Ana Sayfa Blog Sayfa 2253

Big Oil’ın B planı devrede: Daha fazla plastik

Yeşil Gazete için çeviren: Hande Yetkin

(Bu metin Yale Environment 360 tarafından hazırlanmış olup Climate Desk işbirliğinin bir parçası olarak yeniden yayımlanmıştır.)

Kamusal alanda plastik kirliliğinin artışına yönelik endişelerle beraber kanvas çanta, metal pipet ve yeniden kullanılabilen su şişesi gibi materyallerin kullanımı da artış gösteriyor; insanlar okyanus çöplerinin görüntüleri karşısında dehşete düşerken, fosil yakıt ve petrokimya endüstrilerinin şimdikinden milyonlarca ton fazla plastik üretimi hedefleyen yeni tesislere milyarlarca dolar döküyor.

Uzmanlar, ExxonMobil, Shell ve Saudi Aramco gibi şirketlerin iklim değişikliğine yönelik ciddi bir küresel farkındalığın oluşma ihtimalinin ürettikleri yakıta olan talebi azaltacağını düşündüğünü; dolayısıyla bu şirketlerin petrol, gaz ve yan ürünler içeren plastik üretimlerini arttırdığı görüşünde. Plastik içeren petrokimyasallar, petrol sektörünün %14’ünü oluşturuyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre de 2020-2050 yılları arasında petrol talebindeki artışın yarısının bu petrokimyasallar olması bekleniyor. Dünya Ekonomik Forumu tahminlerine bakılacak olursa plastik kirliliği önümüzdeki yirmi yıl içinde iki kat artış gösterecek.

Uluslararası Çevre Hukuku Merkezi (CIEL) avukatlarından Steven Feit, “Bu, bir enerji kaynağı olarak fosil yakıt kullanımından vazgeçmeye çalışan dünyada, petrol ve gaz şirketlerinin gelişme gördüğü alan” diye konuşuyor.

Doğal gaz ve plastik ham maddesi bol miktarda etanla birlikte “hidrolik çatlatma” olarak bilinen fracking teknolojisinin kullanımından ötürü Amerika Birleşik Devletleri, plastik üretiminde büyüyen bir pazar konumunda. Doğal gaz fiyatlarının düşüşüyle beraber birçok fracking operasyonu maddi kayıpla sonuçlandı, dolayısıyla üreticiler sondajın yan ürünü olarak gördükleri etan için yeni bir kullanım alanı yaratma peşindeler.

“Durumu paraya çevirmenin bir yolunu arıyorlar” diyen Feit sözlerini şöyle sürdürüyor: “Plastiği hidrolik kırılma teknolojisi için bir tür sübvansiyon gibi düşünebilirsiniz.”

‘Plastik üretimin rönesansı’

Tarihsel olarak, Amerika’nın petrokimya merkezi, toksik emisyon etkisinden ötürü Cancer Alley (Kanser Ara Sokağı) ismiyle bilinen, Mississippi Nehri’nin alt kısmı boyunca uzanan alan. Üreticiler, söz konusu bölgede yeni projeler ve daha fazlası için teklifler geliştirmenin yanı sıra etan bakımından zengin kuyulara ev sahipliği yapan Pensilvanya ve Batı Virginia’da da yeni plastik koridorları oluşturma peşindeler.

Shell firması 6 milyar dolarlık bütçesiyle, Pittsburg‘un 40 kilometre kuzeybatısında, Pensilvanya Monako’da, etanı etilene çevirebilen ve birçok plastik türünün üretilebileceği bir tesis inşa ediyor. 2020’nin ilk aylarında faaliyete başlaması planlanan tesisin senede 1,6 milyon tona yakın plastik üretimi gerçekleştirmesi bekleniyor. “Birleşik Devletler’deki plastik üretim tarihinin rönesansı” şeklinde anılan periyodun en yüksek profili olarak bilinen tesis, yalnızca ambalaj ve tek kullanımlık materyaller (çatal bıçak takımları, şişe ve çantalar) ile sınırlı kalmayıp daha uzun ömürlü malzemeler (inşaat malzemeleri, araba ve uçak parçaları) de üretiyor.

Amerikan Kimya Konseyi (ACC), ABD’deki şirketlerin 2010 yılından bu yana -hali hazırda aktif olan tesisler, yeni kurulacaklar ve boru hatları gibi altyapılar da dahil olmak üzere- 333 çeşit plastiğe ve diğer kimyasal projelere 200 milyar dolardan fazla yatırımda bulunduklarını belirtiyor. Bahsedilen yatırımların bir kısmı yürürlüğe girmek için onay sürecinde, diğerleriyse ya zaten faaliyette ya da yapım aşamasında.

ABD Çevre Koruma Ajansı EPA’nın eski bölge yöneticisi ve Beyond Plastics’in kurucusu Judith Enck, “2020 yılı bu yüzden oldukça kritik. Bu oluşumların büyük çoğunluğu izin sürecinde, her şey için çok geç olmasına ramak kaldı” uyarısında bulunuyor. Etan dönüştürücü tesislerin çeyreğinin dahi kurulmasının, kolay kolay telafi edilemeyecek plastik bir gelecekle karşı karşıya kalmamıza yol açacağına da dikkat çekiyor.

Plastikten kaynaklanan emisyon hızla artıyor

Olası etkinin boyutları atık sorununa yönelik kamusal kaygının çok daha ötesinde. Plastik her ne kadar iklim değişiminden bağımsız bir sorun olarak görülse de, esasen gerek üretimiyle gerekse sonrasındaki kalıcılığıyla sera gazı emisyonunun en büyük kaynağını teşkil ediyor.

Uluslararası Çevre Hukuku Merkezi’nin bulgularına göre plastiğe bağlı yıllık küresel emisyon şu an için neredeyse 900 milyon ton, 2030’da ise emisyonun 1.3 milyar tona ulaşacağı öngörülüyor; bu miktar yaklaşık 300 adet kömür yakıtlı termik santralin üretimine denk geliyor. Merkezin açıklamasına göre üretimdeki büyümenin planlandığı gibi gerçekleşmesi ve ısınmanın 1,5 derecenin altında kalması halinde plastik, karbon emisyonunun %10-13 kadarını kullanmış oluyor.

Aslında bu emisyonlar plastiğin doğadaki ömrünün neredeyse her safhasıyla ilintili. Petrol ve gazın enerji yoğun doğası, kaynaklar arasında başı çekiyor. Öte yandan etan kırma prosedürü, karbon ayak iziyle eş zamanlı olarak muazzam boyutlarda enerji gerektiriyor. Shell firmasına verilen yıllık karbondioksit yayma izniyse 480.000 otomobilden salınan miktarla eşdeğer.

Toplam plastik miktarının tahmini %12’sinin yakılması, karbondioksit ve ağır metaller içeren tehlikeli toksinlerle beraber çok daha fazla sera gazı salımına yol açıyor, sektördeyse yenilenebilir enerjinin kaynağı olarak görülen atık yakma tesislerindeki faaliyetlerin artırılması teşvik ediliyor. Dahası, güncel çalışmalar plastik parçalama işlemi yapıldıkça sera gazı salımı gerçekleştiğini gösteriyor; bu durum kontrol edilmesi mümkün olmayacak oranda emisyon kaynağı anlamına geliyor.

Diğer taraftan plastiğin gerek çevresel gerekse başka alanlarda pek çok faydası olduğu görüşleri sektörün tartışma konuları arasında. Amerikan Kimya Konseyi (ACC) plastik marketler genel müdürü Keith Christman, plastiğin araçların rengini daha parlak gösterdiğini, evler için daha efektif bir yalıtım sağladığını, yiyeceklerin ömrünü uzatarak atık miktarını azalttığını ve medikal hijyene katkıda bulunduğunu dile getirerek argümanı destekliyor.

“Bunlar, sağlığımızı ve toplumumuzu koruyan önemli uygulamalar olmaya devam edecek, bağlamın bu noktada göz ardı edilmemesi gerekir. Plastik kullanmayacaksanız yerine koyacağınız alternatif kaynak ne olacak?” diye sorarak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Çelik, cam ve alüminyum gibi alternatif kaynakların kendilerine has olumsuz etkileri mevcut, karbon ayak izi miktarları plastiğin üreteceğinden kat be kat fazla.” Tek kullanımlık plastikleri hedefleyen eleştiri oklarını da, aslında uzun ömürlüler için daha fazla plastik kullanıldığını söyleyerek savuşturmaya çalışıyor Christman.

Durum bu şekilde olsa da, materyallerin erişilebilirliği varlıklı ülkeler için plastik kullanımını cazip hale getiren belirleyici bir faktör olarak ön plana çıkıyor. Ayrıca gelişmekte olan dünya da yeni bir pazar olarak hayatlarımıza girmiş vaziyette. Örneğin; Asya’nın bazı bölgelerindeki uluslararası firmalar, gelir durumu düşük tüketiciler için tek kullanımlık şampuan, sabun ve losyon içeren bireysel paketler hazırlıyor. Sektör, okyanuslardaki plastik sorununun bir nedeni olarak yoksul ülkelerin atık yönetimi altyapısının eksikliğine işaret etse de, ironik bir biçimde Amerikalılar kişi başına Hintlilerden onlarca kat, Endonezyalılardan beş kat ve Çinlilerden yaklaşık üç kat daha fazla plastik kullanıyor.

Dezavantajlı gruplar için tehlike çanları

Petrokimyasal ürünler, iklim üzerindeki etkilerine ek olarak, kansere ve çeşitli hastalıklara yol açtığı bilinen 1,3- Bütadien, benzin ve toluen içeren toksik gazlar da yayıyor. Hatırı sayılır sayıda tesis dar gelirli, belirli etnik grupların yaşadığı bölgelerde faaliyet göstermekle birlikte; benzer ekonomik koşullardaki beyazlar için de tehlike çanları çalıyor.

Tesislerle ilgili başka bir sorun da yangın ve patlamalar. Şükran Günü’nden bir gün önce Teksas’taki Neches limanında yer alan petrokimya tesisinde başlayan yangın, beraberinde 50.000 kişinin evlerinden tahliye edilmesini gerektiren iki patlamaya yol açtı. Olaydan bir hafta sonra yetkililer aynı bölgede yüksek miktarda kanserojen 1,3 -Bütadien tespit ederek yeni bir tahliye uyarısında bulundular.

Eyalet sınırları içinde 2019’daki dördüncü büyük ölçekli tesis yangını olarak kayda geçen bu vaka üzerine Teksas Çevre Adalet Savunuculuk Hizmetleri’nden Yvette Arellanod şunları söyledi: “Bu faaliyetlerin talihsiz yan etkileri yaşadığımız bölgede hissediliyor. Halkın, plastiğin etki alanını, bilhassa insan sağlığı üzerindeki etkilerini yanlış anladığını düşünüyorum.”

Özellikle kömür ve diğer endüstrilerini yitiren bölgelerde pek çok kişi hala petrokimya tesislerinin faaliyetleri memnuniyetle karşılamakta. Pensilvanya, Shell firmasının tesisine 1.6 milyar dolar değerinde bir vergi indirimi sağladı, bu rakam eyalet tarihinde görülen en yüksek indirim oranı. Ohio ve Batı Virginia‘daki yetkililer de benzer biçimde daha fazla etan kırıcı, depolama tesisi ve boru hattı inşa etmeye meyilli firmalara göz kırpmakta. Bir veri ve analiz şirketi olan IHS Markit ise, bölgenin Shell’inki gibi dört adet daha etan kırma tesisine yetecek kadar etan üretebilme potansiyeline sahip olduğunu bildirdi.

Öte yandan plastiği azaltmaya yönelik yasaların yaygınlaşması sektörü kaygılandırmakta. Avrupa Birliği 2021’den itibaren çatal bıçak takımı, tabak, pipet, bardak ve yiyecek paketi gibi tek kullanımlık plastiklerin kullanımına yasak getiriyor. ABD sınırları içerisindeki sekiz eyalette, şehirlerin bazılarında ve Afrika ülkelerinin otuz dördünde de plastik poşet kullanımı yasa dışı.

‘Tüm çabalara rağmen, plastik kullanımı artıyor’

Ancak IEA’nın “Petrokimyasalların Geleceği” başlıklı 2018 raporunun yazarı Peter Levi, “Tüm çabalara rağmen gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki plastik kullanımında artış hızlı bir biçimde artmaya devam ediyor” beyanında bulunarak uzmanların yılda %4 civarında artış tahmininde bulunduğunu, kapasitedeki artışın sebepsiz olmadığını hatırlatıyor.

Yıllık üretim 2000 yılından bu yana iki katına çıkmış durumda, sebep büyük ölçüde plastiğin düşük maliyeti ve çok yönlülüğü. Levi, plastiğin bir anlamda bir “rüya materyal” olduğuna inanıyor: “Bir plastik poşetin içine -onca ağırlığına rağmen- ne kadar fazla eşya sığdırabildiğinizi düşündüğünüzde inanılmaz bir tabloyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu da plastiğin yerine getirilecek alternatifin en az onun kadar muazzam bir performans göstererek beklentileri karşılaması gerektiğini gösteriyor.”

Söz konusu plastik olduğunda talep doğrudan tüketicilerden değil; yiyecek, içecek, tüketici ürünleri ve mallarını paketlemek işleriyle ilgilenen diğer sektörlerdeki şirketlerden geliyor. Karşıt görüştekiler her ne kadar ihtimal dışı olduğunu iddia etse de, Amerikan Kimya Konseyi (ACC) 2040’ta plastiklerin tamamının geri dönüştürülebileceğine veya geri kazandırılabilir hale getirilebileceğine inanıyor. Bu doğrultuda Avrupa Birliği tek kullanımlık ürün yasağına ek olarak plastik şişelere de kısıtlama getiriyor, yeni uygulama doğrultusunda plastik şişelerin 2025’e kadar %25 geri dönüştürülmüş madde içerecek şekilde üretilmesi gerekiyor.

IHS Markit’in raporuna bakılacak olursa geri dönüşüm işlemi; teknik kapasite, lojistik ve ekonomik açından bahsedilen hedefler bağlamında yetersiz. Plastiğin geri dönüştürülmesi teknik olarak zor bir süreç gerektirmekle beraber Çin‘in 2018’de kapılarını yabancı plastik atıklara kapatması, küresel ölçekli geri dönüşüm sistemlerinin yetersizliğini ortaya koyarak birçok zengin ülkeyi atık yığınlarıyla baş başa kalmasına neden olmuştu. IHS Markit’in plastik analiz direktörü ve konuya ilişkin raporun yazarlarından biri olan Robin Waters, geri dönüştürülen malzemenin gelecekteki plastik üretiminin %10-12’sinden fazlasına katkıda bulunma ihtimalinin düşük olduğunu, Avrupa Birliği’nin yasakladığı tarzda ürünlerse taleplerin yalnızca %5 kadarına tekabül ettiğini açıkladı.

Muhalif görüşler sektördeki tedarik genişlemesinin tüketicilerin talebine bakılmaksızın ek plastik kullanımına garanti teşkil edeceğinden endişe duyuyor. Feit, yeni etan kırma tesislerinin bir kez kurulması halinde üreticilerin geliri en üst düzeye çıkarmak için çalışmalarını kesinlikle sürdürmek isteyecekleri konusunda uyarıda bulunuyor:

“Bu durumda plastiklerin piyasaya sürülmesinde bir yeniliğe gidilecek, ki bu da endişe verici. Geçmişte de olduğu gibi daha fazla paketli ürün beraberinde daha fazla plastik getirecek, yani ardı arkası kesilmeyen bir problemler zinciriyle karşı karşıyayız. Üretim yavaşlamadığı sürece plastikle kaplayacak başka malzemeler öne sürmeyi sürdürecekler.”

Makalenin İngilizce Orijinali

Amsterdam Üniversitesi’nde Shell karşıtı protesto

Amsterdam Üniversitesi’nde bir araya gelen öğrenciler dev petrol şirketi Shell’i protesto etti. Beyaz önlükler giyen öğrenciler, petrolü temsil eden siyah boyalarla dolu deney tüplerini üstlerine döktü.

Petrol şirketinin üniversitenin sosyal ve eğitim harcamalarının bir kısmını finanse ettiğini belirten öğrenciler, üniversitelerinden fosil yakıt sponsorluğundan çekilmesini ve “yeşil yıkama”ya izin vermemesini talep etti.

Shell Must Fall hesabı üzerinden paylaşım yapan öğrenciler “Öğrenciler olarak Shell’in eğitimi ve araştırmayı finanse ederek sosyal meşruiyet kazanmasını istemiyoruz” dedi. Protesto Shell’e karşı gerçekleştirilen eylem haftası kapsamında gerçekleştirildi.

‘Shell’in gerçek maliyeti, iklim krizi’

Eylem haftası fikri Royal Dutch Shell şirketinin Ocak ayının sonunda 2019 yılının gelirlerini açıklayacağını duyurması üzerine ortaya çıktı. Royal Dutch Shell; Shell ve Royal Dutch şirketlerinin birleşmesiyle ortaya çıkan, Hollanda menşeli dünyanın en büyük petrokimya şirketlerinden birisi.

Bunun üzerine bir araya gelen Hollandalı aktivistler hafta boyunca çeşitli eylemler düzenleyerek Shell’in politikasının gerçek maliyeti olarak Endonezya’daki seller ve Avustralya’daki yangınlar gibi iklim krizi sebebiyle olan olaylara vurgu yapmayı amaçlıyor.

Benzin istasyonlarına yeşil boya

Hafta başında Shell CEO’su Ben van Beurden‘ın evinin önünde gösteri yapan eylemciler, Beurden’ın yarım günde kazandığı paranın asgari ücretle geçinen bir kişinin bir yıllık maaşına denk olduğunu söylemişlerdi. Aynı zamanda eylemciler, Shell’in petrol ofislerine giden eylemciler, benzin istasyonlarına yeşil boya dökme eylemlerinde bulundu.

Avustralya Başkent Bölgesi’nde acil durum ilan edildi

Avustralya’nın başkenti Kanberra’nın güneyindeki orman yangınlarının şiddetlenmesi üzerine şehrin yer aldığı eyalette olağanüstü hal ilan edildi. Yetkililer bölgede 20 yıldır görülen en büyük yangın olduğunu söylüyor. Şu anda yangın 18.500 hektarlık alanı etkisi altına almış durumda.

BBC’de yer alan habere göre Avustralya Başkent Bölgesi Başbakanı Andew Barr, gazetecilere verdiği demeçte yangının 2003 yılından bu yana görülen en kötü orman yangınlarından biri olduğunu söyledi.

Son 20 yılın en büyük yangını

Eyalet başbakanı, tüm önceliklerinin yangınların söndürülmesi olacağını belirtti. 2003 yılında Canberra banliyölerindeki orman yangınları dört kişiyi öldürmüş, 500 kişiyi yaralamış ve 470 evi tahrip etmişti.

https://twitter.com/EarldeBlonville/status/1223120667609980931

Barr, sıcaklıklar 40 °C’ye yükseldiğinde, şiddetli rüzgarlar tarafından ateşlendiği için yangınların “kontrol edilemez hale gelebileceği” konusunda uyardı. Açıklamasının devamında, en kötü yangının Kanberra’daki Parlamento Binası’na arabayla 20 dakikalık mesafede bulunan Tuggeranong bölgesinin hemen güneyinde olduğunu söyledi. Barr, yangın makamlarına ekstra güç ve kaynak sağlayan acil durumun “Kanberra risk altında olduğu sürece” yerinde olacağını da sözlerine ekledi.

Gökyüzü kızıla döndü

Sosyal medyada Kanberra’da çıkan yangınlarla ilgili yapılan paylaşımlarda çok sayıda gökyüzünün yangınlar sebebiyle kızıla döndüğü fotoğraflar yer aldı.

Avustralya beş aydır yanıyor

Avustralya’da Eylül ayından bu yana iklim krizinin sebep olduğu aşırı sıcaklıklar yüzünden oluşan yangınlar 33 kişinin ölmesine binlerce kişinin evsiz kalmasına, yaklaşık 1,25 milyar hayvanın ise ölmesine sebep oldu.

Avustralya Başbakanı Scott Morrison, hem yangınlarla mücadeledeki etkisizliği hem de iklim krizine karşı etkili adımlar atmaması sebebiyle eleştiriliyor.

 

Kargo gemileri yelkene geri dönüyor

Karbon salımlarını azaltma baskısı altında olan küresel denizcilik şirketleri, eskiden beri kullanılan bir teknolojiyi deniyorlar; okyanus rüzgarlarını kullanmak için yelken açmak ve pahalı yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak.

Yeşil Odak’ta yer alan habere göre Fransız yat tasarımcısı VPLP Design, denizaşırı hizmet uzmanı Jifmar ile karbon içermeyen taşımacılık konusunda uzmanlaşmış denizcilik şirketi olan Zéphyr & Borée arasındaki ortak girişim Alizés tarafından, ArianeGroup için bir yük gemisi tasarlamak için görevlendirildi.

4 adet kanat yelken

Tasarım firması, 121 metre uzunluğunda ve 23 metre genişliğinde açık güverteli Canopée adlı bir kargo gemisi tasarladı. Bu geminin tasarımındaki yenilik, 30 metre yüksekliğindeki Oceanwings adı verilen 4 adet wing sail (kanat yelken).

Karbon emisyonlarını yüzde 30 azaltıyor

Kanat yelken, rüzgar hareketinden itme elde edebilmek için bir tekneye dikey olarak sabitlenmiş, uçak kanadına benzer bir yapı. Üç boyutlu kanat yelkenlerin eni dar olduğu için sürtünme çok düşük oluyor bu da geleneksel yelkenlerden daha verimli olmasına sebep oluyor.

VPLP tarafından tasarlanan Oceanwings, ayrı olarak geliştirilen bir rotalama sistemiyle ilişkili otomatik ve yeniden açılabilir hafif yelken kanatlardan oluşuyor. Bu yelken kanatlı gemiler, yakıt tüketimini ve karbondioksit emisyonlarını ortalama %30 oranında azaltmak için geminin ana tahrik sistemine yardımcı oluyor.

Dünyanın en korkutucu yerinin videosu çekildi: Thwaites Buzulu

Bilim insanları tarihte ilk kez Thwaites Buzulu’nun zemin hattının videosunu çekmeyi başardı. Batı Antarktika’da yer alan buzul 50 kilometreyi aşan genişliği ve yılda iki kilometre hareket etme kabiliyeti ile belki de en önemli görülen buzullardan birisi.

The Atlantic’ten Robinson Meyer’ın haberine göre Kalınlığı bin 900 metreyi bulabilen buzulun en alt kısmına inmeyi başaran araştırmacılar, bu devasa buzulun yerden ayrıldığı noktaya ulaşarak bu bölgede çekim yaptılar. Böylece devasa ama iklim krizine karşı da oldukça savunmasız olan buzulun eriyerek okyanusa su bırakması kayıt altına alınmış oldu.

Thwaites, dünyamızda hayatımız boyunca gerçekten önemli olabilecek birkaç buzuldan birisi. Eğer çökerse, önümüzdeki birkaç yıl içinde hızla, felaketle küresel deniz seviyelerini yükseltebilecek etkiye sahip. Çöküp çökmeyeceği sorusu ise neredeyse tamamen zemin hattına ve bu videoda gösterilen erime süreçlerine bağlı.

Videodaki buzlu “tavan”, buzulun deniz tabanına oturmak yerine suda yüzen kısmı olan buzulun alt kısmı. Tabanına yapışan hemen hemen her şey ise sadece birkaç saat önce Antarktika ana kayasına yapışık halde bulunuyordu.

Icefin tarafından çekilen zemin hattının görüntüleri

‘Buzulbilim için Ay’da yürümeye eşdeğer

Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden ve MELT projesinin araştırmacılarından Dr. Britney Schmidt, videoyu çeken dalgıç robot Icefin ile daha önce yapılamayan bir şey başardıklarını ve bunun buzulbilim için bir “Ay’da yürümek” anı olduğunu hissettiğini söyledi:

Icefin’i, gözlemlerin neredeyse imkansız olduğu, ancak hızlı değişimin gerçekleştiği yerler olan buzulların topraklama bölgelerine nihayet erişebilmesi için tasarladık. Buzul ve buz raflarına bakmanın yeni bir yolunu temsil ettiği için Icefin ile gurur duyuyoruz. Gerçekten ilk defa, başka türlü ulaşamadığımız süreçleri ölçmek ve haritalamak için buzun altında kilometrelerce sürebiliriz. Bir zemin hattı bölgesine ilk kez yakından baktık. Bu bizim ‘Ay’da yürümek’ anımız.

MELT Projesinde yer alan ekip: James Wake, Britney Schmidt, Catrin Thomas, Paul Anker, Dan Dichek ve Andy Mullen

Aşı karşıtlığı artıyor: Türkiye’de her iki çocuktan birisinin aşıları tam değil

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi’nin bilgi edinme yasası kapsamında tam aşılı çocuklara ilişkin yaptığı başvuruya verilen yanıtlar, Türkiye’de aşı karşıtlığının geldiği noktayı ortaya koydu.

Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre 2003-2019 yılları arası verilerin sorulmasına karşın Sağlık Bakanlığı yalnızca 2017 ve 2018 yıllarına ilişkin bilgileri açıkladı. Buna göre 2017 yılında tam aşılı çocuk sayısı 1 milyon 8 bin 387, 2018 yılında ise bu rakam 1 milyon 104 bin 129 olarak gerçekleşti.

Tam aşılı çocuk sayısı yüzde 49.6

İlgezdi, Sağlık Bakanlığı’nın tam aşılı çocuk oranlarını açıklamaması üzerine Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarını paylaştı. Araştırmaya göre Türkiye’de tam aşılı çocuk oranları 2018 yılında 12-23 aylık çocuklarda yüzde 66.9, 24-35 aylık çocuklarda ise yüzde 49.6’ya kadar düştü.

İlgezdi, söz konusu oranların geçmiş yıllara göre risk oluşturabilecek düzeye düştüğüne işaret ederek, “2013 yılında Türkiye’de tam aşılı çocuk oranının 12-23 aylık çocuklarda yüzde 68, 24-35 aylık çocuklarda ise yüzde 71 oranındaydı” diye konuştu.

Aşı karşıtı aile sayısı yükseldi

CHP’li İlgezdi; aşı karşıtı aile sayısının resmi verileri göre 2011 yılında 183 oluduğunu; günümüzde bu sayının 100 bine yaklaştığının tahmin edildiğine işaret etti. İlgezdi; 2012 yılında aşı karşıtı söylemler nedeniyle aşı karşıtı olan ailesi sayısının 387’ye, 2013’te 913’e, 2014’te bin 370’e, 2015’te bin 91’e, 2016’da 11 bin 470’e, 2017 yılında ise 23 bine çıktığını ifade etti.

Salgın hastalık riski

Türkiye’nin büyük tehlike altında olduğu uyarısında bulunan İlgezdi, “Çocukların yaşamını tehdit eden ciddi salgın riskleri var” dedi.

Ruhsatsız işletilen maden çöktü, iki işçi mahsur kaldı

Zonguldak‘ın Kilimli ilçesi Bölüm Mahallesi’nde O.A’ya ait olduğu belirtilen maden ocağında, henüz belirlenemeyen nedenle göçük oluştu. AA’da yer alan habere göre maden ocağı geçen yıl mühürlenmiş, şu anda ruhsatsız bir şekilde işletiliyordu.

İhbar üzerine olay yerine gelen AFAD, itfaiye ekipleri ve Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) tahlisiye ekipleri, içeride mahsur kalan Sebahattin Kalaycıoğlu ve Murat Ovaz‘ı kurtarmak için çalışma başlattı. Arama ve kurtarma çalışmaları, yaklaşık 8 saattir sürüyor.

 

DSÖ, koronavirüs nedeniyle ‘küresel acil durum’ ilan etti

Çin‘de ortaya çıkan ve daha sonra başka ülkelere de yayılan yeni tip Koronavirüsü nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 170’e çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü, ‘küresel acil durum’ ilan etti.

Örgüt, salgının yayıldığı günlerde bu ilana gerek görmemiş, ancak daha sonra ‘hata yaptıklarını’ kabul etmişti.

‘Çin’e yönelik bir güvensizlik oyu değil’

Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, yaptığı basın toplantısında “Acil durum ilanı Çin’e yönelik bir güvensizlik oyu değil” derken, “Virüs sebebiyle ticaretin kısıtlanmasını tavsiye etmiyoruz. En büyük endişemiz virüsün sağlık sistemi daha zayıf olan ülkelere yayılması olasılığı” ifadelerini kullandı.

Adhanom, Çinli yetkililerin aldıkları önlemlere güvendiklerini belirtti;  “Çin’in aldığı önlemlerin gidişatı değiştireceğine inanıyoruz. Kapasiteyi gördüm. Salgını en kısa sürede kontrol altına alacaklarını düşünüyorum” diye konuştu.

Acil prosedürü nasıl?

DSÖ, acil durumda şu adımları izleyebiliyor:

  • İlgili ülkelere salgının sonuçlarından insanları korumak için bazı önlemler dayatılabilecek.
  • Önlemler uluslararası trafik ve ticareti önünde gereksiz engel oluşturamayacak.
  • Bireylerin seyahatleri veya malların taşınması kısıtlanabilecek.
  • Birçok ülkede kişilerin tamamı ya da bir kısmı yakın takibe alınabilecek.
  • Tavsiyeler DSÖ üyesi devletler için bağlayıcı ancak yaptırım mekanizması yok.
  • Tavsiyelere uymayan devletlerin diğer devletlerden baskı görmesi söz konusu.

En az 18 ülkeye yayıldı

Çinli yetkililer, 29 Ocak itibariyle ülkede 7 bin 711 vaka görüldüğünü açıklarken, enfeksiyonun en az 18 sıçradığı belirtilmişti.

Koronavirüs sebebiyle çokuluslu şirketler Çin’deki faaliyetlerini durdurmuş, çok sayıda havayolu şirketi Çin seferlerini askıya almıştı. Uluslararası toplum virüsün yayılmasını yavaşlatmaya ya da durdurmaya çalışırken, virüsün ekonomik etkisinin Çin’in sınırları ötesine de geçeceği uyarısı yapılıyor.

Virüse karşı bir aşı veya spesifik tedavi bulunmasa da, virüsü kapan birçok kişi hafif belirtiler gösteriyor ve durumu iyileşiyor. Ancak bazı vakalarda akut solunum enfeksiyonlarına sebep olup ölüme yol açabiliyor.

Bir günde yüzde 38 artış

Bu arada virüs nedeniyle yaşanan ölümlerde de astronomik artışlar görülüyorÇin’in Wuhan kentinden dünyaya yayılan yeni tip koronovirüs nedeniyle yaşanan ölümler bir gün içinde yüzde 38 oranında arttı. Dünden bu yana ölü sayısı 132’den 170’e yükseldi. En ‘ölümcül’ günün yaşandığı açıklandı.

Uzmanlar, yeni koronavirüsün, belirtilerin görülmediği kuluçka süresince de insandan insana bulaştığına dikkat çekiyor. Bu durum, bir ila 14 gün arasında değişen kuluçka süresinde belirtilerin henüz görülmemesine rağmen virüsün yayılabildiği, yani karantinaya alınmasına gerek görülmeyen bir kişinin virüsü başkasına bulaştırabileceği anlamına geliyor.

Johns Hopkins Üniversitesi’nin virüsten etkilenen ve yaşamını yitirenleri gösterdiği haritada, Çin’deki durum şu şekilde görülüyor:

Emekli Büyükelçi ve Başkonsoloslar: Kanal İstanbul’dan vazgeçilmeli

Dışişleri Bakanlığı emekli misyon şefleri tarafından Kanal İstanbul ile gündeme gelen Montrö Sözlemesi hakkında bir açıklama yayınlandı. 126 emekli Büyükelçi ve Başkonsolos’un imza attığı açıklamada “Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması Türkiye’nin İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin kaybedilmesine yol açar” uyarısında bulunuldu.

‘ABD de Montrö’yü kaldırmak istiyor’

Açıklamanın “ABD, yıllardır Montrö’yü ortadan kaldırmaya veya kendisinin de taraf olacağı yeni bir sözleşme yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır” ifadesi kullanılırken, Kanal İstanbul’un ABD’nin Montrö’yü tartışmaya açmasına ‘hizmet edeceği’ belirtildi.  T24’te yayınlanan habere göre ‘Montrö Duyurusu’ isimli açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi‘ni tartışmaya açacaktır. Atatürk Türkiye’sinin, Lozan Antlaşması‘ndan sonra en büyük diplomasi başarısı olan Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ise Türkiye’nin İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin kaybedilmesine yol açar.

‘Montrö Türkiye’nin mutlak egemenliğini gösteriyor’

Montrö, Türkiye Cumhuriyeti’nin, ülkenin askerden arındırılmış, uluslararası yönetime ve denetime bırakılmış son parçası üzerinde mutlak egemenliğini tescil eden belgedir.

Montrö, Boğazlar üzerinde yüzyıllar süren ve Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmasına varan tarihi sürecin tekrarlanmasını önleyecek dayanağımız, kozumuzdur. Montrö, Türkiye’nin herhangi bir savaşta, savaşan taraflardan birinin yanında istemeden savaşa girmesini önleyen bir sözleşmedir.

Montrö, Rusya‘nın da güvenliğinin temel bir belgesidir. Rusya, 1936’nın koşullarında, zamanın Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa ve Dünya siyasetindeki konumu, ağırlığı ve güvenilirliği nedeniyle güvenliğini Türkiye’nin ihtiyarına ve kararına bırakabilmiştir. Ancak, Sözleşme’nin imzasını takiben, Boğazlarda daha fazla söz sahibi olabilmek için Türkiye’yi ikili bir yardımlaşma anlaşması yapmaya zorlamak istemiştir.

Atatürk, İnönü ve T. Rüştü Aras, Montrö varken başka anlaşmaya gerek olmadığı ve Montrö’yü tartışmaya açmanın, Türkiye’ye kazandıklarını kaybettireceği düşüncesi ile bunu kabul etmemişlerdir. Rusya Boğazlar üzerindeki iddia ve beklentilerinden bugün de vazgeçmemiştir.

‘ABD Montrö’yü kaldırmaya çalışıyor’

Montrö Sözleşmesi’ne taraf olmayan ve Sözleşme’yi Karadeniz’e dilediği gibi çıkmasının önünde engel olarak gören müttefikimiz ABD, yıllardır Montrö’yü ortadan kaldırmaya veya kendisinin de taraf olacağı yeni bir sözleşme yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Kanal İstanbul ve ÇED Raporu’nda sözü edilen Çanakkale Kanalı, ABD’nin Montrö’yü tartışmaya açmak amacına hizmet edecektir.

‘Kanal İstanbul’dan vazgeçilmeli’

Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye’ye bütün bu kazanımlarını kaybettirebilecek yaşamsal bir egemenlik ve güvenlik, kısacası gerçek bir beka sorununa yol açacaktır. Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çeşitli emelleri olan devletlerin çıkarına hizmet edecek olan Kanal İstanbul’dan vazgeçilmelidir.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Kanal İstanbul ile yok edilecek orman 3 bin hektarı bulabilir

Türkiye Ormancılar Derneği Marmara Şubesi Kanal İstanbul’dan zarar görecek orman alanları, ekosistem ve su kanallarına ilişkin açıklama yapmak üzere Kuzey Ormanları Derneği’nin de katılımıyla basın toplantısı düzenledi.

‘Yok edilen orman alanı 3 bin hektarı bulabilir’

Kadıköy’de gerçekleşen toplantıda Marmara Şubesi Başkanı Prof. Dr. Ünal Akkemik, bilim kurullarının hazırladığı raporu açıkladı. Akkemik, Kanal İstanbul ile 458 hektarlık bir orman alanının (595 futbol sahası kadar bir alan) tamamen yok olacağını, Kanal çevresinde oluşturulacak yeni yerleşim yerleriyle birlikte kaybedilen orman alanı miktarı 3 bin hektara (3 bin 896 futbol sahası kadar alan) çıkacağını söyledi.

Istrancalar’dan Düzce’ye tüm kuzey ormanlarının tehdit altında olduğuna dikkat çeken Akkemik şunları söyledi: “Rant Kanalı projesinin durdurulmasını ve bölgedeki tüm alanın muhafaza ormanı ilan edilmesini istedi.

‘Havalimanı ve köprü için 8 yılda 8 bin 700 hektar kesildi’

İstanbul’un Kuzey Ormanlarının uzun yıllardır ‘mega projeler’ sebebiyle zarar gördüğünü belirten Akkemik, “1971 yılı orman envanterine göre yaklaşık 270 bin hektar kadar olan İstanbul’un orman varlığı 2018 yılında 243 bin hektara kadar gerilemiştir. 47 yılda kaybedilen orman alanı 27 bin hektar kadardır. Bu kaybın yaklaşık üçte birine karşılık gelen 8 bin 700 hektarı 3. Havaalanı ve 3. Köprü bağlantı yollarının yapımı için son 8 yılda verilmiştir. Bunlara ek olarak maden, savunma, çöplük, su, eğitim ve enerji yatırımları gibi faaliyetler için de 20 bin hektar yakın bir orman alanı vasfını yitirmiştir” dedi.

‘Muhafaza Ormanı zarar görecek’

Terkos Gölü ile Karadeniz arasında kalan kumul üzerinde 1880li yıllarda yapılan ağaçlandırmaların ilk ağaçlandırma örneklerinden olduğu için tarihi öneme sahip olduğunu belirten Akkemik, özel teknikler ile yapılan ağaçlandırma sonucu Terkos Gölü’nün susuz kalmasının önlendiğini hatırlattı ve 1961 yılında Muhafaza Ormanı ilan edilen alanın eğitim amaçlı da kullanıldığını söyledi.

Akkemik “Kanaldan çıkacak hafriyatın dökülmesi için yapılacak yollarla ve kıyı dolgusuyla yok olacak. Bu ormanlar, dolgudan kaynaklanacak toz ve gemi ile araç trafiğinden kaynaklanacak hava kirliliğinden de olumsuz etkilenebilecektir. Bu kumul ağaçlandırmasının tamamen kaybedilmesi Terkos Gölünün de içme suyu özelliğinin yok olmasına yol açabilecektir” ifadelerini kullandı.

‘13 endemik 16 tehdit altında bitki türü var’

Akkemik, Kanal İstanbul proje güzergahındaki biyolojik çeşitliliğe vurgu yaptığı konuşmasının devamında şu açıklamada bulundu:

İstanbul’un Kuzey Ormanları ile kumul, mera, sulak alan ve fundalık gibi doğal ekosistemleri, sayısı 2500’ü bulan bitki çeşidine, 38 memeli hayvana, 35 kurbağa ve sürüngene ev sahipliği yapmaktadır. Sulak alanlarla birlikte bu doğal karasal ekosistemler 350 kadar kuş türünü de barındırmaktadır. ÇED Raporuna göre kanal güzergâhında; sadece 399 bitki türü, 37 memeli, 8 yarasa, 239 böcek, 7 iki yaşamlı, 24 sürüngen ve 249 kuş türü yaşamaktadır.

‘153 tür Bern Sözleşmesi ile koruma altında’

Bitkilerden 13’ü endemik, 16’sı ise tehdit altındaki türlerdir. Benzer şekilde fauna elemanlarından da 153’ü Bern Sözleşmesi gereğince korunan türlerdir. Tehdit altında 5 kuş türü de bulunmaktadır. Ancak ÇED Raporunda verilen flora ve fauna listeleri eksiktir. ÇED raporunda da canlıların habitat parçalanmasından zarar göreceği kabul edilmiş olup bitkilerin korunması için endemik olanlarından sadece 5’inin tohumlarının taşınacağı açıklanmıştır.

ÇED Raporunda, diğerleri için de başka habitatlarda da yayılış göstermesi nedeniyle taşınmasına dahi gerek olmadığı yer almaktadır. Bilimsellikten uzak bu taşıma şeklindeki önlem neredeyse tüm ÇED Raporlarında bulunmakta olup doğaya verilen zararın küçük gösterilmesinde kullanılmaktadır.

‘Kesiyoruz ama yerine dikiyoruz’

Benzer bir sözde önlem de kesilen ormanların yerine başka yerlerde ağaçlandırma yapılacağıdır. Kanal İstanbul için kesilen orman alanlarında 201 bin kadar ağaç olduğu ÇED Raporunda belirtilmiştir. Bu ağaçların bir kısmının taşınabileceği, taşınamayan ağaçların yerine de uygun alanlarda ağaçlandırma yapılacağı açıklanmıştır. Bu şekildeki gerekçelerde orman alanlarında yapılan tüm yatırımların ÇED Raporlarında yer almaktadır.

Ağaçlandırmaların orman ekosistemi haline gelmesi için onlarca yıl geçmesi gerektiği artık tüm kamuoyunca bilinmesine rağmen ÇED Raporlarında halen “kesiyoruz ama yerine dikiyoruz” açıklamalarına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman Bakanlığı tarafından halen itibar edilmesini de anlamamaktayız.

3. köprü inşaatının havadan görüntüsü

‘Kuzey Ormanlarının tamamı Muhafaza Ormanı ilan edilsin’

Kanal İstanbul projesinin bölgedeki orman varlığı ile birlikte biyolojik çeşitlilik için de bir tehdit oluşturacağının söylendiği açıklamada talepler şu şekilde sıralandı:

Oysa ormanlar ve diğer ekosistemlerin hoyratça yok edilmesinin aslında geleceğimizi de riske attığının farkına varılması gerekmektedir. Çünkü bu doğal ekosistemler İstanbul İçme suyu havzalarında temiz su biriktirilmesine, İstanbul’un havasının temizlenmesine ve sel gibi doğal afetlerin önlenmesine katkı sağlamaktadır.

Yapılması gereken; on yıllardır ağır tahribata maruz bırakılmış olan Kuzey Ormanlarının tümüyle ‘Muhafaza Ormanı’ ilan edilerek her türlü rant ve yağma projesine derhal kapatılması ve diğer doğal ekosistemlerle birlikte koruma altına alınarak her türlü baskı ve yapılaşmadan uzak tutulmasıdır.