Ana Sayfa Blog Sayfa 2163

Çernobil’deki orman yangını nükleer santrale doğru ilerliyor

Ukrayna’da 34 yıl önce dünyadaki en büyük çevre felaketinin yaşanmasına neden olan patlamanın meydana geldiği Çernobil Nükleer Santrali’nin bulunduğu bölgeye yakın bir yerde başlayan orman yangını, santralin bulunduğu yere yaklaştı.

Orman yangını 4 Nisan tarihinde başlamasına ve yürütülen yoğun çalışmalara rağmen henüz söndürülemedi. Yangında, büyük kısmı nükleer felaketin ardından tahliye edilmiş olan 12 köyün, mezarlıkların ve geniş ağaçlık alanların yandığı bildirildi.

Ukrayna Acil Durumlar Servisi’nden yapılan açıklamada, çevreye yayılan dumanlar nedeniyle, yangının kapladığı alanın tam olarak tespit edilemediği, fakat 8 Nisan tarihi itibariyle, 3 bin 500 hektarlık alanın yangının etkisi altında kaldığı belirtildi.

Açıklamada ayrıca, yangının başlaması konusunda üç ihtimal üzerinde durulduğu, bunlardan birinin komşu il olan Jitomir ilindeki ağaçlık alanlardaki yangının sıçraması, ikincisinin bölgedeki elektrik hatlarından kuru otlara kıvılcım sıçraması, üçüncüsünün ise kundaklama olduğu tahmin ediliyor.

Radyasyon seviyesi yükseliyor

Çevre Denetleme Kurumu’ndan Jegor Firsov geçen hafta yaptığı paylaşımda, bölgedeki radyasyon miktarını ölçen Geiger sayacının normal değerlerden 16 kat fazla radyasyon gösterdiği görülüyordu.

26 Nisan 1986’da Çernobil Nükleer Santralinde güvenlik testi sırasında meydana gelen kazanın ardından santralin 30 kilometre çevresi girişe yasak bölge ilan edilmişti. Dünyada yaşanan en büyük nükleer felakette kaç kişinin öldüğü hâlâ tam olarak bilinmiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2005 yılında yayınladığı raporda, patlama sonucu yaşamını yitirenlerin sayısının 50’den az olduğunu belirtmişti. Ancak, yayılan radyasyon sonucu kansere yakalanarak yaşamını yitirenlerin sayısının 4 bin olduğu tahmin ediliyor.

Kazanın meydana geldiği reaktör, radyasyonun yayılmaması için 2016 yılında milyonlarca euroya mal olan beton bir koruyucu ile kapatıldı.  Nükleer santralin yakınındaki Pripyat kentinde kazadan 34 yıl sonra hâlâ normalin üzerinde radyasyon ölçülüyor.

Muğla Orman Bölge Müdürlüğü: Çıtlık Ormanı’nda katliam söz konusu değil

Muğla’nın Ula ilçesine bağlı endüstriyel plantasyon alanı ilan edilen Çıtlık Ormanı’nda yapılan ağaç kesimlerine gelen tepkiler üzerine kesimlerin durdurulmasının sonrasında Muğla Orman Bölge Müdürlüğü basın açıklaması yayınladı.

Müdürlük tarafından yapılan açıklamada bölgenin endüstriyel ağaçlandırma yapmaya uygun olduğu, hukuka aykırı bir durum olmadığı ve kesimlerin muhtarlığın bilgisi dahilinde gerçekleştirilip yerel halkın itirazının bulunmadığı söylendi.

Kesimler itirazlar üzerine durdurulmuştu

4 Nisan Cuma günü ormanda ağaçların kesilmeye başlamasının ardından orada yaşayan halk kesimlere itiraz etmiş, kesimler durdurulmuştu. Pazartesi günü orman içinden kesim seslerinin gelmesi üzerine bölge halkı tekrar alana gitmiş ancak bu sefer da jandarma engeliyle karşılaşmıştı.

Yapılan görüşmeler sonucunda Muğla Orman İşletme Müdürü Faruk Tuna Yüksek, çalışmaların durdurulduğunu gelen seslerin ise daha önce kesilen ağaçların devrilme sesleri ve temizlenme işlemleri olduğunu belirtmişti.

Müdürlük: Yöre halkından itiraz gelmedi

Yaşanan olayların ardından 10 Nisan günü Muğla Orman Bölge Müdürlüğü bir açıklama gerçekleştirdi. İHA’ tarafından yayınlanan açıklamada özetle şu ifadeler kullanıldı:

  • Söz konusu bölmeler; ağaçlandırma kriterlerine uygun, uygulama projesi yapılmış, toprak yapısı, arazi yapısı ve diğer kriterleri ile ‘endüstriyel ağaçlandırma’ yapmaya uygun yapıdadır. Konu edilen bölmelerde yapılan her faaliyet, belirli bir plan-program dahilinde yapılmaktadır. Hukuka, kanun ve yönetmeliklere aykırı bir çalışma söz konusu değildir.
  • Uygulama projesindeki bölmeler hakkında Çıtlık Mahalle Muhtarlığı ve Çıtlık Tarımsal Ormancılık Kooperatifi Başkanlığı bilgilendirilmiştir; bugüne kadar muhtarlık veya yöre halkından bir itiraz gelmemiştir.
  • Muğla Orman Bölge Müdürlüğüne ilgili sahalar için ferdi veya toplu olarak gelen itirazlar üzerine, yapılan çalışmalar hakkında itiraz sahiplerine çalışma hakkında bilgi verilmiştir. Haberlerde ve sosyal medya paylaşımlarında iddia edildiği gibi yapılan çalışmayı bir orman katliamı olarak görmek yanlıştır. Kesim yapılan bu alanlar, ıslah edilmiş tohumlardan üretilen ve hızlı gelişen fidanların dikimi sonucu ağaçlandırılacaktır.

MUÇEP: Yüzlerce yıldır oluşan orman ekosistemi yok edilecek

Müdürlük tarafından gelen açıklamanın ardından karşı cevap hazırlayan Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) yazılı bir metin kaleme alarak açıklamada sorunlu gördükleri noktaları şu şekilde sıraladı:

1) Endüstriyel plantasyon projesi için seçilen sahanın toprak yapısı, arazi yapısı ve diğer kriterleri ile ‘endüstriyel ağaçlandırma’ yapmaya uygun yapıda olduğu Ormancılar Derneği Üyesi Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın ifadeleriyle çelişmektedir. Prof. Atmış Çıtlık ormanlarındaki kesimle ilgili olarak kendisi ile yapılan söyleşide şunları söylemişti:

Endüstriyel plantasyon kurmanın ana amacı doğal ormanlar üzerindeki odun üretim baskısını azaltmaktır. Bu nedenle odun üretimi bakımından verimsiz ormanlarda veya açık alanlarda hızlı gelişen ağaç türleriyle yapılan ağaçlandırmalarla odun üretimini arttırarak, doğal ormanlar üzerindeki odun üretimi baskısı azaltılmaya çalışılır. Orman rejimindeki alanlarda endüstriyel plantasyona uygun alanlar daha detaylı çalışma ve belirli bir proje çerçevesinde; arazi gezilerek, doğal verimli ormanlardan uzak durularak belirlenir. Ayrıca; uygun tarım alanlarında veya açık alanlarda hızlı gelişen türlerle ağaçlandırma yapılır.

‘Ekolojinin ekonomiye feda edilmesi’

Bizler de bölge halkı olarak yüzlerce yılda oluşan bir orman ekosistemini yok edecek böylesi bir uygulamanın doğru olmadığını, bunun ekolojinin ekonomiye feda edilmesi olduğunu defalarca dile getirdik. Bilim camiasından bu açıklamanın gelmesi bizleri haklı çıkarmaktadır.

Aslında Orman Genel Müdürlüğü’nün 2019-2023 Stratejik Planı’nın 45. sayfasında yer alan “Endüstriyel plantasyon kurmanın ana amacı doğal ormanlar üzerindeki odun üretim baskısını azaltmaktır” ifadesi, OGM’nin bu konuda kağıt üzerinde aynı bilimsel yaklaşım içinde olduğunu ortaya koyuyor. Ancak Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’nün Çıtlık’taki yetişmiş orman varlığını yok edecek bu uygulaması OGM’nin kendi stratejisi ile de çelişmektedir.

‘Kamunun itirazları dikkate alınmadı’

2) Uygulama projesindeki bölmeler hakkında Çıtlık Mahalle Muhtarlığı ve Çıtlık Tarımsal Ormancılık Kooperatifi Başkanlığı’nın bilgilendirildiği, bugüne kadar muhtarlık veya yöre halkından bir itiraz gelmediği ifade ediliyor.  Ama aynı metin içinde itiraz sahiplerine bilgi verildiğine ilişkin ifadeler de var. Bu ifadelerde aslında sürecin şeffaf olarak da yürütülmediğinin ipuçları var. Bilgilendirmenin kesim ihalesi verilen kişi ve/veya kurumlara yapıldığı belirtiliyor.

Fotoğraflar: MUÇEP

Ormandan yarar sağlayan kamunun itirazlarının dikkate alınmadığı görülüyor. Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’ne ilgili sahalar için ferdi veya toplu olarak gelen itirazlar üzerine, yapılan çalışmalar hakkında itiraz sahiplerine bilgi verildiği belirtilen açıklamada bölge halkının farklı tarihlerde verdiği yüze yakın itiraz dilekçesine neden cevap verilmediği sorusunun cevabı yer almıyor. Bu dilekçeleri veren yurttaşların dilekçelerinin hiçbirine Bilgi Edinme Yasası kapsamında yasal süreler içinde cevap verilmiyor. Yurttaşlık haklarının dikkate alınmıyor olması üzücü.”

‘Projenin iptalini talep ediyoruz’

MUÇEP tarafından yapılan açıklamanın sonunda “Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’nün bu duyurusunun hemen ardından proje sahasının girişine dikilen tabelaların kaldırılmasından, bu orman kesimlerinin artık tamamen sonlandırılacağını umuyor ve kampanyada toplanan 25 binden fazla imza sahipleri olarak, bu projenin iptal edilmesini talep ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.

 

İzmir Tabip Odası: Kentteki 266 sağlık çalışanının Covid 19 testi pozitif

İzmir Tabip Odası sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, hastane ve sağlık ocaklarında görev yapan 154 hekim ve 27 hemşirenin testinin pozitif çıktığını, iki doktorun da yoğun bakımda olduğunu duyurdu.

Açıklama şöyle: “İzmir’de 106 hekim, 29 asistan hekim, 19 aile hekimi, 27 ebe, hemşire ve sağlık memuru, on personel, 12 tıbbi sekreter, on teknisyen, üç eczacı, bir psikolog, bir güvenlik görevlisi, bir şoför ve 19 memur olmak üzere 266 sağlık çalışanında korona virüsü tespit edildi. Testi pozitif çıkan iki doktorun yoğun bakımda tedavi altında bulunduğu öğrenilirken, yarısından fazlasının evlerinde karantinada olduğu belirlendi.”

İzmir Tabip Odası Başkanı Funda Barlık Obuz, bir açıklama yaparak “Sonuç olarak ciddi bir yükseliş olduğu gerçeği var. En başından beri sağlık çalışanlarının tümüne düzenli test yapılması için çaba harcıyoruz. İzmir’de istediğimiz noktada değiliz” dedi.

Obuz sokağa çıkma yasağına ilişkin olarak da “plansız bir şekilde 2 saatte bilgi verilmesi olumsuz etkiledi. 2 gün, fiziksel teması artırmaktan başka işe yaramaz. En az iki hafta olmalı” ifadelerini kullandı.

Mor Çatı: Kadına yönelik şiddeti önleme mekanizmaları salgın bahanesiyle kullanılmıyor

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın koronavirüs salgın sürecinde kadına yönelik şiddetle mücadelede mekanizmalarının nasıl işlediğine dair hazırladığı izleme raporu yayınlandı.

Raporda başta Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olmak üzere, ilgili kurumların salgın nedeniyle ortaya çıkan sorunlara çözümler getirecek bir acil önlem planları olmadığı belirtildi. Ayrıca, var olan mekanizmaların da salgın bahane edilerek çalıştırılmadığı söylendi.

‘Koronavirüs var olan problemleri pekiştiriyor’

Kadına yönelik şiddetin salgın öncesinde de var olduğu ve kadınları korumak için yeterli adımların atılmadığının hatırlatıldığı raporda, koronavirüs önlemleri kapsamında atılan karantina uygulaması gibi adımların bu sorunları daha da pekiştirdiği belirtildi.  Raporda kadınların karşılaştığı bazı sorunlar şu şekilde sıralandı:

  • Özellikle işsiz kalmaların artması nedeniyle sosyal yardım taleplerinin ciddi anlamda arttığını ve bu talebin de karşılanamadığını gözlemliyoruz.
  • Şiddet Önleme İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) kadınlara korona testi yaptırmadan sığınağa gidemeyeceğini söylerken polisin hastanede kadınlara eşlik etmediğini öğreniyoruz. Hastanede tek başına test olma şansı olmayan kadınlar sığınak desteğinden faydalanamıyor.
  • Sığınaklarda yer olmaması bir diğer sorun olarak karşımıza çıktı. Sığınak sayısının yetersizliği nedeniyle ihtiyaç duyan her kadının sığınağa alınmadığını gözlemliyoruz.

‘Kriz masaları oluşturulsun’

Bütün bu sorunların artmasına karşın kadına karşı şiddetle mücadele etmesi gereken aktörlerin görevlerini yerine getirmedikleri söylenen raporun sonunda şu tavsiyelerde bulunuldu:

1- Online sosyal, psikolojik ve hukuki destek verilmeli ve sosyal yardımların arttırılması, ulaştırılması için Sosyal Hizmet Merkezi kriz masaları oluşturulmalıdır.

2- Alo 183 kadına yönelik şiddet özelinde Acil Yardım Hattı olarak çalışmalıdır. Hattın kapasitesi artırılmalı ve vaka takibi yapmalıdır.

6284 sayılı Kanunu’na uyulsun’

3- Kolluk kuvvetleri 6284 sayılı Kanun’da tanımlanan görevlerini harfiyen, ihmal etmeden yerine getirmeli, getirmeyenler hakkında cezai işlem uygulanmalıdır. Şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılması için gerekli uzaklaştırma kararları kanıt talep etmeden alınmalı, alınanların takipçisi olunmalı ve sığınak talebinde bulunan kadınlar yönlendirilmelidir. Kadınların talepleri öncelikli olmalı, karakollarda kadınlar saatlerce bekletilmemelidir.

Kadıköy Belediyesi’nin 6284 numaralı kanuna dikkat çekmek için yaptığı duvar boyası

‘Sığınaklarda sağlık önlemleri uygulansın’

4- Sığınak ve acil barınma ihtiyaçları salgına ilişkin sağlık önlemleri uygulanarak sağlanmalıdır. Kadınların yaşadığı şehir, milliyeti, darp raporu olup olmadığı sığınağa kabul için şart olarak sunulamaz. Sığınak olmayan şehirlerde veya yer olmadığı durumda sığınak yerine kullanılabilecek yerler, alanlar sağlanmalıdır. Sığınaklarda gerekli sağlık tedbirleri derhal alınmalı (düzenli ateş ölçümü, maske kullanımı, temizlik tedbirleri vb.) sığınaklardaki odalar ayrılmalı, risk grupları mevcut ise karantina haline uygun yerleşimler planlanmalıdır.

5- 6284 sayılı Kanun’u uygulama kararlılığı gösterilmeli ve keyfi uygulamaların önü kesilmelidir. Kadınların ve çocukların güvenliği devletin sorumluluğudur. Görev ihmallerine gözyumulmamalı, kanunu uygulama kararlılığı gösterilmelidir. Kamu spotu aracılığıyla kamuoyu, salgın önlemleri süresince bu haklarının var olduğu konusunda bilgilendirilmelidir.

6- Aile Sağlığı Merkezleri tarafından ücretsiz doğum kontrol araçları ve ertesi gün hapı dağıtılmalıdır.

Anket: Ülkenin yüzde 90’ı sokağa çıkma yasağından yana

Curiocity Araştırma Şirketi Covid 19 salgınının Türkiye genelinde insanların fikir ve davranışlarını nasıl etkilediğini araştıran, “Türkiye’nin COVID-19 ile Sınavı Araştırması” adlı bir anket yaptı.

İlk ayağı 22 Mart 2020’de yapılan, ikincisi ise nisan başında tamamlanan ankete göre her on kişiden dokuzu, virüsün yayılma hızının kesilmesi için sokağa çıkma yasağının getirilmesini istiyor.

Diyalog Araştırma ile birlikte yürütülen çalışmada, 3-5 Nisan tarihlerinde  81 ilden 15 yaş ve üzeri 4140 kişi ile mobil anket yapıldı. Sonuçlar on kişiden dokuzunun virüsün yayılmasını önlemek için sokağa çıkma yasağının olması gerektiği görüşünü benimsediğini ortaya koydu.

En çok market ve eczaneye gidiliyor

Soruları yanıtlayan her üç kişiden biri, son bir haftada en az bir kez evden dışarı çıktığını söyledi. Katılımcıların yüzde 34’ü son bir hafta içerisinde evden hiç çıkmadığını belirtirken, yüzde 66’lık çoğunluk en az bir kez veya daha fazla dışarı çıktığını söyledi.

Kadınlar arasında son bir haftada evden çıkmama oranı yüzde 44’ü buluyor, ancak erkekler arasında dışarı çıkanların oranı yüzde 77. Burada çalışmak zorunda olanlar arasında erkeklerin sayıca çok olması sonuçları belirliyor.

Evden çıkmış olan 2724 kişinin dışarı çıkma nedenleri ise şu şekilde:

Market, eczane alışverişi: Yüzde 64

İş: Yüzde 39 (Bu oran erkekler için yüzde 53’ken kadınlarda yüzde 22’de kalıyor)

Ekmek, gazete almak: Yüzde 25

Banka, fatura işleri: Yüzde 16

Hava almak: Yüzde dokuz

Yürüyüş, spor: Yüzde dört

Ayrıca araştırmaya göre seyahat planı yapanların sayısı, çalışmanın ilk kısmının yapıldığı mart ayından ikinci kısmın yapıldığı nisan ayına kadar yüzde bir gerileyerek yüzde beşe düştü.

Dışarıya çıkanların yüzde 70’i en sık kolonya ve dezenfektan ile korunduğunu belirtti. Bununla birlikte virüsten korunmak için en az bir yönteme başvuranların oranı yüzde 87.

Yüzde 50 aynı maskeyi tekrar kullanıyor

Araştırma nisanın ilk haftasında dışarıya çıkan her iki kişiden birinin maske kullandığını ortaya koydu.

Maskenin nasıl kullanıldığı sorulduğunda ise yüzde 51 maskeyi eve dönene kadar hiç çıkartmadığını belirtirken yüzde 49 maskeyi zaman zaman çıkardığını söylüyor. Aynı maskeyi tekrar takanların ve yenisi ile değiştirenlerin oranı ise yarı yarıya.

Eldiveni kadınlar kullanıyor

Eldiven kullananların oranı ise yüzde 37. Eldiven kullanımı kadınlar arasında 42’ye, 55 yaş ve üzerinde ise yüzde 45’e yükseliyor. Dikkatli kullanılması ve çıkarılması konusunda uzmanların uyarıda bulunduğu eldiveni nasıl kullandıkları sorulduğunda, eldiven kullananların yüzde 58’i insan trafiğinin yoğun olduğu market, ulaşım gibi alanlardan sonra eldiveni değiştirdiklerini belirtiyor. Yüzde 42 ise taktığı eldiveni eve dönene kadar çıkarmadığını söylüyor.

Sokağa çıkma yasağı gerekli

Katılımcıların yüzde 90’ı ise, virüsün yayılmaması için sokağa çıkma yasağını gerekli görüyor. Yüzde 66, yasağın ülkenin tamamında uygulanması gerektiğini düşünürken, yüzde 14 ise büyük ölçekte bölgesel kısıtlamayı uygun buluyor. 

Ülkenin tamamında sokağa çıkmanın yasak olmasını dileyenler kadınlarda yüzde 70’e ve 15-34 yaşları arasında  yüzde 72’ye çıkıyor.

Katılımcıların üçte ikisi, evinde bulunan yiyecek, içecek ve temel ihtiyaç malzemesinin en fazla 1 hafta yeteceğini belirtiyor. Geri kalanların yüzde 14’ü, stoklarının 1-2 günlük, yüzde 16’sı 3-4 günlük olduğunu söylüyor. Evdeki ürünlerle 5-7 gün idare edebileceklerini söyleyenlerin oranı ise yüzde 36.

Stoğun ne kadar süre yeteceğine verilen cevaplar sosyo-ekonomik sınıflarlara göre değişiyor: En düşük sosyo-ekonomik sınıfın yüzde 26’sı 1-2 günlük tedariği olduğunu belirtirken, en üst sosyo-ekonomik sınıfta 15 günden daha uzun bir süreye hazırlıklı olma oranı yüzde 40’ı buluyor.

Gemi çöplerine karantina önlemleri

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, denize kıyısı olan 28 ile bir genelge göndererek yurt dışından gelen ve sıhhi bir risk taşıyıp taşımadığı kontrol edilmeyen hiçbir gemi ile temas kurulmamasını istedi. Genelgede yurt içindeki karantina uygulanan gemilerin çöplerinin tıbbi atık olarak yönetileceği belirtildi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Twitter hesabından, denize kıyısı olan 28 ile koronavirüs tedbirleri kapsamında gönderilen “Kovid-19 Salgını Süresince Gemi Atıkları Yönetimi Genelgesi“ne ilişkin paylaşımda bulundu.

​Bakan Kurum, şunları kaydetti:

“Yurt dışından gelen ve sıhhi bir risk taşıyıp taşımadığı kontrol edilmeyen hiçbir gemi ile temas kurulmayacak, kontroller neticesinde risk taşımadığı tespit edilen gemilere ise sadece koruyucu ekipmanlar ile temas sağlanacak.

Atıklar ayrıştırılarak, kapalı poşetlerde, dezenfekte edilerek teslim alınacak. Maske, eldiven ve hijyen malzeme atıkları 72 saat geçici depolama alanlarında bekletilerek bertaraf gönderilecek. Yurt içindeki karantina uygulanan gemilerin çöpleri tıbbi atık olarak yönetilecek.”

‘Gemi çöpleri türlerine göre ayrıştırılacak’

Genelgede, denizlerin gemiler tarafından kirletilmesinin önlenmesini içeren Marpol Sözleşmesi gereği Türkiye’nin, limanlarına yanaşan hem yurt içi hem yurt dışı güzergahta sefer yapan her türlü deniz aracına atık alım hizmeti vermesi gerektiği vurgulandı.

Buna göre, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü tarafından, gemideki sağlık durumunun incelenmesiyle geminin Türk kıyı ve limanlarıyla temasında sıhhi bir sakınca olmadığını kanıtlayan “Serbest Pratika” belgesi düzenlenmeden, gemi ve deniz araçlarına temas edilmeyecek.

“Serbest Pratika” alan gemilere kişisel koruyucu ekipmanlar ile temas sağlanacak. Gemilerden kaynaklanan çöpler, türlerine göre ayrıştırılmış, tamamen kapalı poşetler içinde, gerekli tedbirler alınarak verilmesi halinde, atık kabul tesislerince alınacak. Alınan çöpler dezenfeksiyon işlemine tabi tutulacak ve ivedilikle bertaraf tesislerine gönderilecek. Bu kapsamda, çalışan personelin hijyen şartları dahilinde hareket etmesi sağlanacak.

Karantina uygulanan gemilerden alınacak çöpler “tıbbi atık” olarak yönetilecek. Gemilerden ve atık kabul tesislerinden kaynaklanacak, maske, eldiven ve diğer kişisel hijyen malzeme atıklarının torbaları, en az 72 saat süreyle geçici depolama alanlarında bekletilerek bertarafa gönderilecek.

Marpol Sözleşmesi kapsamındaki diğer atıkların atık alım hizmetlerinin ise normal atık alım süreci içerisinde verilmesine devam edilecek.

THK’nin 11 yangın söndürme uçağı bugün satışa çıkıyor

Altı ay önce kayyum atanan Türk Hava Kurumu’na ait uzun yıllar orman yangınlarını söndürme mücadelesinde kullanılmış 11 adet M-18 A/B Dromader uçağı bugün satışa çıkarılıyor. İhale usulüyle gerçekleştirilecek satışta aynı zamanda depoda bulunan malzemeler de satışa sunulacak.

11 adet uçağın ve adet taşınmazın satışına dair karar, 2 Nisan, 3 Nisan ve 5 Nisan tarihlerinde Resmi Gazete’de ilan edilmişti. Satılacak ürünlerin bedeli ise kararda belirtilmedi.

Mimarlar Odası: İhaleyi yargıya taşıyoruz

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Başkanı Tezcan Karakuş Candan satış kararına tepki göstererek “Covid 19 pandemisinde sağlık mücadelesi devam ederken yapılan bu ihale etik değildir, iptal edilmelidir. Türk Hava Kurumu mal varlıkları satılamaz” dedi.

Candan, satışların derhal iptal edilmesi ve kamu kaynaklarının yurt içinde kalması için ihalenin iptal edilmesi talebiyle süreci yargıya taşıdıklarını belirtti. Açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

Halka ait öz varlıklarımız satılıyor ama Rusya’dan yine halkın vergileri oluşan kamu varlığımızdan savurganca harcamalar yapılarak yangın söndürme uçakları kiralama ihalesi yapılıyor. Kamu malımız elden çıkarılıyor.

Kurumun İçi boşaltılıyor, mal varlıkları, orman yangınlarını söndürmede kullanılan uçaklarının satışı Cumhuriyet kurumlarının içini boşaltarak ortadan kaldırmanın adımlarıdır. İhale acilen iptal edilmelidir.

‘Orman yangınlarının artacağı bir dönemde satılıyor’

Türk Hava Kurumu’nun Avrupa’nın en büyük Amfibiki Yangını Hava Söndürme Filosu’na sahip olduğu belirtilen açıklamada uçakların tam da orman yangınlarının artacağı bir dönemde satışa sunulduğu söylendi:

THK CL215 Bombardier yangın söndürme uçakları ile yurt içi ve yurt dışında, orman yangınları başta olmak üzere, kentlerde olası yangın durumlarında havadan yangın söndürme hizmeti veren uçakların satılması ile yangın söndürmede yeni bir talan ve peşkeş sürecinin başlayacağının mesajları veriliyor.

Yangın söndürme hava araçları ve ülkenin muhtelif yerlerinde bulunan onlarca THK taşınmazının satışa çıkartılması ülkeye ve kurucu değerlere ihanettir.

Karaca: Gelirin nereye harcanacağı açıklanmalı

Konuyla ilgili başka bir tepki de CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca’dan geldi. Karaca, açıklamasında “korona salgını devam ederken THK’nın malları neden satışa çıkarılıyor?’ diye sordu.

CHP’li vekil “THK’nın mallarının satışa çıkarılmasının nedeninin, ihale bedellerinin ve elde edilen gelirlerin nereye harcandığının kamuoyuyla paylaşılması gerekmektedir. Cumhuriyetimizin en önemli kurumlarından biri olan THK ile ilgili her sürecin şeffaf yönetilmesi ve kamuoyunun bilgilendirilmesi şarttır” dedi.

Akit hedef gösterdi, RTÜK uyardı: ‘Aşk 101’ yayına başlamadan hizaya çekildi

Netflix‘in 24 Nisan’da gösterime girecek olan “Aşk 101” adlı dizisi hakkında @Love101Netflix adlı bir sosyal medya kullanıcısı tarafından atılan, “Bizler renkli gökkuşağı altındaki renkli insanlarız! Osman?” şeklindeki tweet, medyada LGBTİ+fobik söylemleri beraberinde getirdi.

‘Gözümüz üzerlerinde’

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin bugün konuyu homofobik bir söylemle gündeme getiren Akit Gazetesi’ne şunları söyledi:

Uyardık, gözümüz üzerlerinde. Çocuk ve gençlerin fiziksel ve ruhsal gelişimlerine olumsuz etki edebilecek yayın içeriklerine göz yummamız mümkün değildir. Kırmızı çizgilerimiz bellidir. RTÜK yönetimi olarak toplumumuzu rahatsız edecek her türlü yayın içeriğine geçit vermemekte kararlıyız.

Yerli ve yabancı seç-izle platformlarıyla zaman zaman bir araya gelerek talep ve beklentilerini ilettiklerini ve “kırmızı çizgilerini” kendilerine aktardığını söyleyen Şahin, şöyle devam etti:

“Denetim mekanizmalarımızı da oluşturduk. İzleme ve Değerlendirme Dairemizin uzmanları diğer yayınları olduğu gibi isteğe bağlı yayıncılık alanını da sıkı bir şekilde takip ediyorlar. Görevimiz gereği gözümüz üzerlerinde. Gerekli hallerde kendilerini önce sözlü uyarıyoruz. Şifahi yaptığımız ikazları dikkate aldıklarını da gördük.”

Aksi bir durumda tavrımız bellidir

Şahin ayrıca platform yöneticileriyle iletişime geçerek sosyal medyadaki iddiaları sorduklarını, platformun ise iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirttiğini söyledi.

“Toplumumuzun milli ve manevi değerlerine aykırı olası yayınlara karşı müsamaha göstermeyeceklerini” söyleyen Şahin, dizide eşcinsel bir karakter olduğu iddiasını kastederek “Aksi bir durumda tavrımız bellidir ve nettir” dedi.

Akit gazetesinde geçtiğimiz gün “Net provokasyon” başlıklı bir haber yayımlanmış, ve haberde şu ifadeler kullanılmıştı:  “Asil Müslüman Türk milletinin mukaddesatına saldıran LGBTİ’li sapkın eşcinseller, şimdi de dijital yayın platformu Netflix aracılığıyla propaganda yapmaya başladı. Netflix Türkiye tarafından çekimleri tamamlanan ‘Love 101’ isimli sapkın dizi 24 Nisan’da gösterime girecek. Ramazan-ı Şerif’in ilk günü yayınlanacak olan dizi, Türk oyunculardan oluşurken, LGBTİ’li bir sapkını canlandıracağı iddia edilen karakterlerden birinin isminin Osman olması dikkat çekiyor.”

28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın teması belli oldu: Ben Neredeyim

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın 28’incisi 22 Haziran-28 Haziran tarihleri arasında yapılacak. Bu yılın teması ise “#BenNeredeyim“.

Duyuru metninin tamamı şöyle:

“2020 yılı kimimizin birbiriyle mesafesinin arttığı, kimimizin de kendisiyle mesafesinin azaldığı bir yıl oldu, oluyor. Ve bizler, türlü türlü krize ve damgalanmaya alışkın lubunyalar olarak tam gaz bir araya geliyor, örgütleniyor, şarkı söylüyor, sexting yapıyor, gullüm alıkıyor, varlığımızı ve bir aradalığımızı kutluyor ve diyoruz ki: “BEN NEREDEYİM”.

Yönelimler, kimlikler, performanslar ve oluşlar nehrinde yıkanarak temaşa eden ya da nehre hiç girmeyip güneşlenen lubunyalar olarak diyoruz ki, bu nehirde, bu şehirde “ben neredeyim”. Salgında hayatlarını heteroseksizmle çevrili atanmış aile evlerine sığdıramayanlar, güvencesiz ve sömürüye dayalı işlerde çalıştırılan, salgında işinden olan, beldesiz kalan gacılar; özgürlükleri derdest edilmiş, virüse serbest, insana yasak sınırlarda daha güvenli bir hayat özlemindeki LGBTİ+’lar olarak soruyoruz: “Ben neredeyim”.

Rujları sürdük, ojeler tamam; straponlar belde, bıyıklar yaman; kimimiz kıllı kimimiz parlak, kimimiz nonoş kimimiz godoş… Maskeler çeşitli… Her gün gibi bugünlerde de… Gökte gördük köprüyü, rengi yedi türlüyü!

En kötü alışkanlığım alışmak
Akmaya, adapte olmaya.

Pencere arasından sızıp,
Farklı ekran ışıklarıyla aydınlanmış suretlere düşüyorum
Aynı görüntüye bakıyorlar,
Çizgilerle birbirinden ayrılmış, ekrandaki kutucuklara sığdırdığım
Ve düştüğüm bambaşka suretler içlerinde,
Ev dedikleri bambaşka yerlerdeler hepsi…

Ben neredeyim?
Koskocaman yüksek bir binanın
28. katındayım bu kez.
Beyaz saçları, mavi âmâ gözleri,
But tutar bir lubunya…
Şirkette sosyalleşebildiği anlarda ibne torunundan bahsediyor,
Pür dikkat dinliyor tüm iş arkadaşlarının tepkisini.
Güven duyduğu birisini arıyor kulakları;
Ki açılabilsin.
“Torunum yok
Evlenmedim
Ve hikayedeki ibne benim.”

Ben neredeyim,
Kimi duvarlı kimi duvarsız,
Her harfin tipi farklı kodeslerinde.
Bir gün ibne bir gün dönme
Bir erkek wc bir kadın wc
Havalandırma saatinin belalı barbisi, persona non grata abisi…

Yaylalara çıkmış bazı insanlar
Kiminin ellerinde çapalar, kiminin kitaplar
Yeniden başlamak için doğadalar.

Ben neredeyim?
Her daim kot giyerim
Kıvrım kıvrım… yapışkan.
Latex sıyrıldıkça deriden, ulaşıyorum, tene düşüyorum. bu ten kendini Adlandırmıyor,
Sadece
Var oluyor.
Tıpkı yan sokaktaki anaokulunun
Rengarenk halısının üstünde
Oyuncaklarla oynayan
O çocuk gibi.

Boğaz sularında,
Sabaha karşı bayram sokak’taki kahkahalarda
Gece yarısı caddelerde
Yankılanan topuklu seslerindeyim.
Gacılara kapanan kepenklerin tam önünden bir yol uzanıyor,
Pürtelaş’tan podyumlara
Oradan hastanelere, mahkemelere
Bir sokakta değil, tüm kentteyim.

Günü sonlandırıyorum yine doğarak,
Masada yarım bir naciye,
Gecenin beldesi
Ve yanında telefon.
Gelen mesaj:
“Seni çırılçıplak görmek, her yanını inek gibi yalamak istiyorum
Özgür bir inek gibi!”

Dünya sıcak,
Daha da sıcak olacak, kayıkları hazırlayın!
Sular ve transfeminizm yükseliyor!”

Covid-19 döneminde Topluluk Destekli Tarım

Tüm dünyadan topluluk destekli tarım gruplarını bünyesinde barındıran Uluslararası Topluluk Destekli Tarım Ağı (URGENCI) Covid 19 krizinin tarımdaki yansımalarına ve geliştirilebilecek çözüm önerilerine yönelik bir yazı kaleme aldı.

“Covid-19 Döneminde Topluluk Destekli Tarım Endüstriyel Tarımın Karşısında Güvenli ve İstikrarlı Bir Alternatiftir” başlıklı yazı şu şekilde:

Covid-­19 krizinde trajik kayıplarımızı azaltmak için hepimizin dahil olduğu
uluslararası seferberlik, önümüzde duran daha büyük seferberliğin bir provasıdır: Üreticileri ve tüketicileri birbirine bağlayan ve herkese sağlıklı, besleyici gıdalar sağlayan sürdürülebilir yerel ve bölgesel gıda sistemlerini korumak ve geliştirmek.

Küresel gıda dağıtım sisteminin zaafları ve yetersizlikleriyle ilgili çok şey öğreniyoruz. Topluluklar şimdi, sadece sınırlar ötesinden veya ülke içindeki uzak bölgelerinden gelen gıdalara  güvenemeyeceklerini fark ediyorlar. Büyük ölçekli endüstriyel çiftliklerdeki üreticiler de, geçmişte yaptıkları gibi göçmen emeğine güvenemiyorlar.

Yiyecekler tarlalarda çürüyor

Bazı ülkelerde yiyecekler tarlalarda çürümeye başlıyor. Birçok yerel pazar kapatıldı. Süpermarketlerde kritik ürünlerin tedariği, gerek panikle yapılan alımlarla gerekse vurgunculuk nedeniyle hızla azalıyor. Diğerleri gibi çiftçilerin de eve kapandığı Hindistan gibi ülkelerde aracılar, ürünleri çiftçilerden düşük fiyatlardan almak ve imkanı olanlara yüksek fiyatlarla satmak için krizden faydalanıyorlar.

Oysa Toplum Destekli Tarım (TDT) krize hızlı ve başarılı bir şekilde yanıt veriyor. İspanya’lı bir gıda aktivisti ve URGENCI‘nin (Uluslararası Toplum Destekli Tarım Ağı) Başkan Yardımcısı olan Isa Álvarez İspanya Bask ülkesindeki durumu anlatıyor:

Hükümetin tavsiyesi açık hava pazarlarını kapatmak yönünde oldu, ancak TDT ağları her zamankinden daha fazla çalışıyor. Tek sorun, hareketliliğin kısıtlanması nedeniyle, teslimatları sadece çiftçilerin yapmasına izin verilmesi ve bunu kapıdan kapıya yapmak zorunda kalmaları.

Gıda krizi

Küresel bir gıda krizinin eşiğindeyiz: Gıda yetersiz üretiminden değil, hasat
edilemediği veya uzun zincirli endüstriyel gıda sistemi tarafından tüketicilere
ulaştırılamadığı için. Geleceğimiz için gerçek çözüm, yerel gıda egemenliğine
ve izlenebilirliğe dayalı güçlü kısa gıda tedarik zincirleri kurmakta
yatmaktadır. Hollandalı bir TDT sebze yetiştiricisi olan Bregje Hamelynck‘in söylediği gibi, “Kaynak ne kadar yakın olursa, çiftçi ile vatandaş arasındaki ilişki ne kadar güçlü olursa, gıda arzı o kadar güvenli olur.”

Gıda fiyatlarında da hızlı bir artış görüyoruz. Bu da ekonomik güvenlikten yoksun ailelerin temel gıdaya erişimini zorlaştırıyor. Gıda krizinin gıda kıtlığından kaynaklandığı 2008’den farklı olarak bugün böyle bir kıtlık yok. Bu yaşadığımız yalnızca, arzı ve talebi yöneten endüstriyel sistemin bir arızası.

Doğrudan satışlar

Bunun aksine, yerel TDT çiftçileri, topluluklarına güvenli bir şekilde yiyecek sağlamak için hızla adapte oluyorlar. Finlandiya TDT ağından Ruby van der Wekken‘in dediği gibi, “TDT bu süreçte gıdaya ulaşmanın en güvenli yolu olmanın ötesinde, daha sağlıklı bir gelecek için çözümün bir parçasıdır.”

Çiftlikler halka doğrudan satış yapabilir ve yapıyorlar da. Çiftliklerden ön
siparişlerle, ön ödemelerle ve açık havada yapılan ürün dağıtımları, gıda tedariğinin en güvenli yollarından biridir ve kapalı süpermarketlere göre daha güvenlidir! Yerel düzeyde üreticiler ve tüketiciler arasında bağlantılar kuran birçok yeni, yaratıcı yerel platform da var. Çin‘de TDT‘nin öncüsü ve URGENCI’ın eş başkanı olan Shi Yan, “Çin‘de, Covid 19 krizinin zirvesinde olduğumuz ocak ayında talep yüzde 300 arttı” diyor. “Üreticilerimiz talebi karşılamak için çok büyük baskı altında kaldı.”

Salgın sırasında TDT dağıtımları zarar görmedi

Birçok yeni sebze kutusu girişimi TDT ve yerel gıda kooperatifleri gibi mevcut etik platformların devamıyken, diğer bazıları TDT‘ye göre iki kat fiyat oluşturan fırsatçı girişimler. Bu tür yüksek fiyatlar, açık bir şekilde, düşük gelirli grupların dahil olmsını erişimini imkansız hale getirmektedir. Bu durum TDT‘nin ve dayanışma ekonomisinin temel değerlerinden birini; üreticilere de iyi bir geçim kaynağı sağlayan “doğru fiyatlandırma” ilkesini ihlal etmektedir.

Mevcut pandemi sürecinde TDT uygulamalarının haftalık dağıtımı büyük ölçüde korunmuştur. Bu, hem sistemin doğası gereği güvenli olması, hem de üretici ve tüketicilerin son derece sıkı yeni sağlık ve güvenlik düzenlemelerine uymak konusunda gösterdikleri büyük hassasiyet sayesinde olmuştur. TDT payları önceden hazırlanır. Bu da insanların yiyeceklerle ve birbirleriyle  temasını büyük ölçüde azaltır.

Market kuyruklarına gerek yok

TDT önceden planlanır. Süpermarkette olduğu gibi ödeme için toplanmaya ve kuyruk oluşturmaya gerek olmaz. Gruplar organize olarak teslimin peyderpey yapılmasını sağlayabilir ve hiçbir zaman birkaç kişiden fazlasının bir arada olması gerekmez. Nakit para işlemi yoktur: Siparişler önceden yapılır, ödemeler çevrimiçi veya çekle yapılır. Nakit para (hem banknotlar hem madeni paralar) virüslerin bulaşması için birer vektör olduğundan bu önemli bir husustur. Dağıtım kısa sürer ve hızlıdır. Bu da etkileşimleri ve bulaşma potansiyelini azaltır. Doğru sosyal mesafe her zaman gözetilir.

Gerekli tüm sıhhi öneriler ­ sık sık ellerinizi yıkamak, yiyeceklere dokunurken maske ve eldiven giymek ve iyi hissetmeyenlerin evde kalması gibi önlemler sistematik olarak uygulanır. Ve son olarak, risk grubundaki kişileri korumak için gerektiğinde yiyecekler kapıya teslim edilebilir. Bunları görmek içimn yereldeki bir TDT grubunu gözlemlemeniz yeter. Daha fazla ürün tedariki için birçok yeni TDT girişimi de vardır.

Yerel yetkililer ile iş birliği

Birçok durumda, URGENCI uluslararası ağına dahil olan ulusal ve bölgesel TDT ağları, yerel yetkililer ile yakın işbirliği içinde çalışmıştır. İsviçre TDT ağının başkanı Gaelle Bigler şunları söylüyor:

 TDT ağı üyelerimiz, dağıtım yöntemlerini değiştirmekten gönüllü yönetimine kadar, uygulamalarını değiştirmek zorunda kaldılar. Süper karmaşık ama aynı zamanda çok heyecan verici, çünkü herkes şehir nüfusuna sağlıklı gıda sağlamada büyük bir rol oynadığımızı fark ediyor gibi görünüyor. Sınırlarların kapanmasıyla birlikte, büyük sebze yetiştiricileri genellikle geçici, düşük maliyetli yabancı işçiler çalıştırdıkları için istihdam sorunları yaşadılar. Biz TDT grupları olarak böyle bir sorun yaşamıyoruz. Var olan kısa tedarik zincirlerini listelemeye çalışan birkaç kamu görevlisi, ağ koordinatörü olarak bana ulaştı. Hepsi bizi tanıyordu ve çalışmalarımız için teşekkür ettiler!

TDT sosyal sınırları aşıyor

Mevcut pandeminin kritik ve henüz yeterince dikkate alınmayan bir yönü, sosyal ve zihinsel esenliktir. Bu genel kapanma döneminde insanlar daha yalnız hale geliyolar. Salgının yol açacağı sosyal ve ekonomik krizlerin kesinlikle daha birçok sarsıcı etkisi olacaktır. Cezayir’den Fatima Zohra Hocimi‘ye göre “TDT insanların birbirleriyle bağlantı kurmalarına, sosyal sınırları aşmalarına ve kişisel alanlarının ötesindeki bir amaca hizmet etmelerine imkan verir. Sağlığı birçok yönden geliştiren TDT, toplulukların refahının geleceğidir.”

Dünyadaki TDT ağlarının birçoğu, örneğin İngiltere TDT ağı
veFransa TDT Ağıüyelerini desteklemek için kaynaklarını bir araya getiriyorlar. Bunlar yerel tedarik zincirlerinin açık kalmasını sağlamak için değerli kaynaklardır.

Uzun vadeli düşünmeliyiz

Dayanışma ve merhamete çok ihtiyaç duyduğumuz ancak ayrı kalmak zorunda olduğumuz bu korkutucu zamanda, Topluluk Destekli Tarım, yerel toplulukların güvenli bir şekilde beslenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Ve daha büyük bir kriz olan iklim değişikliğiyle yüzleşirken, agroekolojik uygulamalar yapan aile çiftlikleri dünyadaki açlık ve yetersiz beslenme sorunlarına karşı en etkili çözümü sağlıyorlar. Bunu, fotosentezin gücüyle atmosferdeki karbonu azaltarak ve daha sağlıklı, daha verimli topraklar oluşturarak yapıyorlar.

Krizin uzun vadesine bakmakta ısrar etmeliyiz. Pandemi kontrol altına alındığında ne olacak? Endüstriyel tedarik zinciri ve alternatif gıda sistemleri nasıl etkilenecek? Bu, halkın bilincinin yeni bir düzeye ulaştığı, köylü tarımının ve aile çiftçiliğinin gıda sistemlerimizin temel dayanağı haline geldiği bir dönem mi olacak? Sera gazlarının azaltılmasına ilişkin mevcut kazanımlar, iklim değişikliğinin üstesinden gelme savaşımızda kalıcı bir zafere dönüşecek mi?

Dayanışma ekonomisi ve gıda egemenliği

Hepimiz biliyoruz ki, sürdürülebilir gıda sistemlerinin ve diğer birçok üretim biçiminin yeniden yerelleşmesi, insanlığın hayatta kalma mücadelesinde iki temel unsur olan dayanışma ekonomisinin ve gıda egemenliğinin tanınmasını ve yaygınlaşmasını sağlamada anahtar rol oynayabilir.

Birçok ülkede TDT, geleneksel rollerinin ötesine geçerek, yerel üreticilerin doğrudan tüketicilere satış yapmalarına yardımcı olan yeni çevrimiçi platformlar oluşmasına vesile oluyor. Bizim rolümüz, üreticilerin geçim kaynaklarının korumasını ve tüketicilerin aileleri için ihtiyaç duydukları sağlıklı, yerel, besleyici gıdalara sürekli erişimini temin eden insan hakları temelli bir yaklaşıma katkıda bulunmaktır. Bu, Birleşmiş Milletler‘den Avrupa Birliği‘ne kadar, endüstriyel tarımı destekleyen çeşitli yasama süreçleriyle giderek artan baskılara karşı koymanın en etkili yoludur.

Bizim rolümüz, bu kriz zamanında TDT ağları için daha fazla kurumsal destek bulmak ve güvenli ve besleyici gıdalara istikrarlı bir şekilde erişmeye yönelik muazzam talep artışını karşılayabilmelerini sağlamaktır. Gıda sistemlerimizin hepimizin üzerine çökmemesi için, diğer sosyal hareketler içindeki müttefiklerimizle çalışmaya devam etmek bizim sorumluluğumuzdur. Gıda sistemlerinin insanlar tarafından ve insanlar için oluşturulmasına giden yollar olan agroekolojiyi ve gıda egemenliğini teşvik etmek bizim görevimizdir.