Ana Sayfa Blog Sayfa 2172

Sağlıkta şiddet yasası teklifi, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi

CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker, sağlıkta şiddet yasası teklifinin doğrudan Meclis gündemine alınması için önerge verdi. Meclis Genel Kurulu’nda teklif üzerinde söz alan Şeker kürsüye doktor önlüğü ile çıktı. Meclis Başkanvekili Levent Gök’ün uyarısı üzerine önlüğü çıkarıp kürsüye asan Şeker, hekim kimliğiyle konuştuğunu belirterek teklifle ilgili olarak şunları söyledi: “Üç gün biz halk olarak sağlıkçıları alkışladık ama sonrası üç nokta, boşluk. Eğer biz halkla birlikte alkışladığımızın ötesinde, Meclis olarak bu, sağlıkta şiddet yasasını çıkartmayacaksak ne farkımız kaldı sokakta alkış yapandan. Sadece alkış yetmez, biz sorumlulukları yerine getirelim istiyoruz.”

Sağlıkçılara şiddet uygulayanlara verilen cezaları arttıran teklifin bir buçuk yıldır komisyonda beklediğini söyleyen Şeker bu sürede 20 bin, son 7 yılda 90 bin sağlıkçının şiddete uğradığını, 2005 ila 2019 yılları arasında 9 hekimin görevlerinin başında öldürüldüğünü söyledi. Şeker şöyle devam etti:

“Sağlık çalışanlarının önümüzdeki günlerde daha büyük bir mücadele azmine ihtiyaçları var ve bu sıkışan sağlık kapasitesinden dolayı daha fazla şiddete uğrama durumu söz konusu. Bunun için biz bu görevimizi yapalım ve bu yasayı bir an önce gündeme alıp, yasa teklifimizi yasa olarak buradan çıkartıp halk için mücadele veren sağlıkçılarımıza Meclis’ten bir moral desteği sağlayalım. Bu Koronavirüs pandemi döneminde bize düşen sorumluluk budur. İspanyol gribinden ölenlerin döneminde, o günün yöneticilerini yöneticilerin sorumsuzluğuyla hatırlıyorlar, biz de bugün sorumsuz davranmayalım ve bu yasayı bir an önce çıkartalım, hak ettikleri güvenceyi sağlık çalışanlarına verelim.”

AKP: Bu meseleyle ilgili hazırlığımız var

Teklifin oylamasına geçilmeden önce CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “Bu, bütün sağlık çalışanlarının çıkmasıyla kendilerini daha güvencede hissedecekleri bir kanun teklifi. Tarihi bir fırsat var”, HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş da “Destek vermeye hazırız” dedi.

“Hekimlerimize karşı yapılan bu şiddet hareketlerini başından beri kabul etmemiz mümkün değil” diyen AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise, Cumhurbaşkanı, bakanlar ve STK’lerle yaptıkları toplantıyı hatırlattı. Toplantıda Sağlık Bakanı’nın salgınla mücadele eden hekimlere en yüksek tavandan ödeme yapılmasını talebinin gerçekleştiğini söyleyen Zengin,”İkincisi de şiddetle alakalı bu kanunun çıkarılmasıydı. Şimdi bu meseleyle alakalı bizim zaten bir hazırlığımız var. Fakat bu işi yaparken hep beraber yapalım istiyoruz” diye konuştu.

Konuşmaların ardından yapılan oylamada, teklif AKP ve MHP milletvekillerinin oy çoğunluğuyla reddedildi.

 

Manisa’daki JES projesine yürütmeyi durdurma kararı

Manisa’nın üzümleriyle meşhur Alaşehir ilçesindeki tarımsal üretimi büyük ölçüde etkileyen Jeotermal Enerji Santrali (JES) için mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Ekoloji Birliği’nde yer alan habere göre Manisa 2’nci İdare Mahkemesi gerekçe olarak projenin “çevrenin korunması, sürdürülebilir çevre ve kalkınma ilkeleri ve kamu yararı ile bağdaşmamasını” ve verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararının “hukuka uygun olmamasını” gösterdi.

‘Alaşehir Çayı için büyük tehlike’

Tepeköy ve Baklacı mahalleleri ova mevkiinde Enerji Üretim A.Ş tarafından yapılması planlanan ve Valilikçe “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilen Özmen 4 JES (19,9 MWe) projesinin iptali talebiyle dava açılmıştı.

Açılan davanın gerekçesi olarak “bölgenin tarım bölgesi ve büyük ova statüsü ile koruma kapsamında olduğu, kurulmak istenen santralin Alaşehir Çayı’na da çok yakın olduğu, Alaşehir de birçok sondaj kuyusunda Alaşehir Çayına ve kanallara jeotermal atık sıvı bırakıldığı, bu nedenle anılan projenin Alaşehir Çayı için büyük bir tehlike oluşturacağı” kaydedilmişti.

JES’lerden salınan buharın havayı kirletmesi ve yağmurlarla üzüm bağlarını üzerine dökülmesi nedeniyle üzüm üreticileri çareyi bağlarının üzerini naylon örtü ile kapatmakta bulmuşlar.

Ayrıca böyle bir bölgede ve mahalde JES projesi için verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararında kamu yararı bulunmadığı belirtilerek projenin iptali ile yürütmesinin durdurulması talep edilmişti.

Mahkeme: Telafisi güç ya da imkansız zarar doğuracak

Avukat Akın Yakan tarafından yapılan açıklamaya göre mahkeme kararında projenin uygulanması durumunda telafisi güç ya da imkansız zararların doğacağı vurgulandı. Mahkeme tarafından tebliğ edilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Açıklanan nedenlerle; hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin, uygulanması hâlinde telâfisi güç zararlar meydana gelebileceğinden 2577 sayılı Kanun’un 27 inci maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütmesinin durdurulmasına, aynı Kanun’un 20/A maddesi uyarınca itiraz yolu kapalı olmak üzere, 02/04/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

 

Macaristan’da transfobik yasa tasarısı

Macaristan Hükümeti, ülkede yasal cinsiyet tanıma düzenlemelerini yasaklamayı planlıyor. Kaos GL’den Damla Umut Uzun‘un aktardığına göre, 31 Mart’ta Başbakan Yardımcısı Zsolt Semjen, trans kişilerin kimliklerindeki cinsiyet hanesini ve isimlerini değiştirmeye yönelik haklarını ellerinden alan bir torba yasa önerisi sundu.

Söz konusu hamle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) cinsiyet ibaresi ve isimlerini 2018’den beri değiştiremeyen 23 kişinin Macaristan’a açmış olduğu ortak davasını iletmesinden iki hafta sonra geldi.

‘Biyolojik cinsiyet değiştirilemez’ ifadesine eleştiri

Tarafların 4 Haziran’a kadar bir anlaşmaya varmaması durumunda, Strazburg Mahkemesi davanın esası hakkında karar verecek. Başvuran 23 kişi Transvanilla Trans Derneği tarafından temsil ediliyor.

Sunulan yasa tasarısı, resmi kimlik kartlarındaki “cinsiyet” ibaresinin “doğumdaki cinsiyet” olarak değiştirilmesi, “doğumdaki cinsiyet” ibaresinin ise daha sonra değiştirilemeyeceği gibi düzenlemeler içeriyor. Taslakta ayrıca şu ayrımcı ifadeler var:

Nüfus idaresi kayıtlarına geçen cinsiyet, doktorlar tarafından belirlenen bulgulara dayanır. Nüfus kaydı, aksi ispatlanana kadar içerdiği gerçekleri ve hakları tasdik eder, bu nedenle hak oluşturmaz. Bununla birlikte, nüfus kaydı tarafından beyan edilen cinsiyet hak veya yükümlülük oluşturabilir ve bu nedenle doğumdaki cinsiyetin tanımlanması gerekir. Biyolojik cinsiyetin tamamen değiştirilmesinin imkansız olduğu göz önüne alındığında, bunu nüfus kaydında değiştirilemeyeceğini kanunun içine dahil etmek gerekir.

Transvanilla Trans Derneği, kişilerin cinsiyet tanıma hakkını reddetiğini, kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiğini ve ulusal ve uluslararası insan hakları standartlarına karşı olduğunu söylediği tasarıyı şu sözlerle eleştirdi:

“Daha önce raporladığımız gibi Macaristan, cinsiyetin tanınmasını yasalarla düzenleme konusunda uygun yasal önlemleri almayan birkaç AB üye ülkesinden biri. 2003’ten bu yana translar kimliklerindeki cinsiyet ibaresini ve isimlerini değiştirebiliyor olmasına rağmen bu konuda kapsamlı bir prosedür bulunmuyor.”

Transvanilla Trans Derneği, topluluğumuz için mücadeleyi sürdürmeye devam edecektir. Mevcut durumun neden olduğu tüm hayal kırıklığını ve endişeyi anlıyoruz ve bu konuda yardımcı olmak için elimizden geleni yapacağız. Ulusal ve uluslararası temas ve ortaklarımızın yardımıyla, durumu düzeltmek için kullanabileceğimiz uluslararası veya ulusal insan hakları mekanizmalarını ve araçlarını haritalayacağız.”

Muğla Orman Müdürlüğü: Ağaç kesimini durdurduk

Haber: Elif Ünal

Muğla’nın Ula ilçesine bağlı endüstriyel plantasyon alanı ilan edilen Çıtlık Ormanı’nda yapılan ağaç kesimlerine gelen tepkilerin ardından, Orman Bölge Müdürlüğü kesimlerin durdurulduğunu açıkladı.

4 Nisan Cuma günü başlayan kesimler halkın ve CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban’ın çabalarıyla durdurulmuştu. Bugün sabah saatlerinde ağaç kesme seslerinin duyulması üzerine olay yerine giden çevre halkı ormanlık aranın girişinde bekleyen jandarma ile karşılaşmış, alana girmelerine izin verilmemişti.

Yüksek: Gelen sesler yarım kalan işlerden

Muğla Çevre Platformu’ndan (MUÇEP) Serdar Denktaş Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamaya göre Valilik ve Orman Bölge Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda yetkililer kesim yapılan ormanlık alana geldi.

Konuyla ilgili açıklama yapan Muğla Orman İşletme Müdürü Faruk Tuna Yüksek, çalışmaların durdurulduğunu gelen seslerin ise daha önce kesilen ağaçların devrilme sesleri ve temizlenme işlemleri olduğunu belirtti.

Jandarmadan orman içinde pusu

Ormanlık alanının girişindeki jandarma sayısının azalması üzerine bölge halkı gelen bilgiyi doğrulamak için ormana girmek istedi. Ancak Denktaş’ın aktarımına göre burada orman içinde farklı noktalara dağılmış jandarma ekipleriyle karşılaştılar ve girişlerine izin verilmedi.

Kesim seslerinin devam etmesi üzerine bölge halkı, içlerinden bir kişinin sahada gözlem yapması talebinde bulundu. Talebin kabul edilmesi üzerine bölgede yapılan incelemede bu zamana kadar birçok ağacın kesilmiş olduğu tespit edildi.

‘Yeni ağaç kesmiyoruz’

Saha gözleminden aktarılan bilgilere göre artık ağaç devirme işleminin yapılmayacağını söyleyen çalışanlar “İki günlük ağaç kesme işi kaldı. Sonrasında çıkacak karara göre hareket edeceğiz. Şimdilik yeni ağaç kesmiyoruz” bilgisini paylaştı.

Ağaç devrilme seslerinin nereden geldiğinin sorulması üzerine ise onların daha önceden hasar görmüş yarım kalmış ağaçlar olduğunu güvenlik sebebiyle devirmek zorunda kaldıklarını söylediler.

Ekoloji Birliği: Ormana kereste gözüyle bakılamaz

Ekoloji Birliği de olay sonrasında bir açıklama yayınlayarak “Kamunun tüm gücünü korona virüsü salgını ile mücadeleye vermesi gerekmekte iken bu tür ekolojik yıkım projelerine devam etmesi akıl almaz bir durumdur” dedi.

Açıklamanın devamında ise  “Ormana bir ekosistem değil kereste gözüyle bakan bu anlayış kabul edilemez. Orman yalnızca ağaç değildir, börtü böceği ile, kurdu kuşu ile bir ekosistemdir. Çıtlık Ormanının kesilmesi acilen durdurulmalı, yetişmiş bir orman ekosistemini yok ederek daha fazla kereste elde etmek amacıyla hazırlanan endüstriyel plantasyon projeleri yerel halkın talepleri göz önünde bulundurularak iptal edilmelidir” çağrısında bulunuldu.

Dünyada korona krizi: Çin’de ölümler durdu, Almanya’da hayat normale dönüyor

Çin‘in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan yeni tip koronavirüs salgınının dördüncü ayına girdik. Bu zaman zarfında toplamda 1 milyon 360 binin üzerinde kişide tespit edilen virüs, 75 bin 959 kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. 293 bin 611 kişi ise iyileşme gösterdi.

Virüsün hızla yayılmaya devam ettiği Fransa, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İspanya  gibi ülkelerde koruma tedbirleri artırılırken Çin‘den güzel haberler gelmeye devam ediyor. Yüksek yayılma hızına rağmen ölüm oranlarının oldukça düşük olduğu Almanya’da  ise hayatın yeniden normale dönmesi yolunda çalışmalara başlandı.

Fransa’da vaka sayısı yüz bine yaklaşıyor

Fransa‘da son 24 saatte vakaların sayısı 98 bine ulaştı. Sağlık Bakanı Olivier Veran salgın hızının henüz azalmadığını, rakamlar bunu kanıtladığını söyledi ve hükümetin, ölümlerin en çok yaşandığı toplu alanlardan olan yaşlı bakımevlerini yakından izleyeceğini belirtti.

Fransa’da geçen perşembeye kadar, yaşlı bakımevlerindeki ölümler, koronavirüs kaynaklı kabul edilmiyordu. Ülkedeki 8 bin 911 ölümün 2 bin 417’si buralarda gerçekleşti.

Japonya’da yedi şehirde OHAL

Japonya Başbakanı Şinzo Abe, nüfusun yoğun olduğu merkezlerde, enfeksiyonlarıyla mücadele etmek için yedi şehirde olağanüstü hal ilan etti. Abe, televizyondaki açıklamasında şöyle dedi:

Şu anda her bir vatandaşımız için en önemli şey davranışlarımızı değiştirmektir. Eğer her birimiz diğer insanlarla olan temasımızı en az yüzde 70 ve tercihen yüzde 80 azaltabilirsek, iki hafta içinde enfeksiyon sayılarının gelebileceği en üst noktayı görebiliriz.

Abe, ayrıca ekonomik şoku hafifletmek için dünyadaki en büyük paketlerden biri olarak nitelediği 108 trilyon yen (6 trilyon 670 milyar lira) değerindeki destek paketini açıkladı. Japonya’da vaka sayısı dört bini aşarken, ölü sayısı da 93’e yükseldi.

İspanya’da bir günde 743 ölüm

İspanya‘da son dört gündür ölüm oranlarında düşüş yaşanıyordu ancak Sağlık Bakanlığı bir günde 743 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu da rakamın tekrar arttığını gösteriyor.

Ülkede koronavirüs kaynaklı ölümlerin sayııs 13 bin 798’e yükseldi. İspanya Sağlık Bakanlığı, 5 bin 478 kişinin daha enfekte olduğunu ve vaka sayısının 140 bin 510’a çıktığını duyurdu.

İran’da son 24 saatte 133 kişi

Ülkede koronavirüs nedeniyle ölenlerin sayısı 3 bin 872’ye yükseldi. Vaka sayısı ise 2 bin 89 kişinin daha enfekte olmasıyla 62 bin 589’a çıktı. İran Sağlık Bakanlığı, 3 bin 987 kişinin durumunun kritik olduğunu duyurdu.

İrlanda’nın doktor başbakanı haftada bir mesai yapacak

İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, mesleğine döndü. 2013’te siyasete atılmadan önce yedi yıl süreyle hekim olarak görev yapan Varadkar, koronavirüs salgını nedeniyle sağlık çalışanlarının yükünün arttığı bu süreçte haftada bir gün  ‘mesai’ yapacağını açıkladı. Geçen ay da Sağlık Bakanı Simon Harris sağlık sistemi bünyesindeki işine dönmüştü.

İsrail: Hamursuz’da sokağa çıkma yasağı

İsrail’de, Yahudi kültürünün en önemli bayramlarından biri olan ve ailelerin kalabalık yemeklerde bir araya geldiği Hamursuz Bayramı‘nda, sokağa çıkma yasağı ilan edildi, şehirler arası seyahat de yasaklandı. 

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, bu sene virüs nedeniyle kutlamaların yapılamayacağını belirterek, “Her aile Hamursuz’u yalnız geçirecek. Evinizde, kısıtlı sayıda aile üyesiyle kutlama yapabileceksiniz” dedi.

Netanyahu ülkedeki salgının yavaş yayılma hızının devam etmesi halinde 15 Nisan’dan sonra koronavirüse karşı alınan bazı tedbirlerin de kaldırılabileceğini söyledi.

İsrail’de koronavirüs önlemleri kapsamında tüm okullarda eğitime ara verilirken, ikiden fazla kişinin bir araya gelmesi de yasaklanmıştı. Ülkede ayrıca market, eczane, akaryakıt istasyonları ve bankalar dışında birçok ticari işletmenin kapatılmasına karar verilmişti. İsrail hükümeti, yabancıların ülkeye girişini de yasaklamıştı. İsrail Sağlık Bakanlığı‘nın verilerine göre, ülkede 8 bin 904 kişi enfekte oldu, 57 kişi virüs nedeniyle öldü.

Almanya’da normalleşmeye doğru…

Almanya 19 Nisan sonrasında tecrit uygulamalarını sona erdirme planları kapsamında, toplu alanlarda maske takma zorunluluğu, halka açık toplantılarda sınırlamalar ve enfeksiyonun hızlı takibi de dahil olmak üzere önlemler içeren bir liste hazırladı.

Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından derlenen, Reuters’in ulaştığı taslak eylem planında yer alan önerilere göre, kamu yaşamı kademeli olarak normale dönse bile alınan önlemlerin virüsün bulaşma çarpanının birin altında kalmasını sağlayacak yeterlilikte olması gerekiyor.

Almanya İçişleri Bakanlığı’nın araştırmasına göre, bunun mümkün olabilmesi için, enfekte olmuş kişinin, tanı konduktan 24 saat sonra, temas ettiği kişilerin yüzde 80’inden fazlasını izlemek için mekanizmaların mevcut olması gerekiyor. Bunun ardından, okullar bölgesel olarak yeniden açılabilecek ve sıkı sınır kontrolleri gevşetilebilecek.

Çin’de ölüm yok

Çin‘de ocaktan beri ilk kez korona kaynaklı ölüm kaydedilmedi. Çin Ulusal Sağlık Komisyonu, yeni tespit edilen 32 vakanın tamamının da yurtdışı kaynaklı olduğunu duyurdu.

Çin’de, koronavirüs salgınının ortaya çıkmasından bu yana ilk defa virüs kaynaklı ölüm kaydedilmedi. Çin Ulusal Sağlık Komisyonu, virüse dair vakaları bildirmeye başladığı ocak ayından bu yana ilk kez bir ölüm yaşanmadığını duyurdu.

Bununla birlikte ülkede 32 yeni vaka tespit edildi. Komisyon, bu vakaların hepsinin yurtdışı kaynaklı olduğunu ve yerel bulaşma yaşanmadığını duyurdu.

Ordu’da sokağa maske, bone ve eldiven atmak yasaklandı

Yeni tip koronavirüsten (Covid-19) korunmak amacıyla insanlar maske, eldiven ve bonelere yöneldi. Ancak tek kullanımlık malzemelere artan talep başka bir sorunun ortaya çıkmasına neden oldu: Çevre kirliliği.  Ayrıca uzmanlar, bu tarz malzemelerin sokağa atılmasının diğer insanlar için enfeksiyon riski barındırabileceği konusunda uyarıyor.

Sokaklarda yerlere atılan tek kullanımlık koruyu maddelerin artmasıyla birlikte Orda Valiliği’nden diğer iller için de örnek oluşturabilecek bir karar geldi.  Valilik, kişisel koruyucu donanımların rastgele cadde ve sokaklara atılması yasakladı. Yasak gerekçesi olarak ise “çevre ve toplum sağlığını tehlikeye sokmak” gösterildi.

Kamu çalışanlarına mesai saatlerinde dışarıya çıkmak yasak

Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapmakta iken; pandemi nedeniyle idari izin, esnek çalışma izni vb. usullerle, evden-uzaktan çalışma izninden faydalanan kamu görevlilerinin, mesai saatleri içerisinde evlerinden çıkması da yasaklandı.

Kararın aksine hareket ettiği ve evden dışarı çıktığı tespit edilen kamu görevlisi hakkında idari işlemlerin yanında, İl Hıfzıssıhha Kurulu kararlarına uymamaktan da idari ve diğer cezai yaptırımlar uygulanacağı açıklandı.

‘Salgınların önüne geçmek için yaban hayatı pazarları kapatılmalı’

Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi‘nin sekreteri Elizabeth Maruma Mrema, gelecekteki pandemileri önlemek için Çin’in Wuhan kentinde yeni tip koronavirüs salgınının başlangıç noktası olduğu düşünülen yaban hayatı pazarlarına küresel çapta bir yasak getirilmesi gerektiğini söyledi.

Çin, salgının yayılmasının ardından canlı kurt yavrularının, pangolinlerin ve daha pek çok hayvanın satış sırasında küçük kafeslerde tutulduğu ve daha sonra insanlara geçebilecek hastalıkların kuluçkaya yatığı pis koşullarda bırakıldığı yaban hayatı pazarlarına geçici yasak getirmişti. Şu anda birçok bilim insanı ise Pekin’i yasağı kalıcı hale getirmeye çağırıyor.

‘Geçimini sağlayanlara alternatif yaratılmalı’

Guardian’da yer alan habere göre Mrema, konuşmasında Batı ve Orta Afrika’dan yayılan Ebola ve Asya’dan yayılan Nipah virüsünün örneklerini vererek doğanın yok edilmesi ile yeni insan hastalıkları arasında açık bağlantılar olduğunu söyledi. Mrema “Aldığımız mesaj şu şekilde: Biz doğaya dikkat etmezsek, o bizim üstemizden gelecek” ifadelerini kullandı.

Çin’de yapıldığı gibi canlı hayvan pazarlarının yasaklanmasının iyi olacağını söyleyen Biyoçeşitlilik Sözleşmesi Sekreteri, “Ancak, özellikle Afrika’da, milyonlarca insanın geçim kaynaklarını sürdürmek için vahşi hayvanlara bağımlı olan, düşük gelirli kırsal bölgelerden gelen topluluklar olduğunu da hatırlamalıyız” uyarısında bulundu. Mrema, alternatiflerin yaratılmadığı durumda ise şu anda dahi pek çok türün yok olmasına sebep olan yasa dışı ticaretin önünü açabileceğini belirtti.

‘Doğal dengeyi korumak hastalıkları azaltacak’

Mrema, ülkelerin Covid-19 salgını sonrasında biyoçeşitlilik çerçevesini müzakere etmek için geri döndüklerinde dünyanın doğal dünyanın yok edilmesinin sonuçlarını daha ciddiye alacağı konusunda iyimser olduğunu söyledi. Bİyoçeşitlilik Sözleşmesi Sekreteri sözlerini şu şekilde sonlandırdı:

Bozulmamış ekosistemleri ve biyolojik çeşitliliği korumak, bu hastalıkların bazılarının yaygınlığını azaltmamıza yardımcı olacaktır. Dolayısıyla, çiftçilik yapma şeklimiz, toprakları kullanma şeklimiz, kıyı ekosistemlerini koruma şeklimiz ve ormanlarımıza nasıl muamele ettiğimiz ya geleceği mahvedecek ya da daha uzun yaşamamıza yardımcı olacak.

Hastalıklı bir gezegende sağlıklı kalmak -1

Dosya Haber: Oya Ayman

Neredeyse tüm gezegene yayılan koronavirüs çeşitlerinden Covid-19, kaos teorisinin en temel kuralını hatırlattı: ”Çin’de kanat çırpan bir kelebek ABD’de fırtınaya neden olabilir.” Kelebek etkisi hepimizin gözleri önünde gerçekleşti ve fırtına bütün dünyaya yayıldı; yağmur ormanlarında ve ırak bölgelerde yaşayan birkaç kabile hariç artık bundan etkilenmeyen kimse yok -hasta olsa da olmasa da…

Üretim ve tüketimleri sonucu pek çok canlı türünün yok olmasına neden olan insan türü, doğadan uzaklaşarak, kendi kurduğu ”güvenli” sığınaklarında ne kadar aciz olduğunu gördü.

Doğa karşısında aciziyetimize rağmen -ya da belki bu acizlik nedeniyle- Covid-19’un birkaç ayda verdiği zarar ve yıkımın binlerce katını insan türü olarak gezegendeki diğer türlere yapıyoruz. Üstelik onların ne hastaneleri ne aşıları ne sosyal medyaları ne de kapanacak evleri var. Çoğu canlı varlık, bizim tüketim ve üretim biçimlerimiz yüzünden yerinden yurdundan edilmiş durumda.

Ancak enerji, tarım, ulaşım gibi yaşamın her alanındaki faaliyetlerimiz sonucunda doğal yaşamda açtığımız yaralar dönüp dolaşıp bizi etkiliyor. Hiç birimizin diğerinden bağımsız olmadığı küçük gezegenimizde ne ekersek onu biçiyoruz. Kullandığımız kaynaklar ile kullanılabilir kaynaklar arasındaki uçurum giderek açılıyor. Gezegenimizin kendi kendini yenileme kapasitesi artık insan türünün taleplerini karşılamaya yetişemiyor. Örneğin, geçen yıl dünya ekosisteminin bir yılda ürettiği ”doğal kaynağı” sekiz  ay içinde tüketmişiz. Yılın geri kalanında ise doğal sermayeden yiyoruz. Oysa gezegenimiz zayıfladıkça biz de zayıflıyoruz. Acizliğimizin acısını doğadaki diğer varlıklar üzerinde üstünlük kurmaya çalışarak çıkardıkça, ekosistem, asıl bu davranışın zayıflık olduğunu görmemize neden olan bir sürpriz yapıveriyor.

Çeşitlilik yoksa bağışıklık da yok!

Covid-19’un farkına varmamızı sağladığı şeylerden biri de, koruyucu sağlığın, yani vücut direncimizin hastalıklardan korumak için ne denli önemli olduğu… Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak, en az temizlik kadar önemli. Uzmanlar vitaminler, mineraller ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş -kararında- bir diyet uygulandığında enfeksiyon hastalıklarına yakalanma riskinin düştüğünü söylüyor. Güçlü bağışıklık sistemi, koronavirüse yakalansak da ağır semptomlar olmadan geçirmemizi sağlayabiliyor.

Ancak sadece önerilen gıdaları yemek ve egzersiz yapmak vücut direncimizi güçlü tutmak ve sağlığımızı korumak için yeterli mi?

Covid-19’a yakalanma korkusu bağışıklık sistemini güçlendiren bazı gıdaları, vitaminleri ve fiziksel kondüsyonu baş tacı yapsa da bağışıklık meselesi, sanıldığından daha karmaşık ilişkiler ağının bir parçası. Nerede, nasıl yaşadığımız, soluduğumuz havanın kalitesi, soframıza gelen gıdanın hangi yöntemlerle yetiştirildiği gibi pek çok değişken, bağışıklık sistemimizi ve sağlığımızı doğrudan etkiliyor.

Biyologlar, iklim bilimciler, sağlıkçılar, tarım ve gıda uzmanları, sağlıklı olmanın sağlıklı bir çevreyle doğrudan ilişkili olduğu görüşünde birleşiyor. İklim değişikliğinin, ormansızlaşmanın, giderek yok olan bitkisel ve hayvansal çeşitliliğin, kimyasallarla kirlenen toprağın ve suyun, pestisitlerle zehirlenen ve çeşitliliği giderek yok olan gıdaların sağlığımıza etkileri konusundaki araştırmalar, bağışıklık sistemimizin de diğer her şey gibi bütünden kopuk olmadığını ortaya koyuyor.

Peki, çevremiz ve biyolojik çeşitlilik ile bağışıklığımız arasında nasıl bir bağ var?

Biyoçeşitlilik, yeryüzünde yaşayan genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik süreçlerinin çeşitliliğini tanımlıyor ve bu çeşitliliğin kaybı diğer türleri etkiliyor… Elbette ipin ucu bütünün parçası olan insana da dokunuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) biyoçeşitlilik ve sağlık ilişkisini inceleyen raporlarına göre, ”İnsan sağlığı tatlı su, gıda, ısınma gibi ekosistem ürün ve hizmetlerine bağlı ve bu hizmetler eğer ihtiyaçları karşılamak için yeterli değilse biyolojik çeşitlilik kaybının doğrudan insan sağlığı üzerinde önemli etkileri olabilir.”

DSÖ, biyolojik çeşitlilik kaybı ve bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: Eylemlerimizle ekosistemlerin hem yapısını hem de işlevlerini bozuyor ve yerel biyoçeşitliliği değiştiriyoruz. Bu tür bozulmalar bazı organizmaların miktarını azaltıyor, bazılarında da nüfus artışına neden oluyor, organizmalar arası etkileşimleri modifiye ediyor ve organizmalar ile içinde bulundukları fiziksel ve kimyasal ortamların karşılıklı ilişkilerini yeniden düzenliyor. Bulaşıcı hastalıkların örüntüleri de bu bozulmalara karşı duyarlı. Bulaşıcı hastalık barındıran varlıklar ve bulaşısını etkileyen temel süreçler arasında, ormansızlaşma ve toprak kullanımında değişim; baraj inşaatı, sulama, kontrolsüz veya çarpık kentleşme gibi örnekler dahilinde su kullanımı; belirli hastalıkları kontrol etmek için kullanılan pestisitlere ve antibiyotiklere karşı direnç; iklim değişikliği; göç ve uluslararası seyahat, ticaret ve patojenlerin insan tarafından tesadüfi veya kasıtlı olarak ortaya çıkarılması bulunuyor.

Bütüncül sağlık konusunda çalışmalar yapan, Prof.Dr. Serdar İskit, sağlığımızın biyoçeşitlilik -bir başka deyişle bütün- ile olan ilişkisinin kadim öğretilerde önemsenen bir olgu olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: ”Günümüzde rasyonel aklın ele aldığı yöntemlerle bu ilişki güçlü şekilde yeniden tanımlanıyor. Örneğin, kullanılan ilaçların önemli kısmının ilk formları türümüz dışındaki canlılardan elde edilen maddeler. En çok bilinen iki örnek; hem ağrı kesici-ateş düşürücü ve hem de kalp damar hastalıkları ilacı olan asetil salisilik asit, söğüt ağacı kabuğundan elde edilmiştir. Ağaçtan elde edilen bir diğer ilaç da kinindir. Bugün de birçok etnobotanikçinin dünyanın çeşitliliğin en az etkilendiği bölgelerinde alzheimer gibi modern hastalıklara şifa arayışları devam ediyor.”

Biyoçeşitliliğin yok olması, yapılan ilaç araştırmaları için de ciddi bir sorun oluşturuyor. İskit , ”Tür yok oluşları nedeni ile tamamlanamayan birçok ilaç çalışması var. Yani bir türün yok olması bizim ulaşabileceğimiz bir şifa bilgisinin/aracının yok olması anlamı da taşıyabiliyor” diyor.

Biyoçeşitlilik ve sağlık ilişkisi sadece ilaçlarla sınırlı değil. Biyoçeşitlilik denildiğinde akla ilk gelen bitkiler ve hayvanlar olsa da, daha az görünür olan ancak gezegenimizdeki canlı maddenin büyük kısmını içeren mikroorganizmaları da içeriyor. Bu noktada başka sorularla karşılaşıyoruz: Biyoçeşitliliğin azalması ile kentsel ve daha zengin ortamlarda bulunan mikroorganizma profilindeki değişiklik, yerli insan mikrobiyotasına nasıl yansıyor? Bitki ve hayvanların biyoçeşitlilik kaybının çevresel mikrobiyota üzerindeki etkileri neler?

Dünya Alerji Organizasyonu İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik Özel Komitesi’nin yayınladığı ”Biyoçeşitlilik Hipotezi ve Alerjik Hastalıklar” başlıklı makale bu soruların yanıtını veriyor. Makale, kötü gelişmiş veya yetersiz bağışıklığın alerji ve astım, otoimmünite, kanser, kronik enfeksiyonlar gibi hastalıkların gelişmesinde rol oynadığına dikkat çekiyor ve mikroorganizmaların pasif seyirciler ya da geçici yolcular olarak değil, bariyer işlevinin ve bağışıklık toleransının geliştirilmesi ve sürdürülmesinde giderek daha aktif katılımcılar olarak kabul edildiğini belirtiyor:

”Biyolojik çeşitlilik kaybı çevresel ve insan mikrobiyotasları arasındaki etkileşimin azalmasına neden olur. Bu da bağışıklık fonksiyon bozukluğuna ve insanlarda tolerans mekanizmalarının bozulmasına neden olabilir. Bağışıklık hücreleri, normal gelişim ve işlev için mikroplarla etkileşime girmelidir. Cilt, bağırsak ve solunum yolu aracılığıyla mikrobiyal bileşenlere sürekli maruz kalarak doğuştan gelen ve düzenleyici ağların aktivasyonunu, enflamatuar hastalıklara karşı koruyucu mekanizmaların gelişmesini sağlar. Daha önce her yerde bulunan bu mikro organizmaların aniden azalması veya çeşitliliği, uygun bağışıklık ve enflamatuar yanıtları düzenleme ve geri yükleme başarısızlıklarına yol açabilir.”

Mikro dostlarımız ile şifamız arasında çok yakın bir ilişki olduğunu ortaya koyan başka çalışmalar da var. Prof.Dr. İskit bu konuda da açıklayıcı örnekler veriyor: ”Ağaçların salgıladığı fitonsit adlı bir maddenin bedenimize ve ruh halimize iyi geldiği bilimsel çalışmalar ile gösterildi. 20 yıldan fazla süren farklı çalışmalarda, günümüze kadar 60’ın üzerinde ağaç türü ile insan hastalıkları arasında birebir şifa ilişkisi gösterildi. Topraktaki laktobasil ailesinden bir türün çocuklarımızda öğrenmeyi artırdığı veya mikobakteryum ailesinin bir üyesinin ruh halimizi olumlu yönde teşvik eden vücut salgılarını artırdığını yeni yeni öğreniyoruz.”

Bu arada milyonlarca insanın temizliğe her zamankinden daha fazla özen gösterdiği Covid-19 salgınında, temizlikte aşırıya kaçmak ve kimyasallar kullanmak yararlı mikroorganizmaları da yok ederek yarardan çok zarar getiriyor. Çamaşır suyu kullanmanın KOAH ve astım hastalığına yakalanma riskini artırdığına dair çalışmaların yanı sıra, İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmalar, aşırı temizliğin beklenenin tersine çocuklarda bazı hastalık türlerinde artışa neden olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Mikro dostlarımızı tamamen ortadan kaldırmak bize iyi gelmiyor. Ayrıca temizlik yaparken aşırı su kullanmak da temiz su varlığının azalmasına neden oluyor.

Ormansızlaşma, yaban hayatın yok olması ve salgın hastalıklar

Bulaşıcı hastalıklar her yıl bir milyardan fazla insanın enfeksiyon hastalıklarına yakalanmasına ve dünya çapında milyonlarca ölüme neden oluyor. İnsanda bilinen bulaşıcı hastalıkların yaklaşık üçte ikisi hayvanlarla paylaşılıyor ve son zamanlarda ortaya çıkan hastalıkların çoğu da yaban hayatı ile ilişkili.

Hindistan’daki SRM Üniversitesi Epidemiyoloji Bölümü, Halk Sağlığı bölümü uzmanlarının yaptığı bir araştırma, kalabalık insan yerleşimleri ve yaban hayatı arasında artan yakınlığın, evcil hayvanlar ve yaban hayatı arasındaki hastalık bulaşma oranlarının artmasına yol açtığına dikkat çekiyor: ”Hindistan’da hayvanlardan insanlara geçen ve ciddi kayıplara neden olan nepah ve hendra virüslerine dair raporlar, doğal habitatın insan tarafından değiştirilmesinin salgın riskinin artmasına neden olduğunu kanıtlıyor. Bu tür salgınlar, bu patojenlerin rezervuarı olan meyve yarasası türlerinin tünek alanını olumsuz yönde etkileyen ormanların yok edilmesine bağlanıyor. Sonuç olarak, meyve yarasaları insan yerleşimlerinde meyve ağaçlarına kaydı, böylece insan ve yarasalar arasındaki temaslar hastalık salgınlarına yol açtı.”

Araştırmanın dikkat çektiği bir başka nokta da, insan nüfusunun yaban hayatı sahalarına doğru yayılmasıyla birlikte, yabancı türlerin yeni ekosistemlere girişinin biyolojik kirliliğe neden olması. Yeni bölgelerde yerel olmayan patojenlerin neden olduğu kirlilik, biyoçeşitlilik kaybının ve yeni hastalıkların ortaya çıkmasına neden oluyor. Azalan sayıda rakip tür, diğer türlerin bolluğunun artmasına izin vererek, bu türlerin hastalıklarının yayılmasını kolaylaştırıyor. Örneğin, 15. yüzyılın başlarındaki yaygın insan hareketleri bir kıtadan diğerine kızamık, çiçek hastalığı ve veba gibi oldukça bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden oldu. Hastalıkların yeni bölgelere girmesi, patojenle daha önce teması olmayanlarda hastalığa ve ardından yıkıcı salgınlara yol açtı.

SRM Üniversitesi araştırmacıları ayrıca hastalığı taşıyan konakçı çeşitliliğindeki artış ile hastalık sıklığında azalma arasında bir korelasyon olduğuna işaret ediyor. Hayvanlardaki çeşitlilik, hastalık olasılığını ve insanlara bulaşma olasılığını azaltıyor. Seyreltme etkisi adı verilen bu durum, zoonotik hastalıklara maruz kalma riskinin azaltılmasına yardımcı oluyor.

Tarımsal biyoçeşitlilik ve beslenme

Biyolojik çeşitlilik hem tür çeşitliliğini hem de genetik, ekosistem ve ekolojik süreç çeşitliliğini içine alıyor. Farklı besleyici değerlere sahip gıdalarla beslenmek vücut direncimizi yükseltiyor. Dolayısıyla gıda çeşitliliğinin sağlığımızla doğrudan ilişkisi var.

Öte yandan biyolojik çeşitlilik kaybı, gıda çeşitliliğini de tehdit ediyor. Dünyada tüm memeli türlerinin yüzde 25’inin yok olma tehdidi altında olduğu kabul edilirken, evcil hayvanların yabani akrabası olan memelilerin yüzde 50’den fazlası aynı tehditle karşı karşıya. Aynı tehlike bitki türleri için de geçerli. Günümüzde dünya nüfusunun çoğunluğunu besleyen kültüre alınmış tür sayısı 125’i geçmiyor. Çiftçi eliyle yüzyıllardır seçilerek günümüze gelen evladiyelik tohumlar giderek yok olurken, yerel mutfaklarda kullanılan tür çeşitliliğiyle birlikte, ormansızlaşma, kirlilik gibi tehditler, bitki türlerinin sayısının da her geçen gün azalmasına neden oluyor.

Newcastle Üniversitesi’nde biyolojik çeşitlilik konusunda çalışan araştırmacılar, Philip McGowan, Friederike Bolam ve Louise Mair, 2019 yılında yayınladıkları bir makalede, genetik çeşitliliğin bağışıklıkla ilişkisine dikkat çekiyor: ”Evcilleştirilmiş türlerin vahşi akrabaları; yüksek dağ sıralarının, yoğun tropikal ormanların ve kurak çöllerin kayalık ve buzul ortamında yaşarlar. Bu hayvanlar doğal koşullarında gelişimlerini sürdürür ve bu sebeple besi türlerinin karşılaştıkları hastalıklarla mücadele etmelerine ve değişken çevresel koşullarda verimli kalmalarına yardım edecek genler barındırabilirler. Genetik çeşitlilik, bireylerin bilinmeyen bir hastalık karşısında bağışıklık kazanmak gibi faydalı genetik tuhaflıklara sahip olma ihtimalini yükselterek, türlerin gelecekte de uzun süre varlığını devam ettirmelerini sağlıyor.”

Araştırmacılar iklim değişikliği sonucu, pek çok gıda çeşidinin kuraklığa dayanıklı yabani akrabalarına ihtiyaç duyulabileceğini belirtiyor: ”Örneğin yetiştirilen mısırın kuraklığa karşı dayanıklı olan yabani akrabaları, onları daha güçlü hale getirmek için mevcut tür ve çeşitlerle çaprazlanabilir. Aynı şekilde ineklerin vahşi akrabaları, yeni hastalıklar ortaya çıktıkça DNA’larında kodlanan bağışıklık sistemini güçlendirmek için evcil sığırlarla melezlenebilir.” Ama vahşi akrabalar yok olmazlarsa…

Gowan, Bolam ve Mair, doğayla olan ilişkimizde esaslı bir dönüşüme ihtiyaç duyduğumuza işaret ediyor ve ekliyorlar: ”Bu dönüşümün, beslenme rejimimiz ve besinlerin nasıl üretildiği konusunda ciddi değişiklikler içermesi gerekiyor. Gittikçe daha da belirsizleşecek bir gelecekte, genetik çeşitliliğin gıda güvenliğini artırabilmesi için kritik besi ve tarım türlerinin vahşi/yabani akrabalarına ihtiyacımız olacak.”

Hükümetler Arası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu (IPBES), insanlığın doğaya yaklaşımını ve kullanma şeklini değiştirmemesi halinde, gezegenin yaşam destek sistemlerinin çökebileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Evcil hayvanların ve kültüre alınmış bitkilerin bu tür yabani akrabalarını yitirmek, tarımsal mahsulleri ve hayvanları genetik bağlamda daha yoksul bıraktığı için gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Dünyada yaklaşık 60 bin tür bitki, tıbbi ve aromatik amaçla ve takviye besin olarak kullanılıyor. Genetik çeşitliliğin teminatı olan yerel çeşitler gün geçtikçe yok olurken, yiyecek çeşitliliğini nesilden nesile aktaran yerel mutfak kültürü de kayboluyor ve küresel ölçekte yetiştirilen 125 türle sınırlıyor.

Doğa Koruma Merkezi’nden biyolog Yıldıray Lise, ”Besin çeşitliliğin azalmasının yerel toplulukların sağlığını etkilemesi kaçınılmaz” diyor. Biyolojik çeşitliliğin kültürel çeşitlilik ile bağlantısına dikkat çeken Lise şunları anlatıyor:

”Biyolojik çeşitlilik insan kültürünün şekillenmesinde ve medeniyetinin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Dünyada korunması gereken sıcak noktalara baktığımızda biyolojik çeşitlilik açısından en zengin alanlarda kültürel çeşitliliğin de zengin olduğunu görüyoruz. Biyolojik çeşitlilik yok oldukça kültürel çeşitlilik, dolayısıyla beslenme çeşitliliği de etkileniyor. Son dönemde yeni tarım alanlarının açılması için ormanların ve bozkırların yok edilmesinin çok yönlü etkileri var. Örneğin, Endonezya’da palm yağı elde etmek için açılan tarım alanlarının yok ettiği ormanlar, hem yerel toplulukları hem de yaban hayatını içine alan çok zengin kültürel ve biyolojik çeşitliliği barındırıyor. Bu topluluklar gibi birçok topluluk gıdaya ek olarak tıbbi ve kültürel amaçlar için doğal alanlardan toplanan ürünlere güveniyor. Bu alanların kaybı, tehdit altındaki kültürler ve biyoçeşitlilik, gıda çeşitliliği ile geleneksel tıp bilgisinin ve araçlarının da tehlike altında olması anlamına geliyor.”

Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nden uyarı: Doğal alanlar tehlikede

TMMOB’a bağlı Şehir Plancıları Odası (ŞPO) İzmir Şubesi, korunan alanlarla ilgili Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan 16.03.2020 tarihli değişiklikle ilgili bir açıklama yayınladı.

Değişiklikle birlikte İzmir’de korunması gereken birçok doğal alanın tehdit altına girdiği belirtilen açıklamada; Foça, Urla ilçeleri ile Karaburun, Çeşme Yarımadaları ve Gediz Deltası başta olmak üzere korunması gerekli doğal sit statüsündeki alanların, doğal niteliklerinin bozulmasının önünün açıldığı ve söz konusu nitelikli alanların yapılaşma tehdidine açık hale getirildiği ifade edildi. 

Açıklamada yönetmelik değişikle birlikte Nitelikli Doğal Koruma Alanları‘nda, entegre nitelikte olmayan tarım ve hayvancılık tesisleri ile balıkçı barınağı, iskele, kültür balıkçılığı ve doğal kaynak suyu kullanımına yönelik uygulama ve yapılaşmalara izin verildiği de belirtildi. Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları‘nda da, diğer koruma statülerinde yapılabilecek yapı ve faaliyetlerin yanı sıra sanayi tesislerini de içerecek biçimde entegre üretim ve depolama tesisleri ile madencilik faaliyetlerinin yapılmasına olanak sağlandığına dikkat çekildi.

Açıklamanının tamamı şöyle:

“İnsanın doğaya müdahalesinin bir sonucu olarak görülen Covid-19 salgının dünyayı sarstığı bugünlerde, 16.03.2020 tarih ve 31070 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te değişiklikler yapılarak, 2863 Sayılı Kanun kapsamında koruma altına alınmış olan doğal alanlarda ciddi tahribat yaratacak ve kiminin yok olmasına yol açabilecek müdahalelerin önü açılmıştır.

2000’li yılların başından itibaren hızla uygulanan neoliberal politikalarla sermayenin kentsel mekâna olan ilgisi giderek artarken, mekân; ülkemiz ekonomik değer yaratım süreçlerinde temel araçların başında gelmeye başlamış, doğal ya da kentsel tüm mekânların sermaye birikimini sağlamak adına piyasa mekanizmalarına konu olma sürecine acı bir şekilde tanık olunmuştur. Bu dönemde; doğal, kırsal ve kentsel mekân giderek metalaştırılmış ve çeşitli biçimlerde el koyma süreçlerine maruz kalmıştır. Sermayenin mekânın niteliğine bakmaksızın artan talepleri doğrultusunda ortak değerlerimiz olan kültürel ve doğal niteliklere sahip alanlar hızla metalaştırılmakta, bu kaynaklara sermaye tarafından el konulmasını sağlayacak yasal düzenlemeler hızla yerine getirilmektedir.

2000 sonrası yapılan düzenlemelerde “torba yasa” bir taktik olarak kullanılmaya başlanmış, 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda yapılan değişikliklerle “Acele Kamulaştırma” kararlarına olanak sağlanmış, Bütünşehir Kanunu olarak nitelendirilen 6360 Sayılı Yasa, 6306 Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun, 3194 sayılı İmar Kanunu gibi kanunlar ve ilgili yönetmeliklerde yapılan değişiklikler ile hem yapılı hem de doğal çevre üzerinde sermaye taleplerinin gerçekleştirilmesi yönünde yasal altlıklar hazırlanmıştır. Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik‘te yapılan değişiklik de bu sürecin devamı niteliğinde olup, bu değişiklikle, sermayenin doğal alanlar üzerindeki taleplerinin karşılanmasına yönelik yeni bir yasal altlığın yürürlüğe konulmuş olduğu görülmektedir.

Bu yönetmelik değişikliği ile Nitelikli Doğal Koruma Alanları’nda, entegre nitelikte olmayan tarım ve hayvancılık tesisleri ile balıkçı barınağı, iskele, kültür balıkçılığı ve doğal kaynak suyu kullanımına yönelik uygulama ve yapılaşmalara izin verilmekte, Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları’nda da, diğer koruma statülerinde yapılabilecek yapı ve faaliyetlerin yanı sıra sanayi tesislerini de içerecek biçimde entegre üretim ve depolama tesisleri ile madencilik faaliyetlerinin yapılmasına olanak sağlanmaktadır.

Doğal sit alanlarının koruma statülerinin parça parça değiştirilmesi, sit alanlarının daraltılması ve koruma statülerinin düşürülmesi sonrasında, yapılan bu değişiklikle bir de kullanma koşullarındaki kapsamın genişletilmiş olduğu görülmektedir. Bu yönetmelik değişikliği ile İzmir’de de korunması gerekli birçok doğal alan tehdit altına girmiştir. Foça, Urla ilçeleri ile Karaburun, Çeşme Yarımadaları ve ülkemizin en önemli sulak alanlarından biri olan Gediz Deltası başta olmak üzere korunması gerekli doğal sit statüsündeki alanların, doğal niteliklerinin bozulmasının önü açılmış ve söz konusu nitelikli alanlar yapılaşma tehdidine açık hale getirilmiştir. Son dönemde İzmir kamuoyu gündeminde olan “Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi” ilanı ve bu bölge için alınmış acele kamulaştırma kararlarının da bu sürecin parçası olduğu unutulmamalıdır.

Uluslararası Sözleşmeler ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında koruma altına alınan ve mutlak suretle korunması gerekli doğal sit alanlarının mevzuatta yapılan bu değişikliklerle rant baskısına kurban edilmesi ve yapılaşma baskısı altında bırakılması asla kabul edilemez.

Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olarak mevzuat değişikliklerine ile ilgili kamuoyunu bilgilendirmekten ve sürece ilişkin mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğimizi belirtmek isteriz.”

 

 

 

TTB: Risk altındaki mahpuslar acilen tahliye edilmeli

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, hasta mahpuslar başta olmak üzere risk grubunda olan mahpusların bir an önce tahliye edilmesini ve tüm mahpusları kapsayan, eşit ve adil bir infaz değişikliğinin bir an önce gerçekleştirilmesini istedi.

TTB’nin yazılı açıklamasında, İşkencenin Önlenmesi Komitesi ile BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin “cezaevlerindeki insan sayısını azaltmaları için acil harekete geçme” çağrısı yaptığı, COVID-19 salgınının görüldüğü birçok ülkede hükümetlerin cezaevlerinde ayrımsız tahliyeleri başlattığını hatırlattı.

Bugün Meclis Genel Kurulu‘nda görüşülmeye başlanacak olan infaz düzenlemesi hasta mahpuslarla ilgili de bazı değişiklikler içeriyor ancak uygulamanın ne olacağı belirsiz.

‘Salgının sonuçları ölümcül olabilir’

COVID-19 enfeksiyonunun hızla yayıldığını belirten TTB, yaşlı ve kronik hastalığı bulunan kişilerle birlikte, cezaevleri, huzurevleri, çocuk bakım evleri gibi yerlerde kalanlar için riskin diğer gruplara göre çok yüksek olduğunu vurguladı.

Türkiye’de 355 hapishanede 294 bin mahpusun bulunduğunun ve cezaevi personeliyle birlikte bu sayının 440 bine yaklaştığının belirtildiği açıklamada,  burada bulunanların salgından toplumun diğer kesimlerine göre daha fazla etkilenebileceğinin ve enfeksiyonun daha hızlı yayılabileceğinin altı çizildi.

Hapishanede sosyal mesafe imkansız

Açıklamada ayrıca hapishanede mahpusların enfeksiyondan korunmasının imkansız olduğu belirtildi:

Hapishaneler havalandırmanın yetersiz, kişisel alan ve hijyenin iyi olmadığı kapalı mekanlardır. Yoğun ve sürekli değişen nüfus, cezaevlerinde çalışan görevlilerin dışarı ile sürekli temas halinde olmaları, hapishanelerin özellikleri ve organizasyonu bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır.

Salgına karşı önerilen en temel yaklaşım, insanların birbirleriyle temasını en aza indirerek virüsün hasta kişiden sağlıklı kişiye bulaşmasının azaltılmasıdır. Hastalığı önlemenin en etkili yolu tıbbi içeriklerine uygun olarak, karantina, izolasyon ve fizik uzaklık uygulamasıdır. Hapishane koşulları ve uygulamalar göz önüne alındığında tutuklu ve hükümlülerin gerekli fizik uzaklığı korumaları mümkün değildir.

Mahpusların, sağlık erişiminde zorlanmalarının ve ve cezaevi koşullarında sağlık hizmetlerine erişimde yaşanacak sıkıntılar göz önüne alındığında yaygın ölümlere varan sonuçların ortaya çıkabileceği belirtildi.

Risk altındaki mahpuslar tahliye edilmeli

Hapishanede beslenme, hijyen ve sağlığa erişimdeki sorunlara dikkat çekilen açıklamada, böyle bir ortamda bulunmanın mahpusların bağışıklığını zayıflatarak onları salgına daha açık getirdiği belirtildi ve özellikle 60 yaş ve üstü yaşta olanlar ile kronik hastalıkları olan mahpusların ve çocuklu ve hamile olanların bir an önce tahliye edilmesini talep etti.

Açıklamanın devamında sağlık hizmetlerine erişim ve yaşam hakkının  mahpuslar için de en temel hak olduğu vurgulandı ve cezaevine girmiş kişilerin, alıkonulma nedeni ne olursa olsun, sağlık hizmetlerine erişim ve yaşam hakkından mahrum bırakılamayacağı belirtildi.