Libya’dan Akdeniz’e açılan göçmen teknesi, haddinden fazla yolcu taşıdığı için Tunus açıklarında alabora aldı. En az 80 kişi hayatını kaybetti.
Tunus açıklarında, göçmenleri taşıyan bir tekne alabora oldu; en az 80 kişi hayatını kaybettiği bildirildi. Zarzis adlı kasabanın açıklarında batan tekneden dört kişi kurtarıldı. Ancak biri kaldırıldığı hastanede öldü. Kurtarılan dört kişiden Malili olan üçü, Libya’dan yola çıktıklarını ve hedeflerinin Avrupa’ya ulaşmak olduğunu anlattı.
Teknenin üç saat süreyle su aldığını ve sonunda tamamen battığını söyleyen göçmenler, “Biz tekneden kopardığımız bir tahta parçasına tutunarak hayatta kalmayı başardık ve iki gün süreyle kurtarılmayı bekledik. Onlarca kişi öldü” dedi.
Zor koşullarda, yeni bir başlangıç yapmak umuduyla para biriktiren göçmenlerin yüklü paralar ödeyerek bindiği teknenin tüm göçmen tekneleri gibi haddinden fazla yolcu taşıdığı belirtildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Japonya gezisinde ziyaret ettiği Mukogawa Kadın Üniversitesi’nde “ülkemde de bunun adımını atacağız” demesi tartışma yarattı. Kadın üniversitelerinin Japonya’daki varlık nedeniyse pek imrenilesi değil.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28-29 Haziran’da Osaka’da düzenlenen G20 zirvesi nedeniyle Japonya’ya yaptığı ziyaret kapsamında Mukogawa Kadın Üniversitesi’ni de gezdi. Kendisine fahri doktora unvanı veren üniversitede yaptığı konuşmada “Ülkemde de bunun adımını atacağız” diyen Erdoğan, Türkiye’ye döner denmez YÖK’e hazırlık yapması talimatını verdi. Peki Japonya’daki kadın üniversiteleri cinsiyet eşitliği konusunda ne anlama geliyor? Japonya’da niçin kadın üniversiteleri var?
Tokyo’da yaşayan gazeteci Ilgın Yorulmaz’ın BBC Türkçe için hazırladığı haber şöyle:
“G20 Zirvesi’nde diğer 19 gelişmiş ülkeye ev sahipliği yapan Japonya’nın, kadın-erkek eşitliği konusunda tam tersine gelişmemiş ülkelerle yarışacak düzeyde geri kaldığı bilinen bir gerçek. Ülkede bir asırdan fazla süredir var olan kadın üniversitelerinin ise, diğer koşullar değişmediği sürece bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya çare olamadığı görülüyor.
Tarihsel olarak uzun yıllar feodal bir yapının egemenliğinde kalan Japonya’da 1860’lara dek hüküm süren samuray geleneğine göre kadının yeri evi, çocukları ve kocasının yanı oldu. Hatta bir samuray kuralı daha da ileri giderek “kadınların sözlerinin hiçbir şekilde dikkate alınmaması gerektiğini” söylemekteydi.
Dışa tamamen kapalı ülkede 1865 yılında başlayan Meiji Restorasyonu’na dek kadınların toplumsal hayattaki yeri sıfıra yakındı. Zamanın Japon İmparatoriçesi’nin himayesinde ilk defa 1871’de Amerika’ya okumaya giden bir grup kız öğrencinin misyonu bile, aydınlanmaktan ziyade, annelik görevini öne çıkaracak şekilde “geri döndüklerinde Japonya’yı yönetecek erkeklerin yetişmesine yardımcı olmak” olarak belirlenmişti.
Kızların eğitiminin bir zorunluluktan çok neredeyse bir keyfiyet meselesi olarak görüldüğü o zamandan bu zamana dek egemen olan bu anlayış, hâlâ kırılabilmiş değil. Dolayısıyla Japonya’da kadınlar, kadın üniversiteleri ve benzeri pozitif ayrımcılık olanaklarıya donatılsalar da toplumdaki geleneksel zihniyet değişmedikçe bu eğitimin sonucunda kendilerinden beklenen atılımı bir türlü yapamıyorlar.
Davos’ta açıklanan raporda Japonya Türkiye’den ileride
Nitekim ocak ayında Davos’ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu’nun açıkladığı 2018 Dünya Cinsiyet Uçurumu Raporu’na dahil olan 149 ülke içinde Japonya 110’uncu sırada yer alıyor. Raporda Türkiye’nin de 130’uncu sırada olduğu görülüyor.
Aynı rapora göre Japonya’da kadınlar “eğitime erişebilirlik” kriterinde dünya sıralamasında 64’üncü olarak nispeten bu kriteri tuttursalar da özellikle “politikaya katılım” ve “ekonomiye katılım” konusunda ancak 127’nci ve 115’inci olarak sınıfta kalıyorlar.
Sophia Üniversitesi’nden akademisyen Mari Miura’ya göre politik ve ekonomik hayata katılımın düşüklüğü, Japonya’nın sıralamadaki yerini Afrika ve benzeri yerlerdeki gelişmemiş ülkeler seviyesine çekiyor. G20 gelişmiş ülkeler sıralamasına bakıldığında durum, zengin ve endüstrileşmiş bir ülke olarak kabul edilen Japonya için çok daha vahim: Japon kadınlar bu grupta sadece üç ülkedeki (Güney Kore, Türkiye ve Suudi Arabistan) hemcinslerinden daha iyi düzeyde, diğer 16 ülkedekilerin ise gerisinde yer alıyor.
Japon Eğitim Bakanlığı verilerine göre Japonya’da kızların yüzde 50,1’i ve erkeklerin yüzde 56,3’ü üniversiteye kayıt oluyorlar.
Bu sonuçlar, Japonya’da kızların başlangıçta üniversite eğitimine istekli olduklarını ancak yaşlanan ebeveynlere bakma zorunluluğu ve mezun olduktan sonraki ağır iş ve yaşam şartlarının hem çalışıp hem ev kurma, hem de çocuk yapmalarına olanak tanımadığını gösteriyor. Japon kadınlar çalışmaya devam etseler bile aynı işi yapan erkeklerle aralarındaki maaş farkı gitgide açılıyor. Sonuç olarak Japonya’da her yıl binlerce nitelikli üniversite mezunu kadın, cinsiyet ayrımcılığı veya psikolojik tacizden dolayı işten ayrılmak zorunda bırakılıyor.
Geleneksel olarak, halihazırda okuyan öğrencilerinin tümünü kızların oluşturduğu ve kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayan bu eğitim kurumlarına genel olarak “kadın üniversitesi” deniliyor. Japonya’daki 800’ün üzerindeki üniversitenin 80 tanesi bu şekilde kurulmuş.
1871’de Meiji Restorasyonu sırasında Batı’ya gönderilen üç kız öğrenciden biri olan Umeko Tsuda’nın 1900 yılında Japonya’ya geri döndüğünde Tokyo’da kurduğu, İngilizce eğitim veren özel Tsuda Üniversitesi de bu tür kadın üniversitelerinden biri. Ancak o dönemin şartları gereği seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere pek çok haktan mahrum olan Japon kadınlar için Tsuda’nın öngördüğü eğitim modeli, “zarif, her istenileni yapan ve kibar kadınlar” yetiştirmekti.
Peki aradan geçen 119 yılda ne değişti? Kadın üniversiteleri beklenen başarıyı getirdi mi? Ülkenin en eski kadın üniversitesi olan Tokyo’daki Ochanomizu Üniversitesi, Times Higher Education’ın 2019 yılı için yaptığı sıralamada dünyadaki ilk 1000 üniversite arasında yer almasa da, Japonya sıralamasında 25’incilik ile en başarılı kadın üniversitesi olarak ortaya çıkıyor. Bir başka kadın üniversitesi olan yine Tokyo’daki Showa Kadın Üniversitesi, öğrenci sayısı giderek azaldığı için kampüsünü liselere ve üniversitelere kiraya veriyor.
Müfredatta ne var?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaret ettiği, Mukogawa Üniversitesi ise hemşirelik, gündelik yaşamda estetik, dünya sağlığının geliştirilmesi ve Türkiye kültürel araştırmaları gibi konularda eğitim veren bir yer. Japonya’da yürürlükte bulunan Eğitim Hakkına Yönelik Temel Kanun’un 4’üncü maddesi uyarınca hiç kimsenin cinsiyeti, ırkı, etnik kökeni, sosyal statüsü, ekonomik gücü veya aile kökeni nedeniyle eğitim hakkı elinden alınamıyor. Ancak bu yıl patlak veren bir skandalda Tokyo Tıp Üniversitesi (TTÜ) giriş sınavında erkeklerden daha yüksek puan alarak başarılı olmalarına karşın, kadın adayların puanlarının bilerek düşürüldüğü, erkeklerin puanlarına ise ekleme yapıldığı ortaya çıktı.
Puanlarla oynadıkları iddia edilen 10 üniversiteden biri olan TTÜ’nin yönetiminin, kadın doktorların evlenip çocuk sahibi olunca işi bırakacaklarını öne sürerek kendini savunması daha da büyük tepkiye yol açtı. Chicago Üniversitesi profesörlerinden Kazuo Yamaguchi, bu gibi çağ dışı uygulamalar ve kadınlara yönelik ayrımcılık yüzünden Japonya’daki kadın doktor oranının OECD üyesi ülkelerin en düşüğü olduğunun altını çiziyor.
Asahi Shimbun’a konuşan Yamaguchi, kalıcı bir iş ve yaşla doğru orantılı bir maaş çerçevesine sıkışıp kalan Japon iş hayatında kadınların ne kadar eğitimli olurlarsa olsunlar evde kalmalarının istendiğine ve bunun da erkek egemen bir iş ortamı yaratmaya yardımcı olduğuna dikkat çekiyor.
Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde artıyor
Uluslararası Eğitimciler Birliği (NAFSA) tarafından 2017 yılında yayınlanan “Women Universities Around The World” raporuna göre, ABD’de 50 yıl önce sayısı 230 olan kadın üniversiteleri 45’e düştü. Rapor, kadın üniversitelerinin 1960’lı yıllarda ABD’de en prestijli üniversitelerin yer aldığı “Sarmaşık Birliği”ndeki (Ivy League) okullara kadınların alınmamasına karşılık kurulduğu, yani ihtiyaçtan kaynaklandığı da belirtiliyor. Diğer yandan raporda göre, ABD’de kadın üniversiteleri bir bir kapatılırken, Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde kadın üniversite sayısı artmaya başladı. Ruanda, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, kadın üniversitesi bulunan ülkelerden bazıları.
Türkiye: Karma eğitim ilkesi var
Türkiye ise karma eğitimi benimsemiş bir ülke… 1973 yılında kabul edilen “Milli Eğitim Temel Kanunu”nun 15’inci maddesinde, “Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır. Ancak eğitimin türüne, imkân ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir” ifadesi bulunuyor.
Hak savunucuları tepkili: Tamamen ayrımcılık
Kadın hakları savunucuları ve akademisyenler, Erdoğan’ın kadın üniversitesi isteğinin 21’inci yüzyıla aykırı olduğunu ve Türkiye’de önceliğin eğitim sistemini düzeltmek olması gerektiğini savunuyor.
Fatmagül Berktay
DW Türkçe‘ye konuşan kadın hakları alanında çalışmalarıyla bilinen Prof. Fatmagül Berktay, kadın üniversitelerinin 19’uncu yüzyılda kurulduğunu, kurulma amacının da kadınların o dönemde üniversiteye alınmamaları olduğunu hatırlatıyor. Berktay, “O zaman bu üniversiteler kadınların okuyabilmesi için bir olanaktı. Bugün 21. yüzyılda Türkiye’ye kadın üniversitesi kurmak tamamen ayrımcılık yapmak, başka bir anlamı da yok” diyor. Kadın üniversitelerinin kurulduğu yıllarda burada okuyan kadınların daha başarılı olduğu savının da bulunduğunu ifade ederek, “Bu gerekçe de ortadan kalktı, sınav sonuçlarına baktığınızda zaten kız çocukları daha başarılı” diye de ekliyor.
Eğitim kalitesinin Türkiye’de oldukça gerilediğini ifade ederek, “Bugün yapılması gereken akademik düzeyin düzeltilmesidir” diyor
“Seküler ve eşitlikçi modelde ısrar edilmeli”
Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği’nden Zelal Ayman da 21’inci yüzyılda olunduğu vurgusunu yaparak her hukuk devletinde kadın ve erkeklerin toplumsal hayatı aynı ortamlarda yaşayabilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Siyasi iktidardan kadınların kazanılmış haklarıyla ilgili ifadeler duymak istediklerini belirten Ayman, “Kadınlar bugün Türkiye’de nafaka düzenlemesi ile ilgili haber bekliyor. Kadın üniversitesi meselesi şu an için tali ve gereksiz bir konu” diyor. Zelal Ayman’a göre, “kadın üniversitesi” projesi “harem-selamlık” bir yaklaşım getirerek, Türkiye’nin daha da dindarlaşmasını sağlayabilir: “Oysa ki daha da sekülerleşmeliyiz. Kadın üniversitesi bizi geri götürür, ileri götürmez. Karma eğitimde, seküler ve eşitlikçe modelde ısrar edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.”
Aksu Bora
‘Nostalji bile denemez, fantazi’
Feminist akademisyen Prof. Aksu Bora da, kadınların eşit eğitim fırsatlarına sahip olamadıkları yıllarda açılan kadın üniversitelerinin 21. yüzyılda gündeme gelmesini “saçma” buluyor. “Nostalji bile denemez, fantazi” diyen Bora’ya göre, Türkiye’de muhafazakâr kadınlar da dahil hiçbir kadın bu tarz bir üniversitede okumayı istemez.
BM İnsan Hakları Temsilcisi Michelle Bachelet’in raporu göre, ‘Venezuela Özel Harekat’ timi adı verilen gruplar, muhalif gençleri yargısız infazla öldürüyor, yanlarına suç aletleri ve sahte kanıtlar bırakıyor.
Venezuela‘daki şiddet olaylarına ilişkin Birleşmiş Milletler‘in (BM) hazırladığı bir raporda, yönetimin muhalif gençleri ortadan kaldırmak için ‘ölüm mangaları’ görevlendirdiği tespiti yer aldı. Rapora göre güvenlik güçlerine bağlı söz konusu timler, öldürülenlerin tutuklamaya karşı direndiği süsünü vermek için olay yerlerine suç aletleri ve ‘kanıtlar’ bıraktı.
Venezuela hükümeti geçen yıl 5 bin 287, bu yıl da en az bin 569 şüphelinin tutuklama esnasında güvenlik güçlerine direndiği için hayatını kaybettiğini savunuyor. BM’nin raporunda ise bu ölümlerin çoğunun ‘yargısız infaz’ olduğu belirtiliyor.
Öldürülen 20 genç erkeğin yakınlarının ifadelerine yer verilen raporda, Venezuela Özel Harekat Timi‘nin siyah renkli plakasız araçlarla ev bastığı, eşyalara el koyduğu ve kadınlara saldırdığı iddia edildi. Görgü tanıklarının tümünün anlattıklarına göre maskeli bir grup, ailelerinden ayırdıkları genç erkekleri vurarak öldürürken, kendilerini haklı çıkarmak için her seferinde olay yerine silah ve uyuşturucu yerleştirdi, öldürülen şahsın güvenlik güçlerine silahla direndiği izlenimini vermek için de etrafa rastgele ateş açtı.
Venezuela hükümeti: Rapor objektif değil
Raporda bahsi geçen olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro‘nun siyasi muhalifleri bastırma, ortadan kaldırma ve cezalandırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirildi.
BM İnsan Hakları Temsilcisi Michelle Bachelet tarafından İnsan Hakları Konseyi‘ne sunulacak rapora Venezuela hükümetinden tepki geldi. Maduro yönetiminin yazılı savunmasında “İnsan haklarının korunması hususunda alınan önlemlerden bahsetmeden ya da bu konulara yeterince yer vermeden aşırı uçtaki olumsuz ifadeleri parlatan bu rapor objektif ve tarafsız değildir” denildi. Rapor resmi verileri göz ardı etmekle eleştirildi.
Bachelet, işkence, adil yargılanma ve ceza kurumlarının denetlenmesi gibi meselelerin çözüme kavuşması için BM ile işbirliği konusunda Venezuela’dan taahhüt aldıklarını aktardı.
Kaliforniya Belediye Başkanı, saçlarını örgü ve rasta yapap siyahların uğradığı ayrımcılığa karşı yasa çıkardı: Yasa, siyahları Avrupa merkezli normlara uyma baskısından koruyor
ABD’nin Kaliforniya eyaletinde Belediye Başkanı Gavin Newsom, örgü ve rasta gibi saç stilleri kullananların ayrımcılığa uğramalarını yasaklayan tasarıyı imzalayarak yasalaştırdı. Kaliforniya, saç ayrımcılığını yasaklayan ilk eyalet oldu.
Tasarıyı yılın ilk aylarında meclise sunan Los Angeles Demokrat Senatör Holly Mitchell, “Bu yasa, Avrupalı merkezli normlara uymaları baskılarına mağruz kalmadan siyahların saçlarını doğal formda kullanma hakkını koruyor” dedi.
“Çok fazla sayıda siyah çocuğun saçlarının ‘asi’, ‘başkalarının dikkatini dağıtıyor’ veya ‘kurallara uygun değil’ denilerek aşağılandığını veya eve geri gönderildiklerini duyuyoruz” diyen Mitchell, iş hayatında da profesyonel görünmediği gerekçesiyle siyahların saçlarından dolayı ayrımcılığa uğradığını söyledi.
‘Ya rastalarını kes ya da yarışı kaybet’
Mitchell, geçen aralık ayında bir güreş yarışmasında hakemin siyah bir çocuğa ‘eğer rekabet etmek istiyorsan rastalarını kesmelisin’ dediğini hatırlatarak “Öğrencinin atletik bir yarışmayı kaybetmek veya kimliğini kaybetmek arasında seçim yapmak zorunda bıraktılar” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Bu sadece sporda değil günlük hayatın her alanında, okulda ve işte karşılaştığımız bir şey.”
Fransız mahkemesi, Paris ve çevresinde hava kirliliğiyle mücadelede yetersiz kalındığı için devletin sorumlu olduğuna hükmetti.
Paris İdare Mahkemesi, Paris ve çevresindeki hava kirliliği nedeniyle solunum hastalıklarına yakalanan üç kişinin, devlete karşı açtığı dava hakkında kararını verdi. Başkent ve çevresindeki hava kirliliğiyle mücadelede yetersiz kalındığını, devletin de bundan sorumlu olduğunu belirten mahkeme, davacıların tazminat talebini ise reddetti.
Paris’te 20 yıldan fazla yaşayan üç kişi, yakalandıkları solunum hastalıklarının hava kirliliğinden kaynaklandığını gerekçe göstererek, iki yıl önce devlete karşı dava açmıştı.
Sağlık Bakanlığına bağlı bir birim tarafından yapılan araştırmaya göre hava kirliliği ülkede her yıl 48 bin erken ölüme neden oluyor.
Geçen hafta da Paris’in banliyösü Montreuil‘de mahkeme, 2012-2016 döneminde Paris ve çevresindeki hava kirliliği nedeniyle bronşit hastalığına yakalanan ve astım atakları yaşayan 52 yaşındaki kadın ile 16 yaşındaki kızının, devlete karşı açtığı davada, hava kirliliği konusunda alınan yetersiz önlemlerden devletin sorumlu olduğuna karar vermişti.
29 yılda 1300’e ulaşan iklim davaları, uzmanlara göre giderek artacak ve yayılacak. İklim değişikliğinin etkilerinden olumsuz etkilenen insanlar hükümetleri ve şirketleri suçluyor.
İklim krizine ilişkin hükümet ve şirketlere karşı açılan toplu davaların sayısı 1990 yılından bugüne 1300’e ulaştı. Grantham Institute ve London School of Economics tarafından yapılan araştırmaya göre, ABD 1023 dava ile iklime ilişkin ihtilaflarda başı çeken ülke. Araştırmanın sonuçları The Guardian’da yayımlandı. Araştırmanın baş yazarlarından Joana Setzer “İklim değişikliğiyle mücadelede başarısız olmaları nedeniyle hükümetlerin ve şirketlerin dava edilmesi küresel bir olgu haline geldi” dedi. Setzer, vatandaşların ve çevreci grupların sadece ABD’de değil tüm dünyada hükümet ve şirketleri iklim değişikliği ile mücadelede başarısız oldukları gerekçesiyle dava ettiklerini aktardı: “İnsanların bu konuyu mahkemelere taşıyacağı ülkelerin sayısı giderek artacak.”
Araştırma sonuçlarına göre, Avustralya’da 94, Britanya’da 53, Bezilya’da beş, İspanya’da 13, Yeni Zelanda’da 17 ve Almanya’da beş dava açıldı.
Dört yıl önce Pakistan’da emsal niteliği taşıyan bir dava, iklim değişikliğine ilişkin yeterli adım atılmamasının insan haklarına aykırı olmasına dayandırılarak açılmıştı. Güney Pencap’lı bir çiftçi hükümeti iklim değişikliğinin etkilerini bertaraf etmek konusunda başarısız olarak insan haklarını ihlal ettiğini iddia etmiş; liderlerinin su, gıda ve enerji güvenliğini sağlayamadığını söylemişti. Mahkeme çiftçinin lehine karar verdi ve dava sonucunda bir iklim değişikliği komisyonu kuruldu.
350turkiye.org’da yer alan habere göre, bu davaların arasında, 2015’te Hollanda hükümetine açılan ve mahkemenin Hollanda’nın 2020’ye kadar emisyonlarını önemli oranda azaltmasına karar verdiği ‘Urgenda davası’ gibi hükümetleri doğrudan iklim değişikliğinden sorumlu tutan davalar da bulunuyor. Hollanda hükümeti kararı temyize götürmüştü. Ekim ayında hükümetin temyiz davasını kaybetmesiyle birlikte Urgenda davası iklim davaları açısından çok önemli bir emsal oluşturdu.
2018 yılı mayıs ayında AB’den dokuz aile ve Fiji hükümeti, AB’nin 2030 emisyon azaltım hedeflerinin yaşam, sağlık, meslek seçme ve malvarlığı edinme hakları dahil olmak üzere temel haklarını ihlal ettiği iddiasıyla AB’ye dava açmıştı.
Fransa’da da dört sivil toplum kuruluşu; Fondation pour la Nature et l’Homme (FNH), Greenpeace Fransa, Oxfam Fransa ve Notre Affaire à Tous tarafından Aralık 2018’de hükümete karşı açılan tarihi davaya destek verenlerin sayısı 2 milyonu geçti. Fransa hükümetinin iklim değişikliği konusunda yeteri kadar önlem almadığı ve temel hakları ihlal ettiği gerekçesi ile açılan dava, tarihteki en büyük imza kampanyalarından birine dönüştü.
İklim aktivistlerinin petrol endüstrisi için en büyük tehdit olduğunu söyleyen OPEC Genel Sekreteri, ‘meslektaşlarımın çocukları sokakta eylem yapan akranlarını görüp ebeveynlerine kendi geleceklerini soruyor’ dedi.
OPEC Genel Sekreteri Mohammed Barkindo dünyanın, iklim değişikliğinden petrolün sorumlu olduğunu söyleyen iklim kampanyacıları tarafından aldatıldığını öne sürdü. AFP Ajansı, OPEC genel sekreterinin, iklim değişikliği kampanyacılarının petrol endüstrisine “bilim dışı” saldırılarda bulunmasından şikayetçi olduğunu ve bunun “petrol endüstrisi için en büyük tehdit” olduğunu söylediğini yazdı.
Petrol Üreticileri Örgütü ve ortakları ile yapılan görüşmeden sonra Viyana’da konuşan Barkindo, iklim kriziyle bağlantılı aşırı hava olaylarının daha yaygın hale geldiğini kaydetti, buna paralel olarak “dünyada petrol piyasasına karşı giderek büyüyen bir mobilizasyon olduğuna dikkat çekti: “Sivil toplum petrolün iklim değişikliğine neden olduğuna inandırılmak üzere yanlış yönlendiriliyor.”
Barkindo, OPEC Genel Merkezi’ndeki bazı meslektaşlarının çocuklarının, İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in “Gelecek Cumaları” hareketinden esinlenen son okul grev dalgasıyla ilgili ebeveynlerine sorular sorduklarını anlattı: “Akranlarının sokaklarda bizim endüstrimize karşı kampanyalar yaptıklarını görüyorlar ve bize geleceklerini soruyorlar.”
“Petrole karşı seferberliğin, sektöre yatırım dahil politikaları ve kurumsal kararları belirlemeye başladığını” anlatan Barkindo, “Petrol endüstrisinin, iklim değişikliği sorununun çözümünün bir parçası olduğuna inanıyoruz” dedi, ancak bunun ne anlama geldiği konusunda bir açıklama yapmadı.
Süleymancıların yurdunda 11 çocuk, bir gözetmen yanarak ölmüştü. Biten davada, sorumlulara sekiz ila 12 yıl hapis cezası verildi
Adana’nın Aladağ ilçesinde 11 çocuk ve bir gözetmenin yanarak can verdiği Süleymancılar tarikatına ait yurttaki yangına ilişkin davada 18 sanıktan sekizi, sekiz ile 12 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı. Yurt müdürü sanık Cuma Ali Genç’e 11 yıl, dernek başkanı İsmail Uğur’a 12 yıl, yurt müdür yardımcısı Mahmut Deniz 10 yıl, dernek yöneticisi sanıklara ise 8 yıl 10 ay 20 gün hapis cezası verildi.
Aladağ’da, 29 Kasım 2016’da ortaokulda okuyan kız öğrencilerin kaldığı Süleymancılar cemaatine ait yurtta, elektrik sisteminin kısa devre yapması sonucu çıkan yangında eğitmen Fatma Canatan, yurt müdürü Cumali Genç’in kızı Sare Betül Genç, 8’inci sınıf öğrencileri Sema Nur Aydoğdu, Zeliha Avcı, Sevim Köylü; 7’nci sınıf öğrencileri Gamze Bagir, Sümeyye Yetim, İlknur Maden, 6’ncı sınıf öğrencisi Nurgül Pertlek ile 5’inci sınıf öğrencileri Bahtınur Baş, Tuğba Aydoğdu ve Cennet Karataş yaşamını yitirmişti.
Aladağ Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yurt yangınıyla ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, kızını kaybeden yurt müdürü Cumali Genç, Aladağ Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği Başkanı İsmail Uğur ile dernek yöneticileri Ramazan Keleş, Ramazan Dede, Mustafa Öztaş, Mahir Kılınç ve yurt çalışanı Mahmut Deniz tutuklanmış; tüm sanıklar ara davada tahliye edilmişti.
Şair küçük İskender, mezun olduğu Kabataş Lisesi’nde düzenlenen tören sonrası öğle vakti Ortaköy Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Şair küçük İskender (Derman İskender Över) bugün son yolculuğuna uğurlandı. Sanatçı için mezun olduğu okul olan Kabataş Lisesi‘nde sabah saatlerinde bir tören düzenlendi. Sanatçılar, arkadaşları ve sevenlerinin katıldığı törende, şairi yakından tanıyan isimler de konuşma yaptı. küçük İskender, öğle vakti Ortaköy Camii‘nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Törende konuşma yapan bazı isimler ve söyledikleri şöyle:
Baykam: Çınlayan kahkasıyla hatırlayacağız
Ressam Bedri Baykam yaptığı konuşmada küçük iskender’in sonsuza denk genç kalacağını söyledi: “Kızdığım, kadere isyan ettiğim nokta en verimli zamanında kader onu aldı. Bodrum’da kurduğu güzel dünyada eminim daha ne şiirler, piyesler yazacaktı. küçük İskender artık sonsuza dek genç kalacak. Gelecek kuşak ve yüzyıllara kendimizden emin bir şekilde uğurluyoruz onu. Kâh Beyoğlu kâh Bodrum’da çınlayan kahkahasıyla yaşatacağız.”
Fişekçi: Geçmiş şiiri özümsemiş, kendi şiirini yaratmıştı
Yazar ve çevirmen Turgay Fişekçi ise şöyle konuştu: “İskender sadece günümüzün önemli bir şairi değil hepimizin kardeşi, arkadaşı, dostuydu. Günümüzde belki de zor bulunur iyilikte bir insandı. Belki de onu tanıyanlar en çok o dostluğunu özleyecekler. Bizim çok zengin bir çağdaş şiirimiz var. Bunu da Cumhuriyetimize borçluyuz. İskender’in şiiri bütün bu gelişimlerin son halkasıdır diyebiliriz. Hem geçmiş şiiri özümsemiş hem de ona kendi dilini katarak yepyeni bir şiir yaratabilmiş. Şiirimizde bu büyük gelişim ve değişimleri yaratmış kuşakla birlikte anılacak İskender.
Bonomo: Sağlığının iyiye gittiği illüzyonunu yutturdu bize
Müzisyen Can Bonomo da şairi en son İstanbul’da Cumhuriyet Meyhanesi’nde kutladıkları “Ölmeme Günü”nde gördüğünü aktardı: “İskender ile en son ‘Ölmeme Günü’ için Cumhuriyet Meyhanesi’nde buluştuğumuzda karşılaşmıştık. Bastonuyla gelmişti. Eski şairleri konuştuk. “Nasıl ölmedim ama!” dedi. “Ölmeme Günü’nde benim burada olmam manidar bir şaka oldu” dedi ve güldük. O gece sağlığının iyiye gittiği illüzyonunu yutturdu bize.
İskender çok özel bir insandı. Böyle bir günde arkasından methiyeler dizilmesini istemeyecek kadar mütevazıydı. Bir gün onu ziyaret ettiğimde televizyonda maç izliyordu. “Şair adam maç izler mi?” diyerek takıldım. “Sen şair olduğumu anlayacaksın diye bütün gün pencerene kuş izleyecek değilim. Maç var, maç izliyorum.” dedi. Bu sözünü hiç unutmayacağım.
Şair bir süper kahraman değil yazma hakkı olan kişidir. . Onu şair yapan şey topluma kabul ettirdiği şiiridir. İskender’i yaşatmak istiyorsak şiiri yaşatmalıyız. İnsanî davranışları ve zaaflarıyla hatırlamalıyız. Şiir okuyalım, şiir yazalım. Bunları yaparken istersek maç izleyelim, istersek oyunlar oynayalım.”
Kadayıfçı: Hepimizin can arkadaşıydı
Kabataş Lisesi’nden arkadaşı Ruhi Kadayıfçı ise dostunu şu sözlerle uğurladı: “Kabataş Erkek Lisesi’nde başlayan süreçte aynı sınıftan 4 kişi Cerrahpaşa’yı kazandık. Son zamanlarında yanındaydım hep. Söyleyeceğim tek söz: Ölürse ten ölür canlar ölesi değil. Hepimizin can arkadaşıydı.”
Karakaş: En çok da kimlik savunmasıyla bilinen bir insandı
Eski Kültür Bakanı Ercan Karakaş da şöyle konuştu: “Nazım’ın bir başka türlü çizgisini sürdüren ve kalıcı olan bir şairdi. Fakat başka özellikleri de vardı. Bence İskender en çok kimlik savunmasıyla bilinen bir insandı. Kimlikleri özgürce yaşayamazsak, yaşatamazsak bu dünya da yaşanacak bir dünya olmaktan çıkar. Her türlü kimliğin özgürce dile getirilmesi onun bizden talep ettiği önemli bir şeydi.”
küçük İskender, törenin ardından götürüldüğü Ortaköy Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi.
‘Gezi Parkı Protestoları’na katılan barışçıl kişilerin itham edilmesi ve müebbet hapis ile yargılanması endişe yaratıyor’ denilen Avrupa Delegasyonu çağrısında Osman Kavala’nın geciktirilmeden serbest bırakılması istendi.
Avrupa Birliği Konseyi bünyesindeki Avrupa Delegasyonu Gezi davasını yakından takip ettiklerini bildirdi ve Osman Kavala’nın serbest bırakılması çağrısında bulundu.
“AB Delegasyonu’nun Türkiye’de insan hakları hakkındaki açıklaması” başlıklı dört maddelik yazılı açıklamada şu ifadeler yer aldı:
” 1- Avrupa Birliği 2013’teki Gezi Parkı protestolarına olan bağlarından dolayı 16 sivil toplum temsilcisine karşı yürütülen davayı yakından takip ediyor. Bu isimlerin arasında birçok sivil toplum aktivistinin yanısıra Kasım 2017 ve Kasım 2018’den bu yana tutuklu bulunan insan hakları savunucuları Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu da var. Mahkemenin Yiğit Aksakoğlu’nu tahliye etme kararı olumlu bir haber olsa da AB dava süresince Osman Kavala’nın da geciktirilmeden serbest bırakılması çağrısında bulunuyor. AB ayrıca kişinin duruşma öncesi uzun süre tutuklu bulunmasının sanığın masumiyet karinesini ve adil yargılama hakkını baltalayabileceğini hatırlatıyor.
2- Avrupa Birliği’nin daha önce defalarca belirttiği gibi 2013 Gezi Parkı Protestoları’na katılan barışçıl kişilerin itham edilmesi ve müebbet hapis ile yargılanması endişe yaratıyor. Aynı zamanda protestoları dışarıdan organize edilmiş bir kumpas gibi gösterme çabalarıyla bir korku iklimi yaratıyor ve insanları barışçıl toplanma haklarını kullanmaktan caydırıyor. Ayrıca AB, meşru yabancı sivil toplum kaynaklarından yararlanılmasının bu davada suçlanacak bir konu olmasından üzüntü duymaktadır.
3- Sivil topluma destek AB’nin Türkiye’ye desteğinin kalbindedir. Daha da ötesi Bakanlar Komitesi Helsinki’deki 129. oturumunda Avrupa’da demokratik güvenlik ve sivil toplum alanının güçlendirilmesi ve tanıtılması konusunda ortak bir sorumluluk olduğuna karar kılmıştır. AB, Türk yetkililere uluslararası standartlara uygun bir biçimde sivil toplum organizasyonlarının yasal ve meşru aktivitelerinin kısıtlama olmadan gerçekleşmesi çağrısında bulunuyor.
4- İlk duruşmaya giden Avrupa Birliği bu davayı gazetecilere, milletvekillerine, insan hakları savunucularına, avukatlara ve akademisyenlere açılan davalarla birlikte özenle takip edecektir. İnsan hakları, masumiyet karinesi ve zamanında yargılama dahil olmak üzere bağımsız yargı konusunda yapılacak katı ve kalıcı ilerlemeler AB-Türkiye ilişkileri için çok önemlidir. AB, Yargı Reform Stratejisi’nin Türkiye tarafından kabul edilmesinin, ardından da taahhütlerinin yerine getirilmesi ve iyi sonuçlar alması için somut ve katı adımlarla takip edilmesi gerektiğini düşünmektedir.”