Editörün SeçtikleriKadınManşet

[İstanbul Sözleşmesi-1] ‘Türkiye’nin ekseni asıl Sözleşme’den çıkılırsa değişir’

Dosya Haber: Esin İleri

Son aylarda Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi (İS) üzerine alevlenen tartışmalar, AKP hükümetinin sözleşmeden çekilme, şerh koyma ya da yeniden yazma beyanlarıyla kadın örgütlerinin tepkisini çekti. Hükümet tarafından sözleşmeden çekilme niyetine gerekçe olarak gösterilen ve özellikle vurgulanan nokta yalnızca kadınlar için değil, her insan için geçerli olan bir genel ayrımcılık yasağı öneren sözleşmenin 4’ncü maddesiydi.

Bu maddeye göre, imzacı devletler, sözleşmede yer alan hükümleri “cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi herhangi bir temele dayalı olarak” kimseye ayrımcılık yapmaksızın uygulamayı kabul ediyor.

Bunun üzerine birçok bildiri yayımlandı, kadınların talepleri meclis kürsüsüne taşındı, sokak eylemleri ve sosyal medya kampanyaları düzenlendi. Hükümet kanadında belirsizlik sürerken, İS’nin gündeme getirmesinin altında yatan nedenleri, sözleşmenin kadınların gündelik hayatındaki önemini, sözleşmeden çekilmenin Türkiye için ne anlama geldiğini ve olası bir çekilmenin prosedürleri konusunda görüşlerini almak için mikrofonu akademisyen, avukat ve kadın hakları savunucularına tuttuk.

Kadınlara karşı her tür şiddet ve ayrımcılığın önlenmesinin en büyük güvencelerinden biri olan sözleşme hakkında hazırladığımız dosyanın ilk bölümünde sözü EŞİK Eşitlik İçin Kadın Platformu’ndan (EŞİK) Özgül Kapdan, Havle Kadın Derneği’nden Rümeysa Çamdereli ve Avukat Yelda Koçak’a bırakıyoruz.

Özgül Kapdan: Başka bir toplumsal sistem kurmak istiyorlar

İS’den çekilmek Türkiye’de kadın hakları ve eşitlik mücadelesi için ne anlama geliyor?

Birincisi, bilindiği gibi İS başta cinsiyeti nedeniyle kadınlara uygulanan şiddet olmak üzere cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılan her bireyi ayrımcılık yapmaksızın korumayı ve şiddeti önlemeyi esas alan devletlerarası bir sözleşme. Bundan çekiliyorum demek “kadına yönelik şiddeti önleme sözünden” vazgeçmek anlamına gelir.

İkincisi, sözleşmenin esas aldığı bütünsel politikayı oluşturan ana temanın, hayatın tüm alanlarında kadın erkek eşitliğinin sağlanması olmasından dolayı, çekilmek demek eşitlik politikalarından vazgeçmek demektir. Bu aynı zamanda anayasadaki eşitlik ilkesinden, şiddeti önlemek ve maruz bırakılanları korumakla ilişkili diğer yasalardan vazgeçildiğinin ilan edilmesidir.

Üçüncüsü, uluslararası insan hakları hukukunun bir parçası olarak, İS de kendisinden önce kabul edilen insan hakları konulu sözleşmelere referans vermektedir. Dolayısıyla sözleşmeden çekilmek, sözleşmenin referans aldığı ve Türkiye’nin de taraf olduğu tüm temel insan hakları belgelerini tartışmalı hale getirir.

Dördüncüsü ve en hayati olan sonucu ise, sözleşmeden çekilme söyleminin kendisinin bile olası failler, olası mağdurlar ve koruma tedbirlerini uygulamakla yükümlü kamu personeli üzerinde yaratacağı etkilerdir. Sözleşmeyi çekme söylemi, olası failler için cesaret verici, mağdurlar için korumaya başvurma noktasında cesaret kırıcı ve zaten hem sözleşmeyi hem de 6284’ü uygulama konusunda isteksiz davranan kamu personelini uygulamama yönünde teşvik etmek demektir. 

Özetle, Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan ve bir dünya sözleşmesi olması yönünde gelişen İS’den çekilme halinde Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukuk sisteminden uzaklaşmasının ilk adımı atılmış olacaktır. Arkasından başka adımların gelmeyeceğinin bir güvencesi yoktur. Türkiye’nin eksenini değiştirecek asıl olgu da böylesi bir adım olur. 

-İktidarın İS’den çekilmeyi gündeme getirmesinin altında ne yatıyor? Mesele yalnızca İS’nin bazı maddeleri mi? Yoksa bu, TCK 103, 6284 ya da nafaka meselesine dair başka saldırıların geleceği anlamına mı geliyor?

Bir önceki sorunun cevabındaki son cümle aslında bu sorunun özeti oluyor. Türkiye’nin ekseninin değişmesine yönelik adımlar bunlar. Kadın örgütleri olarak bizler meseleyi bu açıdan zaman zaman konuştuk tabii ancak işin bu yönü çok sık belirtilmemekle birlikte bu denli geniş boyutlu ilk kez konuşuluyor.

İS, 6284 karşıtlığını örenler, çocuk istismarcılarına af ve evlilik yaşını 13’e hatta 9’a indirmek isteyenler, kadınların nafakasına göz dikenler, “aile reisi erkektir” ibaresini geri getirmek isteyenler aynı kör karanlıktan doğru konuşuyor. Görünürde ortaya attıkları gerekçelerden farklı olarak kadın erkek eşitliğini hayal ettikleri “yeni” toplumun önünde bir engel olarak görüyorlar. Devlet İS’den çekilmese bile saydığım tüm bu haklar ciddi tehlike altında. Kaldı ki İS’den çekilme yönünde de bir işaret yok. Sözleşmeden çıkılmasın diyenlerin oranı çok yüksek olmasına karşın ısrar devam ediyor. Tüm bunlar daha büyük bir bütünün parçası. Başka bir toplumsal sistem kurmak ve kadınları bu sistemin bakıcıları yapmak niyetinin yapı taşlarını oluşturmak istiyorlar diye anlamak gerek.

Rümeysa Çamdereli: Kol kırılıp yen içinde kalmasın

-AKP açıklamalarında sık sık aile vurgusu yapılıyor. Bu vurgudaki ısrar Müslüman kadınların hassasiyetinin bir yansıması mıdır?

Bu AK Parti‘nin hali hazırda yürüttüğü politikanın önemli bir boyutu. Son dönemde gerçekleşen ve bütün dünyadan önemli destek alan muhafazakâr siyaset dilini Türkiye’de çok net bir şekilde temsil ediyor iktidar. Bunun da en temel odak noktası, dünyanın her döneminde kadın bedeninin ideolojik araç olarak kullanılmasının uzantısı olarak AK Parti de oy toplama stratejisinin önemli bir parçası haline getirdi ve kadın yerine birey yerine aileyi ortaya çıkarmak ve aile içinde ‘kol kırılsın yen içinde kalsın’ sözünü büyüterek bir politika yürütüyor. Muhakkak ki pandemi sürecinde, ekonomik sorunlar, iklim krizi gibi birçok meselesinin gözümüzün önünde olduğu bir dönemde bu meselenin tartışılması tesadüfi değil. Bu tarz, önemli güncel ve hızlıca cevap bulmamız gereken konuların önüne geçiyor. Bunun böyle bir stratejinin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Önemli bir muhalefetin örgütlenebileceği ve önemli tartışmanın yürütülebileceği, çok gelişmenin kaydedildiği kadınların önemli haklar kazandığı alanlarda tartışmayı geriye alarak bu konuları tartışma dışı bırakıyor, bizi de gerçekten önemli bir kıskacın altına almış oluyor devlet. Din hiçbir zaman zulme ve ayrımcılığa neden olacak bir konuyu tartıştıramaz, baskı aracı haline getirilemez. 6284’ün de İS’nin de TCK 103’ün de kadınların hayatında gerçekleştirdiği iyileştirmeye karşı çıkacak bir İslam’dan bahsedemeyeceğimizi Havle olarak sürekli vurguluyoruz.

Peki bahsettiğiniz gibi İS gündeme oturmasaydı, Havle hangi konular üzerine eğilmiş olacaktı?

Havle’nin çalışma prensibi feminist bilginin ulaştığı noktalarda özellikle din boyutunu eksik gördüğümüz noktaları tartıştırabilmek, o konuda bilgi üretmek ve feminist harekete katkıda bulunmak. Erken yaşta evlilik, 18 yaş altı evlilik meselesine de orada girmiştik. Çünkü bu konu tartışıldığında din bir boyut olarak konuşuluyordu ama öznelerinden konuşulmuyordu.  İnsanlar çok dindar olduğu için çocuklarını 18 yaş altında evlendiriyor gibi ya da dinin hiçbir etkisi olmadığı yönünden konuşuluyordu.

Biz araştırmamızda bu ikisinin ortasında bir yerde olduğunu gördük Türkiye toplumunun. Türkiye toplumu 18 yaş altında kız çocuklarını evlendirmek istemiyor ama gerektiği durumda bir meşruiyet aracı olarak kullanabiliyor. Din bir etkisiz faktör değil, dikkate alınması gereken bir faktör ama bir taraftan da argümanları destekleyecek şekilde dinden yola çıkarak evlendirmiyor insanlar çocuklarını. Bu çıkan sonuç bizim için çok değerli. Eğer İS’de bir geriye adım atılır ve böyle kötü bir sonuç alırsak çok daha temelde kazanılmış hakların savunması noktasında kalacağız. Bu hem Türkiye demokrasisi hem de sivil toplum birikimini negatif yönde etkiler. Yakın zamanda Malezya’daki bir kurumla görüştük, evlilik yaşının geriye çekilmesinin söz konusu olduğuna inanamıyorlar. Dünya ileri giderken, Pakistan, Malezya gibi birçok ülke bu konuda ileri hamleler yapmışken biz nasıl geriye gidiyor olabiliriz?

Yelda Koçak: Sözleşmeye müdahale 6284’ü etkiler 

-İS’ye şerh koymak hukuken mümkün müdür?

İS’ye şerh koymak diye bir usul yok. Kamuoyunda bir yanılgı yaratmaya çalışıyor iktidar. İS’ye şerh konamaz. Ne olabilir? Bir yorum bildirimi söz konusu olabilir ama bunun da bir bağlayıcılığı yok. Özellikle tartışma konusu olan ve genel ayrımcılık yasağını düzenleyen madde 4’e çekince bile konamaz. Bu yorum bildirimini deklare etmek, devletin yükümlülüğünü kaldırmaz ancak devletin kendi bakış açısını gösterir, “ben artık TC olarak temel insan haklarına değer vermiyorum” demektir.

Diğer birçok uluslararası sözleşmede olan bir maddedir ayrımcılık yasağı. Bu tüm insan hakları külliyatını karşısına almak demektir. İnsan haklarına saygılı bir hukuk devletinin bundan kaçınması gerekir. İS’yi savunmak temel insan haklarını savunmaktır. 4’ncü Maddenin önemine ve tüm uluslar üstü insan hakları sözleşmeleriyle bağlantısına dönmek gerekiyor. 4’üncü madde bütün uluslar üstü insan haklarıyla bağlantılı temel bir madde. Sadece ev içi şiddet, kadın ve LGBTİ+ların özel olarak haklarını düzenlemiyor, bu ayrımcılık yasağıdır. Hiç kimseye din, dil, ırk, cinsiyet nedeniyle ayrımcılık yapılamaz diyor. Bunun değiştirtilebilmesi çok mümkün değil. Devlet istiyorsa İS’den çıkar ama sözleşmeyi değiştirtemez.

-İS, Anayasa ya da TCK ile çelişiyor mu?

Hiç çelişmiyor. İS devletin yükümlülüklerini anlatan, nasıl mücadele etmesi gerektiğini söyleyen, bunu açık ve net bir dille anlatan bir sözleşmedir. İS ve diğer ulusal üstü sözleşmeler Türkiye’de iç hukuk normudur. Kanunlarla çeliştiğinde de zaten sözleşme üstündür. Sözleşmeden çıkılırsa, devlet “istediğim gibi ayrımcılık uygularım” diyemez.

TCK’de, anayasada, diğer hukuk metinlerinde de ayrımcılığı yasaklayan maddeler vardır. Anayasa zaten kadınların, LGBTİ+’ların, çocuk ve yaşlıların ayrımcılığa uğramamasını güvence altına alıyor ve düzenliyor. Nahide Opuz kararı verilirken, Türkiye’de hem kadına şiddet hem ayrımcılık konusu vurgulanırken İS yoktu. İS’nden çıkmak ya da uygulamıyor olmak Türkiye’yi ayrımcılık yapabileceği bir duruma sokamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM İnsan Hakları Sözleşmesi var, anayasamız var, Çocuk Hakları Sözleşmesi var, bir sürü mevzuatımız var. Bundan kaçış yok yani.

-İS’den çıkılması şiddete uğrayan bir kadının gündelik hayatını nasıl etkiler?

İS’ye gelen bir müdahale diğerlerinin önünü açacaktır. 6284 İS’nin ruhuna göre yapılmış bir kanundur. İS’nin herhangi bir şekilde tırpanlanması, askıya alınması ya da uygulanmayacağının açıkça ifade edilmesi doğrudan 6284’ü etkileyecektir. Biz İS’den çıkılmasının etkisini 6284’ün uygulanmamasıyla göreceğiz.

İS’den çıkılması 6284’ü dolayısıyla kadınları doğrudan etkiler. Çünkü 6284 gücünü İS’den alıyor. Bir kadın karakola sığındığında 6284 uyarınca koruma istiyor. Bize doğrudan dokunan, günlük hayatta kadınları koruyan, koruma kararı aldırtan faili uzaklaştırtan, engelleyen teknik kanunumuz 6284, o da gücünü İS’den alıyor. İS’nin gücünü kısmak 6284’ü kısmak anlamına geliyor ki bu doğrudan kadınların hayatını durdurmak anlamına gelir.

Türkiye ilk imzacı

Türkiye, İstanbul Sözleşmesi ya da diğer adıyla Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesini ilk imzalayan ülke.  Sözleşme 2012’de hiçbir çekince olmaksızın onaylanmasının ardından 8 Mart 2012’de Resmî Gazete’de yayımlandı ve 2014’te uluslararası onay yeter sayısına ulaşarak yürürlüğe girdi.

Türkiye sözleşmeyi onaylamasıyla birlikte, 2012 yılında, İS’deki maddelerden yola çıkarak kaleme alınan ve kanunun 2. maddesi geçen “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ibaresiyle açıkça sözleşmeye referans verilen 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun da yürürlüğe girdi.

Bu tarihten önce uygulamada olan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu yalnızca aynı ev içinde yaşayanları kapsayıp tanımı belirsiz bir “aile içi şiddet”ten bahsederken, 6283 şiddetin tanımını açıkça yapıyor: “Kişiye, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar veren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranış.”