Ana Sayfa Blog Sayfa 2184

Olimpiyatlar için yeni tarih 23 Temmuz 2021

Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Japon yetkililer 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın 23 Temmuz-8 Ağustos 2021 tarihlerinde yapılmasına karar verdi. Olimpiyatlar korona virüsü salgını nedeniyle ertelenmişti.

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan korona virüsü salgınının ardından ertelenen 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), Uluslararası Paralimpik Komitesi (IPC), Tokyo 2020 Organizasyon Komitesi, Tokyo Şehir Hükümeti ve Japonya Hükümeti arasında gerçekleştirilen toplantı sonunda alınan kararla 23 Temmuz ile 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında yapılmasına, Paralimpik Oyunları’nın ise 24 Ağustos-5 Eylül 2021 tarihlerinde düzenlenmesine karar verildi.

 

Dünyada korona krizi: ABD’de mobil morglar, Fransa’da bir günde en fazla ölüm

Tüm dünyada ortaya çıktığı Aralık ayından bu yana bildirilen koronavirüs vaka sayısı 799 bin 677 oldu. Hayatını kaybedenlerin sayısı ise 38 bin 720’ye yükseldi. Güney Afrika ülkesi Bostvana’da ilk tanı konulurken, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de sayılar katlanarak artmaya devam ediyor.

Fransa’da 24 saat içerisinde 418 kişinin hayatını kaybetmesiyle 24 saat içinde gerçekleşen en fazla ölüm oldu. ABD’de morglar yetersiz gelmeye başladı; mobil morglar konuluyor.

KKTC ve İran ise koronavirüs tedbirlerini genişletme kararı alan ülkelerden oldu. El Salvador gibi bazı ülkelerde ise halka dağıtılacak yardım için insanların uzun saatler kuyrukta beklemesi tepkiye yol açtı.

ABD’de ek çadır ve mobil morglar

ABD’de Covid-19 kaynaklı ölümlerin en hızlı artış gösterdiği New York’ta mevcut morg kapasitesi talebi karşılayamayınca, New York şehir yönetimi, ek çadır ve mobil morglar ile mevcut kapasiteyi artırma yoluna gitti.

Baş Tıbbi Muayene Dairesi Kamu İşleri Ofisi Genel Müdürü Aja Worthy-Davis, şehirdeki bazı hastanelerin bahçelerine kurulan mobil morg üniteleri ile şehrinin cenaze kapasitesinin 2 bin 700 civarında arttığını açıkladı.

Ayrıca, ABD’nin en büyük polis departmanına sahip New York’ta, polisler de koronavirüse yakalandı. New York Polis Departmanı (NYPD) Komiseri Dermot Shea yaptığı açıklamada, 818 poliste koronavirüs tespit edildiğini duyurdu.

Yüzen hastane New York’a demirledi

ABD Donanması’na ait ‘Comfort’ gemisi koronavirüsün yeni merkezi haline gelen New York’a demirledi. Geminin şehir hastanelerindeki yükü hafifletmesi amaçlanıyor.

ABD şu anda 164 bin 359 vaka ile dünya genelinde en çok vakanın görüldüğü ülke. Virüs kaynaklı ölümlerin sayısı ise kısa sürede üç bin 179’a yükseldi. Vakaların ve ölümlerin en çok görüldüğü eyalet ise 67 bin 325 vaka ve bin 342 ölüm ile New York oldu.

Fransa’da bir günde kaydedilen en yüksek ölüm sayısı

Fransa’da koronavirüs nedeniyle ölenlerin sayısı son 24 saatte 418 artarak 3 bin 24’e yükseldi. Böylece bugün, Fransa’da bir günde kaydedilen en yüksek ölüm sayısına ulaşıldı.

Sağlık Bakanlığı Genel Müdürü Jerome Salomon, düzenlediği basın toplantısında yoğun bakımda bulunanların yüzde 59’unun 60-80 yaşlarında olduğunu söyledi.

Bostvana’da ilk vakalar

Güney Afrika ülkelerinden Botsvana‘da, ilk yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakaları tespit edildi. Sağlık Bakanı Lemogang Kwape, İngiltere ve Tayland’dan başkent Gaborone‘ye gelen 3 kişide virüse rastlandığını açıkladı. Kwape, bu kişilerin karantinaya, temas kurdukları herkesin de takip altına alındığını kaydetti.

Botsvana Devlet Başkanı Mokgweetsi Masisi, ülkede Kovid-19’a karşı tedbirler kapsamında, 3 hafta olağanüstü hal ilan ettiğini açıkladı. Masisi, bu süre zarfında toplu etkinliklerin yasaklandığını, zorunlu olmadıkça insanların evlerinden çıkmaması gerektiğini belirtti.

Güney Afrika’da ev ev koronavirüs testi

Afrika’daki Covid-19 salgınının merkezi haline gelen Güney Afrika’da evlerde sağlık taraması yapılacağı açıklandı. Sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgede bugüne kadar 1326 vaka kaydedildi. Üç kişi ise hayatını kaybetti.

Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa, ulusa sesleniş konuşmasında, virüsle mücadele kapsamında 10 bin saha çalışanının evleri ziyaret ederek, hastalık belirtisi gösterenleri belirleyeceğini duyurdu.

Fotoğraf: AA

İran’da koronavirüs kısıtlamaları uzatıldı

İran’da koronavirüs tedbirleri kapsamında ülkede getirilen kısıtlamalar 8 Nisan’a kadar uzatıldı.  İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, “Testinin sonucu pozitif olan bir kişinin dışarı çıkarak ülkenin kurallarını ihlal ettiği ve başkalarına zarar verdiği tespit edilirse yasalar kapsamında cezaya tabi tutulacaktır” dedi. Ülkede koronavirüs vaka sayısı 41 bini aştı. Virüs kaynaklı ölüm sebebi ise 2 bin 757’ye yükseldi.

KKTC’de sokağa çıkma yasağı genişletildi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, yarından itibaren 21.00-06.00 saatlerinde sokağa çıkma yasağının uygulanacağını belirtti. Marketler ise 20.00’da kapatılacak.

Bakan Özersay, “Ülkede, Kovid-19 testleri, ‘ne kadar çok test yaparsak o kadar iyi’ gibi bir yaklaşımla değil, Sağlık Bakanlığı’nın temaslı takibi üzerinden yapılacak. Herkese test yapılması bilimsel bir yaklaşım da içermiyor” dedi.

KKTC’den gemiyle akşam saatlerinde Mersin Uluslararası Limanı‘na gelen 332 kişi, sağlık kontrolünden geçirildi. Kafile, daha sonra 16 grup halinde otobüslere bindirilerek trafik polisleri ve çevik kuvvet ekiplerinin eşliğinde Karaman’a getirildi. Daha önce de ülkeden gelen 132 kişi bu yurda yerleştirilmişti

El Salvador’da yardım kuyruğu

El Salvador hükümeti, virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlerden dolayı mağdur olan vatandaşlar için gıda alımında kullanılmak üzere 300 Dolarlık para yardımında bulundu.

Vatandaşların yardım fişlerini almak için belirlenen merkezler önünde uzun kuyruklar oluşturması tepkiye yol açtı. 32 vakanın olduğu El Salvador’da henüz koronavirüs sebebiyle ölüm gerçekleşmedi.

 

Taç Giyme Töreni (The Coronation) – Kısım 1

Yazan: Charles Einsenstein

Yeşil Gazete için çeviren: Doğukan Sarıkaya

Yıllardır, normallik kopma noktasına kadar esnetildi, tıpkı siyah bir kuğunun gagasının ucuyla ikiye bölmesini bekleyen ve gerim gerim gerilen bir halat gibi. Şimdi halat koptuğuna göre, uçlarını yeniden birbirine mi bağlayacağız, yoksa sarkan örgülerini iyice çözüp bununla yeni ne örebileceğimize mi bakacağız?

Covid-19 bizlere insanlık ortak bir davada birleştiğinde, olağanüstü hızlı değişimlerin mümkün olduğunu gösteriyor. Küresel problemlerin hiçbirinin çözümü teknik olarak zor değil; hepsi insanların anlaşmazlığından köken alıyor. Aynı bağlamda, insanlığın yaratıcı gücü de sınır tanımıyor. Birkaç ay önce, ticari uçuşları durdurmak için sunulacak bir teklif akıl almaz görülürdü. Sosyal davranışlarımız, ekonomi ve hükümetin hayatlarımızdaki rolü konusunda yaptığımız radikal değişiklikler de aynı şekilde. Covid, neyin önemli olduğu konusunda anlaştığımızda kolektif irademizin gücünü bize gösteriyor. Uzlaştığımızda başka neleri başarabiliriz? Neye ulaşmak istiyoruz ve nasıl bir dünya yaratalım? Bir kişi ne zaman gücünün farkına varsa, soracağı sonraki soru bu olur.

Covid-19 normal kabul edilene tutunma bağımlılığını kıran bir rehabilitasyon müdahalesi gibi. Bir alışkanlığın önüne geçmek için önce onu görünür kılmak gerekir; böylece alışkanlık dürtüsellikten çıkar ve seçime dönüşür. Kriz yatıştığında, belki kendimize şunu sorabiliriz: Normale mi dönmek istiyoruz, yoksa rutinlere mola verdiğimiz şu süre boyunca gördüğümüz ve geleceğe taşımak isteyeceğiz bir şeyler var mı? Bir çokları işlerini kaybettiğinde belki şunu sorabiliriz; acaba bu işler gerçekten dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu işler miydi, ve acaba iş gücümüzü ve yaratıcılığımızı daha iyi uygulayabileceğimiz başka alanlar var mı? Bir süre uçuşlar olmadan idare edince belki şunu sorabiliriz; gerçekten Disneyworld’e, tatillere ya da ticari fuarlara katılmak için bu kadar çok uçuşa ihtiyacımız var mı? Ekonominin hangi kısmını onarmak ve hangi olası kısımlarını bırakmak istiyoruz? Hatta biraz daha ileri giderek, şu anda ellerimizden alınan şeylerden – kişisel özgürlükler, toplanma hakkı, bedenimiz üzerindeki egemenliğimiz, fiziksel buluşmalar, sarılmalar, el sıkışmaları ve kamusal yaşam gibi – hangilerini eski haline getirmek için politik ve bireysel irade uygulamaya ihtiyaç duyacağız?

Yol ayrımı

Hayatımın çoğunda insanlığın bir yol ayrımına yaklaştığına dair sezgilerim oldu. Daima kriz, çöküş ya da kırılmanın eli kulağındaydı, virajı dönünce karşımızda olacaktı, ama bir türlü gelmek bilmiyordu. Bir yolu yürüdüğünüzü ve tam karşınızda onu, yol ayrımını gördüğünüzü hayal edin. Tepenin hemen üstünde, köşeyi dönünce, ormanlık alanı geçince. Tepeye tırmanınca hatalı olduğunuzu anlıyorsunuz, gördüğünüz şey bir serapmış, sandığınızdan daha da uzaktaymış. Yürümeye devam ediyorsunuz. Bazen yol ayrımı görüş alanınıza giriyor, bazen çıkıyor ve yürüdüğünüz yol asla bitmeyecekmiş gibi geliyor. Belki de yol ayrımı zaten yoktur. Derken, hayır işte yine orada! Her zaman neredeyse burada gibi, ama asla tam olarak burada değil.

Şimdi birden bire, köşeyi dönünce, işte karşımızda. Şu an gerçekleştiğine ve bizden öncekilerin izlediği yola mahkûm geçen onca yıldan sonra buna inanamaz bir şekilde duruyoruz; sonunda bir seçim şansına sahibiz. Durmakta haklıyız, durumun yeniliği karşısında donakalıyoruz. Çünkü önümüzde yayılan yüzlerce yoldan bazıları, daha önce gittiğimiz ile aynı yöne devam ediyor. Bazıları dünyadaki cehenneme gidiyor. Ve bazıları şifa bulan ve daha önce mümkün olduğuna inanmaya cüret dahi edemediğimiz bir dünyaya gidiyor.

Bu sözleri bu yol ayrımında şaşkın, belki ürkek, ama yeni bir ihtimalin sezgisiyle beraber sizlere eşlik etme amacıyla yazıyorum. Şimdi bu yolların bir kaçına ve nereye gittiklerine bir bakalım.

* * *

Bu hikayeyi geçen hafta bir arkadaşımdan duydum. Arkadaşım marketteymiş ve koridorda hıçkırıklara boğulmuş, ağlayan bir kadın görmüş. Sosyal mesafe kurallarını bir kenara bırakıp kadının yanına gitmiş ve ona sarılmış. “Teşekkür ederim,” demiş kadın, “son 10 gündür ilk kez birisi bana sarılıyor.”

Kucaklaşma olmadan geçecek birkaç hafta, milyonlarca yaşama son verebilecek bir salgını durdurmak için ödenen küçük bir bedel gibi görünüyor. Sosyal mesafe konusunda kısa zamanda oluşan güçlü bir görüş var: Sağlık sisteminde ani bir Covid dalgalanmasının getireceği yoğunluğu önlemek. Ben bu yaklaşımı, özellikle uzun döneme bakarak, daha geniş bir bağlama oturtmak istiyorum. Ola ki sosyal mesafelenme yerleşir ve sosyal yaşam buna göre yeniden tasarlanırsa diye, yaptığımız seçimin ve sebebinin farkında olalım.

Aynısı, koronavirüs salgını etrafında gelişen diğer değişimler için de geçerli. Kimi yorumcular sürecin, totalier bir rejimin gündemine ne kadar uygun bir rol oynadığını vurguluyorlar. Korkmuş bir toplum, normalde kolay kolay kabul etmeyeceği (insanların hareketlerinin takibi, zorla tıbbi müdahale, gönüllü karantina, seyahat ve toplanma haklarının kısıtlanması, otoritelerin yanlış kabul ettiği bilgilere sansürleme, kişisel özgürlüklerin askıya alınması ve sivillerin askeri kontrol altında tutulması gibi) sivil özgürlüklerin kısıtlanmasını kabul eder.

Bunların çoğunun uygulaması Covid-19 öncesinde zaten planlanıyordu, şimdi olay vuku bulunca karşı konulamaz oldular. Aynısı ticaretin otomasyonu için de geçerli; spor ve eğlenceye katılımcı olmak yerine uzaktan izleyicisi olmak, yaşamın kamusal alandan özel alanlara kayması, mekansal okulların yerini çevrim içi eğitime bırakması, yüz yüze alışverişin azalması ve insanın hem çalışma hem boş zamanlarının ekranlara yönelmesi… Covid-19 zaten var olan politik, ekonomik ve sosyal eğilimleri hızlandırdı.

Yukarıdakilerin hepsi, kısa vadede, eğriyi düzleştirme (yani hastalığın büyüme eğrisini zamana yayma) adına haklı çıkarıldı. Hatta sık sık “yeni normal” söylemini işitmeye başladık; yani değişiklikler hiç de geçici olmayabilir. Bulaşıcı hastalık tehdidi, tıpkı terörizm tehdidinde olduğu gibi, herhangi bir yere kaybolmadığı için kontrol önlemleri kolaylıkla kalıcı hale dönebilir. Eğer ne olursa olsun bu yönde devam ediyorsak, mevcut haklı çıkarma eğilimi daha derin bir dürtünün parçası olmalı. Bu dürtüyü iki kısımda ele alacağım: kontrol etme refleksi ve ölüme karşı savaş. Anlaşıldığı üzere, Covid-19’un ateşlediği ve şimdiden görmeye başladığımız dayanışma, şefkat ve özen formunda yeni bir girişim fırsatı doğuyor.

Kontrol etme refleksi

Bu yazı kaleme alınırken resmi istatistikler yaklaşık 25.000 insanın Covid-19 sebebiyle hayatını kaybettiğini söylüyor. Sürecin sonuna varana kadar, toplam ölüm sayısı bunun on katı ya da yüz katı olabilir, hatta en korkutucu tahminler doğruysa, bin katına bile çıkabilir. Bu, insanların her birinin, sevdikleri, aileleri ve arkadaşları var. Şefkat ve vicdan bizi gereksiz bir trajediyi önlemek için elimizden geleni yapmaya çağırıyor. Bu benim için oldukça kişisel çünkü sonsuz sevdiğim ve aynı zamanda narin annem, özellikle yaşlıları ve hastalığı olanları etkileyen bu hastalığa karşı savunmasız olanlardan birisi.

Son ölüm sayısı ne olacak? Bunu yazdığım şu günlerde söylemek epey zor. İlk raporlar korkutucuydu; Wuhan’dan gelen ve haftalardır durmadan medyada dönen rakam insanı şok eden bir %3,4 idi. Bu rakam, virüsün son derece bulaşıcı doğasıyla birleştiğinde, dünya çapında milyonlarca ölüm anlamına geliyordu, hatta 100 milyon kadar yüksek bir sayıya ulaşıyordu. Son zamanlarda, çoğu vakanın hafif atlattığı veya asemptomatik (belirti göstermeyen) olduğu anlaşılınca bu tahminler bir kenara kondu. Testler ciddi derecede hasta olanlara uygulanmaya başladığından beri ölüm oranı yapay bir şekilde yüksek görünüyordu. Hafif hastalık belirtileri geçiren yüz binlerce kişinin test edildiği Güney Kore’de ölüm oranı %1 olarak rapor edildi. Test oranlarının birçok hafif durumdaki hastayı da kapsadığı Almanya’da ise ölüm oranı %0,4 olarak belirtildi. Journal Science’daki güncel bir makale virüse yakalananların %86’sının kayıt altına alınmadığını, yani ölüm oranının mevcut oranların gösterdiğinden çok daha düşük olması gerektiğini öne sürüyor.

Belirsizlik karşısında bir öngörüde bulunmak istiyorum: Kriz tamamen tükenecek ve biz asla bilemeyeceğiz. Eğer son ölüm sayısı, ki bu sayı da bir tartışmanın konusu olacak, korkulandan daha az olursa, birileri bunun, önlemler işe yaradığı için olduğunu söyleyecek, başka birileri de hastalığın en başta bizlere söylendiği kadar tehlikeli olmadığını söyleyecek.”

Diamond Princess adlı cruise gemisinin hikayesi bu görüşü güçlendiriyor. Gemideki 3711 insanın yaklaşık %20’sinin virüs testi pozitif çıktı; bunların yarısından daha azında belirtiler vardı ve sekiz kişi hayatını kaybetti. Bir cruise gemisi salgın için kusursuz bir ortam ve olaya müdahale edilene kadar virüsün yayılması için fazlasıyla zamanları oldu, ki buna rağmen yolcuların sadece beşte biri hastalığa yakalandı. Dahası yolcuların önemli bir kısmı (çoğu cruise gemisinde olduğu gibi) yaşlılardan yana çoğunluktaydı. Yolcuların yaklaşık üçte biri 70 yaşın üzerinde, yarısından fazlası da 60 yaşından üzerindeydi. Bir araştırma ekibi belirti göstermeyen vakaları da dikkate alınca Çin’deki gerçek ölüm oranının yaklaşık %0,5 olduğu sonucuna vardı. Bu rakam hala gripten ölenlerin beş katından daha fazlasına karşılık geliyor. Bu bilgilere bakarak (ve ayrıca Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya’nın daha genç nüfusunu dikkate alarak) Amerika için yaklaşık 200.000-300.000 arasında ölüm olacağı tahmininde bulunuyorum. Bu sayı sağlık sisteminde bir yığılma olursa daha fazla, virüsün bulaştığı kişiler zamana yayılırsa daha az olacaktır. Küresel tahminim ise 3 milyon ölüm olacağı yönünde. Bunlar çok ciddi rakamlar. 1968/69 yıllarında Hong Kong’ta olan grip salgınından bu yana dünya böyle bir şey deneyimlememişti.

Tahminlerim, bir büyüklük sırasına koyulduğunda kolayca beklenenin aksini gösterebilir. Medya her gün Covid-19 vakalarındaki toplam sayıyı söylüyor, fakat kimsenin gerçek rakamla ilgili herhangi bir fikri yok, çünkü nüfusun sadece küçük bir kısmı test edildi. Eğer on milyonlarca insan virüsü kapmışsa ve belirti göstermiyorsa bunu bilemeyiz. İşleri daha da karmaşıklaştıran diğer konu, yüksek oranda yanlış pozitif sonuç veren testlerin çokluğu; muhtemelen %80 gibi yüksek bir oran bu. (Hatta test doğruluğuna ilişkin korkutucu belirsizliklerle ilgili şu bağlantıya bakabilirsiniz). Tekrar edeyim: ben dâhil kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyor. İnsan ilişkilerine dair iki çelişkili eğilimin farkında olalım. Birincisi, korkuya yaratmayan verileri görmezden gelen, kendi hayalindeki dünyayı yaratan ve kendisini besleyen histeri eğilimi. İkincisi, normal durumu ve konforunu bozan bilginin mantık dışı şekilde reddedilmesiyle gelen inkâr. Daniel Schmactenberger’in sorduğu gibi, inandığın şeyin doğru olduğunu nereden biliyorsun?

Belirsizlik karşısında bir öngörüde bulunmak istiyorum: Kriz tamamen tükenecek ve biz asla bilemeyeceğiz. Eğer son ölüm sayısı, ki bu sayı da bir tartışmanın konusu olacak, korkulandan daha az olursa, birileri bunun, önlemler işe yaradığı için olduğunu söyleyecek, başka birileri de hastalığın en başta bizlere söylendiği kadar tehlikeli olmadığını söyleyecek.

Bana en şaşırtıcı gelen şey, yazıyı yazdığım sıralarda, Çin’de yeni vaka görülmüyor olması. Hükümet virüs iyice yerleşmeden önce karantina önlemlerini başlatmamıştı. Yani Çin Yeni Yıl’ı boyunca, insanlarla dolu her uçak, tren ve otobüs seyahati ile ülke boyunca virüsün geniş bir şekilde yayılması beklenirdi. Ne oluyor burada? Yine bilmiyorum, siz de bilmiyorsunuz.

Eğer Covid-19 konusunda bu kadar radikal değişiklikler yapabiliyorsak, bunu diğer durumları değiştirmek için de yapabiliriz,”

Küresel ölüm sayıları kaç olursa olsun, 50.000, 500.000 ya da 5 milyon, biraz derinlik kazanmak için şimdi başka rakamlara bakalım. Benim görüşüm Covid’in o kadar da kötü olmadığı ve hiçbir şey yapmamamız gerektiği DEĞİL. Okumaya devam edin. Geçen sene, Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, tüm dünyada 5 milyon çocuk açlıktan ölmüş (bu sayı 162 milyon yetersiz beslenme sebebiyle sağlıklı büyüyemeyen çocuğa ve 51 milyon açlık çeken çocuğa dâhil). Bu sayı şu ana kadar Covid-19’dan ölen insanlardan 200 kat daha fazla ve hiçbir hükümet acil durum ilan etmedi ya da o çocukların hayatını kurtarmak için hayatlarımızda radikal değişiklikler yapmamızı önermedi. Aynı şekilde kıyaslanabilir bir alarm durumunu ve eyleme geçmeyi intiharlar konusunda da görmüyoruz. İntiharlar, umutsuzluk ve depresyon buz dağlarının görünen ucu; dünyada yılda 1 milyon kişinin, ABD’de de ise 50 bin kişinin ölümüne sebep oluyor. Ya da uyuşturucu doz aşımı, ABD’de 70 bin kişinin ölümüne sebep oluyor, otoimmün hastalıklar 23,5 ila 50 milyon insanı etkiliyor (NIH ve AARDA verileri), obezite 100 milyonun üzerinde insanı etkiliyor. Nasıl oluyor da nükleer bir felaketin ya da ekolojik çöküşün önlenmesi için bir çılgınlık içinde değiliz de, aksine, tam da bu tehlikeleri büyüten seçimlerin peşinden gidiyoruz?

Lütfen, burada anlatmak istediğim nokta çocukların açlıktan ölümünü durduracak değişimleri yapmadık, o zaman Covid konusunda da yapmayalım demek değil. Tam tersine, eğer Covid-19 konusunda bu kadar radikal değişiklikler yapabiliyorsak, bunu diğer durumları değiştirmek için de yapabiliriz. Şu soruyu soralım: Kolektif irademizi bu virüsü durdurmak için birleştirirken neden insanlığa karşı diğer ağır tehditlere karşı birleştirmiyoruz? Neden toplum, şimdiye dek, mevcut gidişat karşısında bu kadar donuktu?

Cevap görünür olmaya başladı. Basitçe, açlık, bağımlılıklar, otoimmün hastalıklar, intihar ya da ekolojik çöküş karşısında toplum olarak ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kurtarıcı çözüm gibi verdiğimiz ve her birini kontrol etmeye çalışmanın bir türevi olan tepkiler, bu sorunları çözmede pek etkili değil. Şimdi bulaşıcı bir salgın geldi ve sonunda eyleme geçiyoruz. Bu kontrol etmenin işe yaradığı bir kriz; karantinalar, izolasyon, el yıkama; hareketimizin kontolü, bilginin kontrolü, bedenlerimizin kontrolü. Bu da Covid’i ham korkularımızı yöneltebileceğimiz uygun bir alıcı, şu an dünyayı ele geçiren değişim karşısında hissettiğimiz büyüyen çaresizliğimize kanal olan bir mecra yapıyor. Covid-19 nasıl karşılayacağımızı bildiğimiz bir tehdit. Diğer birçok korkumuza kıyasla Covid-19 bir plan sunuyor.

Medeniyetimizin yerleşik kurumları, günümüz zorluklarına karşı giderek daha aciz kalıyor. Sonunda karşılık verebilecekleri bir zorlukla karşılaşınca nasıl da buyur ettiler. Buna olağanüstü bir kriz olarak kucak açmaya nasıl da istekliydiler. Bilgi yönetim sistemleri doğallıkla nasıl da en endişe verici tasvirini ayıkladı. Toplum, adı anılmayan birçok tehditle başa çıkamayan yetkilileri vekil tayin edip nasıl da kolayca paniğe katıldı.

Bugün, karşılaştığımız birçok zorluk güç kullanmayla çözülemiyor. Antibiyotikler ve ameliyat, giderek artan otoimmün hastalıklar, bağımlılıklar ve obezite kaynaklı sağlık krizi karşısında başarısız oluyor. Orduları fethetmek için inşa edilen silahlarımız ve bombalarımız başka ülkelere karşı nefreti ya da aile içi şiddeti evimizden uzakta tutmaya yaramıyor. Polislerimiz ve cezaevleri suçun var olma koşullarını iyileştiremiyor. Tarım zehirleri harap olan toprağı eski haline getiremiyor. Covid-19, modern ilaçlar ve hijyen karşısında bulaşıcı hastalıkların yenik düştüğü, aynı zamanda savaş makinesi karşısında Nazilerin yenik düştüğü, ve teknolojik fetih ve ilerleme karşısında doğanın bizzat yenik düştüğü (ya da öyle göründüğü) eski güzel günleri hatırlatıyor. Silahlarımızın işe yaradığı ve dünyanın her yeni kontrol teknolojisiyle cidden ilerliyormuş gibi göründüğü günleri anımsatıyor.

Nasıl bir problem hakimiyet ve kontrol ile yenilir? Öteki’nden gelen, dışarıdan birisinin sebep olduğu bir problem türü. Eğer problemin sebebi içimizden geliyorsa, evsizlik ya da eşitsizlik, bağımlılık ya da obezite gibi, o zaman savaşacak bir şey de yoktur. Oraya bir düşman monte etmeyi deneyebiliriz, mesela milyarderleri suçlarız, Vladimir Putin’i ya da Şeytan’ı, ama bu durumda milyarderlerin ya da virüslerin çoğalmalarına sebep olan temel koşullar gibi kilit bir noktayı gözden kaçırırız.

Eğer medeniyetimizin iyi başardığı bir şey varsa, o da düşmanla savaşmaktır. İyi olduğumuz şeyi yapmak için fırsatlara açık oluruz, ki bu da teknolojimizin, kurduğumuz sistemlerin ve dünya görüşümüzün geçerliliğini kanıtlıyor. Sonra, düşmanlar yaratırız; suçu, terörizmi, biz-ya-da-onlar seçimi yaptıran hastalıkları biçimlendiririz ve kolektif enerjimizi de böyle görünen çabalara seferber ederiz. Böylece Covid-19’u ayrı bir yere koyup toplumu savaşa hazırlıyormuşçasına düzenleyip herkesi silah başına çağırırız. Bu arada nükleer kıyamet, ekolojik çöküş olasılığı ve 5 milyon çocuğun aç olmasına normal gibi muamele etmeye devam ederiz.

Komplo hikâyesi

Covid-19 totaliter bir düzenin isteyeceği birçok şeyi haklı çıkardığı için, bunun kasıtlı bir güç oyunu olduğuna inananlar var. Amacım bu teorileri daha ileri bir noktaya taşımak ya da haksız çıkarmak değil. Yine de bu konudaki yorumlarımı sunacağım. Önce kısa bir özet geçeyim.

Bu teoriler (ki çok fazla çeşidi var), sponsorluğunu Gates Vakfı, CIA vb.nin geçen eylül ayında yaptığı Event 201 ve 2010’da Rockefeller Vakfı’nın “Lockstep” (Sıkı düzen) adında detaylı bir senaryoyu anlattığı rapor hakkında. Her ikisi de varsayılan bir salgın durumunda verilecek otoriter yanıtı ortaya koyuyor. Altyapı, teknoloji ve sıkı yönetim yasalarının yapısına dair hazırlıkların yapıldığını yıllardır gözlemliyorlar. Tek ihtiyaçları olan, dediklerine göre, toplumun bunları kucaklayabilmesiydi ve şimdi zamanı geldi. Mevcut kontrol önlemleri kalıcı olsun ya da olmasın, durum aşağıdakiler için bir emsal teşkil ediyor:

  • İnsanların hareketlerini tamamen takip etmek (koronavirüs yüzünden)
  • Toplanma özgürlüğünün askıya alınması (koronavirüs yüzünden)
  • Sivillerin askeri polisliği (koronavirüs yüzünden)
  • Yargısız, belirsiz süreli gözaltılar (karantina, koronavirüs yüzünden)
  • Nakit paranın kaldırılması (koronavirüs yüzünden)
  • İnternet kısıtlamaları (dezenformasyonla mücadele gereği, koronavirüs yüzünden)
  • Zorunlu aşılama ve diğer tıbbi tedaviler, devletin bedenimiz üzerinde söz sahibi olması (koronavirüs yüzünden)
  • Tüm aktivitelerin ve yerlerin mutlak şekilde izin verilen ya da yasak olarak sınıflandırılması (evinizden şunun için çıkabilirsiniz, bunun için çıkamazsınız), tarafsız, üzerinde bir yargıya varılmamış gri bölgelerin elimine edilmesi. Toplamda bunların hepsi totalitarizmin özünü oluşturuyor. Gerçi şimdi gerekli, neden, koronavirüs yüzünden.

Uygarlığı idare edenlerin en büyük hayali, insan kaderine dair büyük hayali, yani kusursuzca düzenlenmiş ve hastalık, suç, açlık ve hatta ısdırabın kendisinin bile tasarımla önüne geçilip yok edildiği bir hayali gerçekleştirmeye hizmet etmektedir.”

Bunlar komplo teorisyenleri için ağız sulandırıcı malzeme. Tek bildiğim, bu teorilerden bazıları doğru olabilir; öte yandan bahsi geçen olayların giderek artan bir kontrole doğru ilerlemesi, bilinçsiz bir sistematik eğilimden de kaynaklanabilir. Bu eğilim nereden geliyor? Uygarlığın DNA’sına kodlanmış. Bin yıldır, uygarlık (küçük ölçekli geleneksel kültürlere karşıt olarak) ilerlemeyi, kontrolü tüm dünyaya yaymak olarak gördü: yaban hayatın ehlileştirilmesi, barbarların fethedilmesi, doğa kuvvetleri üzerinde uzmanlaşma ve toplumu yasaya ve mantığa dayalı şekilde düzenleme. Bilimsel Devrimle beraber kontrolün yükselişi ivme kazandı, böylece “ilerleme” de gerçekliğin nesnel kategorilere ve niceliklere göre düzenlenmesi ve maddi dünyaya teknoloji ile hakim olunması gibi yepyeni zirvelere ulaştı. Son olarak, sosyal bilimler (Eflatun ve Konfüçyüs’e dayanan) kusursuz toplumu tasarlama tutkusunu yerine getirmeyi vadeden aynı araç ve metotları kullanmaya başladı.

Uygarlığı idare edenler için kontrol etme güçlerini artıracak her fırsat mutlulukla karşılanır. Sonuçta, insan kaderine dair büyük hayali, yani kusursuzca düzenlenmiş ve hastalık, suç, açlık ve hatta ısdırabın kendisinin bile tasarımla önüne geçilip yok edildiği bir hayali gerçekleştirmeye hizmet etmektedir. Daha haince motivasyonlara ihtiyaç yok. Elbette ortak faydayı garantilemek için herkesin hareketlerini takip etmek isterler. Onlar için, Covid-19 bunun ne kadar gerekli olduğunu gösterir. “Koronavirüs dikkate alındığında demokratik özgürlükleri karşılayabilir miyiz?” diye sorarlar. “Şimdi zorunluluktan dolayı, bunları kendi güvenliğimiz için feda mı etmeliyiz?” Bu geçmişte 9/11 gibi benzer krizlere de eşlik etmiş tanıdık bir nakarat.

Bilindik bir metaforu yeniden ele alalım. Elinde çekiç tutan bir adam canlandırın, elindeki çekici kullanabilmek için etrafında sebep arıyor. Birden dışarı çıkmış bir çivi görüyor. Vida ya da civatalara vurup pek bir şey başaramadığı onca zamandan sonra bir çivi arayıp duruyordu. Çekicin en iyi alet olduğuna ve dünyanın çivileri çakınca daha iyi bir yer olacağına dair yerleşik bir görüşe sahip. Ve işte bir çivi! O kadar hevesli ki çiviyi acaba kendisi mi oraya koydu diye şüpheye düşebiliriz, ama bu o kadar da önemli değil. Belki gördüğü şey çivi bile değildir. Yine de çakmak için oldukça uygun bir şey. Alet elimizde hazır olduğunda, onu kullanmak için her zaman fırsat doğacaktır.

Yöneticilerden şüphe etmeye meyilli olanlar için şunu da eklemeliyim, belki şu an içinde bulunduğumuz durum gerçekten de bir çividir ve çekiç doğru alettir. Çekiç prensibi, vida için, düğme için, klips için veya bir yırtık için de hazır olarak, daha güçlü bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Her durumda, ele aldığımız problem şeytani İlluminati zümresini devirmekten çok daha derindir. Gerçekten böyle bir zümre varsa bile, uygarlığın eğilimine baktığımızda, aynı trend onlar olmasa da devam edecek, ya da eskisinin işlevini üstlenen yeni bir İlluminati ortaya çıkacak.

Doğru ya da yanlış, salgının toplumun üstündeki şeytanca işler yapan birileri tarafından korkunç bir komplo olduğu fikri, hastalığa sebep olan şeyi bulma (find-the-pathogen) yaklaşımından pek farklı değil. Sosyopolitik hastalığımızın kaynağındaki bir patojeni bize gösteriyor; böylelikle karşımıza alıp savaşmaya başlayabileceğimiz bu şey kendimizden ayrı olan ve bizi mağdur eden bir kişi ya da şey. Olaya böyle yaklaşmanın bir riski var. Toplumun böyle olayların gerçekleşebileceği verimli bir zemin olmasına sebep olan koşulları görmezden gelebiliriz. Bu zemin kasten fazla ekim yapıldığı için mi bu hale geldi, yoksa rüzgar mı yaptı, bana göre bu öncelikli sorun değil.

Şimdi söyleyeceğim şeyin, Covid-19’un genetiği tasarlanmış bir biyolojik silah olup olmamasıyla, 5G teknolojisinin kullanıma açılmasıyla, kimi şeylerin “ifşa”sının önüne geçmek için yapılmış olmasıyla, totaliter bir dünya hükümetinin kurulmasının yolunu açacak bir Trojen atı olmasıyla, bize anlatılandan daha ölümcül olmasıyla, bize anlatılan daha az ölümcül olmasıyla, kökeninin Wuhan biolaboratuvarları olmasıyla, kökeninin aslında Fort Detrick laboratuarları olmasıyla, ya da tam olarak CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi) veya WHO‘nun (Dünya Sağlık Örgütü)bize söylediği gibi olduğuyla bir ilgisi yok. Söyleyeceğim şey herkes hatalı olsa bile ya da yaşadığımız şeye SARS-CoV-2 virüsü sebep olmamış olsa bile geçerli. Fikirlerim var, ama bu acil durum sürecinde öğrendiğim bir şey varsa o da aslında neler olduğu bilmiyor olduğum. İnterneti dolduran karmakarışık haberler, sahte haberler, söylentiler, yasaklanmış bilgiler, komplo teorileri, propaganda ve politize anlatıların ortasında bir kişinin nasıl bilebildiğini de anlamıyorum. Keşke daha fazla insan bilmemeyi kucaklayabilse. Bunu hem ana akım anlatıya inananlara hem de muhalif olan anlatılara kayan herkese söylüyorum. Bakış açılarımızın tutarlılığını koruyabilmek için hangi bilgileri dışarıda bırakıyoruz? Gelin inançlarımızla ilgili alçak gönüllü olalım; bu bir ölüm kalım meselesi.

Ölüme karşı savaş

7 yaşındaki oğlum iki haftadır başka bir çocuk görmedi ve başkasıyla oyun oynamadı. Milyonlarca diğer kişiyle aynı gemideyiz. Çoğunluk, milyonlarca yaşamı kurtarmak için bütün çocukların bir ay boyunca sosyal etkileşime girmemesini makul bir bedel olarak görecektir. Peki ya 100.000 yaşamı kurtarmak için? Peki ya bir ay değil de bu bedeli bir yıl boyunca ödememiz gerekirse? Beş yıl? Farklı kişilerin temel değerlerine göre farklı görüşleri olacaktır.

Önceki soruları, insanları istatistiğe ve bir kısım insanı başka şeyler uğruna feda edilecek şeylere çeviren, insanlık dışı faydacı düşünceyi delen daha kişisel bir soruyla değiştireyim. Benim için uygun soru şu olurdu: Eğer annemin, hatta benim, ölme olasılığımızı düşürecekse bütün bir ulusun çocuklarının bir dönem boyunca oyun oynamaktan vazgeçmelerini isteyebilir miyim? Ya da şunu sorabilirim: Kendi hayatımı kurtaracak diye sarılmanın ve tokalaşmanın sonunu getirecek bir ferman yayınlar mıydım? Bunlar her ikisi de çok kıymetli olan kendi yaşamımı ya da annemin yaşamını değersizleştirmek için sorduğum sorular değil. Onunla geçirdiğim her gün için minnet doluyum. Fakat bu sorular derin mevzuları ortaya çıkarıyor. Yaşamanın doğru yolu nedir? Ölmenin doğru yolu nedir?

Bu tür soruları cevaplamak, ister kendi adınıza ister bütün toplum adına olsun, ölümü nasıl karşıladığımız ve insan hakları ile kişisel özgürlüklerin yanında oyuna, dokunmaya, birlikte olmaya ne kadar değer verdiğimizle ilişkili. Bu değerleri dengeleyecek kolay bir formül yok.

Hayatım boyunca toplumun emniyette olmayı, güvenliği ve risk azaltmayı giderek daha fazla vurguladığını gördüm. Bu özellikle de çocukluğu etkiledi: biz küçük bir çocukken gözetim altında olmadan evden birkaç kilometre uzakta dolaşmak normaldi, bugünse bu davranış Çocuk Koruma Hizmetlerinden gelecek bir uyarıya sebep oluyor. Bu vurgu aynı zamanda lateks eldivenlerin giderek daha fazla mesleğe yayılmasında, el dezenfektanlarının her yerde olmasında, okulların güvenlikli, kilitli ve gözetim altında olmasında, hava yolu ve sınır kontrollerinin yoğunlaştırılmasında, hukuki yükümlülükler ve sorumluluk sigortası konularında artan duyarlılıkta, kamu binalarına ve spor alanlarına girişlerdeki aramalar ve metal detektörlerin yoğunluğunda ve bunun gibi birçok şeyde kendini gösteriyor. Daha da büyütün, konu devlet güvenliği haline geliyor.

Bizimkisi ölümün inkâr edildiği bir toplum; cesetlerin saklanmasından ve gençlik fetişinden tutun, yaşlı insanları bakım yuvalarına depolamaya kadar.”

Mantra haline gelen “önce güvenlik” uyarısı, hayatta kalmanın en birinci önceliğimiz olduğu bir değerler sisteminden geliyor, aynı zamanda da eğlence, macera, oyun ve sınırları zorlama gibi diğer değerleri hakir görüyor. Başka kültürlerin öncelikleri farklıydı. Mesela Jean Liedloff’un klasik eseri The Continuum Concept’te (Süreklilik Konsepti) belgelediği gibi, çoğu geleneksel ve yerel kültürde çocuklara çok daha az korumacı davranılıyor. Çoğu modern insana akıl tutulması yaşatacak derecede çocukların risk ve sorumluluk almasına izin veriliyor. Bunun çocukların özgüven geliştirmesi ve iyi bir muhakeme gücüne kavuşması için gerekli olduğuna inanıyorlar. Bence çoğu modern birey, özellikle de gençler, hayatı dolu dolu yaşayabilmek için güvenliğin feda edilmesine doğuştan gelen bir isteklilikle tutunuyorlar. Öte yandan, etrafımızı saran kültür korku içinde yaşamamız için acımasızca bize baskı yapıyor ve korkuyu somutlaştıran sistemler inşa ediyor. Bu sistemlerde güvende kalmak aşırı derecede önemli hale geliyor. Öyle ki, kararların çoğunluğunun risk hesaplarına dayalı olduğu bir sağlık sistemimiz var. Hekimin nihai başarısızlığı anlamına gelen en kötü çıktısı da ölüm. Yine de ölümün her zaman bizi beklediğini biliyoruz. Kurtarılan bir hayat aslında ertelenen bir ölümdür.

Uygarlığın kontrol programının gerçekleştireceği nihai şey de bizzat ölüm üzerinde bir zafer kazanmak. Modern toplum, bunu başaramazsa, zaferin bir başka kopyasına yönelecek; o da fetih değil, inkâr. Bizimkisi ölümün inkâr edildiği bir toplum; cesetlerin saklanmasından ve gençlik fetişinden tutun, yaşlı insanları bakım yuvalarına depolamaya kadar. Hatta para ve mülkiyet takıntısı da kalıcılığı olmayan varlığın, bağlılıkları vasıtasıyla kalıcıymışçasına ifade edilmesine dayanan bir yanılgı (“Benim” kelimesi varlığın kendinden öteye genişlemesini imliyor). Modernitenin sunduğu kendilik anlatısıyla -yani Ötekilerle dolu bir dünyada ayrı bir birey olduğum hikâyesiyle- beraber tüm bunlar kaçınılmaz hale geliyor. Bu ayrı birey, genetik, sosyal ve ekonomik rakiplerle sarılmış durumda olduğu için gelişebilmek için kendini korumalı ve hatta diğerleri üzerinde hakimiyet kurmalıdır. Ayrılık anlatısında mutlak yok oluş anlamına gelen ölümü önleyebilmek için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Biyoloji bilimi bile bize doğamızın hayatta kalma ve üreme şansımızı en üst düzeye çıkarmak olduğunu öğretti.

Peru’daki Q’ero yerlileri ile zaman geçirmiş doktor bir arkadaşıma sordum; eğer yapabiliyor olsalardı Q’ero yerlileri bir kişinin yaşamını uzatabilmek için onu entübe (Ç.n: solunum yetmezliği yaşayan hastaların soluk borusuna ulaşan boru takma işlemi) ederler miydi? “Kesinlikle hayır,” diye yanıtladı. “Şamanlarını çağırır ve iyi ölmesini sağlarlardı.” İyi ölme kavramına (ki bu acısız ölmekle aynı anlama gelmez) günümüz tıp literatüründe pek rastlanmaz. Hastane kayıtları hastalarının iyi ölüp ölmediklerine dair raporlar hazırlamazlar, çünkü bu olumlu bir sonuç olarak algılanmaz. Ayrılık anlatısının olduğu dünyada ölüm nihai felakettir.

Peki gerçekten öyle mi? Bir de Dr. Lissa Rankin’den gelen şu açıdan konuyu ele alalım: “Hepimiz bir yoğun bakım ünitesinde kalarak sevdiklerimizden tecrit edilmiş, nefes alabilmek için bir makineye bağlanmış şekilde ve tek başımıza ölme riskini almak istemeyebiliriz. Bu kişinin hayatta kalma şansını artıracak olsa bile böyle. Bazılarımız sevdiklerimizin kollarında evimizde olmak isteyebiliriz, bu zamanımızın dolduğu anlamına gelse de böyledir… Anımsayın, ölüm son değildir. Ölüm yuvaya geri dönmektir.”

Eğer kendilik dediğimiz şey ilişkisel, birbirine bağlı, hatta karşılıklı varlık gösteren bir şey olarak anlaşılırsa, o zaman kişi ötekine, öteki de kişiye akıp birbirlerine karışırlar. Eğer kendilik dediğimiz şeyi ilişki matrisindeki bilincin bir odağı gibi anlayabilirsek, o zaman yaşadığım her problemde bir düşman aramak durumunda kalmam, bunun yerine ilişkide bozulan dengeye bakarım. Ölüm üzerindeki Savaş, hayatı iyi ve dolu dolu yaşama arayışına yol verir. Böylece ölüm korkusunun aslında yaşam korkusu olduğunu görürüz. Güvende kalalım diye ne kadar yaşamdan vazgeçelim?

Totalitarizm (yani kusursuz denetim durumu) ayrılık mitolojisinin kaçınılmaz son ürünüdür. Hayata yönelen, savaş gibi bir tehdit dışında başka ne mutlak kontrole imkân verir? Tam da bu nedenle Orwell daimi bir savaşı Parti iktidarının önemli bir bileşeni olarak tanımlamıştı.

Kontrol programının, ölümün inkarı ve ayrılık anlatısının bulunduğu zemine karşın, kamu çıkarının ölüm sayılarını minimumda tutma yollarını araması gerektiği varsayımı şüphesiz oyun, özgürlük, vb. değerleri ikinci plana atan bir amaçtır. Covid-19 bu görüşü genişletme fırsatı sunuyor. Evet yaşamı kutsal addedelim, hem de hiç yapmadığımız ölçüde. Ölüm bize bunu öğretiyor. Her bir bireyi, genç ya da yaşlı, hasta ya da sağlıklı; kutsal, kıymetli, sevilesi varlıklar olarak görelim. Ve kalplerimizin meclisinde diğer kutsal değerler için de yer açalım. Yaşamı kutsal addetmek sadece uzun yaşamak değildir, aynı zamanda dolu dolu, doğru ve iyi yaşamaktır.

Tüm korkular gibi, koronavirüs hakkındaki korku da, korkunun ötesinde ne olabileceğini ima ediyor. Yakın birisinin kaybını deneyimleyen herkes bilir ki, ölüm sevgiye açılan bir geçittir. Covid-19 ölümü reddeden bir toplumun bilincinde ölümü ön plana taşıdı. Korkunun diğer tarafında, ölümün özgürleştirdiği sevgiyi görüyoruz. Bırakalım iyice ortaya dökülsün. Kültürümüzün toprağını sırılsıklam etmesine, yer altı tabakalarını doldurmasına izin verelim, böylece kabuk bağlamış kurumlarımızın, sistemlerimizin ve alışkanlıklarımızın çatlaklarından içeriye sızsın. Hatta bunlardan bazıları ölebilir de.

Makalenin ikinci kısmı

Makelenin İngilizce orijinali

Türkiye’nin ilk büyük çevre zaferi- Aliağa Termik Santrali [Fotoğraf Galeri]

Aliağa’ya 1989 yılında yapılmak istenilen termik santralden, çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçilmişti. Günlerce süren bu hareket çevreyi kirletecek bir yatırımı durdurmak amacıyla yapılmış örnek bir başarı öyküsüydü.

Ajans Bakırçay’da yer alan fotoğrafların Ümit Oran‘a ait olduğu, Oben Ulu‘nun yayına hazırladığı habere göre bu başarının kronolojik gelişimi şu şekilde:

20 Kasım 1989 – Aliağa’da çevreciler büyük bir miting düzenledi. Pankartlarda “Doğadaki soykırıma hayır” yazıyor.

23 Kasım 1989 – Yeşiller Partisi, SHP, Bakırçay Belediyeler Birliği, çevre belediye başkanları ve yaşam savunucuları çevre için harekete geçiyor. Büyük bir konser organize ediliyor. Haber gazeteci Ümit Otan‘ın imzasıyla ve “Termik santrale karşı enstrümanını al Aliağa’ya gel”, başlığıyla duyuruluyor.

10 Aralık 1989 – “Termik Konser”
Cem Karaca, Nejat Yavaşoğulları (Bulutsuzluk Özlemi), Ayşegül Aldinç

12 Aralık 1989 – İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndan başlayan “Bisikletlerle İzmir’den Kozbeyli’ye” eyleminde pankartlarda ‘Termik santral istemiyoruz’ yazıyor. Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven bisiklet başındalar.

Çadırlar kuruluyor. Gazetelerde haber; ‘çadırda sazlı sözlü termik santrale hayır’, ‘yeşillerin direncini soğuk bile kıramadı’, ‘Aliağa Termik Santral projesine karşı savaş açan çevre gönüllülerini soğuk bile durduramıyor’ başlıklarıyla duyuruluyor.

24 Aralık 1989 – Foça’da termik santrale karşı halkoylaması yapıldı. Liman çevresine yerleştirilen sandıkların çevresinde açılan pankartlarda ‘Balık mı, Termik santral mi?’ yazılı.

 

14 Ocak 1990 – Termik santrallere karşı ‘At Arabalı Yürüyüş’, gazete manşetleri “Yeşile deh, kirliliğe çüş”

6 Mayıs 1990 – Aliağa termik santralı projesini protesto etmek için İzmir’den Aliağa’ya kadar yol boyunca on binlerce kişi ele ele tutuşmuş ve bir insan zinciri oluşturmuştu.

8 Mayıs 1990 – Zamanın ANAP hükümetinin Japonya’ya yaptırmayı düşündüğü, Aliağa termik santrali, bu eylemin yapılmasından iki gün sonra, dönemin Enerji Bakanı Fahrettin Kurt’un yaptığı açıklamayla yapımından vazgeçildi.

Eylem çevrecilerin büyük başarısıyla sonuçlandı. Türkiye’deki en büyük çevre eylemi olarak tarihe geçti. Mücadele sonucunda Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu, Bakanlar Kurulu’nun termik santralle ilgili verdiği kararı iptal etti.

Bakan Kurt açıklamasında “Santralin yapımından çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçilmiştir” dedi.

 

Günlerce süren bu hareket çevreyi kirletecek bir yatırımı durdurmak amacıyla yapılmış örnek bir başarı öyküsü. Aliağa termik santralinden, çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçilmişti. Bu hareket Bakırçay yöresinde 18 belediyenin kurmuş olduğu Bakırçay Belediyeler Birliği öncülüğünde başarıya ulaşmıştı.

Özellikle SHP İzmir Milletvekili Kemal Anadol, Yeşiller Partisi İzmir İl Başkanı Savaş Emek, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur, Foça Belediye Başkanı Nihat Dirim, Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve yöre halkının verdiği bu mücadele, çevreciler ve insanlık adına tarihe geçmişti.

Termik santral yapılmaması için Bakırçay Belediyeler Birliği adı altındaki örgütlenme ile sadece Bakırçay havzasındaki halkı değil, aynı zamanda İzmir halkınında dikkatini çekerek yığınsal eylemlerle başarıya ulaşmışlardı.

O günleri anlatan dönemin Aliağa Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği Başkanı Hakkı Ülkü yerel bir gazetede “Aliağa ve çevresinde zaten var olan ve kirlilik yaratan sanayilere ek olarak ithal kömüre dayalı bir termik santral yapılmak istenmesi Aliağa ve çevresini yaşanabilir olmaktan çıkartacaktı” diyordu.

12 Eylül sonrasının ilk çevre eylemi

Dikili Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği’nin 2’nci Başkanı olan Osman Özgüven ise aynı yerel gazetede “Sevi Zinciri’’ adını verdiğimiz eylem, 12 Eylül sonrasının ilk çevre eylemiydi” diyor ve yaşam savunucuları için büyük bir zaferdi diye ekliyordu.

Foça Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği’nin Çevre Komisyonu Başkanı olan Nihat Dirim ise “Bakırçay Belediyeler Birliği öncülüğünde gerçekleşen bu eyleme; o dönemde Mimar Mühendis Odaları, Sanayi ve Ticaret Odaları, esnaf odaları ve diğer meslek kuruluşları büyük destek verdiler, katkı sağladılar. İnsanlarımız o dönemde yapılan çağrılara uydu. Ve mücadelemiz başarı ile sonuçlandı” diyordu.

Anaokulundan pencereye gökkuşağı resmi asmaya LGBTİ+ uyarısı: Çocukların zihnine kodlamayın

Yeni koronavirüs (Covid-19) sebebiyle pek çok imkanı olan kişinin evde kendisine karantina uyguladığı dönemde çocukların yalnız hissetmemesi ve diğer çocukların da evde olduğunu görmesi için pencereye gökkuşağı resmi asma akımı başladı.

Kaos GL’de yer alan habere göre Adapazarı’nda özel bir anaokulu ise Instagram profilinden yaptığı paylaşımla gökkuşağını LGBTİ+ ile ilişkilendirerek velilerine bu akıma katılmama çağrısında bulundu.

‘Yurt dışından gelmiş bir uygulama’

Özel Neva Altınçocuk Anaokulu, gökkuşağı “sembolünün” son beş yılda çocukla ilgili sektörlerin her alanında kullanıldığını ve önceki 20 yılda böyle bir uygulama görülmediğini iddia etti. Okul yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

Kıymetli velilerimiz; bu zor süreçte gökkuşağı çizerek camlarımıza asma akımı hızlı bir şekilde yurtdışından ülkemize de gelmiş bulunmaktadır. Bu biz Türk eğitimcilerin almış olduğu bir karar değil yurtdışından kopyalanan bir uygulamadır.

‘Tesadüf değil’

Gökkuşağı ve tek boynuz unicorn sembolleri uzun süredir LGBT gruplarının bayrağı olarak kullanılmaktadır. Gökkuşağı sembolü son beş yıldır çocukla ilgili sektörlerin her alanında karşımıza çıkmaktadır. Ondan önceki geçmiş 20 yılda hiç böyle bir uygulama görülmemektedir. Gökkuşağını kendilerine bayrak yapan grupların varlığı sebebiyle ve her alanda böylesine yoğun bir gökkuşağı temasına maalesef artık tesadüf diyemiyoruz.

Amacımız çocukları gökkuşağından soğutmak değil, gökkuşağının sembolleştirilip çocukların zihnine kodlanmasına bir dur demektir. Biz Özel Neva Altınçocuk Anaokulu olarak bu akımı desteklemiyoruz ve siz değerli velilerimizin duyarlılığına güveniyoruz.”

Erdoğan: Milli Dayanışma Kampanyası başlatıyoruz

Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplandı. Video konferans yöntemiyle gerçekleştirilen toplantıya İstanbul’daki Huber Köşkü’nden katılan Erdoğan toplantının ardından bir açıklama yaptı.

Toplantıda koronavirüs salgının ele alındığını aktaran Erdoğan, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı‘nca dar gelirli vatandaşlara destek sağlamak amacıyla açılan kampanyaya yedi aylık maaşını bağışladığını, bakanların da toplam 5  milyon 200 bin liralık katkıda bulunduğunu açıkladı. Cumhurbaşkanı’nın brüt maaaşı 81 bin 250 TL. Erdoğan böylece kampanyaya yedi aylık maaş karşılığı 568. 750 TL. bağışlamış oldu.

Erdoğan’ın açıklamasından satır başları özetle şöyle:

Her ihtiyacımızı kendimiz karşılayabiliyoruz: Salgının ilk gününden itibaren Bilim Kurulu‘muzun tavsiyeleri doğrultusunda tedbirleri eksiksiz hayata geçiriyoruz. Maskeden tanı kitine hemen her ihtiyacımızı kendimiz karşılayabiliyoruz. Hastanelerimiz ve sağlık birimlerimize 24 milyon cerrahi maske, 3 milyonun üzerinde N95 maske, 1 milyonun üzerinde koruyucu tulum, 181 binin üzerin koruyucu gözlük dağıttık

Yeni hastaneleri hizmete açılıyoruz: Mevcut hastanelerimizi güçlendirmenin yanında yeni hastanelerimizi de hizmete açıyoruz. 600 yataklı Okmeydanı hastanemiz, bugün hizmet vermeye başladı. Burayı daha önce eğitim ve araştırma hastanesi olarak planlamıştık fakat öyle bir evsafa sahip oldu ki, dedik ki biz burayı süratle şehir hastanesine dönüştürelim. Yine şehir hastanesi statüsündeki 1150 yatak kapasiteleri Kartal hastanemizi de bir süre önce hizmete sunmuştuk. İkitelli Şehir Hastanemizi ise 520’si yoğun bakım olmak üzere 2 bin 682 yatak kapasitesi ile mayıs ayında hizmete açmayı planlıyoruz. 1000 yataklı Göztepe hastanemizin inşaatında da sona yaklaştık. Onu da eylül ayında hizmete veriyoruz..

Gıda sıkıntısı yok: Covid-19 hastalığı sürecinde tedbirlerimizi pek çok ülkeden önce aldık. Gıda konusunda da herhangi sıkıntımız yok. Ülkemiz tüm temel gıda maddelerini kendi ürettiği için stoklarımız ve tedarik işleyişi ihtiyacımızı karşılayacak düzeydedir.

Türkeyi, yayılmayı engellemeye en yakın ülke: Kamu güvenliğinde kayda değer bir sıkıntı yaşamıyoruz. Bu vesileyle tüm sağlık görevlilerimize, güvenlik güçlerimize, gıda ve ihtiyaç malzemelerinin halkımız ulaştırılmasını sağlayan esnafımıza, üretimi devam ettiren sanayicimize ve işçilerimize şükranlarımı sunuyorum. Türkiye, Avrupa ve Amerika’ya kıyasla bu hastalığın yayılmasının üstesinden gelmeye dünyada en yakın ülkelerden biridir.

İspanya ve İtalya’ya yardım

41 yerleşim birimi karantinada: Günlük test sayısında 10 bini aştık.  Halihazırda ülke genelinde köy ve mahalle statüsündeki 41 yerleşim birimimiz karantina altındadır. Benzer örneklerin yaygınlaşmasının önüne geçmenin tek yolu, her birimizin kendi karantinasını kendi uygulamasıdır. Burada en önemli hassasiyetimiz, temel ihtiyaç maddelerinin arzında sürekliliği sağlamak ve ihracatı desteklemek için üretimin kesintisiz sürmesini temin etmektir. Türkiye, her hal ve şart altında üretime devam etmek, çarklarının dönmesini sağlamak zorunda olan bir ülkedir.

İspanya ve İtalya’ya yardım malzemesi gönderdik: Kendimizle birlikte dostlarımızın da ihtiyaçlarını karşılamanın gayreti içindeyiz. Bu çerçevede, içinde bulundukları şu zor günlerde pek çok ülkeye sağlık ve temizlik malzemesi gönderdik. Son olarak, salgından en olumsuz etkilenen ülkelerden biri olan İspanya’ya bir uçak dolusu malzemeyi çarşamba günü inşallah naklediyoruz. Aynı şekilde sıkıntılı bir dönemden geçen İtalya’ya da bu ihtiyaçları karşılamak üzere Kızılay aracılığıyla bir gemi dolusu yardım malzemesini ulaştırdık, ulaştırıyoruz.

Kredi Garanti Fonu’nun kapasitesini yükselttik:Ülkemizdeki 2 milyondan fazla vergi mükellefinin 54 milyar lirayı bulan muhtasar, KDV ve pirim ödemelerini altı ay süreyle erteledik. Nakit akışı bozulan KOBİ’ler ve diğer firmalara, mevcut kredilerinin altı aya kadarı ödemesiz olmak üzere, 12 aya kadar ilave süre tanınmasını sağladık. Tüm kurumsal ve ticari firmalara işletme sermayesi desteği için altı ayı ödemesiz 36 ay vadeli ve yıllık yüzde 7,5 maliyetli kredi imkanı getirdik. Esnaflarımızın hem nisan, mayıs, haziran ayı ödemelerini faizsiz öteledik, hem de yüzde 4,5 maliyetli 36 aya kadar vadeli bir kredi paketini hayata geçirdik. Personel maaşlarını kamu bankalarından ödeyen firmalara, istihdamı azaltmamaları şartıyla, önümüzdeki 3 aylık personel gideri kadar ilave likit sağladık. Kredi Garanti Fonu’nun limitini 50 bin liraya ve toplam kapasitesini de 850 bin kredi talebini karşılayacak şekilde 450 milyar liraya yükselttik.

Öğrencilerin kalmadıkları gün için yurt ücreti iade edilecek: Reeskont kredilerinin geri ödemelerini 90 gün daha uzatarak 50 milyar liralık bir kaynağı ihracatçılarımızın kullanımına sunduk. 2 milyon haneye biner lira nakit yardımı yapıyoruz. Kısa çalışma ödeneğin şartlarını kolaylaştırdık. En düşük emekli maaşını 1500 liraya yükselttik. Emeklilerimizin bayram ikramiyesini öne çektik. Asgari ücret desteğini yaygınlaştırdık. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarımızın ödeneklerini artırdık. Yükseköğrenim yurtlarında kalan öğrencilerden, mart ayında yurtta kalmadıkları günlerin ücretlerini iade ediyor, nisan, mayıs ve haziran ayları için de ücret almıyoruz. Kredi ve burs ödemelerinde de herhangi bir kesinti yapmıyoruz. Yine öğrencilerimizin kredi geri ödemeleri, nisan, mayıs ve haziran ayı için ilave bir maliyet yansıtılmadan ertelenebilecek.

Hayırseverlerden 11 milyon dolar yardım

21 bin 500 kişi yurtlarda karantinada: Halen 41 ilimizdeki yükseköğrenim yurtlarımızda, yurt dışından gelen 21 bin 500 vatandaşımızı 14 günlük karantina kuralına göre misafir ediyoruz. Yaşadığımız dönemin kahramanları olan sağlıkçılarımıza, 6 milyar liralık ilave bir destekle performans ödemelerini en üst tavandan yapıyoruz. Yine sağlıkçılarımızın her birine, TÜRKSAT üzerinden 100’er gigabyte ücretsiz internet kotası veriyoruz. Çiftçilerimize destek olmak için 2020 yılı tarımsal desteklerinin yarıya yakınını bugüne kadar ödedik.

Kampanyaya katılmak isteyenler için banka hesap numaraları da paylaşıldı.

Kabinedeki bakanlar 5 milyon 200 bin TL bağış yaptı: Sivil toplum kuruluşlarımızın da, imkanları çerçevesinde ihtiyaç sahiplerine destek olmaya çalıştığını biliyoruz. Bu konuda da devletin öncülük etmesi gerektiğini gördüğümüz için Milli Dayanışma Kampanyası başlatıyoruz. “Biz bize yeteriz Türkiyem” diyerek başlattığımız bu kampanya için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımız tarafından, şu anda bilgileri ekranda gözüken bir yardım hesabı açıldı. Ayrıca, yine ekranda gözüken kısa mesaj numaraları üzerinden de bağış yapılabilecek. Amacımız, yevmiye ile geçimini sürdüren kesimler başta olmak üzere, alınan tedbirlerden dolayı mağdur olan dar gelirli vatandaşlarımıza ilave destek sağlamaktır. Kampanyayı, şahsım olarak, yedi aylık maaşımı bağışlayarak açıyorum. Biraz önceki toplantımızda bakan arkadaşlarımızdan kimi üçer, kimi altışar aylık maaşlarını kampanyaya bağışlama kararı aldılar.  Toplamda bakanlarımız ve kabineye eşlik eden arkadaşlarımız 5 milyon 200 bin liralık bir bağışta bulunmuş oldular.

Hayırseverlerden 11 milyon dolar: Meclis’teki tüm milletvekillerimizi, AK Parti başta olmak üzere tüm partilerimizin teşkilatlarını, tüm belediye başkanlarımızı, bürokratlarımızı kampanyaya katılmaya davet ediyoruz. Ve en büyük katkıyı da iş adamlarımızdan, hayırseverlerimizden bekliyoruz. Zekatlarını Ramazan ayında dağıtmayı düşünen vatandaşlarımız da bu kampanyaya katılarak, hayır yarışında yerlerini alabilirler. Bugün itibariyle bu kampanya için 11 milyon dolar hayırseverlerimizden gelen destek var.

Erdoğan daha sonra sosyal medya hesabından Milli Dayanışma Kampanyası ile ilgili paylaşım yaptı. Cumhurbaşkanı, paylaşımda, “Nice sıkıntıyı birlikte göğüslediğimiz, nice mücadeleyi birlikte yürüttüğümüz Milletimizle el ele vererek, Rabbimizin yardım ve inayetiyle inşallah bu musibetin de üstesinden geleceğiz. Çünkü #BizBizeYeterizTürkiyem, #BizBizeYeteriz” ifadelerini kullandı.

Devlet Bahçeli’den beş maaş bağış

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Milli Dayanışma Kampanyası’na destek vererek “Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı olarak Milli Dayanışma Kampanyası’na 5 maaşımla katılıyorum” dedi. Bahçeli mesajında “Ben, sen yok, biz varız. Çetin şartları omuz omuza birlikte göğüsleyeceğiz. Nitekim biz Türkiye’yiz. Biz Türk milletiyiz. Birlikte çok daha güçlüyüz. Kovid-19’a asla teslim olmayacağız” ifadelerini kullandı

 

Koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı 168’e yükseldi  

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle, 37 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1.610 kişiye daha tanı konduğunu açıkladı. Böylece koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 168’e; vaka sayısı 10 bin 827’ye yükseldi.

Bakan Koca, Koronavirüs’ün Türkiye‘deki son durumuna ilişkin verileri Twitter hesabından paylaştı.  Son 24 saatte yapılan tanı testi sayısının 11 bin 535 olduğunu kaydeden Koca, bunlardan 1610’unun pozitif çıktığını belirtti.

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle: “Ülkemizin mevcut Koronavirüs tablosunu burada ve aşağıda paylaştığım linkte bulabilirsiniz.

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 10 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana toplam vaka ve hayatını kaybeden kişi sayıları şöyle:

10 Mart: 1 vaka
13 Mart: 5 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 47 vaka
17 Mart: 98 vaka, 1 ölü
18 Mart: 191 vaka, 2 ölü
19 Mart: 359 vaka, 4 ölü
20 Mart: 670 vaka, 9 ölü
21 Mart: 947 vaka, 21 ölü
22 Mart: 1236 vaka, 30 ölü
23 Mart: 1529 vaka, 37 ölü
24 Mart: 1872 vaka, 44 ölü
25 Mart: 2 bin 433 vaka, 59 ölü
26 Mart: 3 bin 629 vaka; 75 ölü
27 Mart: 5 bin 698 vaka; 92 ölü
28 Mart: 7 bin 402 vaka; 108 ölü
29 Mart: 9 bin 217 vaka; 131 ölü
30 Mart: 10 bin 827 vaka; 168 ölü

İklim aktivisti çocuklardan video-klip: Dünya Evimiz ve Yanıyorsa…

İklim aktivisti çocukların oluşturduğu Fridays For Future (Gelecek için Cumalar) Türkiye eylemcileri, kendi yazdıkları ve seslendirdikleri Dünya Evim ve Yanıyorsa adlı şarkılarını ve çektikleri videoyu paylaştı. 3 Nisan’da tüm dünyada koronavirüs salgını nedeniyle internet ortamında gerçekleştirecek digital iklim grevi öncesinde yayımlanan video, Ada Müzik Stüdyoları’nda çekildi.

Sözleri aktivist gençlerin cümleleri ve manifestosundan derlenen, müziğini Tuna Erlat ve Banu Kanıbelli’nin yaptığı video klibi Ali Kanıbelli çekti.

Vokalini Sera Çamaş, Tayga Yuca, Atlas Sarrafoğlu, Alvi Moreno, Lara Karaağaç, Rhea Lereya, Derya Yiğit Ertin’in yaptığı şarkının arka vokalinde de Banu Kanıbelli, Didem Birsu Mercangöz, Deniz Çevikus, Ege Edman, Özge Korkmaz, Selin Gören, Tuna Erlat, Yağmur Ocak yer aldı.

 

Şarkının sözleri şöyle:

Dünya Evim Ve Yanıyorsa…

Yangın büyük, o küçük belki

Bir sinek kuşu, ismi Kolibri

Bir aşağı, bir yukarı kanat çırpıyor

Damlalarla su taşıyor

*

Durup seyredene, sorana yanıtı

“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum.

Dünya evim ve yanıyorsa

Gördüğümü de  söylüyorum”

*

Ormanlar yanıyor üstelik her yerde,

200 canlı türü yok oluyor bir günde

Hortuma, ısınmaya, sele alıştınız

Buzullar eriyor, anormal şekilde

*

Ağaçları kesmeyin, denizi kirletmeyin

Yeter artık daha fazla plastik üretmeyin.

Balinaların, kuşların içi çöpünüz dolu

Yaşam hakkı var onların, sesine kulak verin

*

Fosil yakıt devriniz yeter artık bitmeli,

Sıfır karbon emisyonuna acilen geçilmeli

Bankalar, piyasalar, hükümet ey dinleyin

İklim Acil durumu bu, ilan edin

*

Yangın büyük, o küçük belki

Bir sinek kuşu, ismi Kolibri

Bir aşağı, bir yukarı kanat çırpıyor

Damlalarla su taşıyor

*

Seçenekleriniz var, hala geç değil

Temiz enerji kullanın, üstelik bu adil

Güneş, rüzgar, deniz ve ağaçlar

Henüz vakit varken hemen, harekete geçin

*

Kahramanı bekleme pelerini yok

Kasları, asası, kanatları yok

Yanındaki çocuk o, doğruyu söylüyor

Konuşuyor, direniyor, isyan ediyor.

*

Tüket,  katlet,  nereye kadar,

Bu döner sana, bana canımız yanar

Gösteriyor size bilim, bir izin verin

Dinleyin, düşünün, dönüşün, değişin

*

Yangın büyük, o küçük belki

Bir sinek kuşu, ismi Kolibri

Bir aşağı, bir yukarı kanat çırpıyor

Damlalarla su taşıyor

*

Durup seyredene, sorana yanıtı

“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum.

Dünya evim ve yanıyorsa

Gördüğümü de  söylüyorum”

Macaristan lideri Orban’ın yetkilerini artıran OHAL yasası parlamentodan geçti

Macaristan‘da, koronavirüs salgınına karşı tedbir amacıyla hazırlanan Acil Durum Yasa Tasarısı parlamentoda kabul edildi. 199 sandalyeli Ulusal Meclis’e sunulan yasa tasarısı, 53 ”hayır” oyuna karşı 137 ”evet” oyuyla geçti.

Bundan böyle Başbakan Victor Orban‘ın liderliğindeki, popülist sağcı Fidezs hükümeti ”acil durum” süresince kanun hükmünde kararname çıkarabilecek, bazı kanunların uygulanmasını askıya alabilecek ve asılsız haber yayanlar 1 ile 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilecek.

Muhalefet partileri tasarıya, “sınırsız süre, her şeyi yapabilme gücü veriyor” gerekçesiyle destek vermedi.

Resmi verilere göre ülkede şu ana kadar 15 kişi koronavirüsten dolayı hayatını kaybetti.

11 Mart’ta OHAL ilan edilmişti 

Macaristan’da koronavirüs nedeniyle, 11 Mart’ta  olağanüstü hal ilan edilmişti. Buna göre, ülkedeki tüm okulların kapatılmış, 100 ‘den fazla kişi ile kapalı alanda yapılan tüm etkinliklerin yasaklanmıştı. Ayrıca ülkenin tüm sınırları kapatılmış ve tüm spor müsabakalarının seyircisiz olmasına karar verilmişti.

Macaristan Devlet Bakanı Gergely Gulyas, bakanların da sadece izinle yurt dışına çıkabileceğini söylemişti.

Koronavirüs gezegeni kurtarabilir mi?

*Ashish Kothari, Arturo Escobar, Ariel Salleh, Federico Demaria ve Alberto Acosta tarafından kaleme alınan Open Democracy’de yayınlanan makale Yeşil Gazete tarafından çevrildi.

Yeni tip koronavirüs salgını hepimize zarar veriyor. Ölenler, acil bakıma ihtiyaç duyanlar ve en kötüsünü atlatana kadar evlerine çekilenler… Ancak etkilenenler için alınması gereken tıbbi ve insani yardımların ötesinde, salgın bize dünyevi evimizin ve bu salgından en çok etkilenecek olan marjinal toplumların kötüye kullanılması gibi yaptığımız tarihi yanlışlardan dönmemiz için bize bir şans sunuyor.

Virüsün patlak vermesi doğanın geri kalanını sömürmede çok ileriye gittiğimizin ve baskın küresel kültürün gezegenin yaşamını ve geçim kaynaklarını sürdürme kapasitesini alt üst ettiğinin bir göstergesi.

Her şey diğer her şeyle bağlı

Mikroorganizmaların hayvan konakçılarından serbest bırakılması, kendilerinin hayatta kalmak için diğer bedenlere tutunmaları gerektiği anlamına geliyor. İnsanlar doğanın bir parçası ve her şey diğer her şeye bağlı.

Mevcut salgın, Antroposen olarak bilinen insan yapımı gezegen krizinin sadece bir yönü.  İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı ise diğerleri ve hepsi aslında birbirine bağlı. Covid-19, birden ve şiddetli bir şekilde bizi öyle bir medeniyet kriziyle yüz yüze bıraktı ki tek gerçek strateji yaşam ağına ulaşarak onu iyileştirebilecek bir strateji olacak.

Nijeryalı filozof Bayo Akomolafe, günümüzde durumumuzun karmaşıklığının neredeyse insanlığın düşünme ve bir perspektif üzerinden bakma yeteneğine meydan okuduğunu söylüyor. Bu kriz; modern dünya tarihi, ilerleme, insanlık, bilgi, zaman ve laiklik kavramlarına ve yaşamın kendiliğinden var olduğunu kabul etme eğilimimize dair kuruntusal güvenimizi ortadan kaldırıyor.

Ayrıca bizi birçok ülkede virüsü kontrol etme adına şu anda uygulandığı gibi, demokrasi ve insan haklarını ortadan kaldıran tepkilere karşı uyarıcı olmalı. Çünkü bu tarz yanıtlar vatandaşların böyle krizlerle başa çıkma kabiliyetini daha da azaltıyor.

Diğer dünyaların yükselişi

Koronavirüs krizi ölmekte olan bir medeniyeti ifade etmekle birlikte, aynı zamanda ‘diğer dünyaların’ yükselişini de gösteriyor. Her kriz bir fırsat. Anahtar soru ise ekonomimizi ve politikamızı ekolojik sınırlara saygı gösterecek ve tüm insanlık için çalışacak şekilde nasıl yeniden şekillendireceğimiz.

Bu soruya verilecek cevap ise yüzeysel teknolojik ve yönetimsel reformların ötesine geçmeli ve yerini yapısal adaletsizlikleri, sürdürülemezliği ve geleceğin ertelemesini sarsabilecek derin sistemik dönüşümlere bırakmalı. Gerçek demokrasiye doğru dramatik bir değişime ihtiyacımız var; yerel toplulukların ve kolektiflerin zaman içinde test edilmiş dehalarına güven veren bir değişime.

Eski düalist varoluş biçimine meydan okuma

“Bize karşı onlar”, “Akla karşı beden”, “sekülere karşı ruhsal” gibi insanların diğer doğal varlıklardan ayrılmasına dayanan eski varoluş biçimine meydan okuyoruz.

Bu düalist düşünme tarzı, yeryüzündeki her şeyin temelde birbirine bağımlılığını inkar ederek eril iktidarın hayat dolu dişil özen üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırmaya hizmet etti. İnsanlığın bugüne kadar gördüğü en nesneleştirici ve zararlı ekonominin ve bugün aşırı derecede militarize olmuş küresel neoliberal kapitalist düzen (sizliğin) yolunu açtı.

Küreselleşmenin beraberinde getirdiği…

Salgın, eve yeni dersler getiriyor. Ekonomik küreselleşme beraberinde evrensel refahı değil ekolojik tahribatı, toplumsal bozulma ve eşitsizlik getirdi.

Şimdi, her kıtada, düşünürlerin ve aktivistlerin kapitalist rejimin yerini yeniden komünleşme ile değiştirmeye çalıştığını, hatta Yunanistan’da bazı durumlarda olduğu gibi mültecileri ve yardıma ihtiyacı olan insanları kucakladığını görüyoruz.

Dünya Ticaret Örgütü ve çok uluslu şirketler tarafından belirlenen şartların aksine insanların insan ölçeğinde üretime geçiş ve yaşam alanlarını bu alanlarını koruyacak şekilde tasarlamalarına olanak tanıyor.

Radikal demokrasiye geçiş

Yeniden yerelleşme kırdan insan yoğunluğu sebebiyle yeni tip koronavirüs gibi hastalıkların çok kolay yayıldığı şehirlere olan umutsuz göçün akışını bile tersine çevirebilir.  Bu sadece boş bir hayal mi? Hayır.

Dünyaya baktığımızda, gıda, enerji, su ve diğer toplum egemenliği biçimleri için çeşitli kültürlerde binlerce girişim görüyoruz. Bu tür yerelleştirilmiş çözümler, kurumsal ve devletin merkezileştirilmiş iktidarı altında yüzyıllar boyunca sözde ilerleme ile yabancılaşmış insanlara anlam, kimlik, haysiyet ve yeterlilik kazandırır.

Taban devrimi, türev ve hisse piyasalarının istikrarsız ekonomisinden, ihtiyaç duyulan malları yapma, hizmet verme ve paylaşmaya dayalı gerçek ekonomiye doğru bir kaymaya işaret ediyor.

Bağımsız biyo-kültürel bölgelerin olduğu, somut sosyal ve ekolojik ilişkiler üzerinden tanımlanan, karşılıklı yardım ve yerel ekosistemin korunmasının somutlaştığı bir ufkun krizlerle ve hatta salgınlarla mücadelede kullanılan devletçi yaklaşımlardan daha etkili olabileceğini gösteriyor.

Neoliberal özelleştirmenin aksine burada toprak ve su, fikirler ve bilgi müşterek olarak onurlandırılır. Bu gelecek büyümemeyi, sınırlara saygı duymayı, gezegendeki malzeme ve enerjinin azaltılmasını ve adil bir şekilde yeniden dağıtılmasını ima ediyor.

Bugün dünyada, radikal bir demokrasinin yeniden doğuşuna şahit oluyoruz. Genellikle kadınlar veya gençlerin öncülüğünü yaptığı, yaşam için olan enerjilerinin türlerin kastların, toplumsal cinsiyetlerin ve baskılanan sınıfların özgürleşmesi için gerçekleştirilen toplumsal hareketler ile birleştiği.

Yaşayan bir dil 

Pluriverse: Post-Development Dictionary isimli kitabımız bu tür dönüştürücü alternatifleri bir araya topluyor: Yerlilerin yeryüzü ile uyumlu uyarlamalarını, bozuk endüstriyel kontekstlerden doğan ekofeminizm ve büyümeme gibi kavramları, agroekoloji için oluşturulmuş pratik ağları ve daha nicesini…

Kitap, derin yapısal değişimler ile Batılı değerlerle önceden kodlanmış  ‘tek bir küresel dünya’ gibi ‘reformist çözümler’ arasında keskin bir tezat oluşturuyor. Ortaya çıkan şey ise gezegen refahıyla uyumlu insanların bilgi ve uygulamalarının zenginliği ve çeşitliliğini gösteren yaşayan bir dil.

Bu sözlük, Alternatifler için Küresel Goblen inşa ediyor; dünyadaki dönüştürücü girişimleri birbirine bağlayan aktivistler için işbirliğine açık bir alan sunar; olmak ve yapmak için yeni bir ufuk haline gelir.

Sözlük, alternatif yaşamların aralarında bağ kurabildiği bir ağı inşa ediyor, aktivistlerin dönüştürücü inisiyatifleri örebileceği bir alan sunuyor, olmak ve yapmak için yeni bir zemin oluşturuyor. Koronavirüs salgını sahte vaatler evrenini sonlandırıyor. Kitap ise birçok dünyanın sığabileceği bir dünyayı içeren radikal bir demokrasi için yeni bir umut olduğunu duyuruyor.