ikinci kez bir büyükelçisini kaybetmiş oldu. 1978’de Afganistan elçisi olarak atanan Adolph Dubs, Sovyetlerin Afganistan işgalinde yaşanan bir rehine krizinde çıkan çatışmada öldürülmüştü.

ABD, Dubs’ın ölümü sonrasında 2002’ye kadar Kabil’e büyükelçi atamamıştı. Stevens, ABD’nin görev başında kaybettiği ikinci büyükelçi oldu.

OBAMA’DAN KINAMA
ABD Başkanı Barack Obama, Libya Büyükelçisi Christopher Stevens’ın öldürüldüğü saldırıyı ‘en ağır biçimde kınadığını” açıkladı. Obama, “dini inançlara yapılan saygısızlıkları kabul etmediklerini ancak anlamsız şiddete karşı olduklarını” belirtti.

Libya’nın Başbakan Yardımcısı Mustafa Ebu Şagur, ABD Büyükelçisi Christopher Stevens’ın öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyı Twitter üzerinden kınadı.

Ebu Şakur, “ABD elçiliğine düzenlenen ve Stevens ile üç diğer yetkilinin ölümüyle sonuçlanan korkakça saldırıyı kınadığını” ifade etti.

Papa, ABD’li büyükelçinin ölümünün ardından bir açıklama yayımlayarak, Ortadoğu’da barış çağrısı yaptı ve “meşru farklılıklara saygı gösterilmesini” istedi.

FİLM ÖFKESİ
Bingazi’deki saldırının, Müslüman dünyasında öfkeye neden olan İsrailli yapımcı Sam Bacile’nin filminden kaynaklandığı düşünülüyor. Dün, 11 Eylül saldırılarının 11’inci yıldönümnde, Mısır’daki Selefiler Kahire’deki ABD büyükelçiliğine saldırmıştı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dün yaşanan saldırının ardından, “Bazıları yapılan bu ahlaksız saldırıyı internette yayımlanan tahrik edici videonun karşılığı olarak kabul ediyor… ABD, her türlü dini inanca leke sürmeye çalışan eylemden acı duyar” ifadesini kullandı.

Müslümanlar arasında öfkeye neden olan video, Müslüman karşıtı Mısırlı Hıristiyan Morris Sadek tarafından internette yayıldı. AP haber ajansına telefonla açıklama yapan Sadek, İslam’ı “kanser” olarak tanımlarken, “Innocence of Muslims” adlı filmin provokatif bir politik açıklama olduğunu ifade etti. İsrailli 56 yaşındaki yapımcı Bacile ise yaşananlardan üzgün olduğunu ifade ederek, “Elçilik saldırısı için üzgünüm. Bu kadar büyük bir öfke doğacağını tahmin etmiyordum” dedi.

Arap basını, Bingazi’deki saldırının ardından Tunus’taki Selefilerin de ABD büyükelçiliğinde eylem düzenleyebileceğini belirtti.

KAHİRE’DE ORTALIK KARIŞTI
İnternette yayımlanan amatör filmin ardından, dün birçoğunu Selefi hareketine bağlı üç bin kişi Kahire’deki ABD Büyükelçiliğine yürüdü. Birçok protestocu elçiliğin duvarına çıkmaya çalışırken, ABD bayrağı indirildi ve yerine siyah bir bayrak çekildi.

El Cezire muhabiri Sherine Tadros, protestocuların sloganlar atarak İslam karşıtı filmin yayımdan kaldırılmasını talep ettiklerini belirtti.

(NTV)

4. büyük Andy Murray

0

Futboldan dilimize dolanan 4 büyükler terimi tenis dünyasında da gerçekleşti. Son yıllarda yapılan Grand Slam turnuvalarında her zaman Federer, Nadal ve Djokovich’in gerisinde kalan, daha önce 4 finalden boynu bükük ayrılan Andy Murray, Amerika Açık (US Open) finalinde Novak Djokovich’i 3-2 mağlup ederek ilk grand slam şampiyonluğuna ulaştı.

Karşılaşmaya karşılıklı kırılan servislerle başlandı. Rüzgarın çok etki olduğu koşullarda iki raket de servis atmakta zorlandı ve agresif oyundan kaçındı. Kontrollü oyun nedeniyle 54 vuruşluk rallilerin yaşandığı bu setin kazananını tie-break oyunu belirledi. Uzun süren bu oyunu, altıncı set puanında 12-10 kazanan Murray setlerde öne geçti.

Britanyalı bu setten aldığı momentum ile ikinci sete de servis kırarak başladı. Hem de iki kez. 4-0 öne geçen Murray’ye dünya iki numarasından cevap gecikmedi. Bir anda oyun seviyesini yükselten son şampiyon, iki kez servis kırarak durumu 5-5’e getirmeyi bildi. Ancak basit hata sayısını azaltamayan Sırp raket 12. oyunda servis kırdırarak seti rakibine hediye etti.

Üçüncü setin son şansı olduğunu bilen Djokovic, iyi bir giriş yaptı. İlk oyunda bulduğu servis kırma puanlarını kullanamayan Nole, üçüncü oyunda elde ettiği fırsatı değerlendirdi ve Murray’nin servisini kırarak 2-1’i yakaladı. Bu avantajı yitirmeyen beş kez Grand Slam şampiyonu rüzgarın ara sıra kendini göstermesiyle bocalasa da seti bir kez daha servis kırarak kazandı ve derin bir nefes aldı.

Djokovic dördüncü sete servis kırarak girince Murray’nin de panik butonuna basılmış oldu. Britanyalı tenisçi, rakibinin servis oyunlarında 30’u bulsa da ötesini görmekte zorlanırken Sırp tenisçi 5-3’te rakibinin servisini kırarak seti noktaladı.

Karar setine iyi başlayan Murray’di. Bir önceki sette “Bacaklarım jöle gibi oldu” diyen Britanyalı tenisçi üst üste iki kez servis kırarak 3-0 öne geçti. Bir sonraki oyunda birini kaybeden üç numaralı seribaşı skorun 3-2’ye gelmesine engel olamadı.

Oyundan yavaş yavaş düşmeye başlayan Djokovic, bir kez daha servisini kırdırınca 5-2 öne geçen Murray maç için servis atacaktı. Rakibinin sağ arka adale sakatlığı nedeniyle aldığı molanın bitmesini bekleyen Britanyalı, harika bir servis performansı ile üç kez maç puanı yakaladı ve ikincisinde yıllardır beklediği zafere ulaştı.

Andy Murray tıpkı koçu Ivan Lendl gibi kariyerindeki beşinci Grand Slam finalinden ilk şampiyonluğunu çıkartmış oldu. Bu zafer 1936’dan bu yana erkeklerde bir Grand Slam şampiyonu çıkartamayan Büyük Britanya’nın bu kuraklığına da son vermiş oldu.

(Yeşil Gazete, Eurosport)

 

Hakem böyle istedi: 3 – 0

Türkiye, Brezilya’da 2014 yılında düzenlenecek Dünya Kupası için gerçekleşen eleme müsabakalarının ikincisinde 3 – 0’lık sonuç ile ikinci maçında 3 puan ile tanışmış oldu.

Maçın 19. dakikasında son adam olmamasına karşın Estonya’nın defans oyuncusu Jaager’e yaptığı faul sonrası hakem Marcin Borski tarafından kırmızı kart gösterilmesi maç skoruna etki eden en önemli faktör idi.

Dakikalar 11’i gösterdiğinde benzeri bir poziyon bizim kalemizde yaşandı. Estonyanın forvet oyuncusu Lindpere, Semih Kaya’nın tedavi edilmek üzere dışarı alınması sırasında yaşanan defans boşluğunu değerlendirerek kaleci Tolga ile karşı karşıya kaldı. Arkasından gelen defans oyuncularının müdahalesi ile kendini yerde bulan Lindpere’nin haklı penaltı ve kırmızı kart beklentisi gerçekleşmedi.

19. dakikaya kadar gelişen hemen her Estonya atağında gerek defans gerek kaleci Tolga’nın acemice hataları nedeni ile gol tehlikeleri yaşadık. Kırmızı kart sonrasında ise ibre tam tersine döndü. 1 kişi eksik kalan rakibe karşı oynama avantajını iyi değerlendiren milli takım 43. dakikada Emre, 59. dakikada Umut ve 75. dakikada Selçuk İnan’ın golleri ile karşılaşmadan 3 – 0 galip ayrıldı.

Maçın ilk golünü kaydeden Atletico Madridli Emre Belözoğlu’nun gol sonrası yedek kulübesine saldırması ise bu futbolcunun karakterini bilen sporseverler için şaşırtıcı bir gelişme değildi.

Maçın 66. dakikasında oyuna dahil olan Selçuk İnan’ın 75. dakikada kaydettiği gol sonrası bakışlar teknik direktör Abdullah Avcı’ya çevrildi. Genç teknik adam hafta sonu oynanan Hollanda karşılaşmasında tecrübeli orta saha oyuncusuna görev vermediği gerekçesi ile eleştirilerin hedefi olmuştu.

(Yeşil Gazete)

#DilanaNeOldu

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde 3 yaşındaki Dilan B.’nin yuttuğu “boncuk” nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı. Ancak twitter’da “#DilanaNeOldu” hashtagi altında yapılan yorumlarda “tecavüz” iddiası ortaya atıldı.

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde evinin önünde 3 yaşındaki Dilan B.’yi yerde gören yakınları sağlık ekiplerine bildirdi. Dilan B. Yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Olay Şanlıurfa’nın Siverek İlçesi Gürakar Beldesi’nde meydan geldi. İddiaya göre evinin önünde oynayan 3 yaşındaki Dilan B.’den bir süre haber alamayan yakınları evin önüne çıktı. Küçük kızı yerde hareketsiz gören yakınları ilk yardım ekiplerine bildirdi. Sağlık ekipleri nefes almadığını tespit ettikleri küçük kıza müdahale etti. Yapılan müdahalenin ardından Dilan B. Siverek Devlet Hastanesine kaldırıldı. Küçük kız yolda yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Hayatını kaybeden Dilan B.’nin ilk boncuk yuttuğu açıklandı. Ancak hastanede Dilan’ın “tecavüz sonucu öldüğü” iddiaları ortaya atıldı.

Ölüm sebebi tam olarak tespit edilemeyen küçük kızın cenazesi otopsi yapılmak üzere Diyarbakır’a gönderildi. Küçük Dilan’ın sır ölümü ile ilgili soruşturma başlatıldı.

“Gerçek terörist ayağa kalksın!” bu akşam Mersin’de

“Gerçek terörist ayağa kalksın!” (“Will The Real Terrorist Please Stand Up?”) filmi bu akşam 18:30’da Mersin Ütopya Kültür Merkezi’nde gösterilecek.

Film, 14 yıl önce 5 Küba vatandaşının haksız suçlamalar ile ABD’de tutuklanmasının hikayesini konu alıyor. 5 Küba vatandaşı halen ABD cezaevlerinde tutuklu bulunuyor.

Film gösterimi Mersin Jose Marti Küba Dostluk Derneği tarafından düzenleniyor. Gösterim öncesinde “Küba Beşlisi” olarak tanımlanan ve filmde de hikayeleri anlatılan kübalıların yaşadıkları ile ilgili bir sunum yapılacak.

Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Küba Beşlisi hakkında ayrıntılı bilgi için wikipedia.org/wiki/Küba_Beşlisi

(Yeşil Gazete)

12 Eylül: 2 senenin ardından biz neyi tartışıyoruz?

12 Eylül, 1980 yılında yaşadığımız darbe nedeniyle yakın tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birincisi iken 2010 referandumu ile iki senedir bir başka anlam daha kazandı. Birinci 12 Eylül demokrasiden yana en ufak derdi olan milyonlarca insanı ortak bir duyarlıkta birleştirirken, ikincisi kendini demokrasiden yana sayanları tam anlamıyla iki kutuba ayırdı.

Öyle ki, referandumda farklı pozisyon alan kesimler birbirlerini aymazlıkla, cahillikle ve hatta giderek ihanetle suçlamaya başladı, iki kutup arasında diyalog yolları tükendi ve tartışmanın düzeyi öyle bir noktaya taşındı ki bugünden sonra kimin doğru, kimin yanlış olduğunun hükmünün verilmesi bir yana, anlamı da kalmadı. Tabii ki bu durumdan, iktidar blokunun dışındakilerin bu bölünmüşlüğünden, bu diyalogsuz ortamdan en kazançlı çıkan siyasi iktidar oluyor.

***

AKP medyayı ve  iktidarın bütün olanaklarını kontrolü altına aldığı üçüncü hükümet döneminde gücünün sarhoşluğuna kaptırmış kendisini. Otoriterleşmenin dozunu artırmakla kalmıyor, bu dikensiz gül bahçesinde toplumu istediği gibi muhafazakârlaştırma yoluna gidiyor. Kürt sorununda açılım politikalarını terk edip şiddeti tek geçerli dil olarak ilan ediyor, dış politikada sıkıştığı çıkmaz yoldan kurtulamadığını gördükçe direksiyon hâkimiyetini kaybeden şoför gibi kullandığı otobüsle birlikte savruluyor.

AKP ilk iki hükümet döneminde toplumda başarılı yönetim algısı yaratmıştı. Ekonomi tıkırında görünüyordu. Senelerdir yapılmayan bazı reformlar sayesinde ve kamu kaynaklarını seferber ederek yaptıkları duble yollar, göz boyayan sağlık politikaları, her ile ulaşan havayolu taşımacılığı gibi icraatçi görüntünün de yardımıyla alternatifsiz bir durumdaydı. Her seçimden daha sağlam bir sayısal destekle çıkarken özgüveni pekişiyor, muhalefeti iyiden iyiye pasifize ediyordu. Oysa son zamanlarda işler pek iyi gitmiyor. En azından AKP’nin vermekte başarılı olduğu iyi yönetim algısı her gün yeni bir olayla sarsılıyor ve soru işaretleri büyümeye devam ediyor. AKP’nin demokrat görüntüsü zaten inandırıcılığını çoktan yitirmişti, üstüne bir de gündelik hayatı yönetmekteki beceriksizliği her gün yeni bir örnekle gözler önüne serildikçe AKP’nin hırçınlığı ve saldırganlığı saklanamaz oluyor.

***

Bugün demokratik bir muhalefet hattının örülmesi acil bir gündem maddesi olarak kendini dayatıyor.  Etkin bir muhalefetin olmaması hem AKP’yi yakın siyasi tarihimizde benzeri görülmeyen bir rahatlığa ve tehlikeli bir kibire sürüklüyor, hem de seçeneksizlik AKP’den kurtulunamayacağı duygusu yaratarak kitleleri yılgınlığa sevk ediyor.

Erkene çekilecek yerel seçimler 2014’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de provasını oluşturacak. Bu seçim atmosferinde ümit yaratacak bir demokratik muhalefet hattı ülkenin siyasi ortamındaki her şeyi değiştirebilir. Öncelikli olarak da AKP’nin kader olmadığını göstermek, muhalefet odaklarını hareketsizliğe mahkum eden yılgınlıktan kurtarmak yolunda bir adım olabilir.

AKP’nin dış politika ve Kürt sorunundaki politikalarının iflasını bütün toplum görüyor. Merkezi sınav fiyaskolarından, Afyon patlaması sonrası yönetimin sergilediği acze kadar bir dolu olgu AKP’nin başarılı yönetim cilasının dökülmeye başladığını gösteriyor.

AKP’yi sarsacak muhalefet hareketini esas olarak AKP’nin kendini en başarılı gösterdiği alanda ekonomi politikalarını teşhir edip, alternatiflerinin var olduğunu göstererek başarılı kılabiliriz. Doğayı hoyratça tahrip eden  sorumsuz kalkınma anlayışının yerine yaşamın sürdürülebilirliğini savunabiliriz. İthalata dayalı tarım politikaları yerine küçük aile işletmelerinin desteklenmesi, büyük sanayi grupları yerine KOBİ’lere daha fazla imkân sağlanması, sadece büyük şirketlerin çıkarları üzerine inşa edilen enerji politikaları yerine rüzgar gibi, güneş gibi bedava kaynakların teşvik edilmesi yoluyla daha eşitlikçi, daha adil bir ekonomi modeli önerebiliriz. Kentlerin sınırlı bir kesim için rant kaynağı olmadığını daha yüksek sesle dile getirebilir, herkes için daha yaşanabilir kentler talep edebiliriz. Kent yönetimlerinin daha katılımcı, daha demokratik olabileceğini gösterebiliriz. Önümüzdeki yerel seçimler bunun için gerçek bir fırsat.

***

Aradan geçen iki seneye rağmen12 Eylül referandumu tartışmaları asıl görevi sistemin temel unsuru olan AKP iktidarının alternatifini ortaya koymak olması gereken  demokrasi unsurlarının bütün enerjisini tüketip aralarındaki farklılıkları düşmanlık çizgisine götürmeye devam ediyor. Taraflar birbirlerini anlamaya çalışmak yerine pozisyonlarını daha sağlamlaştıracak bir dile saplanıp kaldılar.

Önümüzde topluma egemen olan yılgınlık  hissini dağıtmak için eşsiz bir fırsat var. AKP’nin sonunu hızlandırmak için farklılıklar üzerinden değil, birleştirenler üzerinden oluşturulacak bir demokratik muhalefet hattı için silkinip, bugünden harekete geçmek gerek. Bunun ilk adımı da hiç kimseye bir fayda sağlamayan 12 Eylül  referandumu tartışmalarını bir kenara koyarak gün geçtikçe daha fazla otoriterleşen, daha fazla muhafazakarlaşan ve pervasız kalkınmacı politikaları ile toplumsal eşitsizlikleri keskinleştiren AKP’yi geriletmek ortak hedefi için farklılıklarımızı zenginlik olarak gören bir yepyeni bir siyasi yaklaşımı benimsemek olsa gerek.

Euro 2013 bileti son maçta geldi

Türkiye Erkek Basketbol Milli Takımı, elemelerdeki son maçında Çek Cumhuriyeti’ni 81-58 mağlup ederek F Grubu’nu ikinci sırada bitirdi ve EuroBasket 2013’e katılmaya hak kazandı.

Milli Takım, Çek Cumhuriyeti ile deplasmanda oynadığı maçı 18 sayı fark ile kaybettiği için gruptaki son maçına oldukça stresli çıktı. Maçın sonunda gereken farka ulaşan basketbol takımımız F Grubu’nda ikinci olup önümüzdeki sene Slovenya’da gerçekleşecek EuroBasket 2013’e katılmaya hak kazandı.

A Milli Takım, Çek Cumhuriyeti ile deplasmanda oynadığı ilk maçı 82-64 kaybetmişti.