Ana Sayfa Blog Sayfa 2193

Greta Thunberg: Koronavirüs kapmış olabilirim

İklim aktivisti, İsveçli Greta Thunberg, koronavirüse yakalanmış olabileceğini açıkladı. Oyuncu olan babası Svante Thunberg ile kısa süre önce trenle yaptıkları Avrupa gezisinden sonra bazı hafif belirtileri gösterdiğini anlatan 17 yaşındaki aktivist, muhtemelen virüsü kaptığını belirtti.

Thunberg, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, İsveç’te durumu acil olmayan kişilerin test yaptıramadığını, bu nedenle kesin sonucu bilmediğini belirtse de, “Semptomlar ve koşullar bir arada düşünüldüğünde, Covid-19 kapmış olmam son derece muhtemel” ifadelerini kullandı.

Akranlarına çağrı: Evden çıkmayın

Son iki haftadır kendisini evde izole ettiğini belirten Greta Thunberg, babasının ateş dahil ağır semptomlar gösterdiğini, kendisinin ise iyileştiğini belirtti. Greta, bir genç olarak hastalığı çok hafif atlattığını söyleyip akranlarına evde kalma çağrısı yaptı.

“Ben neredeyse hasta hissetmedim. Geçirdiğim son soğuk algınlığı bundan daha ağırdı!” diyen genç aktivist şöyle devam etti:  “Eşzamanlı olarak bir başkasında virüs olmasaydı, hiçbir şeyden şüphelenmeyebilirdim bile. Sadece sıradışı bir yorgunluk ve biraz öksürük derdim. Ve durumu bu kadar tehlikeli hale getiren şey bu… Biz risk grubunda olmayanlar çok büyük bir sorumluluğu var. Bizim davranışlarımız, birçok başka kişi için ölümle yaşam arasındaki fark olabilir.”

İnfaz paketi için partiler arası görüşmeler başladı

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), infaz oranını yarı yarıya indiren ve denetimli serbestlik süresini arttıran kanun teklifi taslağı Meclis’te grubu bulunan diğer partilerin görüşüne sunmaya başladı. İlk ziyaret Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) grubuna yapıldı.

Ziyarette, AKP heyetinde Grup Başkanvekilleri Mehmet Muş ve Cahit Özkan ile Adalet Komisyonu üyeleriyle Adalet Bakanlığı temsilcisi yer alırken,  CHP heyetinde Grup Başkanvekilleri Engin Özkoç ve Engin Altay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, milletvekilleri Bülent Tezcan, Zeynel Emre, Alpay Antmen ve Murat Emir hazır bulundu.

AKP heyeti 10 kanunda değişiklik içeren teklifi daha sonra İYİ Parti’ye götürdü. Teklif, HDP grubuna sunulacak.

CHP’den teklife üç itiraz iki öneri

CHP Başkanvekili Engin Özkoç, ziyaretin ardından düzenlediği basın toplantısında AKP heyetine TCK 188 kapsamındaki uyuşturucu ticareti, cinsel suçlar ve kadına şiddet konusunda hassasiyetlerini ilettiklerini belirtti. “Ayrıca Terörle Mücadele Yasası’nda ortaya çıkan sorunlar nedeniyle terör örgütü üyesi olmadığı halde yardım yataklık adı altında haksızlığa uğrayan çok sayıda kişinin bulunduğu, bu haksızlıkların giderilmesini kapsayacak bir adıma da ihtiyaç olduğunu belirttik” diyen Özkoç tutuklu gazeteciler, akademisyenler ve muhaliflere yönelik düzenleme yapılması önerilerini ilettiklerini bildirdi

’70 bin kişinin tahliyesi öngörülüyor’

CHP’nin hukukçu milletvekillerinin teklif üzerinde çalıştığını, CHP’nin önerilerinin de yer alacağı çalışmayı gün içinde AKP’ye ileteceklerini belirten Özkoç, gelen teklif değişmeden geçerse yaklaşık 70 bin kişinin yararlanacağı, farklılaştığında ise bu sayının 35-40 bine düşeceği bilgisi verildiğini paylaştı.

Bostancı: Adı üzerinde taslak

AKP heyeti infaz taslağı ile ilgili diğer partileri ziyaret ederken Grup Başkanı Naci Bostancı’dan teklifin bir taslak olduğu değerlendirmesi geldi. Bostancı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Hazırladığımız infaz taslağı adı üstünde sadece bir taslak. Tüm partilerin yaklaşımını görmek istediğiniz bir zemin. Nihai teklif görüşmelerin ve son değerlendirmenin ardından belli olacak. Taslak üzerine spekülasyon yapmak kesinlikle yanlıştır, sürece zarar vericidir” dedi.

Kimlerin yararlanması öngörülüyor?

AKP ve MHP’nin uzun süredir üzerinde çalıştığı, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hızla TBMM’den çıkartılmasını kararlaştırdığı infaz paketi taslağına göre, terör suçları, kasten öldürme suçu ve örgütlü suçlarda indirim öngörülmüyor. Ancak, cinsel suçlar ve uyuşturucu ticareti gibi konularda, 3/4’lük koşullu salıverilme oranı 2/3’e indiriliyor.

Uyuşturucu ticareti suçundan veya cinsel suçlardan birini işleyen bir kişi, 12 yıl ceza aldıysa, mevcut sistemde infazı 9 yıl olarak hesaplanıyordu. Denetimli serbestlik de hesaba katıldığında 8 yıl hapiste kalıyordu. Yeni düzenlemeyle bu, 8 yıla düşüyor. Ayrıca, bir defaya mahsus uygulanacak olan geçici denetimli serbestlik süresinin 3 yıla çıkarılmasıyla, hapiste kalma süresi 5 yıla düşüyor.

Kişi sayısı belirsiz

Şu anda Türkiye’de 257 bini hükümlü, 43 bini tutuklu toplam 300 bin kişi cezaevlerinde bulunuyor. Adalet Bakanlığı, 2019 yılının cezaevi istatistiklerini henüz yayınlamadı, ancak Bakanlık kaynaklarından edinilen bilgiye göre, 20 Mart itibariyle 65 bini uyuşturucu ticareti, 45 bini hırsızlık, 37 bini terör, 34 bini adam öldürme, 27 bini yağma ve gasp, 4 bini organize suç örgütü kurmak, yönetmek gibi suçları işlediği gerekçesiyle, 89 bin kişi ise diğer suçlardan cezaevlerinde bulunuyor.

Uyuşturucu ticareti suçu işleyen 65 bin kişi, hırsızlık suçu işleyen 45 bin kişi, yağma ve gasp suçu işleyen 27 bin kişi infaz düzenlemesinden yararlanacak.

Ayrıca, diğer suçlar başlığı altında sayısı belirlenen 89 bin kişi içinde yer alan cinsel suçtan tutuklu ve hükümlüler de yeni düzenlemeden yararlanacaklar arasında bulunuyor. Ancak bu kişilerin tamamı cezaevinden çıkmayacak. Çünkü, suç tiplerinde indirime gidilse dahi, suçun niteliği bakımından aldıkları ceza değişiklik gösteriyor.

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan gibi “terörle mücadele”, “darbeye teşebbüs” maddelerinden tutuklu veya hükümlü bulunanlar ile gazeteciler ve hak savunucuları ise taslak kapsamında yer almıyor.

2020 Yılın Fotoğrafçısı yarışmasının kazananları belli oldu [Fotoğraf Galerisi]

Nature TTL tarafından düzenlenen 2020 Yılın Fotoğrafçısı yarışmasının kazananları belli oldu. Büyük ödülü, Antarktika’daki Yengeç Yiyen Foklar Üstünden isimli çalışmasıyla Fransız fotoğrafçı Florian Ledoux kazandı.

Yarışmaya 117 farklı ülkeden 7 bin fotoğraf kayıt yaptırdı. Yarışmada ayrıca, yaban hayatı, en genç fotoğrafçı, manzara, en çok oy alan gibi katogorilerde de ödüller dağıtıldı. Bir sonraki yılın yarışması 2020 Aralık ayında başvuruya açılacak.

Yılın Fotoğrafçısı ödülünü alan Ledoux ödülünü alırken, “Benim için, Arktik ve Antarktik bölgelerin durumunu göstermek ve oradan çekilen bir görüntü ile yarışmayı kazanmak oldukça çok önemli” dedi.

Feniks

16 yaş altı kategorisinin kazananı Feniks isimli çalışmasıyla genç fotoğrafçı Saptarshi Gayen oldu. Son dört-beş yıldır her kış sonunda büyük çiftliklerin araziyi ot ve sazlıklardan temizlemek için yaktığını gördüğünü söyleyen Gayen “Yangın karaya yayıldığında küçük böcekler ortaya çıkmaya başlar. Sonra cesur Kara Drongo, onları yiyip canlı ateşin üzerine uçarak böyle bir andan yararlanmaya başlar. Bu görüntü ve Drongo’nun sakinliği bana Roma İmparatoru Nero’yu hatırlatıyor” dedi.

Saptarshi Gayen

Gölge oyunları

Manzara kategorisinin kazananı Marek Biegalski‘nin Gölge Oyunları isimli fotoğrafı oldu. Havadan görüntü Toskana‘da sonbahar ışığında çekildi. Bir ağaç gölgesinin altında güneşten gelen gölgede koyun sürüsü saklanıyordu

Marek Biegalski

Kolay lokma değilim

Halkın Tercihi kategorisini Robert Ferguson‘un Kolay Lokma Değilim fotoğrafı kazandı. Fotoğraf, yerli olmayan bir balıkla mücadele eden Büyük beyaz pelikana (Pelecanus onocrotalus) ait. Bu harika kuşlar dolaşmakta özgürler anca Singapur‘daki eski Jurong parkındaki yapay adalardan birinde büyük bir koloni halinde yaşıyorlar.

Robert Ferguson

Çin tablosu

Fotoğrafçı Minghui Yuan, Çin Tablosu isimli eseriyle Makro kategorisinin kazananı oldu. Yuan, fotoğrafını şu şekilde açıkladı: “Dabie Dağı‘nın akışında su geçirmez bir tulum giymiş, Matrona basilarisini (kızböcekleri) gözlemlemeyi bekliyordum. Matrona basilaris burada akarsuyun kralıdır. Her 3 metrede bir erkek Matrona basilaris var. Dişinin kendi toprakları üzerinde uçmasını bekliyorlardı. Bir erkek, diğer  erkek rakibi kovalayıp çimenin ucunda durdu. Gökyüzü arka planda, çim çizgileri ile özne arasındaki bağlantıyı keşfettim. Doğanın kendisi basit bir tablodur.”

Minghui Yuan

 

Yargıtay Başkanlığına Mehmet Akarca seçildi

Yargıtay Konferans Salonu’nda, yeni tip koronavirüs (Covid-19) tedbirleri kapsamında alınan önlemler altında yapılan seçimin ikinci turundan sonuç çıktı. Seçimde 332 Yargıtay üyesi oy kullandı. Adaylardan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca 267 oy alarak Yargıtay’ın yeni başkanı oldu.

Akarca, aynı zamanda Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a yakınlığıyla bilinen iş insanı Ethem Sancak‘ın eniştesi

Mehmet Akarca kimdir

21 Ocak 1963’te Şirvan’da doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1986’da mezun olan Akarca, İzmir hakim adayı olarak mesleğe başladı.

Sırasıyla Uşak/Ulubey, Van/Gevaş, Aydın/Sultanhisar Hakimliği, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanlığı ile Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanlığı görevlerinde bulundu.

Yargıtay üyeliğine 18 Ocak 2010’da seçilen Mehmet Akarca, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 21 Ekim 2013’te Yargıtay Ondördüncü Ceza Dairesi Başkanlığı’na seçildi.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından Cumhurbaşkanı tarafından 18 Mayıs 2015’te ilk kez, 21 Mayıs 2019’da ise ikinci kez Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na seçilen Mehmet Akarca, evli ve iki çocuk babası.

14 barodan ortak açıklama: Siyasi mahkumlar serbest bırakılsın

100 bin kişinin tahliye olmasının önünü açan ve infaz indirimleriyle ilgili düzenlemeleri içeren 3’üncü Yargı Paketi’nde siyasi mahpusların kapsam dışı bırakılacağı iddiası üzerine 14 Baro ortak bir açıklama yayınladı.

Anayasa’daki “infazda eşitlik” ilkesinin hatırlatıldığı açıklamada siyasi mahpusların serbest bırakılması gerektiği vurgulandı. Açıklamada özetle şu ifadeler kullanıldı:

Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 300.000’e yakın mahpusun bulunduğu, bu sayının tüm zamanların en yüksek oranı olduğu tüm kamuoyunun takdirindedir.

Bu rakamın bu kadar yüksek olmasında siyasal, sosyal, ekonomik politikaların etkisi olmakla birlikte hiç kuşkusuz ana etkenin Türkiye’nin ceza adalet sistemindeki sorunlu yaklaşımdan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Ceza adalet sisteminin ana amacı olan suç-ceza denkleminin dışına çıkan, toplumu değil devleti önceleyen bir yargı sistemi ile karşı karşıyayız.

‘Büyük trajedilere yol açacak’

Bunun yanı sıra tutuklama tedbirinin son yıllarda sıkça istismar edildiği ve istisna olarak düzenlenen tutuklu yargılamanın temel ilke haline geldiği, hukuk camiasının genel kabulü haline gelmiştir. Tüm bu çarpık yaklaşımlar ve kötü uygulamalar nedeniyle hapishaneler kapasitelerinin üzerinde mahpus barındırmakta, buna hapishanelerdeki tutulma koşulları da eklendiğinde, hukuki ve insani açıdan büyük trajedilere yol açmasından endişe etmekteyiz.

‘Yeni düzenleme krizi ağırlaştıracak’

Mahpus sayısındaki bu fahiş artışa karşı, hapishanelerin nüfusunu azaltmaya yönelik olarak infaz rejiminde düzenleme yapılmasını öngören yasa tasarısının TBMM’nin gündemine eklendiği yönündeki bilgi kamuoyuna yansımıştır. Yine kamuoyuna yansıyan bilgilere göre infaz rejiminde öngörülen değişiklik, yukarıda bahsettiğimiz yargı krizinin yarattığı ağır sonuçları kısmen de olsa hafifletmek yerine daha da ağırlaştıracaktır.

‘Eşitlik ilkesini uygulayın’

Ülkenin yaşadığı sosyal, siyasal ve ekonomik krizi aşmanın, toplumsal barışı inşa etmek için yeni bir başlangıç yapmanın yolunun; özellikle devlete karşı işlenen suçlar ve düşünceleri nedeniyle cezaevlerinde bulunan mahpuslar için de infaz rejiminde düzenleme yapılmasından geçtiğine inanmaktayız.

Gerek Anayasanın 10. Maddesi ile düzenlenen kanun önünde eşitlik ilkesi, gerek temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşme ve belgelerde yasa önünde eşitlik, ayrımcılık yasağını da içeren bir yaklaşımla evrensel bir ilke olarak ele alınmış ve kabul edilmiştir. Devletin yasa önünde eşitlik ilkesi karşısındaki konumu Anayasanın 10.Maddesinde düzenlenmiş, 11.Maddesi ile de anayasal bağlayıcılık pekiştirilmiştir. Bu ilkeyi uygulama,  uyma ve uyulmasını sağlama yükümlülüğü öncelikle devlete yüklenmiştir.

‘Eşitlik ilkesi ayrım gözetmez’

İlkenin temel yükümlüsü olan devletin, her düzey ve nitelikteki tüm organ ve görevlileriyle yasa önünde eşitlik ilkesine uygun davranması gerekmekte olup devlet organları ve idare makamları için öngörülen bu yükümlülüğün, ilkenin ayrım gözetmeme boyutunu da kapsadığı kuşkusuzdur.

‘Devleti güçlü kılan gücü değil adaletidir’

İnfaz rejiminde yapılacak düzenlemede devletin, eşitlik ilkesine ve ayrımcılık yasağına uygun davranarak, suç ayrımına gitmeden ‘infazda eşitlik’ ilkesi yönünde bir düzenleme yapmasının öneminin bir kez daha yinelendiği açıklama şu sözle son buldu: “Unutulmamalıdır ki devleti güçlü kılan güç değil adalettir.”

Açıklamaya imza atanlar arasında şu barolar yer aldı: Adıyaman Barosu, Ağrı Barosu, Batman Barosu, Bingöl Barosu, Bitlis Barosu, Dersim Barosu, Diyarbakır Barosu, Hakkari Barosu, Mardin Barosu, Muş Barosu, Siirt Barosu, Şanlıurfa Barosu, Şırnak Barosu, Van Barosu

Olimpiyatlar 2021 yazına ertelendi

Japonya Başbakanı Shinzo Abe, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin 2020 Olimpiyatlarının ertelemeyi onayladığını duyurdu. Abe, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) başkanı Thomas Bach ile yaptığı görüşme sonucunda Olimpiyatların 2021 yazına ertelendiğini açıkladı.

Shinzo Abe, önceki gün Japon Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, ilk kez dünya çapında bir tehdide dönüşen koronavirüs salgını nedeniyle 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın ertelenebileceğini değerlendirdiklerini söylemişti. Japonya hükümetinin gündeminde, tamamen iptalin olmadığını da belirten Japonya Başbakanı, “Etkinlikler tam haliyle yapılamayacaksa” erteleme kaçınılmaz” demişti.

TTB’den ön rapor: Sağlık çalışanlarının yüzde 60’ı tıbbi maskeye ulaşamıyor

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yeni tip koronavirüs (Covid-19) pandemisiyle mücadelede kritik önemde olan sağlık çalışanlarının virüse maruz kalımını ölçmek amacıyla hazırladığı risk değerlendirmesi anketinin ön raporu açıklandı.

Yanıt veren sağlık çalışanlarının yüzde 70’inin çalıştığı sağlık kurumunda birden fazla Covid-19 hastası olduğu bulgusunu ortaya koyan anket, sağlık çalışanlarının kişisel koruyucu donanım konusunda hâlâ ciddi eksiklikler yaşadığını gözler önüne serdi.

20 Mart 2020’de web tabanlı ve öz bildirime dayalı olarak başlatılan anketin ilk iki günlük sonuçları sorunun önemi ve aciliyeti dolayısıyla TTB tarafından kamuoyu ile paylaşıldı. İlk iki günde 74 ilden, 1820 sağlık çalışanının yanıtladığı anket, sağlık çalışanlarının karşı karşıya oldukları riskler açısından önemli bulgular ortaya koydu.

Ankete yanıt veren sağlık çalışanlarının yüzde 70’inin çalıştığı sağlık kurumunda birden fazla Covid-19 hastası bulunduğu,  yüzde 6’sı bir sağlık kurumunda teyitli Covid-19 hastasıyla yüz yüze (1 metre mesafede) teması olduğunu belirtiyor.

Korunma eğitimlerini çalışanları % 44’ü almamış

Ön rapora göre, yanıt veren sağlıkçıların yüzde 48’i çalıştığı kurumda Covid-19 için ayrı bir triyaj mekânı sağlanmadığını, yüzde 44’ü Covid-19 salgınında nasıl korunacağına dair çalıştığı kurum tarafından bir eğitim verilmediğini, yüzde 53’ü Covid-19 salgınında iş organizasyonuyla ilgili yapılacak değişiklikler konusunda bilgi verilmediğini, yüzde 50’si de Covid-19 ile ilgili birimine özel tanı, tedavi şemalarıyla ilgili rehber vb. eğitim materyali verilmediğini ifade ediyor.

Yüzde 31’inin kronik hastalığı var, yüzde 1’i hamile

Ön rapora göre ankete yanıt veren sağlık çalışanlarının yüzde 31’inin en az bir kronik hastalığı bulunuyor, yüzde 4’ü 65 yaş üzerinde, yüzde 1’i de gebe.

Yüzde 60’ı tıbbi maskeye erişim sorunu yaşıyor

Anket, sağlık çalışanlarının Covid-19 şüpheli ya da kesin tanılı bir hastaya hizmet verirken kişisel koruyucu donanıma erişim konusunda halen ciddi sorunlar yaşadıklarını da ortaya koyuyor. Ankete yanıt verenlerin yüzde 78’i N5 maske, yüzde 74’ü siperlik ya da koruyucu gözlük, yüzde 71’i tek kullanımlık önlük/tulum yüzde 60’ı tıbbi maske, yüzde 52’si önlük forma ve yüzde 38’i de eldivene erişim konusunda sıkıntı yaşadıklarını belirtiyor.

Sonuç: Sağlık çalışanlarının enfekte olması sorunu büyütür

Anketin sonuç bölümünde, risk değerlendirmesi çalışmasının ilk verilerinin, sağlık çalışanlarının kişisel koruyucu donanım ve çalışma koşulları konusunda ciddi yetersizlik ve sorunlara işaret ettiği tespiti yapılarak, bu koşulların meslek hastalığı ve iş kazası yönünden yüksek risk oluşturduğu, sağlık çalışanlarında kaygı ve korkuya neden olduğu vurgulandı.

Sağlık çalışanlarının salgın etkeni virüs ile enfekte olmasının sağlık hizmetlerinin salgına yanıt kapasitesini olumsuz etkileyeceği ve sorunun büyümesine yol açacağı tespitinin yapıldığı raporda, sağlık çalışanlarının virüsten korunması ve virüs bulaşmasıyla ilgili bir izleme ve değerlendirme programı oluşturulmasının hayati önemde olduğu bir kez daha hatırlatıldı.

Raporun son bölümünde Türk Tabipleri Birliği çağrı niteliğindeki şu uyarıyı yaptı:

Pandemi ile mücadelede yaşamsal öneme sahip hekimlerin ve sağlık çalışanlarının özveriyle çalıştıklarını vurguluyor, sağlık kurumlarında çalışma koşullarının iyileştirilmesinin ve Kişisel Koruyucu Donanımların eksiksiz sağlanmasının gerektiğini verilerin ışığında bir kez daha belirtiyoruz.”

Anket sonuçlarının tamamına buradan ulaşabilirsiniz…

WHO: Salgının yeni merkezi ABD olabilir

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sözcüsü Margaret Harris, koronavirüs salgını ile ilgili bir açıklama yaptı. Amerika Birleşik Devletleri’nde vaka sayısının çok hızlı artış gösterdiğini söyleyen Harris, salgının yeni merkezinin ABD olabileceğini belirtti.

Harris, son 24 saat içerisinde kendilerine iletilen vaka sayısının yüzde 85’inin Avrupa ve ABD’den geldiğini belirtti. Vakaların yüzde 40’ının ise ABD merkezli olduğunu söyleyen Harris, “Onlarda çok büyük bir salgın var ve bunun yoğunluğu da artacaktır” dedi.

Worldometers’ın paylaştığı verilere göre ABD’de şu anda koronavirüs testi pozitif çıkan 46 bin 168 vaka bulunuyor. Virüsün yayılmasından bu yana 582 kişi ise hayatını kaybetti. ABD, Çin ve İtalya’dan sonra vaka sayısının en fazla görüldüğü ülke oldu.

Kaynak: Worldometers

Şu yaşlılar meselesi – Ümit Kıvanç

“Gençlik”in ideolojileştirilmesine tanık olup içten tepki duyduğumda yirmilerimin sonlarından otuzlarımın başlarına geçiyordum. Söylüyorum ki, şimdi yaşlandı da bu yüzden böyle konuşuyor, demeyin :) Dünyadan iyi ve insanca pek çok şeyin silinmek istendiği zamanlardı. 1980’ler. Bugün yaşadığımız birçok musibetin yüzyıllara uzanan köklerinin özel gıdalarla beslendiği, yeni musibetlerin üretilerek hayatımıza sokulduğu yıllar. Dünyada Reagan-Thatcher, yurtta Özal dönemi. “Hâlâ yoksulluk ve sınıflardan mı bahsediyorsun! Ne banal!” ortamı. “Yoksulluktan bahsetmezsen yoksulluk diye sorunun olmaz.”

Tesadüf değildi, “gençlik”in ayrıcalık ideolojisi haline gelişinin neoliberal şahlanma dönemine rastlaması. “Verimliliğe” katkısı olmayıp yük haline geldiği giderek göze batan kesimi dışlamaya yarayacak bir ideoloji. Genç olmak, sağlıklı olmak, güçlü olmak, kısaca “fit” olmakla birleştirildi, hacmi bugün Türkiye’de yaklaşık 90 milyon dolara, dünyada 100 milyar dolara ulaşan “fitness” sektörü ve pekâlâ ölümcül tehlikeli ırkçılık türü doğdu.

Dışlanacak kesime “yaşlılar” diyoruz. Ve giderek artan şekilde, bu kavrama fazlasıyla olumsuz yan anlamlar yüklüyoruz. Azıcık daha zorlarsak, ıskarta veya safra ile eş anlamlı hale gelecek yaşlı kelimesi.

Bulut

Elbette genç olmak pek çok bakımdan daha istenir, daha makbûl bir insanlık durumu. Çünkü gelecek beklentisi insana birçok zorluğa katlanma gücü veren bir etken. Yaşlandıkça bu beklentiniz azalıyor, üstüne karşılanamamış beklentilerin hüznü, yükü biniyor, giderek “gelecek” kavramı silikleşiyor. Azalan silikleşen yalnız bunlar da değil. Şu meşhur laf, “yaşlanmak olabilirliklerin azalmasıdır” lafı ne müthiş! Ve ne kadar derin. İstisnalar dışında gençlerin kavrayamayacağı kadar. Gençlerin idraksizliğinden değil.

Şu son günlerde gördük ki, gençliğin bir bölümünün bünyesine yaşlı nefreti gibi bir virüs yerleşmiş, orada kendine bayağı bir yer açmış, iş kurmuş, ilişkiler geliştirmiş, üretim ve pazarlamaya başlamış.’

Elbette genç olmayanların kurduğu düzenlerde yetişme yüzünden böyle bir mesele de var, ama bundan değil. Gençlik biraz da, olabilirliklerin farkında olmamak demek. Doğal bu. Hem dış dünyaya karşı güçlü, dış dünyadan koparacaklarına odaklanmış bünye kendi içine, derinliklerine fazla dalamaz. Belki yoksul ve yoksun gençlerin yaşlıların duygularını daha fazla anlayabileceğini düşünebiliriz.

Ancak günümüzün gençlik ideolojisi, yoksul ve yoksun gençlere de dünyasında yer vermiyor ki. Yoksul ve yoksun olan kimseye yer vermiyor. Orta sınıfa ucundan da olsa tutunmuş, ucuz taklidini giydiği şeylerin orijinallerini giyenlerle dijital âlemde kendini sanal olarak eşitlemiş yoksul-yoksun genç, gerçi sanallık manallık bakmadan beri tarafa geçip öbürlerinin rollerine bürünebiliyor, pozlarını takınabiliyor, ancak belirleyici olan, sahici olan, orta sınıf ve üstü büyükşehir gençliğini sarmış bulut. Bir tür kafa yapan o bulutun içinde solunan hava. Bu havanın bünyeye ettikleri.

Şu son günlerde gördük ki, gençliğin bir bölümünün bünyesine yaşlı nefreti gibi bir virüs yerleşmiş, orada kendine bayağı bir yer açmış, iş kurmuş, ilişkiler geliştirmiş, üretim ve pazarlamaya başlamış. Buna yolaçansa, yaşlıların kurban konumunda bulunduğu, ölmemek için gençlerin dikkatli davranmasına muhtaç olduğu bir durum.

Kim tehlikede, kim tehlikeli?

Sosyal medyada yüz bin defa paylaşıldı, aktarıldı, yine de yüz bin defa daha tekrarlanırsa faydalı olacağını sanıyorum, hattâ yüz bin defa daha tekrarlanmasının şart olduğunu anlıyorum: Korona virüsünü yaşlılar daha kolay kapmıyor. Böyle bir bulgu yok. Yaşlılar daha kolay yaymıyor, bulaştırmıyor. Böyle bulgular da yok. Aksine, yaşlılar virüs kaptıklarında daha kolay hastalanıyor, daha savunmasız oluyor, daha çabuk ölüyorlar. Yani esas olarak öncelikli kurbanlar konumundalar. Kronik hastalıklar yüzünden bağışıklık sistemleri zayıf olanlarla birlikte. Gençler, hele çocuklarsa, virüsü kapabiliyor, taşıyabiliyor, yayabiliyor, buna karşılık hasta olmayabiliyorlar. Hastalık belirtileri göstermedikleri için, kendileri sağlıklı, başkaları için tehlikeli potansiyel virüs taşıyıcılar olarak dolaşabiliyorlar. Tehlikeli olan, kendi hastalanmayan ama virüsü taşıyıp aktarabilen gençler ve çocuklarla yaşlıların temas etmesi. Çünkü bu durumda virüs yaşlılara bulaşabiliyor.

Dolayısıyla, meseleyi tamamen bireysel planda ele alırsak, ortalıkta dolaşan yaşlı öncelikle kendini tehlikeye atıyor, gençlerse başkalarını.

Meseleyi tamamen bireysel planda ele alamayız. Çünkü korona virüsünü bu kadar ölümcül kılan etkenlerin ilki, virüsün insanı hasta etme sürecinin görünmezliği ise, ikincisi de hiçbir ulusal sağlık sisteminin bir anda karşılayamayacağı kadar ağır yük meydana getirerek mücadeleyi imkânsız kılması. Bunu çok kısa sürede çok sayıda insanı yoğun bakımlık ederek beceriyor. Bu açıdan, yaşlıların virüs kapmaya yolaçacak şekilde başkalarıyla temas etmesi, kendilerinin ve öncelikle başka yaşlıların -“risk grubu”- hayatını tehlikeye sokuyor.

Bazı gençlerin, dışarı çıkmayın uyarısını dinlemeyen yaşlılara yönelik haşin tutumlarını, söz dinlemeyen anababalarını (ninelerini dedelerini) koruma kaygısıyla azıcık aşırıya kaçmış telaş ve paniğe bağlayabilseydik keşke. Ancak şu yukarıda özetlediklerimi bilmelerine rağmen yaşlıların dışarı çıkması konusunda kimilerinin ısrarla üretip yaydığı şey bambaşka: Yayılan motif, yaşlıların virüs salgınından âdetâ sorumlu oldukları. Onlar olmasa geri kalan herkesin normal hayatına dönebileceği gibi fantezilere açık kapı bırakan, virüsün yaşlılar yüzünden insanları öldürdüğü motifini zaten üstü kapalı olarak barındıran, düpedüz, dışlanacak, hakir görülecek ve -toplumca en sevdiğimiz şey!- “fail” olarak damgalanacak bir kesimi ayrıştırıp hedef tahtasına koymayı içeren bir tutuma tanık olmaktayız.

Faşistliğin, ırkçılığın, kendini bir şey sayıp başkalarını aşağılamanın, hakaretin, dışlamanın her türlüsünün yüzlerce çiçek açtığı topraklarımızda, yaşlılara yönelik dışlayıcılığın ötekilerden önemli farkı var: Bu fazla somut ve uygulanabilir.”

Elde damga, hücum!

Bizimki gibi, insanı ancak işini görüyorsa varsayan muktedirlerin sultası altında, “vatan” kavramının içine asla üstünde yaşayanları katmayan bir devlet kültürünün ve varkalabilmek için durmaksızın yeni iç düşmanlar, hainler üretmek zorunda olan toplumsal tahayyül organizasyonunun hüküm sürdüğü ülkede, ayrıştırılıp dışlanan ve olumsuz herhangi işlev yüklenen kesim, doğrudan hayatî tehlike altındadır. Bir kısım gencin yaşlılara yönelik pervâsızlığı, bu yüzden, sadece şuursuzluk, terbiyesizlik filan gibi görülüp geçilemez.

Sırf bu yüzden de değil.

Dünya hakkındaki öngörüleri acayip isabetli çıkan, bu alanda mâhir biri sayılmam. Bu yüzden, geleceğe dair fazla atıp tutmamaya özen gösteriyorum. Bir-iki konu dışında. Bunların başında, kapitalizmin günün birinde “gereksiz” gördüğü insan nüfusundan kurtulmak isteyeceği düşüncesi geliyor.

Ekonomik düzen, görülen teknoloji gelişme ışığında, giderek çok daha az sayıda işçiye ihtiyaç duyacak, meselâ. Artık işçi haklarını bastırmak için hep belirli eşiğin üstünde tutmak zorunda oldukları işsizler ordusuna ayrıcalıklı zenginler ihtiyaç duymaz olduklarında ne yapılacak? Ekonomi için gereksiz, gücü kuvveti yerinde, işsiz, aç kitleleri yanıbaşlarında bulundurmamanın yollarını aramayacaklar mı? Onları gezegen fetihleri için uzaya mı salacaklar? Gelişmiş teknolojinin sunacağı imkânlarla korunan, yanına bile yaklaşılamayan “site duvarları”nın dışında bırakacak, kaderlerine mi terk edecekler?

“Gereksiz nüfus”tan sözedildiğinde, şüphesiz, geleceğin ekonomi dışı bırakılmış işsiz kitlelerinden de önce akla gelenler, yaşlılar. 2020 yılının Mart ayında, kendini tatilde sayan, çoğu yaşlı sayılamayacak İstanbulluların sahillere, piknik yerlerine doluştuğu günde, Türkiye’nin sosyal medya ortamında şahit olduğumuz, mâruz kaldığımız üzre, bazı gençlerimiz bunu apaçık, üstelik hakir gören edâyla, âdetâ iğrenerek, üstüne basıp ezmek istedikleri böcekten sözeder gibi dile getirdiler. Bunu bu gençlerin ailelerinin başarısı mı sayacağız yoksa memleketteki kötülüklerin çok büyük bölümünün kaynağı “Türk Millî Eğitimi”nin eseri mi? Eser bir defa şekillendikten sonra bu fasıl sanırım önem taşımıyor.

Faşistliğin, ırkçılığın, kendini bir şey sayıp başkalarını aşağılamanın, hakaretin, dışlamanın her türlüsünün yüzlerce çiçek açtığı topraklarımızda, yaşlılara yönelik dışlayıcılığın ötekilerden önemli farkı var: Bu fazla somut ve uygulanabilir.

Çaresiz yalnızlığın ortak temeli

Yaşlıların ne pahasına olursa olsun kendilerini sokağa atma isteğinin gerisinde yatan insanca güdüyü anlamamak imkânsız. Benim gibi, evde yapmak istediklerine yeterli vakti bulamayan, normal zamanda da dışarı çıkmamak için bin türlü sebep bulan biri bile, başka insanların o tek kişilik sıkıntısını anlayabilir. Yalnız kalmak pek çokları için ürkütücüdür. Anlamayacak ne var?

Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.”

Ancak bunun gerisinde, durumu ağırlaştıran, dayanılmaz kılan bir etken var ki, başka türlü bir toplumsal hayat bunu gidermek, ortadan kaldırmak, en azından etkisini azaltmak yönünde donanım sağlayabilirdi insanlara. Bizimki gibi olmayan bir toplum hayatı. İnsanların kendi başlarına yaptıkları, onları tatmin eden, eğlendiren, hep yapmaya devam etmek isteyecekleri uğraşları, merak ve ilgi alanları olabilseydi.

Ne yazık ki, başta merak, yoğun ilgi, odaklanma, öğrenme kabiliyeti ve yeni şeyler öğrenmekten alınacak zevk, eğitim sistemimizin ve devlet düzenimizin biz küçük yaştayken öldürmeye çalıştıkları düşmanlar. Bunlardan yoksun birey, nelerden yoksun olduğunu asla fark edemiyor. İnsanın zihinsel imkânları aslında sonsuz olduğu ve sahibi dahil herkes durdurmaya çalışsa da algılama ve bilgi işleme mekanizmaları işlemeyi sürdürdüğü için, pek trajik ama, birey, nelerden yoksun olduğunu kavrayamasa da temeldeki yoksunluğunu sezebiliyor. Üstelik galiba, bunun kolay giderilemeyecek olduğunu, hızla uzaklaşan trenin arkasından koşup tehlikeyi göze alarak vagona atlamayı gerektirdiğini, trene yetişmenin artık pek zor olduğunu falan da seziyor. Cehalet bu yüzden yeniye, bilinmeyene yönelik şirretçe reddedişle birlikte bulunuyor. Muhtemelen kendini olmadığı yerlerde görmeye yönelik tutkulu ve hastalıklı arzunun kaynağı da buralarda.

Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.

Ve keşke, sokağa çıkan yaşlıları, topundan birden kurtulmaları hemen bugün için yine de kolay görünmediğinden şimdilik hoyratça azarlamakla yetinen gençler, kendilerinin de yaşlandıklarında düşecekleri duruma sebep olan toplumsal örgütlenmeyi teşhis edebilseler, henüz güçlüyken, vakitleri bolken, yeni faşistlik türlerine hayat vermek yerine, kendilerinin istikbalini kurtarabilecek dönüşümün yollarını arasalar. Bugünün gençleri, yaşlılıklarında böyle bir karantina ortamına düşerlerse, aynı kaderi paylaştıkları insanlarla dert ortaklığı etmek için her şeye rağmen sokağa çıkma seçenekleri olmayacak muhtemelen. Ve internetin şalteri de yine birilerinin elinde olacak.

Performans baskısı

Dönelim bugüne. Devletin aldığı tedbir, hernekadar “65 yaş üstü” diye sınır getirse de, her türlü sınırı aşan bir “yaşlı” kavramını odağa -yoksa “hedefe” mi deseydik?- oturtuyor. Görebildiğimiz kadarıyla, genç nüfusun bir bölümü bu vesileyle yaşlıların toplum hayatından dışlanmasını kampanyalaştırmaya hevesli.

Hiç hak etmediği sükûnet havasında ve nezaketle yazmaya çalıştığım, sahici fikir ve hislerimin vücut bulduğu her satırı silip şu mesafeli dile tercüme ederek devam ettiğim bu yazıyı, bir-iki söz daha söyleyerek bitirmek isterim.

Gençlik ideolojisinin üretim ve pazarlamasına tanık olup tepki duyduğumda görece genç, yaşlı görülerek dışlandığımı ilk hissettiğimde 47 yaşındaydım. Net hatırlıyorum, çünkü çok şaşırmıştım. Kimsenin yaşıyla bağlantısı kurulabilecek bir mevzu yoktu ortada. Ancak benden 15-20 yaş genç olan gruptakilerin (iş dolayısıyla birlikteydik) çoğunun, alâkası dahi yokken, genç olduklarını kendilerine tekrarlamak istediklerini fark etmeye başladım. Yaşlı diyebildikleri birinin varlığı buna yarıyordu.

Yaşım ilerledikçe, genç olmanın tabiî coşkusu ve aydınlığının, birçok genç için sönüp karardığını, çünkü, çok kısaca ve kabaca “performans baskısı” diye tanımlayabileceğimiz bir baskının yükü altında ezildiklerini gördüm. “Yaşlı” diye nitelediklerinin ortalama yaşı da giderek düşüyordu. Benim gibi, artık sahiden yaşlı sayılabilecekler radardan bile çıkmıştık. İçinde yaşanabilir, varolunabilir, gencin kendini iyi hissedeceği, genç hissedeceği aralık giderek daralıyordu. Buna karşılık, şunları şunları yaparsa kendini genç sayabileceği iddiası üzerine sektör kurulanların ortalama yaşı, gençlerin yaşlı dediklerinin ömür sürelerine uzanmaya başlamıştı. Gençlik düpedüz, “olabilirliklerin karşılanamayacak kadar çoğalması” anlamına gelmeye başlamıştı. Burada katılanı bitkin düşüren rekabet vardı.

Sahici yaşlılarsa, rekabete de yaramıyor, genci diri tutmaya katkıları olmuyor. Üstüne üstlük, virüs kapıp herkesi gereksiz yere meşgûl edecek ölüm yolculuklarına çıkmasalar da, gereksiz yere onlara bakmak gerekebiliyor, herkesi gereksiz meşgûl ediyorlar. Hele metroda, otobüste o gereksizlere yer vermek gerekiyor ki, olacak şey değil!

Hayatım boyunca yer verdim. Şimdi, henüz seyrek de olsa, yer veren çıkabiliyor. Oturmuyorum.

(Bu yazı ilk kez Platform24’de yayımlanmıştır.)

Koronavirüse karşı ‘evde kal’ deniyor ama Ajda Ender evinde kalamıyor

İstanbul Şişli’de yaşadığı apartmandaki komşularının uyguladığı şiddet nedeniyle Temmuz 2019’dan beri evine giremeyen trans kadın Ajda Ender, yanında kaldığı arkadaşlarının komşuları tarafından da tacize uğramaya başladı.

Bir hafta önce modemlerinin kablosunu kesen arkadaşının komşuları 21 Mart Cumartesi günü de dairenin suyunu kesti. Yaşadıklarını sosyal medyadan duyuran Ender “Bana karşı nefret suçları işleyen suçlular evime beni sokmuyorlar Trans kadın olduğum için yaşam hakkımı elimden almaya çalışıyorlar arkadaşımın evinde kaldığım için komşuları arkadaşımın sularını kesmişler arkadaşımın komşularından şiddet görmeye başladım kadına şiddet yapılıyor” ifadelerini kullandı.

https://twitter.com/AjdaEnder/status/1241780513238589442

Koruma talebi reddedildi

Şişli’de kaldığı evde komşuları tarafından sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalan Ender, baskı arttığı zaman yaşadığı evinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu sürede can güvenliğinden endişe ettiği için devletten koruma talep ettiğini belirten Ender, bu talebin reddedildiğini söyledi.

Sonrasında arkadaşının yanına başka bir eve taşındığında ise yaşadığı ayrımcılık son bulmadı. Medyascope’tan Edanur Taşçı’ya konuşan Ender, arkadaşının yaşadığı apartmana girip çıkarken komşuların kendisine “dönme” diye seslendikleri, kapıya gelip arkadaşına kendisiyle ilgili, “Bu nedir, bu dönme nereden geldi” dediklerini anlattı.

‘Salgın sırasında su kesmek insan hakkı ihlali’

Ender, bu şiddetin misafir olduğu süre boyunca devam ettiğini ancak arkadaşını üzmemek için yaşadığı ayrımcılığa karşı sessiz kaldığını belirtti. Ajda Ender, “Ben apartmana girip çıkarken camda beni gözetleyip aşağılayıcı bakışlar atıyorlar. Geçen hafta modemimizin kablosunu kestiler. Cumartesi günü suyumuzu kestiler. Böylesi bir zamanda, hijyene en çok dikkat etmemiz gereken zamanlarda, salgın günlerinde su kesmek insan hakkı ihlali” dedi.

Ajda Ender’in yaşadığı olayı duyulmasının ardından sosyal medya üzerinden #AjdaEnderEvindeKalamıyor etiketi üzerinden bir kampanya başlatıldı.