Ana Sayfa Blog Sayfa 2261

İstanbul Havalimanı’nda koronavirüsü alarmı

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve sonrasında beş farklı ülkeye yayılan koronavirüsünden ölenlerin sayısı 28’e yükseldi. Ulusal Sağlık Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre ülkede 830 kişiye virüsü taşıdıkları gerekçesiyle teşhis konuldu.

Dünya Sağlık Örgütü, salgını Çin için acil bir durum olarak nitelendirdi ancak bunun uluslararası bir halk sağlığı acil durumu olduğunu ilan etmedi. Buna karşın virüsün Tayland, Hong Kong, Güney Kore’nin ardından Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Meksika (ABD) gibi diğer ülkelerde de görülmeye başlaması tüm dünyada bir panik yarattı.

İstanbul’da önlemler

Birçok ülke, Çin’in Wuhan kentinden gelen uçuşlarını iptal ederken Türkiye de virüse karşı önlem alan ülkeler arasında girdi.  İstanbul Havalimanı’nda Çin’den gelen uçuşlarda yolcular termal kameralarla kontrolden geçirilmeye başlandı. Kontroller ikinci bir açıklamaya kadar devam edecek.

’38 derece üstünü muayeneden geçiriyoruz’

Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü İstanbul Havalimanı Başhekimi Dr. Aykut Yener Kavak, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada kontrollerin tehlike geçene kadar yapılacağını söyledi.

Termal kamera ile izleme sürecini anlatan Kavak, “Bunlar sadece kamera önünden geçilirken vücut ısısı 38 derecenin üzerinde olan kişileri seçmemizi, ayıklamamızı sağlıyor. Eğer 38 derecenin üzerindeyse o kişileri gruptan ayırarak, ilk önce muayene ve sorgulamalarını yapıyoruz. Bir risk ya da olası vaka olma ihtimali varsa o zaman karantina odalarımızda değerlendirmeleri bitirdikten sonra 112’nin özel donanımlı ambulanslarıyla negatif basınçlı sedyelerle referans hastanelere sevkini sağlıyoruz. Daha sonra tanı ve tedavi için hastanedeki süreç başlıyor” dedi.

Virüsün belirtileri

Koronavirüsler, daha büyük bir virüs ailesi türü ancak sadece 6’sı (yeni virüsün etkilerinin kanıtlanmasıyla birlikte 7 olacak) insanlara bulaşabiliyor. Bir koronavirüsün yol açtığı şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), Çin’de 2002 yılında salgından etkilenen 8 bin 98 kişiden 774’ünün ölümüne yol açmıştı.

,

Koronavirüs illustrasyonu

“Wuhan virüsü” olarak adlandırılan bu yeni virüsün ilk belirtileri yüksek ateş, boğaz ağrısı, öksürük, nefes darlığı, solunumda zorluk ve ishal şeklinde ortaya çıkarken ileri safhalarda zatürre ve böbrek yetmezliğine neden oluyor, nihayetinde ölümle sonuçlanıyor.

Ölümlerin çoğu Wuhan şehrinde gerçekleşti. Bu yüzden şehirdeki vahşi hayvan satan bir deniz ürünleri pazarının virüsün kaynağı olduğundan şüpheleniyor. Market şu anda tamamen kapalı.

İnsanlar, ateş çağı Pyrocene’i nasıl başlattı?

Yeşil Gazete için çeviren: Emre Kızılırmak

Amazon, Alaska ve elbette Kalifornia… (*) Her geçen gün dünyanın daha fazla yeri yanıyor ve iklim değişikliğiyle bu gidişat duracağa benzemiyor. Yoksa yeni bir ateş çağı ile mi yüzleşiyoruz? Bu gördüğümüz Pyrocene mi?

Pyrocene kelimesi ilk defa, Arizona Devlet Üniversitesi Yaşam Bilimi Okulu fahri profesörü ve ateşin tarihi hakkında 30’dan fazla kitabın yazarı Stephen Pyne tarafından kullanıldı. “Başta, yalnızca dikkat çekici bir slogandı” diyor Pyne. Fakat daha sonraları bu kelimeye daha ciddi yaklaşmaya başlamış. Pyne bunu insanların dünyaya bıraktıkları bir işaret olarak görüyor. İnsanlar önce çevresini toplayıcılık ve avcılık için temizlerken, şimdi arabalarına, evlerine ve araçlarına güç sağlaması için aynı şeyleri yapıyor:  “Besin zincirinin tepesine çıktık çünkü çevreyi pişirmeyi öğrendik. Şimdi ise gezegeni pişirmeye başladığımız için bir jeolojik güç haline geldik.”

Nasıl son buzul çağı ırmaklarımızı ve göllerimizi dünyanın üzerine kazıdıysa, ateş çağı da dünyamızı yeniden şekillendiriyor. Pyne, “Kitlesel yok oluşlar, deniz seviyesinde değişiklikler, bitki örtüsünde, hayvan ve bitkilerin düzeninde büyük değişimler; bütün bunlar bir ateş çağı manasına geliyor” diyor.

İnsanların faaliyetleriyle şekillenen bir jeolojik zamanı tanımlamak için halihazırda kullanımda olan bir terim var. Bu terim “Antroposen” ve epey tartışmalı bir kavram. Jeologlar bu dönemin ne zaman başladığı (bu iş ile görevlendirilmiş bir grup araştırmacı Birleşik Devletlerin ilk atom bombasını attığı yıl olduğu için 1945 yılını önerdiler) veya böyle bir kategorinin var olup olmaması gerektiği üzerine halen tartışıyorlar. Sonuçta, Dünya’nın kapsamlı tarihinde insan medeniyeti küçücük bir zerre olarak kalıyor.

Pyne, Antroposen fikrine karşı değil, fakat o Pyrosen tabirinin aşırı ısınan gezegenimizle ilişkimizi anlamamızda daha yardımcı olacağını düşünüyor. Son zamanlarda ilgi çeken, gazete başlıklarına ve panellere konu olan konseptle ilgili bir de kitap yazmaya başladı.

12.000 yıllık hikaye

Pyrosen’i (ve Antroposen’i – bu ikisi onun için eş anlamlı), Holosen çağının başlangıcına, neredeyse 12,000 yıl önceki son buzul çağının hemen sonrasına kadar götüren Pyne, “Antroposen’in arkasındaki güç, bizim ateş üzerindeki kontrolümüzdü” diyor. Ve sadece yemek pişirmek ve ormanları yakmaktan bahsetmiyor, bunlar da bu işin bir parçası olsa da. Aynı zamanda fosil yakıtların yanmasından da bahsediyor:

“Nerdeyse doğada yaptığımız her şeyde, bir noktada işin içine ateş giriyor. Doğrudan olmasa bile katalizör olarak. Eğer ateşi teknoloji zincirinden çıkarırsanız, geriye pek bir şey kalmıyor.”

Pyne, özellikle fosil yakıtları ile çevre yangınları arasındaki etkileşimlere ilgili, özellikle 2016’da, pis bir fosil yakıt olan katran kumu petrolünün çıkarılmasını desteklemiş olan Kanada’nın Fort McMurray bölgesini yangınların sarmasını örnek gösteriyor. Ya da daha yakın zamanlarda eyaletin en büyük güç üreticisi PG&E‘nin yaşlanan elektrik şebekesinin ve ekipmanının Kaliforniya‘da altı yıl içerisinde sebep olduğu 1500 yangını.

“İşte size iki dünya, ölümcül yollarda kesişen iki ateş çizgisi de denilebilir isterseniz. Pyrocene, bana bu etkileşimi anlamaya çalışmanın bir yolu olarak gözüküyor” diyor.

“Son buzul çağının sonundan beri, buzulları yangınlarla geri püskürttük ve bu feci sonuçlara sebep oldu. Buzullarımız kayboluyor. Deniz yükseliyor ve evleri yutuyor” diyen Pyne, insanlığın Dünya ve ateşle ilişkisine uzun vadeli bakıyor.

Halen daha interglasial (buzul çağlar arası) dönemde olduğumuzu işaret eden yazar, bir gün, uzak gelecekte buzullar geri gelmeye mecbur olduklarını anlatıyor. O gün geldiğinde, belki de bütün bu ateşle ilgili olan acayipliklerimiz yeni buzul çağını defedebilir.

Fakat öte yandan, eğer insan çılgınca fosil yakıt yakmaktan kısa zamanda vazgeçmezse, bir hothouse dünyada hayatta kalmakta epey zorlanabilir.

Makalenin İngilizce Orijinali

(*) Bu metin Avustralya yangınlarından önce yazılmış ve çevirilmiştir. 

Atmosferdeki karbondioksit oranı rekor kırdı: 415.79 ppm

Atmosferdeki karbondioksit miktarı rekor kırarak 415.79 ppm (milyonda bir parçacık) oldu. 21 Ocak tarihine ait değer, Hawaii’de bulunan Mauna Loa Rasathanesi’nde ölçüldü.  Böylece insanın varoluşundan bu yana bildiğimiz en yüksek karbondioksit seviyesine ulaşmış, iklim değişikliğinin getirdiği felaketlere de bir adım daha yaklaşmış olduk.

Önümüzdeki aylarda yeni rekorlar gelebilir

Rekorun Ocak ayında kırılmış olması ise ayrı bir önem taşıyor. Çünkü normal bir dengede bitkilerin büyümeye başladığı ilkbahar aylarında artan karbondioksit seviyesi yazın azalışa geçiyor. Geçtiğimiz yıl istisna olmak üzere, endüstri döneminden bu yana yükselmekte olan karbondioksit miktarları genel olarak Mart ve Nisan aylarında rekor değerlere ulaşıyordu. Geçtiğimiz yıl Şubat ayında gerçekleşen bu durum şimdi Ocak ayında gerçekleşti. Yani bu yıl içerisinde birkaç kez daha rekor kırılması kuvvetle muhtemel.

800 bin yıllık rekor

Atmosferdeki karbondioksit miktarına ait kaydı tutulmuş en eski değerler 800 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Bu dönemdeki ölçümleri yapabilmek adına bilim insanları buzulların derinliklerinden buz numuneleri alıyor. Ne kadar alt sıralara gidilirse o kadar eski tarihler hakkında tahminlerde bulunulabiliyor. Buz çekirdeklerinde hapsolmuş havaya göre bu bilinen zamanın çoğunda karbondioksit seviyesi 280 ppm’in altındaydı. Ancak endüstri devriminin sonrasında, özellikle fosil yakıt kullanımının artmasıyla her geçen yıl yeni bir rekor ölçülmeye başladı.

Sebebi insan faaliyetleri

Hükümetler Arası İklim Paneli (IPCC) 1,5 derece Raporu’nda binlerce bilim insanı iklim değişikliği ile havadaki karbondioksit miktarı arasındaki bağlantıyı ve bunun sebebinin insanların faaliyetleri olduğunu belirtiyor.

Aynı zamanda bilim insanları 1,5 derece ısınma limiti aşıldığında birçok türün yok olacağı, sel ve kuraklık gibi felaketlerin çok daha fazla görüleceğini söylüyor. Bunun için yapılması gereken ise eşi benzeri görülmemiş önlemler alarak ülkelerin karbon emisyonlarını bir an önce sıfırlamaları.

Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı: Pestisitler ölümcül tehlike barındırıyor

Tarım ve Orman Bakanlığı üniversitelere gönderdiği bir yazı ile ülkemiz tarımında kullanılan 41 adet pestisit etken maddesinin kullanımdan kaldırılmasının gerekip gerekmediği hakkında görüş istedi.

100’ü aşkın sivil toplum kuruluşunun bir araya gelerek oluşturduğu Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, bakanlığın üniversitelere gönderdiği listede yer alan pestisitlerin insan, doğal hayattaki diğer canlıların sağlığı ve çevresel toksisite açısından ne gibi zararlara yol açtığını araştırdı.

Proje danışmanlarından Dr. Bülent Şık’ın, Ağ adına yaptığı araştırma, 41 etken maddenin hem insan hem de diğer canlılar için ölümcül tehlikeler barındırdığını ortaya koyuyor.

Ölümcül ve kanserojen etki gösteriyor

8 Etken madde ölümcül: Bakanlığın listesindeki 41 etken maddeden 8’i solunduğunda ölümcül etki gösteriyor.  Yedisi muhtemel, beşi olası karsinojenik madde içeriyor. Karsinojenik maddeler solunduğunda, ağız yoluyla alındığında veya deriye nüfuz ettiğinde kanser oluşumuna neden olabiliyor.

Hormonal sistemi bozuyor

Pestisitlerden beşi şüpheli olmak üzere, 19 etken madde hormonal sistem bozucu özellik taşıyor. İnsan ve hayvan bedeninin birçok işlevini hormon sistemi düzenlediği için, hormonal sistem bozucu pestisitler vücudu pek çok açıdan etkiliyor. Bu etkilerden bazıları: Hormonla ilişkili kanser türleri (prostat, testis, meme), metabolizma bozuklukları (obezite, diyabet), üreme fonksiyonu bozuklukları (doğurganlığın azalması, çocuklarda cinsiyet gelişim bozukluğu, örneğin erken ergenlik), kalp ve damar hastalıkları, zihin ve davranış bozuklukları. Hormonal sistem bozucu pestisitler, özellikle çocuklar ve anne karnındaki bebekler için daha tehlikeli.

Beyne zarar veriyor

Dördü şüpheli olmak üzere, 13 etken madde nörolojik gelişime zarar veren özellikte. Hiperaktivite, davranış bozuklukları, düşük IQ, yol açtığı zararlardan bazıları.

Üreme sistemini bozuyor

Dokuzu şüpheli olmak üzere, 26 etken madde üreme sistemi için zararlı niteliğe sahip. Bunlar, üreme sistemine toksik etkiler gösteren, üreme fonksiyon ve kapasitesini azaltan, doğurganlığa veya doğmamış çocuğa zarar verebilen maddeler.

Çiftçiye ve ekosisteme zararlı

Raporda 13 etken madde çiftçiler ve tarım işçileri için çok zararlı olarak belirtiliyor.  10 etken madde arılar, 10 etken madde faydalı böcekler, 3 etken madde kuşlar, 10 etken madde suda yaşayan canlılar, 1 etken madde su yosunları için çok zehirli.41 pestisit arasından üç etken madde biyolojik birikim yapıyor ve beş etken madde ise uzun süre çevrede kalarak zehirli etkisini koruyabiliyor. Raporda sunulan maddelerin tehlike seviyelerine göre sınıflandırılmasına ise buradan ulaşabilirsiniz.

Araştırma kriterleri

Yapılan araştırmada Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (IARC), ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA), Pestisit Eylem Ağı (PAN), Greenpeace ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) kurumları tarafından yapılan değerlendirmeler esas alındı. Bu kurumların periyodik olarak çıkardığı yayınlarda veya resmi internet sitelerinde pestisitlerin yol açtığı zararlar üzerine çeşitli bilgiler mevcut.

32 tanesi Avrupa Birliği’nde yasaklı

Bakanlığın listesinde yer alan 41 pestisitten 32 pestisitin Avrupa Birliği’nde kullanımına onay verilmediğinin hatırlatıldığı raporda, Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan bu pestisitlerin Türkiye’de neden hala kullanıldığı sorusunun cevaplanması isteniyor.

Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, insan sağlığına ve doğal hayata daha fazla zarar vermemek için Bakanlığın üniversitelerden görüş istediği 41 adet pestisit etken maddesinin kullanımının yasaklanarak topraklarımızın, suyumuzun ve tüm canlıların gıdasının zehirlerden temizlenmesini talep ediyor. Bunun için change.org üzerinden başlattıkları bir kampanya da mevcut.

Bakanlıktan üç talep

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Gıda ve Kontrol Genel Müdür Vekili Harun Seçkin’den randevu isteyen Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, aşağıdaki kampanya taleplerini bu görüşmede yetkililere iletecek:

1-Dünya Sağlık Örgütü tarafından “son derece tehlikeli”, “yüksek seviyede tehlikeli” ve “muhtemel kanserojen” olarak belirlenen ve tarımda kullanılan 13 etken madde (Difenacoum, ethoprophos, cyfluthrin, beta-cyfluthrin, zeta-cypermethrin, fenamiphos, formetanate X formetanate hydrochloride, methiocarb, methomyl, tefluthrin, zinc phosphide, glyphosate, malathion) öncelikle ve acilen yasaklansın.

2-Pestisitlerin tamamının 2030 yılına kadar yasaklanması, doğa dostu, zehirsiz yöntemlerle tarımsal üretim yapılması için Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından gerekli adımlar atılsın; doğa dostu tarım yöntemleri ve bu yöntemlerle tarım yapan küçük üreticiler desteklensin; üreticileri doğa dostu, zehirsiz yöntemler kullanmaya teşvik edecek politikalar uygulansın.

3-Türkiye’de tarım ve gıda ürünlerinde kullanılan pestisitlerle ilgili denetimler artırılsın, elde edilen denetim sonuçlarıyla ilgili şeffaflık sağlansın.

Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı hakkında

Oluşum, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı tarafından yürütülmekte olan Zehirsiz Sofralar Projesi kapsamında bir araya gelen 100’ü aşkın sivil kuruluş ve inisiyatifinden oluşuyor. Topluluk, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu Programı kapsamında destekleniyor.

Kasım 2019’da Zehirsiz Kampanya başlatan ağ, pestisitlerin zararlarına dikkat çekerek, Türkiye’de kademeli olarak azaltılarak yasaklanmasını ve doğa dostu üretim yapan çiftçilerin kullandığı yöntemlerinin yaygınlaştırılmasını talep ediyor.

 

Rock grubu Tame Impala’dan Avustralya yangınlarında çalışan kurumlar yararına turne

Popüler psikedelik rock grubu Tame Impala, kariyerinin en büyük Avustralya ve Yeni Zelanda turnesine çıkmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz hafta Twitter’dan hayranlarına bu konuyla ilgili duyuru yapan grup, gelirlerinin büyük bir kısmını Avustralya’daki yangın için çalışan kurumlara bağışlayacaklarını açıkladı.

Bantmag’in aktardığına göre, 16 Nisan’da Auckland’da başlaması planlanan turne Brisbane, Sydney, Melbourne, Adelaide ve Perth şehirleriyle devam edecek. Grubun lideri Kevin Parker konuyla ilgili şunları söyledi:

“Haftalardır bu yangınla ilgili olup bitenleri görmek beni çok üzüyor ve yardım etmek için kendi payımıza düşeni yapmak istiyoruz. Paranın nereye gideceği netleştirmek konusunda hâlâ çalışıyoruz. Ben ihtiyacı olan hiçbir kuruluşun es geçilmemesinden, bağışlanan paranın vahşi doğaya ve tüm etkilenen insanlara ulaşacağından ve iklim krizine engel olma adına yapılan çalışmalarda kullanılmasından emin olmak istiyorum.”

Avustralya seyircisi, turnede 14 Şubat’ta yayınlanacak The Slow Rush adlı yeni albümden parçalarla karşılanacak. Teksaslı grup Khruangbin de turnede ekibe eşlik edecek. Grup, konserlerine destek verecek başka sanatçılarla da iletişim halinde.

 

 

Küba dünyanın en sürdürülebilir ülkesi oldu

Sürdürülebilir Gelişme Endeksi’ne (SDI) göre sosyalist ada devleti Küba, dünyanın en sürdürülebilir ülkesi oldu. İlk beşte yer alan diğer ülkeler ise sırasıyla Kosta Rika, Sri Lanka, Arnavutluk ve Panama.  Çalışmada, ülkeler insani gelişim değerlerinin yanı sıra doğaya verdikleri zarara göre de sıralanıyor.

Antropolojist Dr. Jason Hickel tarafından geliştirilen veritabanında ülkenin gelişmişlik seviyeleri belirlenirken ortalama yaşam süresi beklentisi, sağlık, eğitim ve kişi başına düşen karbon ayak izinin Dünya’nın doğal sınırını ne kadar aştığı gibi veriler analiz ediliyor.

Fotoğraf: sustainabledevelopmentindex.org

Çevresel yıkım göz ardı ediliyor

SDI, Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılından bu yana yıllık raporları hazırlarken kullanılan İnsani Gelişme Endeksi’ni (HDI) güncellemek için oluşturuldu. HDI ülkeleri değerlendirirken yalnızca yaşam beklentisini, eğitimi ve kişi başına gayri safi milli geliri göz önünde bulunduruyor. Ancak Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi en iyi performans gösterenlerin ekonomik büyümesinin neden olduğu çevresel bozulmayı göz ardı ediyor.

Hikel: İnsani Gelişme Endeksi çelişki dolu

Araştırmayı yürüten Hickel, “Bu ülkeler iklim değişikliğine ve iklim değişikliğinin zaten açlık oranlarının yükselmesine neden olduğu daha fakir küresel Güney ülkelerini orantısız bir şekilde etkileyen diğer ekolojik bozulma biçimlerine büyük katkıda bulunuyorlar” dedi. HDI’nın kendi içerisinde çelişki içeren bir kalkınma modelini desteklediğini söyleyen Hickel, “Evrensel olduğunu iddia eden bir gelişme göstergesi için böyle bir çelişki savunulamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye 61’inci sırada

Hazırlanan veritabanına göre 2018 yılı HDI verilerine göre 14’üncü sırada olan Birleşik Krallık, SDI’da 131’inci sıraya, 13’üncü sırada olan ABD ise 159’uncu sıraya geriliyor. 163 ülkenin incelendiği sistemde son beş ülke sırasıyla ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Singapur. Türkiye ise 61’inci sırada yer alıyor.

 

 

 

 

 

What Australia type fire may tell us about the possibility of nuclear disasters

0

Australia is one of the countries that have experienced extreme weather events, especially in the last decade due to the effect of global warming. According to experts, system interactions triggered global warming, and extinguishing fires has become impossible due to reduced water resources as a result of excessive evaporation and mismanagement of these resources in the last decade in the country.

It is estimated that nearly 1.25 billion animal species and at least 27 people have lost their lives, in addition to annihilation of forests and vegetation due to the fires which could not be controlled for almost four months; other species are threatened with extinction and 1800 houses have reportedly burned down. Unfortunately, the impact of the events is not limited to the period of their occurrence – while four months of carbon emissions, as much as the annual carbon emission amount to the atmosphere, there are scientific studies indicating that there may be an increase in various diseases, especially asthma, especially among children, with the air quality rising to nearly 21 times the dangerous level. Things could have been much worse if the fires had reached the region where uranium mines are located in Australia, which supplies 12% of the uranium fuel used in nuclear power plants operating worldwide; Australia however, has no nuclear power plant of its own.

Even though the extraction of uranium which is used for nuclear power generation, requires high security standards worldwide, danger to these facilities is possible under all conditions, since in order to obtain 30 tonnes of uranium that is used in a 1200 MW capacity reactor in a year, 440 thousand tons of uranium rock must be extracted from the ground. However, heavy metals such as thorium, radium, radon gas, and nickel which are released in the waste and waste pools following the extraction and other processes, causing heavy substances such as arsenic and mercury getting mixed in the environment and groundwater. Actually such health-related concerns are not limited to Australia since there are also uranium mines in India, the United States, primarily in Niger and Kazakhistan. For Australia, Ranger Uranium Mine, Olympic Dam and Beverly uranium mines have long been on the radar of environmental organizations. According to Dave Sweeney, a renowned anti-nuclear campaigner at the Australian Protection Foundation (ACF), uranium mining and the processing of the extracted material pose enormous risks to the environment and health. However, Sweeney underlines that there are families working in the uranium mines, who inadvertently carry home radioactive dust from the job site.

‘If the fire reached the mines, it would be a nightmare for the world’

A relatively new scientific study published on January 8, 2019, on this subject also points out the danger in uranium mines, especially for those working in the extraction, grinding and production of nuclear fuel and uranium oxide production. Accordingly, due to the regular exposure of employees to radon gas even at low doses every day, it is possible to develop lung cancer due to the cumulative dose accumulated at the end of 10 years. Sweeney argues that the spread of the fires to the uranium mining areas would have been a “ nightmare for the world” since it would have meant the spread of radioactive particles into the air. This would have been in addition to the already existing dangers posed by the uranium mines, such as, in the case of the Ranger uranium mine, whose license, although it has not expired and rehabilitation has not begun yet, there are mineral wastes stacked in waste pools at the production site.

A warning for the rest of the world

Australian fires can even be considered as a warning in many respects for the rest of the world for the factors which triggered the fires, including the mismanagement of water resources that may occur in other continents within five to ten years and lead to the occurrence of large-scale and non-extinguishable fires. Undoubtedly, any explosion at gas facilities, gas plants, chemical factories, cyanide pools, silver, gold, and copper mines would also have multi-dimensional impacts on the overall pollution levels, but it would be infinitely worse if we were to take the nuclear chain into consideration.

What if similar mega-fires were to break out in the US?

When we look at the issue in terms of the location of nuclear power plants and uranium mines, health, and environment-related risks should be remembered. Considering a note by Dr. Helen Caldicott, author of ‘Nuclear Energy No Solution’ – according to her, an average 1000 megawatts reactor produces 225 kilograms of plutonium annually, and the spread of 500 kilograms of plutonium into the atmosphere is enough to have everyone in the world get exposed to cancer. In this respect, if mega-fires were to break out in the US, it would mean that according to the data of October 2019, 98 commercial reactors and 4000 uranium mines will be at unprecedented risk. At this point, I would like to point out that I do not mean that there will certainly be fires happening at nuclear facilities but, in the case of a fire, nuclear disasters may occur.

Similarly, when we evaluate the map of Australia, where the fire density is seen, over the continent of Europe, we see that 128 reactors pose a risk that according to the map, this number increases to 164 with the addition of 36 reactors from Russia. On the other hand, the possibilities for experiencing such multiple disasters are not limited to fires alone. As experienced in the USA with the Harvey and Irma hurricanes in 2017, there is a danger for the whole world in terms of both, the reactors and the wastes accumulated in the facilities due to extreme weather events such as storm and hurricanes, and the melting of glaciers and rising water levels. Therefore, these reactors should be shut down as soon as possible since there will be a need to wait for 10 years to have used reactor fuel rods transported from nuclear power plant area in case sea level rises become dangerous for nuclear power plants plus the amount of unsolvable waste problem should not be increased. The Fukushima Nuclear Disaster and the radioactive solid wastes stacked in the open area which have since found their way into the sea with each storm can be considered as an example of the susceptibility of nuclear facilities/sites to extreme weather events. The risk and danger posed by these nuclear reactors and their radioactive wastes can be understood more clearly when one considers the fact that the half-life of the plutonium is 24 thousand years and the cancer-causing effects last at least 240 thousand years.

Moreover, according to their half-life, other radioactive isotopes (strontium 90, cesium 137…) extending to tens of millions of years are also spread into the atmosphere. Unfortunately, there are nearly 400 nuclear reactors worldwide, thousands of uranium mines as well as waste facilities in operation, which have the potential of Chernobyl and Fukushima-like disasters.

These grim scenarios are meant to underscore the fact that the reality of the climate crisis often hides within its folds the very real possibility of a multiplicity of disasters. If scientists, who predict that the climate crisis will cause climate migration in the near future, could also take into account the fact that the conditions of the climate crisis may trigger nuclear disasters, and in turn, lead to massive waves of migration, steps can be taken to demand urgent changes in this regard, or at the very least the weak and often demonised voices of opposition to nuclear energy and weapons worldwide may be strengthened.

In this regard, the task of civil society is to organize more strongly in order to increase awareness regarding the link between the climate crisis and the vulnerability of nuclear facilities so that public opinion may begin to be altered and political powers may be pressured to begin an exit from the innately dangerous nuclear path. ‘Children for nuclear-free life’ and the involvement of more well-meaning youth such as Greta Thunberg will go a long way into promoting an appreciation of this little understood and/or acknowledged threat to our environment and health – there is an urgent need to phase out polluting industries including nuclear mines and promote worldwide usage of renewable sources such as solar and wind energy.

English version first published on Dianuke

Turkish version of this article was published on Civil Pages(Sivil sayfalar) and Green Gazette(Yesil Gazete)

İYİ Parti Kanal İstanbul için plan değişikliğine itiraz dilekçelerini verdi

İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu, bugün Kanal İstanbul’la ilgili  1/100.000 ölçekli plan değişikliğine ilişkin askıya çıkmış uygulamaya itiraz dilekçelerini verdiklerini bildirdi. Kavuncu, il teşkilatı olarak bir süre önce ÇED raporuyla ilgili itiraz dilekçelerini, Genel Başkan Meral Akşener ile birlikte Çevre İl Müdürlüğü’ne verdiklerini de hatırlattı.

İl Başkanı şu açıklamayı yaptı:

“1/100.000 ölçekli plan değişikliğini incelediğimizde özellikle bu kanalın geçeceği  güzergahta bir takım değişiklikler yapıldığını, buraların imara açılma durumunun söz konusu olduğunu, kanal yapılsa da yapılmasa da bu 1/100.000 ölçekli değişikliğin bir takım değişikliklere yol açacağını gördük. Bu konudaki itirazlarımızı yazılı olarak bildirdik. Bu konuyla ilgili herkes demokratik bir şekilde kendi fikir ve düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. Biz de konuyu bir siyasi tartışma olmaktansa tamamen bilimin çerçevesinde, aklın yolunda değerlendirilip bu şehirde yaşayan insanlar olarak ne kazandırıp ne kaybettireceğinin detaylı bir şekilde anlaşılmasını istiyoruz.”

 

Tibet buzullarında yeni virüs türleri keşfedildi

Çin‘in kuzeybatı Tibet Platosu‘ndaki bir buzulun, son 15 bin yıldır birçoğu modern bilim tarafından bilinmeyen donmuş virüsler topluluğuna ev sahipliği yaptığı ortaya çıktı. Tibet buzulundan çekirdeğinden alınan iki buz numunesine bakan bilim insanları 28 tanesi daha önce bilinmeyen 33 adet donmuş virüsün varlığını keşfetti.

Ocak ayında BioRixv veritabanında yayınlanan çalışmaya göre bu keşif, farklı çevre ve iklim koşullarında ne tür virüslerin yaşadığını öğrenmek için yardımcı olabilir.

Buzulların erimesi virüsleri ortaya çıkarabilir

Makalede yer alan, akran denetiminden geçmemiş başka bir argüman ise iklim krizine bağlı buzulların erimesiyle bu virüslerin tekrar çevreye saçılmaya başlama ihtimali olması. Araştırmacılar bu en kötü ihtimale karşı hazırlık yapmak için virüsler hakkında ne kadar bilgi toplanırsa, gelecekte o kadar faydalı olacağını belirtiyor.

Tibet buzulları iklim değişikliği sebebiyle hızlı bir şekilde eriyor.

Bakterilerinden uzaklaştırmak için zorlu süreç

Araştırmanın en zorlu aşamalarından birisi olarak çıkarılan buzul örneklerinin günümüz bakterileriyle kirlenmesini önlemek gösteriliyor. Bunu aşmak isteyen araştırmacılar yeni bir protokol oluşturmuşlar. 1992 ve 2015 yıllarında toplanan iki buzul örneği vaktinde yeterli önlem alınmadığı için dış kısımları bakteriler ile temas etmiş ancak iç kısımları hala bozulmamış.

Çekirdeklerin iç kısmına erişmek için, araştırmacılar -5 derecelik soğuk bir odada düzenek kurmuş. Steril bir şerit testere ile dış tabakadan buzun kesilmesinin ardından, buz çekirdeği etanol ve steril su ile yıkanmış ve bu işlem birkaç kez tekrar edilmiş. Araştırma sonucunda ise 28’i daha önce hiç bilinmeyen 33 adet virüs türü keşfedilmiş.

İspanya, büyük kentlerde ‘düşük emisyon bölgesi’ni zorunlu kılıyor

Geçtiğimiz Salı günü Barcelona kentinde iklim acil durumu ilan edilen İspanya’daki koalisyon hükümeti, büyük şehirlerde zorunlu düşük emisyonlu bölgeleri zorunlu kılan uygulamalarını tanıttı.

Reuters’in aktardığına göre, yeni hükümetin kabine toplantısından sonra konuşan Çevre Bakanı Teresa Ribera, hazırladıkları yasa tasarısıyla 50 binden fazla nüfusa sahip tüm kentsel alanlarda, düşük emisyonlu bölgelerin oluşturulmasını zorunlu kılacaklarını açıkladı. Sözkonusu önlemler önümüzdeki 100 gün içinde meclise gönderilecek.

2050’de iklim nötr hedefi için yeni mevzuat

Ülkede bu tür kısıtlamaları uygulamaya koyma girişimleri, geçen yıl kent merkezinde dolaşan araçlara yasakları kaldırmaya çalışan Muhafazakar Konsey’in de aralarında olduğu kesimlerce direnişle karşılanmış; teşebbüs mahkeme tarafından engellenmişti.

İspanya’nın sol koalisyon hükümeti, 2050 yılına kadar emisyonları düşürmek ve ‘iklim nötr’ hale gelebilmek için  yeni mevzuat oluşturacağını da açıkladı.

Bu idddialı hedefle ilgili olarak hükümetin, kasım ayındaki seçimlerde parlamentonun en büyük üçüncü grubu haline gelen radikal sağcı Vox Partisi‘yle karşı karşıya gelebileceği belirtiliyor. Vox, bu tür önlemleri, “çalışkan ve vergi ödeyen İspanyol halkına yapılan bir saldırı” olarak değerlendiriyor.